Üç Mutluluk Şiiri - Muhammed Karabağ

Muhammed Karabağ
106

ŞİİR


3

TAKİPÇİ

Üç Mutluluk

Hepimize Hak Verseler, Üç Dilek İsteseler
Genelde Bu Sıralar, Ömür, Aşk ve Paralar
Bilmezler ki Gelecek, Belki Bizi Yaralar
Hayırlısı Olmazsa, Bilin Bahtı Karalar

Bazen İnan Çok Ömür, Hayatı Eder Kömür
Marifet Yaşta Değil, Baştadır Diyor Emir
Aslında Yaptıkların, Sana Oluyor Ömür
Dik Dur Kimse Bükmesin, Derler ki Bu Demir

Parasız Hayat Olmaz, Bunu Herkes Biliyor
Sonucunu Bilmeden, Ondan çok Para Diyor
Çuvallar Dolusu Olsa, Ancak Bir Tabak Yiyor
Bazen onu da Yiyemez, Hayat Geçip Gidiyor

Aşk Başkadır Her Yaşta, Mutlusundur Başta
Görmez Olur gözlerin, Senin İçin Revaçta
Yazılana Bak Oku, hepsinin Başı Taşta
Mutluluk Arıyorsan, Hepsi ilahi Aşk’ta

Aslında Zor Değildir, Düşünürsen Gerçeği
Başlarsan İmanla, Kaçırmazsın Ölçeği
Yaradan Verir Sana,Cennetten Gül Çiçeği
Helalından Kazan Sen,Bitiremazsin Akçeyi

Efendimiz Ne Demiş, İlim Çin'deyse Gidin
Meziyet Tahammüldür,Mevlana Der Sabır Edin
O Zaman Üç Mutluluk,Yanınızdadır Bilin
Gerisi Teferruat,Zaman Yok Yola Gelin

Muhammed Karabağ
Kayıt Tarihi : 21.5.2013 11:35:00
Şiiri Değerlendir
Hikayesi:


