Hüzün, alnımıza düşürülmüş kadim bir hat;
bir iğne ucu kadar ince, bir ömür kadar derin…
Biz bu dünyaya göğsümüzde kırık bir ney ile geldik,
dokunduğumuz her bahar, avuçlarımızda hazana döndü.
Uzaklarda, adı huzur olan bir şehir vardı;
gözlerimizi kapasak sesini duyacağımız,
yollarını içimizden geçirdiğimiz…
Ne var ki yollar,
insanın kaderine dikilmiş dağlar gibiydi.
Biz sevmeyi ibadet, yanmayı adak bildik;
her gece ömrümüzden bir yaprak düştü zamana.
Yıldızlar suskunluğumuza, gök gürültüleri ahımıza şahitti.
Gidenlerin ardından içimize gömdüğümüz dualarla
kaç kez sarıldık kendi yalnızlığımıza,
kaç kez bir sığınak aradık
kapıları çoktan unutulmuş sokaklarda.
Zaman, ruhumuzun bileğine vurulmuş paslı bir pranga;
gölgemiz yoruldu adımlarımızı takip etmekten.
Her ayna, yüzümüzde unutulmuş bir çocuğu uyandırdı;
bizse sönmüş ocakların külünde köz arayan dervişler gibi
kendi içimizin kör kuyularına
bir damla hakikat düşürmeye uğraştık.
Meğer gurbet, yalnızca uzak diyarlarda yaşamak değilmiş;
insanın kendi özünden düşmesiymiş.
Ne zaman batıdan doğuya bir rüzgâr esse,
içimde kadim bir kapı aralanır,
bir sızı yürür kalbimin en kuytu yerine.
Derim ki:
“Vuslat, belki de yârın sabah uykusundadır.”
Kim hakikaten sevdiyse,
göğsünde taşıdı bu dünyanın ağır ve mukaddes yükünü.
Gözlerinde biriken yaş, göklerden kalmış bir emanetti;
her damlasında biraz sabır, biraz teslimiyet,
biraz da henüz söylenmemiş dua vardı.
Gel ey gönlüm, bırak artık dünyanın yükünü;
her fani menzil, bir başka ayrılığın eşiğidir.
Bir avuç toprakta saklıdır bedenin hikâyesi,
bir tutam rüyada ömrün bütün aldanışı…
Biz bu hanın yolcuları, vakti ödünç konuklarıyız;
nice mevsim geçirdik, nice vedaya sustuk.
Şimdi anlıyoruz:
İnsan, kendinden eksildikçe Hakk’a yaklaşır.
Ne malın gölgesi kalır ardımızda,
ne de adımızı çağıran sesler;
bir ömür boyu kendimizden sakladığımız ne varsa
bir bir düşer üzerimizden.
Ve insan, en çok da son eşiğinde anlar:
Aradığı uzaklarda değil,
bütün ömrünce içinde taşıdığı hakikattedir.
Gökyüzü kapanır elbet bir gün üzerimize;
toprak, emanetini sessizce geri alır.
Lâkin ölüm, seven bir ruh için nihai ayrılık değil,
fani olandan bâki olana açılan son perdedir.
Ve biz…
Bütün mevsimlerini tüketmiş bir ömürden sonra,
bir sabah, hiçbir yolun uzak olmadığı yerde,
nefsin gürültüsünden sıyrılıp
Hakk’ın sükûtuna uyanırız.
Sen d(e) olasın benim gibi
Zülfün dökük boynun bükük
Sen d(e) olasın benim gibi
Bahçende güller bitmesin




Bu şiir ile ilgili 0 tane yorum bulunmakta