Üç Mutluluk Hamile bir anne dünyaya gelecek bebeği için dua ediyordu. Dua etmek güzel ameller arasındaydı. İnsanların yalnızca kendileri için değil din kardeşleri için, hatta bütün insanlık için dua edip, iyi dileklerde bulunması elbette merhametlilerin en merhametlisi Yüce Allah’ın (c.c.) sevdiği davranıştı. Bu nedenle bu annenin dualarını, sağ omzunda duran melek kaydediyordu. Anne duasını henüz bitirmişken, gözle görülemeyen Âlemde bir hareketlilik başladı. Kabul edilen duaları kaydetmekle görevli bir melek geldi. Görevli melek, Annenin sağ omzundaki meleğe: “Bu anne, doğacak çocuğu için duada bulunmuş. Hak katında duası kabul edildi. Duayı bebeğin kader defterine yazmak için teslim almaya geldim.”dedi ve sonra Dua’yı kaydederek bebeğin kaderine yazmak üzere yükseldi. Kader defterini açtı. Duayı yazmaya başladı. Fakat bu nasıl olur! Kader Defteri bu kaydı kabul etmiyor yazılar bir türlü görünmüyordu. Bu melek, Yüce Allah’ın ona ilham ettiği kadarını bilebilirdi. Araştırma yapmak, düşünmek onun özellikleri arasında değildi. Melek bu sebeple pes etmiyor, dua’yı tekrar tekrar yazmayı deniyordu. Bu durumu ona anlatmak için Haberci Melek gönderildi. Haberci Melek kanadıyla defteri örterek: “Bırak artık bu dua, bu şekilde kaydedilmez dedi. Görevli Melek: “ bu duanın kabul edildiğini ve bebeğin kaderine kaydetmemi yine sen tebliğ etmiştin. Dua tam olarak buydu, eksik almadım. Haberci Melek: “Evet, dua’yı tam getirmişsin ama yeterince açık değil, kader defterine bu şekilde kabul ettiremezsin. Duayı tekrar oku dedi.” Görevli melek yazma ısrarından vazgeçip duayı okudu: “Allah’ım yavruma yaşamı boyunca en çok ihtiyaç duyacağı üç mutluluğu nasip et. Haberci Melek: “Analdın mı? Üç mutluluk demiş ama bu üç mutluluğun ne olduğunu söylememiş. Görevli Melek: “Öyleyse bekleyeyim, Rabbim sana bildirince gelip bana söyle, bende o zaman kaydederim.” Haberci Melek bu kez ona bir değişimin haberi ve emriyle gelmişti: “Olmaz! Rabbimizden henüz emir gelmediğine göre, üç mutluluğu senin bulman gerekir dedi” Görevli melek artık, bu araştırmaya odaklanmıştı. Kabiliyetleri bu araştırmayı yapacak şekilde geliştirildi. Araştırmaya insanların dua kayıtlarından başladı. O tarihte edilen duaları tarttı. Bu tartıda ağır gelen üç dua şunlardı: Zenginlik, Uzun ömür ve Aşk. “İnsanlar çok yaşamak, zengin olmak ve aşık olmak istiyorlarmış. Çoğunlukta bu dualar edildiğine göre insanlar için çok gerekli olmalıydılar.” Melek işini kolaylaştırdığını düşünüyordu. Şimdi, dünyaya gidip bunlara sahip olan insanların mutlu olup olmadıklarına bakması yeterliydi. Tabi bu dileklerin sahibi olan ruhu yanında götürse, onun fikrini de alsa sonuç daha kesin olacaktı. Hemen ruhların olduğu bölgeye gitti ama aradığı ruhun doğmasına az kalmıştı. Bu nedenle artık Cennet’e girip çıkmasına izin verilmiyordu. Neyse ki doğmadan önce Dünya’da bir müddet gezmesine izin verildi. Anne günlük işlerini yapmış, yorgunluktan uzandığı kanepede uyuyup kalmıştı. Melek bebeğe seslendi: “Hey bebek seni almaya geldim. Bebek aslında uyumuyordu ama meleği de duymuyormuş gibiydi. Melek tekrar seslendi: “Hey bebek gel buraya ama tekmeleyip anneni uyandırma. Gezintiye çıkacağız haydi çabuk gel.” Bebek parmaklarıyla oynuyordu ellerini başının üzerine koydu ve: “Benim adım bebek değil dedi. Melek: “Af edersin henüz bir adın olduğunu bilmiyordum.” Bebek: ”Benim adım Hasan. Önceleri annem bana Ayşe’m, Ayşe’m canım kızım diyordu. Ben buna bozuluyordum, neyse babamın rüyasına girdim ona oğlun olacak dedim. Babam rüyasını anneme anlattı da annem bana Ayşe demekten vazgeçti. Şimdi bana Hasan’ım canım oğlum diyor. E sen ne diyordun beni Cennet’e mi götüreceksin? ” Melek: “ Hayır seni şimdi Cennet’e götüremem.” Bebek: ”Ama ben uçmayı özledim. Neden artık Cennet’e giremiyorum? ” Melek: “Pek yakında dünyaya doğacaksın. Sen çok şanslı bir bebeksin. Annen senin için hep dua ediyormuş. Senin dünya hayatında en çok ihtiyaç duyacağın üç mutluluk dilemiş. Rabbin bu duayı kabul buyurdu. Ama annen bu üç mutluluğun ne olduğunu söylemedi. Şimdi seninle önceden belirlediğim üç yere gideceğiz. Sende beğenirsen bu üç mutluluğu kader defterine yazacağım. Hasan heyecanlandı: -Hadi! Hemen gidelim dedi. Mışıl mışıl uyuyan annesinin yanağına bir buse kondurdu. Bu giden Hasan’ın ruhuydu. Melek ve Hasan dünya semalarında uçmaya başladılar. Hasan sordu - Nereye gidiyoruz? Melek - Annen senin için uzun bir ömür dilemiş olabilir. Dünya hayatına göre çok yaşayan bir dedeye bakacağız. Çok yaşamak mutluluk sebebiyse, sende istersen kader defterine bu mutluluğu yazacağım. Çok geçmeden bahçeli küçük bir eve geldiler. Bahçede küçük çocuklar vardı, oyun oynuyorlar, bahçede bir o yana bir bu yana koşturarak neşeli kahkahalar atıyorlardı. Melek evin içine süzülürken Hasan’ın yanında olmadığını fark etti. Hasan çocukların arasında uçuşuyor, elim sende oyununa eşlik ediyordu. Gerçi çocuklar bu davetsiz ruhun oyun arkadaşlığından haberdar değildiler ama Hasan yine de çok eğleniyordu. Melek: “Hasan ne yapıyorsun gel buraya. Hasan istemeyerek gitti. Hasan: “Ama cennetteyken oyunlar oynuyorduk çok eğlenceliydi. Ben oyun oynamak istiyorum.” Melek: ”Doğup büyüyünce oynarsın, fazla zamanımız yok sen doğmadan annenin dileklerini bulup yazmam gerekiyor. Hasan tamam haydi gidelim.” dedi. ÇOK YAŞAYAN HERKES MUTLUMU? İçeri girdiler. Bu ev iki odalı küçük bir evdi. Odanın birinde kir içinde örtüsü kayıp buruşmuş bir yatak vardı. Süleyman Dede bu yatakta yatmış uyuyor gibiydi. Melek: “ Süleyman dedeyi işaret ederek "işte bu, dünya hayatının en uzun misafirlerinden biri" dedi. O sırada kapı açıldı. Süleyman Dede’nin komşusunun kızı bir tabak yemek getirip masaya bıraktı. Süleyman dede sesleri duyunca birden irkildi heyecanlı bir sesle: “Serap! Kızım sen misin diye seslendi.” On iki yaşlarında kız çocuğu yüksek sesle yok dede yok! Ben Elif sana yemek getirdim dedi. Sonra küçük kız oyuna yetişme telaşıyla kapıyı hızla çarpıp çıktı. Süleyman dede: ”Kızım Elif! Elif! Bir bardak su ver yavrum diye seslense de Elif çoktan arkadaşlarına katılıp oyununa devam etmişti bile. Hasan merakla meleğe baktı: "Serap kim" diye sordu. "Süleyman dede neden yalnız" dedi. Yüce Allah meleğe ilham etti Süleyman dedenin tüm hayatını Serabı ve neler olup bittiğini. Melekte Hasana. Süleyman dedenin torunu Serap on yıl önce eşini kaybetmişti. Üç çocukla dul kalan Serap oldukça zor günler yaşadı. Eşinden kalan ne bir maaş nede başını sokacağı bir ev vardı. Anne babasını da küçük yaşlarda kaybetmişti. Serabı Süleyman dedesi büyütmüştü. Şimdi de Serabın sığınacağı tek yakını yine Süleyman dedesiydi. Aslında Serap eşini kaybettikten sonra bir yıl kadar kendi ayakları üzerinde durmak için mücadele etti. Gündeliğe gitmeye başladı. Fakat Serap alışık değildi böyle işlere. Hizmetçi muamelesi görmek ağırına gidiyordu. İlk başlarda cömert davranan ev sahibeleri zamanla paradan kısmaya başlamışlardı. Serabın, küçük oğlu Ali’yi temizlik yaptığı evlere beraber götürmesi de ev sahibeleriyle arasını açmaya yetiyordu. Serabın en çok kızdığı şeyse onu işe çağıranların üç kuruş para için en ağır işleri yaptırıp sonrada ona iyilik yapıyormuş gibi davranmalarıydı. Serabın kızı Aysel de annesinin temizliğe gitmesinden utanıyor. Özellikle okul arkadaşlarının evine gittiği gün annesine demediğini bırakmıyordu. Süleyman dede aldığı maaşın çoğunu Seraba getiriyordu. Bahçesinde yetişen sebze meyvelerde hep Serap ve çocukları içindi. Fakat yetmiyordu, ev kirası geçim derdi derken Serap başka çareler düşünmeye başlamıştı. Çocukları küçük olduğu için evlilik düşünemezdi. Sonunda çocuklarının da ısrar etmesi üzerine dedesinin evinde yaşamaya karar vermişti. Süleyman dede ilerleyen yaşına rağmen dinç ve sağlıklıydı.Torunu Serap yanına taşınınca aldığı maaşın tamamını Seraba teslim etti. Üç yıl kadar önce Süleyman dede sağlığını kaybetmeye başladı. Artık gözleri iyi görmüyordu. Gücünün tükendiğini hissediyordu. Maaşını çekmeye gitmek bile işkence olmuştu. Bu nedenle torunu Serapa vekalet vererek maaşını çekebilmesini sağladı. Zorda olsa bir yıl öncesine kadar camiye gidebiliyordu. Ancak o kazadan sonra Süleyman dede ve torunu için sıkıntılı günler başladı. Süleyman dede abdest almak isterken düşüp bacağını kırmıştı. Aylar geçmesine rağmen bacağı iyileşmedi. Serabın çocukları, bu iki göz evde inleyen acı çeken bir ihtiyarla yaşamaktan şikayet ediyorlardı. Serap ta ömründe gün görmediğine yanıyor bir yandan, el alem ne der endişesiyle dedesine elinden geldiği kadar bakamaya çalışıyordu. Serap çok dertliydi. Genç yaşta dul kalışına mı yansın yoksa ele güne muhtaç oluşuna mı? Yatalak bir ihtiyara bakmak zorunda kalması da hepsinin üstüne tuz biber olmuştu. Yalnız bu kadar da değil. Saçını süpürge edip büyüttüğü çocukları da onu hiç anlamıyorlardı. Oğlu çalışmak istemeyen asi bir genç olup çıkmış. Kızının tek derdi nişanlısı ve alınmasını istediği çeyizi. Küçük oğlansa okuldan kaçıp duruyordu. Serap bütün bunları düşündükçe bunalıyor çocuklarına söz geçiremeyince hırsını dedesinden çıkarıyordu. Dedesine: “ Ah! Be ihtiyar ah! Sanki başımda az dert varda birde düşüp bacağını kırdın bu yaştan sonra, namaz kılsan ne olur, demekten kendini alamıyordu. Bazen içinden, her şeyi bırakıp gitmek geliyordu. Serap’ın teyze kızı da onun bu haline bir çıkar yol aramış sonunda Serap’a iyi bir kısmet bulmuştu. Serap önce bu fikre şiddetle karşı çıktı. Ancak konuyu büyük oğlu ve kızı duyunca gösterdikleri şaşırtıcı tavır Serap’ında bu fikri benimsemesine neden olmuştu. Ancak kızını gelin edinceye kadar bu fikirden kimsenin, komşuların bile haberi olmamalıydı. Bir ay sonra serabın kızı evlendi. Büyük oğluysa annesine talip olan beyle çoktan yakınlık kurmuş maddi imkanların dan yararlanmaya bile başlamıştı. Serap artık evlilik için hazırlık yapıyordu. Başka bir şehirde yeni bir hayat bu düşünce bile Serap’ın içini rahatlatıyordu. Kaderinde olanı yaşamak zorundaydı. Hem Süleyman dede güçlü bir ihtiyardı. Şimdi biraz ayağa da kalkıyordu. Pek ala Serap olmadan da yaşayabilirdi. Serap böyle düşünerek kendi kendini haklı olduğuna inandırmaya çalışıyordu. Dedesini bu durumda bırakıp gitmesi belki kimilerine yanlış gelecekti. Ama dedesi yaşını yaşamış ihtiyar bir adam, şurada üç beş günlük ömrü kalmışsa, Serap bunun için bütün hayatını feda edemezdi. Böyle bir kısmeti reddetmesi hem kendi hem çocukları için kötü olurdu. Kızı bile bu eve eşimi getirmeye utanıyorum demişti. Güzel bir evde yaşamak hem kendini hem çocuklarının hayatını düzene sokmak istiyordu. Hem zaten Süleyman dedenin maaşı vardı. Birçok fakir fukara vardı, maaşın yarısı için bile ona gelip bakacak birini bulabilirdi. Sonunda komşusu Hacer hanımla bu konuyu konuştu. "Hacer hanım senin evin yakın günde birkaç kez gelip dedemi yoklasan ne pişirdiysen bir tabak getirsen bile olur. Bende senin hesabına ayda para yatırırım" dedi. Hacer hanımda böyle bir yükün altına girmek istemezdi ama para bu, o kadar çok şeye gerekli ki. Serap Hacer hanımı ikna etmek istiyordu: "bak Hacer ben çocuklarla aynı evde dedeme bakarken zorlanıyorum. Fakat sen aynı evde bakmayacaksın. Senin evin yakın seslendiğinde sesini duyabilirsin çocukları gönderip bir isteği olup olmadığını sorabilirsin. Yani aynı evde yaşamayacağın için sana çok zor olmayacaktır." Nihayet Serap Hacer hanımı Süleyman dedeye bakmaya ikna etti. Sonunda o gün gelip çattı. Serap bu güne kadar yapacağı evlilik hakkında Süleyman dedenin yanında konuşmamaya özen göstermiş ona bir şey duyurmamaya çalışmıştı. Serap elinde küçük bir valizle evden çıktı. Dışarıda eşi arabayla onu bekliyordu. Küçük oğlu Ali hevesle arabaya kurulmuştu. Büyük oğlu şoför koltuğunda annesinin eşine arabanın özellikleri hakkında soru soruyordu. Serap o sabah Süleyman dedeye uyku ilacı içirmişti. Eğer Süleyman dede uyanık olurda Serabın gittiğini anlarsa ağlayıp üzülebilir bu da Serap’ın kendini kötü hissetmesine konu komşunun suçlayan bakışlarına maruz kalmasına sebep olabilirdi. Süleyman dede ancak öğleden sonra uyanabildi. Hacer Hanım bir süre sonra elinde bir tabak yemekle geldi. Süleyman dedenin üzerine doğru eğilerek: “dede beni duyuyor musun bir isteğin var mı? diye yüksek sesle sordu. Süleyman dede gözlerini açtı sakin bir sesle “gitti mi? Diye sordu. Hacer hanım şaşkınlıkla: "kim gitti mi" dedi. Süleyman dedenin gözleri dolmuş bir halde “Serap! gitti mi" diye tekrarladı. Hacer hanım gülerek: “Gitti! Gitti! Bundan sonra Serap’ı zor görürsün buldu zengin kocayı artık seni ne yapsın" dedi. Serap dedesinin maaşını çekiyor yarısını Hacer hanımın hesabına yatırıyordu. Hacer hanım bu maaşın tamamını alması gerektiğini düşünüyor alamadığı için Seraba kızıp öfkesini Süleyman dededen çıkarıyordu. Hacer hanım bazen Serap hakkında ileri geri konuşuyor bazen de Süleyman dedeyle alay ederek kendi içini rahatlatıyordu. Azda olsa aldığı paradan vazgeçemediği için Süleyman dedeye bakmayı tamamen bırakmıyordu. Bazen bir iki gün Süleyman dedeyi unutuyor ya da, yatılı gezmeye gittiği zamanlarda onu bilerek yalnız bırakıyordu. O günde bir gün aradan sonra Süleyman dedenin evinin kapısını ilk kez açan Elif olmuştu. Süleyman dede pes etmedi: “ elif! Elif kızım! Elif! kurumuş dudaklarından sözler değil boğuk cümleler dökünceye kadar tekrar etti “Elif. Elif. Sonra anladı, boşunaydı çabası onu duyan yoktu. Neden! Neden ey Allah’ım! Duy beni. Sen de mi? Unuttun bu ihtiyar kukulunu diye feryat etti. İhtiyar olmak unutulmak bu nasıl şeydi? Aklına getirmemişti bu günleri, bitmez sandığı çocukluk gençlik yılları ne de çabuk tükenmişti. Bu ağrıyan kemikler onun muydu? Bu ateş’te yanan bedeni mi? Yoksa ruhumuydu? Süleyman dedenin yüzündeki derin çizgiler buruşup birleşti önce. Alnından boncuklanan terler yanağından birbirine karışmış beyaz sakallarına doğru süzüldü. Ateşler içinde yanıyordu. Yorgun kemiklerinin sızısı dayanılacak gibi değildi. Acı içinde yumduğu gözlerini bir an araladı. Sonra yukarı baktı (Ya Rabbi! Yetmez mi çektiğim çile, kavuştur beni anama babama) dedi sonra gözlerinden yaşlar süzüldü. İçlendikçe içlendi gözyaşı tükeninceye kadar ağladı. Hayatı geçti gözünden. Sevdikleri birer birer göçüp gitmişti. Karısı gencecik kaybettiği iki oğlu. Bu üzücü düşünceler Süleyman dedeyi daha da hassaslaştırmıştı. Vücudundaki ağrılar içindeki acıyla birleşince iyileşeceğine olan inancı azalmıştı. Şimdi ona tek teselli eski anıların hayalleriydi. Hem de o anılar bazen hayalden bile sıyrılıp geliyordu. En aciz haldeyken en çok acılar içinde kıvranırken hayali gerçeği ayıramıyor ya da ayırmak bile istemiyordu. Yalnızlık zordu çünkü. Hele hastayken düşkünken nasıl ihtiyaç duyardı insan şefkate ilgiye. İşte şimdi Süleyman dede düşkündü! Aylardır iyi beslenmediği için bitkindi. İçi yanıyordu hem de ne yanış. Hasret’ten, yalnızlıktan, hastalıktan, yorgunluktan. Bir dalıp bir irkiliyordu. İçi geçiyor belki de kısa baygınlıklar geçiriyordu. Yine rüyayla gerçek arası gidip geliyor bir sayıklayıp bir irkiliyordu. Tövbeler isyanlar kısa ağıtlar yorgun dilinden kısık bir uğultu gibi çıkıyordu. Önce eşi göründü kayboldu. Sonra büyük oğlu Sait girdi odaya: "oğlum! Hoş geldin ihtiyar baban çok yalnız çok güçsüz oğlum, bir bardak suyunu alamaz oldu. İyi ki geldin oğlum biraz su ver bana. Sonra gel yanıma otur." Sait hiç konuşmadan bakıyor sonra kayboluyordu, Süleyman dedenin hayalinden. Fakat hemen sonra küçük oğlu gülümseyerek giriyordu odaya. Çok yakışıklı bir delikanlı Süleyman dedenin hali olsa öpüp koklayacak oğluna, onu nasıl özlediğini anlatacak. Fakat yaşlılık dermansızlık en kötüsü susuzluk. "Oğlum" dedi yine dermansız ama içten, kalpten. Oğlu tebessümle baktı ama konuşmadı. Süleyman dede: "su oğlum, su ver bana. İçim yandı" oğlum diye seslenirken olanca gayretiyle yatakta doğrulmaya çalışıyordu. Hala tebessüm eden küçük oğlu da bir şey demeden çıkıp gidince. Süleyman dede kısa baygınlık ya da uyku halinden uyandı. gördüklerinin hayal mi düş mü olduğunu anlamadı. Anlamaya da çalışmadı. Çünkü gücü tükenmiş susuzluk vücudundaki ağrıları unutturacak kadar sarmış kuşatmıştı içini. Bir umut dinledi bir gelen var mı diye. Bir mucize olsa Serap gelse. Dışarıda oynayan çocukların kahkaha ve çığlıkları içerden rahatlıkla duyuluyordu. Hasan ne yapacağını bilemez bir halde bir meleğe bir Süleyman dedeye bakıyordu. Bir ara çocukların biri pencere demirine tutunup içeri baktı. Süleyman dede bunu fark edince: "yavrum! Hacer teyzeni çağır" diye seslendi. Fakat çocuk oralı olmadı hatta Süleyman dedeyi duymadı bile. Çocuk onu yakalamak için yaklaşan arkadaşını görünce kahkaha atarak aşağı atladı ve koşarak uzaklaştı. Hasan bir şeyler yapmak için çırpındı. Ancak suyu tutamadı. Süleyman dedeye yaklaştı ona "sabret! Biraz daha sabret dede" dedi. Meleğe baktı. "İzin ver Cennette gideyim Süleyman dedeye Kevser ırmağından biraz su getireyim" diye yalvardı. Melek “olmaz buna izin verilmez" dedi. Hasan hızla dışarı çıktı. Çocukların yanına gidip: “ hey! baksanıza Süleyman dedenin size ihtiyacı var, neden ona yardım etmiyorsunuz. Haydi! Ne olur bir şey yapın. Hacer teyzeyi çağırın" diyerek çocuklara sesini duyurmaya çalıştı. Melek Hasana seslendi: “Hasan gel buraya, onlar seni göremez ve duyamazlar. Hasan ağlayarak içeri girdi. Meleğe yaklaşıp: "bir şey yap, ona su ver! Ne olur ona su ver! " Diye yalvardı. Bekle dedi Melek, beklemekten başka bir şey gelmez elimizden bekle! " derken bu durumdan nasıl bir mutluluk göreceğini kendide merak etmişti. Bu muydu insanların en çok istediği şey, bu muydu dualarda istenen mutluluk. Melek ve Hasan o an aynı duyguları yaşadılar. Süleyman dedenin hissettiği acıyı özlemi kederi yaşadılar. Tahammül etmeleri çok zordu ama kısa zamanda olsa bu tahammül gücü verilmişti onlara. Hasan dehşet içinde merak içindeydi. Süleyman dede az uzağında duran bastonuna baktı. Bir adımlık mesafe şimdi nasılda erişilmez görünüyordu. Elini uzattı olmadı, biraz daha gayret dedi kendi kendine, hey gidi koca Süleyman köyler şehirler gezdin, onca yolu arşınladın şimdi oturmayı, bir adım atmayı beceremiyorsun. Ne oldu sana böyle yıkılmak var mıydı? "Ya Allah" diyerek tekrar doğrulmaya çalıştı. Nihayet oturma şeklini aldı. Az uzanırsa eli yetişecek bastonuna dayanıp masada duran sürahiden bir bardak su doldurup içecekti. Tekrar Ya Allah! diyerek elini uzattı şimdi eli duvara dayalı bastonuna yetişti fakat eliyle kavrayamadığı için baston yere düştü. Süleyman dede çaresizlik içinde kendini yatağa bıraktı. Sabır diledi Allah’tan ya sabır ya sabır derken yıllar önce ölen karısı geldi aklına, bir an kendini öksüz bir çocuk gibi hissetti. Gözlerinden yağmur gibi taşan yaşlar yastığına dökülürken sezsizce feryat etti: “Ah hanım ah! Neredesin, beni öksüz yetim koyup nereye gittin. Bir süre daha ağladı inledi. Sonra tövbe etti yine "affet Allah’ım kulum sabırsızım, affet" Melek gülümseyerek Hasan’a baktı. Az sonra kapı gıcırdayarak açıldı bir ses: "Süleyman Yatıyor musun? " dedi. Bu gelen Süleyman dedenin camide tanıştığı bir arkadaşıydı. O da Süleyman dedenin yaşlarındaydı. Bastonuna dayanmış iki büklüm ağır adımlarla yürüyordu. Arkadaşını o halde gören ihtiyar üzülmüştü ya elinden ne gelir. Titreyen elleriyle su verdi arkadaşına. Sonra dertlendi o da. “ Süleyman arkadaşım hakkını helal et, belki bir daha görüşemeyiz. Oğullarım beni huzur evine gönderiyorlar. Ne yaparsın yaşlılık ayak bağı oluyorum onlara. Herkesin işi var gücü var. Gelinde torunlarda istemiyorlar zaten. İç geçirdi ihtiyar sonra ah! Ah! Yaşlılık kapıya konulacak şey değilmiş" dedi. Sonra kader arkadaşının elini tutup sıktı, vedalaştı. Geldiği gibi ağır titrek adımlarla çıkıp gitti” Hasan dışarı çıkıp gökyüzüne doğru hızla yükselmeye başladı. Melek:”Dur Hasan nereye gidiyorsun.” Hasan: ”İstemiyorum! İstemiyorum! Duymadın mı? Yaşlılık kapıya konulmazmış, onları kimse istemezmiş" Derken ağlıyordu. Melek onu sakinleştirdi ama Hasan hala korku içindeydi. Dünya nasıl bir yerdi. Burada yaşamak hep böylemiydi. Cennette zahmet yoktu. Yalnızlık yoktu. Bunları düşününce Hasan meleğe kızdı: "Beni nereye getirdin böyle. Zaten beni cennetten alıp uçamayan bir bedene hapsettiniz. Buna uzun süre katlanamam. Ben ihtiyar filan olmak istemem, gidelim buradan.” Melek: “Olur mu hiç Hasan, uzun bir ömrü doğruluktan ayrılmadan yaşarsan cennete dönmek için daha çok sebebin olur.” Hasan: “Tamam anladım ama annem beni böyle görse çok üzülür. Onun istediği mutluluk bu olamaz. Haydi ne olur daha eğlenceli bir şey bul dedi.” ZENGİNLİK MUTLU EDER Mİ? Melek: “Tamam haydi gidelim, insanların yaşarken çok ihtiyaç duyduğu dualarında sıklıkla istedikleri bir şey var. Hasan: “Neymiş o? ” Melek: “Para. İnsanlar istedikleri şeyleri parayla alırlar.” Hasan: “Neden istedikleri ol deyince olmaz mı? Cennette her şey bizim emrimizdeydi, burada para mı emir veriyor derken sesinde güvensizlik vardı. Melek: “Öyle galiba, belki de öyle değil, bilmiyorum. Tek bildiğim çok parası olanlar istediği şeyleri daha çabuk yapıyor.” Şimdi Dünyanın en zengin insanının evine gelmişlerdi. Bir müddet bahçede gezindiler. Çok büyük ve güzel bir bahçeydi. Yemyeşil çimler, rengarenk çiçekler vardı. Ağaçlarda belli bir düzende ikamet ediyorlardı bahçede. Ya o küçük dereye ne demeli. Yapay olmasına rağmen insanı doğal olduğuna ikna edebilecek kadar iyi taklit edilmişti. Nilüferinden sazlığına kadar her şeyi tastamamdı. Aslında bunlar cennetteki güzelliklerle kıyaslanamazlardı ama yinede Dünyada böyle bir yer görmek Hasan’ı rahatlatmıştı. Neyse en azından zengin olursam bahçemde cenneti hayal ederek avunabilirim. Ama benim bahçemde bir sürü çocuk olsun, onlarla beraber oynarız diye düşündü. Sonra bahçe çevresinde nöbet bekleyen bir kısım insanlar gördü: "bunar ne yapıyor, neden orada öylece bekliyorlar diye sordu Meleğe. Melek o ana kadar bilmezdi elbet zenginlik nedir? Para dost mudur? Düşman mıdır? Bu soru sorulunca ona ilham etti Yaradan, öğretti. Dünya malı neler verir insana, nelerini alır. Melek “ Bak Hasan, o insanlar bu evde yaşayanları korurlar dedi. Hasan merakla sordu: “neden? Melek sabırla yanıtladı: "Para, zenginlik çoğu insanın elde etmek istediği şeydir. Zenginliğe sahip olmaya çalışırken insanlar çoğu zaman birbirleriyle mücadele ve kavga ederler. İşte ellerinde silahlarıyla bekleyen bu adamları da yine parayla kavgalı oldukları insanlardan kendilerini korumak için tutarlar." Hasanın kafası karışmıştı para iyi miydi? Yoksa kötümü? Bir an önce bu zengin insanları tanımak istedi. Ancak bu şekilde gerçeği paranın mutlu edip etmediğini anlayabilirdi. Nihayet saraya benzeyen evin içinde gezmeye başladılar. Çalışma odasında bir adam vardı. Melek: “İşte Dünyanın en zengin insanı” deyince Hasan adama dikkatle baktı. Adamın elinde, etrafında bir sürü evrak habire bir şeyler yazıyor imzalıyordu. Bu arada da sık sık telefonu çalıyor bazen kibar bir sesle büyük bir nezaketle konuşuyordu. Bazen de öfkeyle bağırıp çağırıyordu. Sonra yeniden evrakları inceleyip, yazıp çizerken yüzü bir duvar gibi hissiz görünüyordu. “Hiçte mutlu bir hali yok.” dedi Hasan. O sırada neşeli kahkahalar duyulmuştu. Bunun sebebi neydi acaba, seslerin geldiği odaya girdiler. Burası mutfaktı. Evin hizmetçileri günlük işlerini bitirmiş çay içerek sohbet ediyorlardı. Genç bir bayan girdi içeriye “gel hemşire hanım oturup çay iç" dediler. Hemşire oturdu çayını yudumlarken o da sohbete katıldı. Melek ve Hasan diğer odaları da gezdiler. Büyük bir odada evin hanımı, dışarı çıkmak üzere son hazırlığını yapıyordu. Genç ve güzel bir hanımdı. Melek “bu evin hanımı yani dünyanın en zengin kadını deyince Hasan merakla izlemeye başladı. Genç kadının bakışları donuktu aklından her ne geçiyorsa yüzüne yansıyan gölgeden karmaşık ve üzücü şeyler düşündüğü belliydi. Hasan ve Melek çok istedikleri halde bu hanımda da mutlu bir hal göremediler. Bu hanım zenginlik için çok dua eden biriydi. Niye ruhunda ve yüzünde mutluluk belirtisi yoktu. Genç kadın aslında orta halli bir evin kızıyken hep çok zengin olmayı hayal etmişti. Zengin olanlara imrenmiş onlar gibi yaşamak istemişti. Şimdi dualarında istediği varlığa fazlasıyla sahipti. Öyleyse neden mutsuzdu? Geçmişi hem kadının hem melek ve Hasan’ın belleğinde canlandı. Halinden şikayet edip zengin olup kurtulmak için dualar etmişti. Başkaları için alması çok kolay olan bir çok şey ona hep imkansız olmuştu. Yaz aylarında arkadaşları tatile giderken o hep yerinde saymıştı. Gezmek iyi yaşamak iyi giyinmek onunda hakkıydı. Babasının yoksul bir işçi annesinin basit bir terzi olması onun suçu değildi. Annesi ona hep sabretmesini haline şükretmesini söylüyordu. Durumu daha kötü olanlar olduğunu söyleyip duruyordu. Bizim zamanımızda diye başlayıp genç kızın sinirlerini zıplatıyordu. Ona neydi yiyecek ekmeği olmayanlardan. Ona neydi geçmiş zamanlardan. Bütün bunlar onun suçu değildi ki. Bir gün karar verdi genç kız ne pahasına olursa olsun zengin olacaktı. En pahalı markaları giyecek en lüks mekanlarda eğlenecekti. Haline şükretmek basit sıradan insanlara göreydi. O kesinlikle sıradan olmayacaktı. Annesi derslerine çalış kızım oku kızım diyordu. Fakat annesi nerden bilecekti, diğer kızların pahalı çizmeler havalı kıyafetler giydiği kendi giyemediği için nasıl ezik durumlara düştüğünü. Yaz aylarında tatilde nasıl eğlendiğini anlatamadığı için ne kadar utandığını annesi nasıl anlardı. Sonuçta annesi eski kafalıydı hatta cahildi. Bu moral bozukluğuyla kafasını derslere vermesi imkansızdı. Bunu annesi ve babası anlayamazlardı. Evet! Anne babası tüm bu bahaneleri anlamıyordu. Onların bir parça ekmek bulamadığı günler olmuştu. Onlar mum ışığında ders çalışmış ama ailelerinin imkanı kadar okuya bilmişlerdi. Onlar bir kalem bir defter alabildiklerinde kendilerini şanslı saymışlardı. Kış günlerinde yamalı çorapla okula gitmişler giyecek hırkaları bile olmamış ama okuma sevdasından vazgeçmemişlerdi. Şimdi kızları marka diyor tatil diyor yazacağı onca defter kalem okuyacağı onca kitap varken sıkıldığını bunaldığını söylüyordu. Üstelik aynı gün tuzlu da taylıda yedirebiliyorlar ama hala o lüks mekan diyordu. Oysa anne baba çocukları aynı sıkıntıları yaşamasın diye üniversiteye kadar okuyabilsin diye çırpınıyorlardı. Kızlarının mutluluğu için, yüzünü güldürebilmek için canla başla çalışıyorlardı. Sadece derslerine gayret etse, bir mesleğin hayalini kurup bunları anne babasına tatlı tatlı anlatsa yetecekti, anne babanın tüm yorgunluğunu geçirmeye. Anne baba nerede hata yapmıştı? Genç kadın ayna karşısında süslenirken ruhu çırpınışlar içinde, düşünceden düşünceye sürüklüyordu. İlk gençlik yıllarında hissettiği içindeki koca boşluk yerine bir şeyler koyup doldurmaya çalıştığı boşluk şimdi uçsuz bucaksız uçurum olmuştu. Hasan bu evdeki kasvetli havadan kaçma isteği duyuyor ama neler olduğunu merak ediyordu. Kadın farkında olmadan sürüklendi düşüncelere. Anne babasının uyarmasına karşı koymasına rağmen okulu bırakıp kendinden yirmi yaş büyük olan bir adamla sırf zengin olduğu için evlendi. Güzeldi gençti bunu amacı için kullandı. Bir süre paranın satın aldığı şeylerle avundu. Eşi gün görmüş tahsil yapmış kültürlü bir insandı. Etrafındaki dostları da iş arkadaşları da öyleydi. Fakat genç kız, yalnız görünüşe önem vermiş, kültürlü olmakla, benzemeyi karıştırmıştı. Kocası için kısa zamanda güzelliği gençliği sıradanlaşmış ikinci plana atılması uzun sürmemişti. Yalnız bırakılmış ilgiyi üzerine çekmek isteyince her defasında eksik yanlarıyla yüzleşmişti. Kocası büyük işlerin adamıydı onun kaprisleriyle uğraşamazdı. Genç kadın, nerede hata yapmıştı kötü kader neden yakasını bırakmıyordu. Hele o geceyi hayatı boyunca benliğinden silemeyecek acısını tüm benliğine, ruhuna çakılan bir çivi gibi taşıyacaktı. Hamileydi buna rağmen kocasının ilgisi hep işlerindeydi. Kafası meşgul ve sorunlarla doluydu. Onu hesaba almıyor işlerinden bahsetmiyordu. Hoş bahsetse de ona karmaşık sıkıcı geliyordu. Bazen ısrar eder önemli iş yemeklerine eşiyle giderdi. Fakat eksik kalırdı ortamda. Yabancı iş adamlarıyla Arpça İngilizce ve Fransızcayı ana dili gibi konuşan zekasıyla dikkatleri üzerine çeken sekreterden nefret ediyordu. Eşi de bu hanıma hayrandı. Bu hanımla sohbet ederken çok eğlenir çok gülerdi oldukça nazik ve kibar davranırdı. Genç kadın hamileliği ilerledikçe kenara itilmiş unutulmuş hissediyor artık para harcamaktan gezip tozmaktan zevk almaz olmuştu. Bu yalnızlık hissini eşinin sıkıcı toplantılarında alıştığı alkolle gidermeye çalışıyordu. Hamileliğinin yedinci ayındaydı. Kocası bir haftalık iş seyahatine çıkmıştı. Eşinin bu seyahate sekreterle birlikte gitmiş olması onu delirtiyordu. O gece şoför yanında olmaksızın evden çıktı. Arabayı kendi kullanıyordu. İçkiliydi. Daha çok içmek özlediği gece mekanlarında eğlenmek onu delirten kıskançlık duygusunu unutmak istiyordu. Kıskançlık, öfke bu duygular onu kuşatmış alkolün etkisiyle şuuru bulanıklaşmıştı. Sonra bir facia bir trafik kazası bir arabayla burun burunayken direksiyon kırıp takla atmış bir ağaca çarparak durabilmişti. Günler sonra bir hastanede özlerini açtığı zaman annesi ve doktorlar başucundaydı: “ne oldu bana diye sordu." “bir trafik kazası geçirdiniz ama iyileşeceksiniz merak etmeyin" Sonra bebeği geldi aklına: “bebeğim bebeğime ne oldu ödlü mü yoksa! Doktor ve annesi birbirine baktı. Annesi ağlıyordu. “bebeğime ne oldu söyleyin! Genç kadın aynanın karşısında saçlarını tarıyor aynı anda ruhu derin dipsiz bir kuyuda çırpınıyordu. Ruhu savunmaya geçmiş gibi kestirtip attı içinden düşünceleri. Çıkıp gitmeli her şeyi unutmalıydı. Hasan meleğe baktı: “bebeği ölmüş mü? " diye sordu. Melek bir şey demeden yan odaya girdi. Hasan’da peşinden. Burası çocuk odasıydı. Oyuncaklar süslü eşyalarla dolu bir oda. Ama burada yalnız ve mutsuz bir çocuk vardı, üstelik tekerlekli sandalyede oturuyordu. Omuzlarından, belinden bağlarla bu sandalyeye bağlanmıştı. Pencereye dönük oturtulmuştu. Hasan bu duruma bir anlam veremedi. Melek: "ölmemiş bebek kurtulmuş ama ömür boyu bu halde yaşamak zorunda. Yani konuşamıyor, yürüyemiyor, ellerini kullanamıyor deyince Hasan dehşet içinde: “hani zengin insanlar her şeye sahip olurlar demiştin? " Melek verecek cevabın ilham olunmasını beklerken Hasan çocuğa iyice yaklaşmıştı. Dokuz on yaşlarındaki çocuğun, yüzünde bakışlarında olgun insanlara has bir hüzün vardı. Dik tutamadığı başı yana eğikti. Dalgın ve mutsuz görünüyordu. Süleyman dedenin bahçesinde oynayan çocuklar gibi değildi. Gözleri ışıl ışıl bakmıyordu. İri siyah gözlerine yılların yorgunluğu mutsuzluğu çöreklenmiş gibiydi. Mutsuzluk tüm benliğine yerleşmişti. Hem bu mutsuzluk, bedene hapsolan ruhun duyduğu mutsuzluk gibi de değildi. Daha öte bir şey. Zaten kısıtlı hareket eden dünyalık bedenin ruhu terk etmesi buna rağmen ağırlığıyla ruhun üzerinde kalması. Bu acıya nasıl katlanılırdı? Hasan tekrar sordu: "Yani bu çocuk cennetten geldiğinden beri böyle mi? O hiç koşup oynamadı mı? Neden yalnız? Melek, Hasan’ın bu cevapları ilham edilmeyen soruları karşısında ne yapacağını bilemedi. Nur”dan bedenin de bilememenin acısını, sıkıntısını, çaresizliğini hissetti. Hasana “haydi gidelim istersen dedi. O sırada yaşlı hizmetçi ve hemşire girdi içeriye. “Yunus Emre seni bahçeye çıkartalım mı ister misin? ” Yunus Emre başını hafif yukarı kaldırdı. Bu hayır istemem anlamına geliyordu. “Yoruldun mu seni yatırmamızı ister misin? ” Şimdi başını öne doğru eğdi. Yatmak istiyordu. Aynı anda çalışma odasından çıkan zengin adam, karısının dışarı çıkmak üzere olduğunu gördü. Öfkeyle bağırdı: “Yine nereye gidiyorsun? Zaten yurtdışından yeni geldin, biraz evde oturup çocuğunla ilgilensen olmaz mı? ” Anne alay eder gibi güldü: “Ne o, babalık duyguların mı kabardı. Merak etme, hemşire hizmetçi onunla ilgileniyorlar. Sanki sen işlerinden başını kaldırıp etrafını görüyorsun. Bütün gün şirketlerinde çalıştığın yetmiyor, bir de evde çalışma odana kapanıyorsun. Senin bütün hayatın iş para. Ama boşuna, senin paran çocuğumu iyileştirmiyor, senin paran bizi mutlu etmiyor, yalnız birkaç kadeh içip unutmamı sağlayabiliyor. Unutmak istiyorum anlıyor musun unutmak! Dünyanın öbür ucuna gitsem de kurtulamadığım bu dertler var ya onları ancak içince unutuyorum. Hadi sende git kafanı işlerine göm. Beni rahat bırak.” Anne bu sözleri söylerken kapıyı hızla çarpıp çıktı. Baba küfürler savurarak odasına geçti. Hasan olanlara inanamıyordu. Yunus Emrede yakın bir geçmişte Hasan gibi özgür mutlu acı ve kederin ne olduğunu bilmeyen bir ruhtu. Dünya hayatında neler olacağını bilmiyordu. O saflık ve acizlikle dünyaya gelip de tüm bu olanlara nasıl katlanmıştı. Üstelik Annesine onun şefkatine himayesine muhtaçtı ve en güvendiği varlık onu yalnız ilgisiz bırakmıştı. Yunus Emre Dünya hayatına nasıl katlanıyordu? Hemşire ve hizmetçi odadan çıkınca Yunus Emre yine yalnız kalmıştı. Bütün olanları dehşetle izleyen Hasan yine hızla uçup gitti. Yükseklere çok yükseklere, Dünyadan mümkün olduğu kadar uzaklara kaçmak istedi, Melekte peşindeydi tabi. Melek: “Hasan dur nereye gidiyorsun? ” Hasan: “Cennete! ben doğmakta, zengin olmakta istemiyorum.” Melek: “gidemezsin Hasan, pek yakında doğacaksın. Cennete tekrar dönmen için önce dünyada yaşaman ve bir çok sınavdan başarıyla geçmen gerekir. Ancak ondan sonra Cennete yeniden dönebilirsin.” Hasan durdu: " Ya, ben de Yunus Emre gibi doğarsam? Ya, benim annem babam da böyle davranırsa? " Melek: “hayır senin ailen böyle davranmaz." "Nereden biliyorsun! " Dedi Hasan, sarsılmış korkmuştu hissettiği güvensizlik küçük ruha ağır gelmişti. Melek onu teselli etmek istedi. “Annen senin için hep dua ediyor, Rabbim duaları işitir ve kabul eder, annen bunu biliyor dua etmekten vazgeçmiyor, üzülme kader defterinde gördüm, Dünya hayatında ailen yanında olacak seni hep sevecekler." Hasan “ Peki cennete annem ve babamla beraber mi döneceğim? ” Melek: “Bunu ben bilemem ama öyle olması için dua edebiliriz" dedi. Melek kaygılanmaya başlamıştı. Ya üç mutluluğu bulamazsa. Ya Hasan’ın annesi de aslında her zaman mutluluk getirmeyecek bir dilek istemişse. Meleğe gelen ilham bu defa kaygı olsa gerekti. Hasan için kaygılandı. Hasan için üzüldü. Rabbine Hasan için sessizce yalvardı: "Rabbim! dedi. “Hasanı ana babasına hayırlı, ana babasını da Hasana hayırlı eyle. Rabbim! Hasan’ın Dünya ve ahret hayatını mutlu eyle." Sonra Hasan’a dönerek: “Peki ben şimdi ne yapacağım. Senin kader defterine ne yazacağım" dedi. İNSAN ASIL İHTİYACINI NEDEN GÖRMÜYOR? Hasan: “ne yazacağını bilmiyorum ama zengin olmayı yazma lütfen dedi. Melek olanlara bir anlam veremiyordu. İnsanlar, onlara her zaman mutluluk getirmeyecek şeyleri neden ısrarla isterler. Birçok meziyetle donanımla ve en önemlisi akılla yaratılan insan kendi ihtiyacını bilemiyor olabilir mi? Vakit azdı. Biran önce aşkı da tahlil edip Hasan’a beğendirmesi gerekiyordu. Daha sonra insanların dua kayıtlarını inceleyip tartmalıydı, öyle ya Hasan’ın kaderine üç mutluluk yazılacaktı. Melek: “Haydi Hasan vakit kaybetmeyelim. Sırada aşk var. Bakalım onu beğenecek misin? ” Dünya semalarında süratle ilerlemeye başladılar. Denizler aştılar, ormanlardan, şehirlerden geçtiler. Bu sırada Hasan yine ilgisini çeken bir şey gördü. Güzel yerlere güzel olaylara cennetten aşinaydı. Dünya güzelliği elbet sönük kalıyordu Cennetin güzellikleri yanında ama onun ilgisini cennet hayatında benzerini görmediği şeyler çekiyordu. Şimdide meleği takip etmeyip ilgisini çeken yöne gitti. Melek “dur bebek! dur! nereye gidiyorsun? “Benim adım bebek değil, Hasan. Bunu sana söylemiştim. Burada ne oluyor, söylesene. Hasan hızını alamadı kendini savaşın ortasında buldu. Şaşkınlık içinde etrafına bakarken soruları da peş peşe sıraladı: "Bu sesleri duyuyor musun? O şeyler nedir? Dünyanın kuşları mı bunlar? ” Melek: “hayır onlar kuş değil. İnsanların yaptığı uçabilen taşıtlar yani uçaklar. İnsanlar bazen kavga ederler. Şimdi de bu taşıtlarla kavgalı oldukları insanlara bomba atıyorlar. Bombalar düştüğü yerdeki insanları öldürüyor. Yani dünyadaki yaşantılarını bitiriyor” Melek endişeliydi: “gidelim! gidelim buradan dediyse de meraklı küçük ruha dinletemedi. Bomba düşüp yıkılan evlerden siyah dumanlar çıkıyordu. Feryatlar silah sesleri birbirine karışıyordu. Hasan, henüz yıkılan bir eve girdi. Enkaz altında yaralı bir kadın vardı. Kucağında sıkıca sarıldığı bebeği kanlar içindeydi. Anne çaresizce ağlıyordu çektiği acıya aldırmadan yavrum diye ağlıyordu. "Allah’ım yardım et! " diyordu. Oysa bebek ruhunu teslim etmişti. Anne bunun farkında değildi. Küçük bebeğin ruhu annesi üzerinde çırpınıyor onu götürmek isteyen meleklere direniyordu “ hayır gitmem! Annem olmadan bir yere gitmem" diyordu. Çok geçmeden bir bomba daha isabet etti bu eve. Bir çığlık daha, bir toz duman fırtınası daha. Hasan bu kıyamet arasında bebeğin ruhunu görmeye çalışırken, onu meleklerin arasında ve annesiyle beraber yükseklere çıkarken gördü. Şimdi annesi de yanındaydı. Çok mutluydular. Kıyametten selamete ermişlerdi. Hasan onları böyle görünce rahatladı ama hala şaşkınlık içindeydi. Meleğe döndü: "O bebek ve annesini neden öldürdüler biliyor musun? İnsanlar kavgalı olduklarını öldürüyor demiştin. Bu bebekle neden kavga ediyorlar. Onu neden istemiyorlar biliyor musun? Meleğin cevabını beklemeden başka sorular soruyordu. Hala bombalar patlıyor, silahlar sıkılıyor, insanlar kan içinde acı içinde kıvranıyordu. Ölüp de gözünü ebedi hayata açanların kimi mutluluk içinde göğe yükselirken, kimi de ağlayıp feryat ederek direniyor gitmemek için yalvarıyordu. Mutlu ruhlar aydınlıktı görülmemiş güzellikte ışık saçıyordu çevrelerine. Onları ışık ve nurdan bulut kümesi gibi kalabalık melek topluluğu karşılıyordu. Mutsuz ruhlar karanlıktı. Onlar kendi içinde kaynayıp fokurdayan karanlık, yoğun bir sis bulutunun içine çeken korkunç zebanilere çaresizce direniyorlardı. Hasan şaşkındı. Küçük ruh, Meleğin tüm ısrarına rağmen oradan oraya uçuyordu. Melek: “gidelim Hasan" derken bu hesapta olmayan yere neden geldiklerini anlayamıyordu. Bir adam yüksek bir binanın tepesinde silahını ateşlemeye hazırlanıyordu. Hasan bu adamın yanına gelip durdu. Neydi hedefi. Öldürmek istediği düşman kimdi? Adamın eli tetikte gözü hedefteydi. Hasan’da baktı hedefe gördüğüne inanamadı. Beş altı yaşlarında bir kız çocuğu. Neden hedefteydi neden ölmesini istiyordu ona ne yapmış olabilirdi. Hasan küçük kızın yanına uçtu. Küçük kız korku içinde ağlayarak koşuyordu. Evi bombalanmıştı. Annesi kardeşleri ölmüştü. Koşuyor ama nereye kime sığınacağını bilmiyordu. Bebeği vardı kucağında ona sıkıca sarılmış koşuyordu. Hasan eli tetikte gözü hedefte olan adamın yanına geldi. Haykırdı: Hayır! Bunu yapma. Onu öldürme o sana bir şey yapmadı." Tetik çekildi. Küçük kızın cansız bedeni yerdeydi. Ruhuysa en emin yerde. Hasan ağlıyordu dehşet içinde korku içinde ağlıyordu. Adamın yüzünde bir gülümseme ve sonra aynı soğukkanlı tavırla bir başka hedefe yöneldi. Hasan: "Rabbim dedi. Beni bırakma, beni bu dünyada bırakma. Melek Hasan’ı tutup yükseldi biraz ve: “bak Hasan dedi, şu ruhlara bak. Hasan baktı, şimdi baktığı Sebep değil sonuçtu. Hasan mutlu ruhlara baktı mutlu oldu onlara selam verdi. Sevincini gizlemedi Hasan: “ne güzel baksana cenneti çok özlemişlerdir bu yüzden bu kadar mutlu görünüyorlar dedi. Sonra mutsuz ruhlara baktı şaşkınlığını da gizlemedi: “Hey! Şunlara da bak bu ruhlar neden mutsuz, neden ağlayıp feryat ediyorlar? Onlar cennete dönmek istemiyor mu? ” Melek: “onlar bu kavgada haksız olanlar. Ne yazık ki onlar cennete değil, cehenneme götürülüyorlar. Hasan hala birçok şeyi merak ediyordu. Peş peşe sorularını yağdırdı: “Neden bebeklerle çocuklarla kavga ediyorlar? Cehennem neresi? " Melek: “Bak Hasan insanlar dünyada çok rahat yaşamak ve her şeye sahip olmak istiyorlar. Bu hırsları yüzünden hep savaşır dururlar. Hırs insanların kalplerini karartır. Artık doğruyu yanlışı göremez olurlar. Aslında bebek ve çocuklarla kavga etmiyorlar. Onlar artık nefretin inkarın günahın askeri olmuşlar. Doğruluk insanlık ve masumiyetle savaşıyorlar. Cehennemse işte böyle hırslarına yenik düşüp hata yapan insanların döneceği yerdir." SIRADA AŞK VAR Melek: "Şimdi gidelim, annenin dileklerini bulmalıyız lütfen bir daha oyalanmayalım" dedi. Hasan annesini düşündü içi huzurla doldu. Annesinin sesini hatırladı "Hasanım canım oğlum" deyişini hatırladı. "Hadi hemen gidelim o zaman" dedi. Uçtular. Melek: “İşte geldik.” Hasan kalabalığın arasında süratle gezinip meleğin yanına geldi: “Burada ne oluyor? ” Melek: “Burada insanlar eğleniyor. Sebebi ise birbirini seven iki insanın kavuşması. Yani Salih ve Beyza’nın düğünü.” “Salih ve Beyza mı onlarda kim? ” “Onlar birbirine aşkla bağlı olan iki insan. Salih ve Beyza zamanlarının en büyük en temiz aşkını yaşıyor. Bu aşkla uzun yıllar kavuşmayı beklediler. Aileleri onların evliliğine karşıydı.” “Neden? Dünyevi birçok sebep ve Aşka inanmadıkları için. Onların aşkının zaman geçtikçe azalıp biteceğini düşündüler. Ama Salih ve Beyza yirmi yıldır sabırla bekledi. Ailelerinin rızası olmadan evlenmeyi düşünmediler çünkü onlar aynı havayı solumaktan bile mutlu oluyorlar. Artık aileleri de bu aşkın bitmeyeceğini anlamışlar. Salih ve Beyza şimdi çok daha mutlu. Bugün bu mutluluğu beraber göreceğiz." Düğün başladı. İnsanlar el ele tutuşup oynuyorlar. Herkes çok mutlu görünüyor. Müzik oldukça coşkulu. Oturup seyredenler bile ellerini çırparak bu coşkuya eşlik ediyorlardı. Hasan “Evet çok güzel herkes oynuyor, eğleniyor.” Gelin ve damadın gelmesiyle coşku daha da arttı. Fakat o da ne! Bir anda ortalık az önce gördükleri savaş alanına benzedi. Gelin ve damadı görenler silahlarını gökyüzüne çevirip peş peşe sıkmaya başladılar. Mermiler Melek ve Hasan’ın arasından yağmur gibi geçiyordu. Hasan bir an korktu: “Eyvah! Burada da mı savaş yapacaklar yoksa bizi mi istemiyorlar? ” Melek; “Korkma bizi göremezler, hem onların silahları bize zarar veremez. Bu insanları anlamak çok zor. Şimdi savaşmak için değil mutluluktan ateş ediyorlar.” Gelin ve damatta oyun oynuyor, yakınları da onlara eşlik ediyorlardı. “Bak Hasan nasıl da mutlular.” “Evet nasıl mutlu olmak, anlamadım ama aşk sahiden mutlu ediyor galiba.” Müzik daha da hareketlenmişti. Kalabalık müziğin ritmiyle iyice coştu. Damadın eline de silah verdiler. O da güzel geline bakarak peş peşe ateşledi. Mutluluktan gözleri parlıyordu. Gelinde çok mutluydu, nasıl olmasın? Rüyaları gerçek olmuştu. Hep uzaktan baktığı bir gülüşünü, bir bakışını aylarca hayal edip avunduğu, sevdiği Salih’i şimdi karşısındaydı artık uzağında değildi. Gün değil, ay değil yıllarca sevmiş, yıllarca beklemişti. Aşk uğruna beklemek aşk uğruna dertlenmek güzeldi. İçinde Salih’in olduğu bir dünyada yaşamak güzeldi. Salih yoksa uzaktaysa aynı gökyüzü altında olduğunu düşünüp teselli olurdu. Yakındaysa ama yakından göremese, yinede onu gören ağaçları görmek, onun yürüdüğü yoldan yürümekte mutluluktu. Salih hayatın anlamıydı. Onu yokluğunda hasretinde bu kadar sevmişken varlığında nasıl severdi. O yanında değilken onu düşünüp mutlu olunurken o yanında olunca nasıl mutlu olunurdu. Aynı havayı solumaktan aynı Dünyada yaşamaktan mutlu olmuşken kavuşmanın hayalini etmeye bile kalbinin kaldıramayacağı bir mutluluk zannederken, bu günü yaşıyor muydu? Yoksa şimdi yaşadıkları bir rüyamıydı. Salih’te aynı duygular içindeydi. O da bu mutlu günü ne çok beklediğini ve hak ettiğini, sabrının ödülünü aldığını düşünüyordu. Zılgıtlar, müzik ve silah sesleri birbirine karışıyordu. İki aşık göz göze gelmiş karşılıklı oynuyorken Salih silahı yeniden havaya kaldırıp sıkmaya başladı. Beyza tebessümle gözleri ışıl ışıl bakıyordu sevdiğine. Salih’te biran olsun gözlerini ayırmıyor güzel gelininden. Birden gelinin tebessümü gölgelendi. Gözlerindeki sevinç yerini hayret ve ızdırap dolu bakışlara bıraktı. Salih’in tabancasından çıkan kurşunlardan biri asma demirine çarpıp Beyza’nın kalbine saplanmıştı. Beyazlar içindeki gelin olduğu yere yığıldı ve ruhunu teslim etti. Damadın feryadı “Beyzaaaaa! ” kıyametin başlaması gibi oldu. Az önceki sevinç zılgıtları yerini acı feryatlara bıraktı. Gelinin annesi babası kardeşleri bu cansız bedeni kuşatmış, feryat figan ağlıyorlardı. Salih yerinde donmuş gibi duruyordu. Gözlerine kan gelmiş gibi kıpkırmızıydı. Bu feryat figan arasında o sevdiğini kendi elleriyle öldürdüğünü, Rabbinin ona bahşettiği bu kavuşma gününü kendi elleriyle sonsuz ayrılığa dönüştürdüğünü düşünüyordu. Artık ne için yaşayacaktı. Sevdiği ebediyen terk etmişti onu. Bu yükü bu acıyı nasıl taşıyacaktı. Kalabalık cansız bedene ağıt yakarken Beyza’nın ruhu sevdiğinin Salih’inin yanındaydı. Onun ne düşündüğünü ne yapacağını bilir gibiydi. Feryat etti: “Yapma Salih yapma ne olur biz ayrılmadık. Asıl canına kıyarsan ayrılırız. Bizi ebedi ayrılığa mahkum etme! " Ama Salih onu duymuyor, görmüyordu. Silahı başına dayayıp tetiği çekti. Oda ruhunu teslim etti. Ama onun ruhu Beyza’nın gittiği yere gidemeyecekti. Şimdi Beyza’yı gördü. Beyza haykırıyordu: “neden yaptın Salih kendine neden kıydın. Oysa seni bekleyecektim. Şimdi bizi sonsuz ayrılığa mahkum ettin.” Salih ne olduğunu anlamadan azap melekleri onu alıp götürdüler. Karanlık bir pencereden girip kayboldular. Beyza’nın ruhuysa ona eşlik eden iki melekle ışıklı nurlu bir yoldan, gözleri kamaştıracak kadar aydınlık bir kapıya doğru ilerledi. Orada gördüğü şeyden yüzünde güller açmışçasına mutlu olmuştu. ÜÇ MUTLULUK NEYDİ? Hasan meleğe hiçbir şey demeden baktı. Melek: “Ne diyeceğimi bilmiyorum, ne yazık ki annenin isteği aşkta değilmiş. Baksana aşk Salih’in hata yapmasına engel olamadı. Bir şey eksik ama ne? ” Hasan; “Zaten bende dünyaya doğmaktan vazgeçtim tamam mı? Kader defterime de bunu yaz olsun bitsin ben Cennete dönüyorum.” Hasan yine uçup gidecekti ki haberci melek geldi: “Çabuk Hasan’ı götüreceğiz annesinin sancısı başladı. Az sonra Hasan dünyaya doğacak.” Hasan ağlıyordu: “Hayır gitmek istemiyorum.” Fakat tek kudret sahibi bunu emretmişti. Hasan yalvarıyordu: “Ne olur beni götürmeyin, ben dünyada ne yaparım, ya da beni beraberinizde cennete götürün. Rabbime söyleyin, ben daha çok küçüğüm, orada tek başıma ne yaparım! ” “Orada yalnız olmayacaksın. Rabbin sana bir melek verdi, annen! O seni her şeyden, herkesten çok sevecek, koruyacak.” Hasan yaşadıklarını hatırlasa daha çok ağlayacaktı. Ancak taşıyamayacağı ağırlığı onun üzerinde bırakmadı yaradan. Cennet ırmaklarının sularıyla yıkadı melekler onu. Unuttu, silindi hafızası tertemiz bir sayfa gibi oldu. Dünya hayatında dolacaktı o sayfa yazılacaktı yolculuğun son nefesine kadar. Az sonra Hasan anne karnındaki bedenine geçti ve dünyaya geldi. Hasan hala ağlıyordu. Umutsuzca, çaresizce ağlıyordu. Hatırında yoktu ama sezgilerinde kalmıştı bir şeyler. Pek tekin olmayan bir yere geldiğini seziyordu. Onu sarıp annesinin kucağına verdiler. Bu koku, bu ses annesiydi. Küçük ruh, Dünyada yalnız olmadığını anladı. Annesinin kucağında teselliyi buldu. Melek ona son kez bakarken oldukça üzgündü. Haberci Meleğe bakarak: “ben üç mutluluğu bulamadım, Rabbimin huzuruna ne yüzle çıkacağım dedi. Haberci Melek: "Peki ne buldun? Üç yere gitmedin mi? " diye sordu. Melek: "Gittim, şimdiki insanların dualarını tartmıştım. En çok istenen üç şeyi buldum. İnsanlar şok yaşamak, zengin olmak ve aşık olmak için dua etmişlerdi. Hem kavuşmuşlardı dileklerine fakat mutlu değildiler. Çok yaşayan insanlar mutsuzdu. yaşlılığın kabul edilir yanın olmadığını söylüyorlardı. Çok zengin olanlarda mutlu değildi. Ya hep daha fazlası için çalışıp Dünya’ya neden geldiklerini unutmuşlar, ya da Dünya serveti onları yalnızlığa mutsuzluğa sürüklemişti. Ne eksikti de istekleri olduğu halde mutlu değillerdi? Aşkta başta mutluluk veriyor gibiydi ama o da mutsuzlukla, isyanla bitti. Çok üzgünüm. Dünya da ki bütün insanlar en başta Hasan gibi masumlardı. Dünya’da çoğu insanı bu masumiyetten uzaklaşmış gördüm. Hatta şeytanla yarışan bile çoktu. Ne oldu? bu insanlara onların ihtiyacı ne! Çok üzgünüm ben Hasan’ın ben üç mutluluğu bulamadım. Haberci Melek: “Sen üzülme, üç mutluluk zaten Hasan’ın kaderine yazıldı. “Nedir onlar, ben neden bulamadım? ” “Onlardan ilki iman, ikincisi ilim, üçüncüsü sabır. Dünya hayatında insanlara bir çok nimet verildiği halde, birçok ta zorlu sınav hazırlanmıştır. Düşünen insan bilir ki dünyanın sefası da, cefası da geçicidir. İmanından güç alan insanlar hata yapmaktan kaçınır. İman ve ilimle aydınlanan akıl dünyanın ve ahretin gerçek mutluluğunu görür. Sabırsa insana dünya ve ahrette meyve verecek ağaç gibidir. Bu ağacı en çok büyüten en güzel meyveyi alır. İnsan ebedi mutluluğa ancak bu şekilde ulaşır. Oysa insanlar çeşitli dünya nimetlerini isterken, bu erdemlerle donatılmayı da isteseler aslında en büyük nimetleri istemiş olurlar. Uzun bir ömre sabretmek iman ve ilimle zenginleştirmek insana hayırlıdır mutluluktur. Zenginliği ilim ile çoğaltıp iman ile doğru yolda sarf etmek hayırlıdır. İçinde sabır ve iman olmayan aşk geçici olur fani olur. İman, İlim, ve sabır gittiğin üç yerde bunların hepsi eksikti. Melek: "ya gittiğimiz savaş meydanında? Ya birbirlerini soğukkanlılıkla öldüren insanlarda? Haberci Melek: Korkarım ki olanlar bu erdemleri tamamen yitirenlerdi." "Hasan’ın annesi ne güzel duada bulunmuş." Haberci Melek:"Aslında Hasan’ın annesi tam olarak bunları dilememişti. Onun üç dileği şunlardı. Sağlık, güven ve iman. Yani Hasan’ın dünyaya sağlıklı gelmesi ve sağlıklı bir yaşam sürmesi. Güvense her anne gibi bebeğinden bir gün uzak kalabileceği düşüncesiyle çocuğunun nerede olursa olsun güvende olması ve yanında her zaman güvenebileceği yakınlarının, dostlarının olmasıydı. İmanda tabi ki ebedi saadete kavuşması için istenmiş bir dilekti. Elbette anneler çocuklarına pek merhametlidir. Rabbimse merhametlilerin merhametlisidir. Bu sebeple Hasana ilim nasip ederek yalnız dünyada bırakıp döneceği bedeni değil ruhunun da sağlığını temin edip onu dünyadaki sınavlara karşı güçlü kılacak. Hasan’a imanla beraber sabrı da nasip ediyor ki, o mutsuz ve yalnız bile olsa en güvenilir, en emin, en güzel dostunun Rabbinin, her zaman yanında olduğunu bilsin ve yardımı ancak ondan dilesin. Hasan annesinin yanında mışıl mışıl uyuyordu. Melek ona son kez bakarken oldukça üzgündü. Melek: “Benim güzel arkadaşım ne yazık ki ayrılıyoruz. İnşallah Rabbim izin verirse seni görmeye gelirim. Ama sen beni göremeyecek ve arkadaşlığımızı hatırlamayacaksın. Melek diğer haberci Meleğe bakarak üzgün bir şekilde: “dönelim mi? ” dedi. Haberci Melek: “Hayır, biz bir yere gitmiyoruz. Hasan’la yaptığın dünya yolculuğu bitmedi. Üzülmene gerek yok, güzel arkadaşından ayrılmıyorsun. Ona ahret hayatına dek, eşlik edeceksin. Rabbim şöyle emir buyurdu: “Sen Hasan’ın sağ omzunda bekleyip sevaplarını yazacaksın. Bende sol omzunda durup, inşallah yapmaz ama günahlarını yazacağım. Melek şimdi çok mutluydu. Hasan’ı tekrar cennete götürebilmek için dua edecek, onun güzel amellerini mutlulukla yazacaktı. Eğer Hasan hata yaparsa sol taraftaki meleğe yalvaracak: “ne olur yazma, belki tövbe eder biraz bekle.” diyecekti. Keşke hırs ve kavgalardan arınabilsek, Keşke savaşlar olmasa, Bu çok mu zor? Olsun biz yinede iyilik tohumları serpelim, gerisini Rabbimize bırakalım, Onun gücü her şeye yeter. Saygılarımla..... Leyla Gülsüren

Yorumunuz 5 dakika içinde sitede görüntülenecektir.
  • Muhammed Karabağ
    Muhammed Karabağ

    Çok Teşekkür Ederim Leyla Hanım.Sizin Öykünüzü Okuma Fırsatı Vermeseydiniz Bana İnanın Yazmakta Zorlanırdım.İnşallah Kitabınız Çıkınca Öyküyü Buradan Yayınlama Fırsatımız olur herkes şiirin hikayesini tadar.

  • Leyla Gülsüren
    Leyla Gülsüren

    Efendimiz Ne Demiş, İlim Çin'deyse Gidin
    Meziyet Tahammüldür, Mevlana Der Sabır Edin
    O Zaman Üç Mutluluk, Yanınızdadır Bilin
    Gerisi Teferruat, Zaman Yok Yola Gelin
    Tebrik ederim harika bir şiir, Antolojimde ve + 10 puan saygılar...

TÜM YORUMLAR (2)