Kültür Sanat Edebiyat Şiir

  • kompleks25.12.2006 - 20:56

    kendini birşey zanneden insanlar...
    okudukları kitaplarla kendilerini mükemmelliyet timsali olarak görürler
    oysaki yaptıkları komplekslerini bastırmak için sadece bir eylemdir.
    bulundukları toplum içindeki durumlarını kamufule etmek için hatta bu düşüncenin altında kendi yaşadığı ortamı ve kişiliği beğenmeme (küçümseme) duygusu yatar.
    öyleki kendilerini bir sınıfa koymak için bi hayli çaba harcarlar.Ne okudukları kitapların sayısı ne bitirdikleri okullar ne de dinci kimlikleri onların düştüğü bu kompleks durumundan kurtaramaz.
    insanlar onlara acımayla bakarlar. Halbuki onlar kendilerini bulutların üstünde görmeye devam ederler...

  • fahişe25.12.2006 - 20:35

    hep kadınlara ithaf edilmiş bir söz olarak düşünülür...
    bazı er kişiler vardır ki fahişe ruhlarını taktıkları maskelerle
    gizlerler.
    çünkü gizlemek zorunladalar ki toplum onların namuslu kimlikleri ile tanımaya devam etsin.
    hatta bu kimseler öylesine utanmazlardır ki toplum içinde taktıkları diğer maskeleri ile dinlerini satarlarda bundan Allahtan bile utanmazlar.
    keza kaldı ki kuldan utansınlar.
    kendilerini iyi kalpli günahkar olarak lanse edip insanların kanına böylece girip sonra kendi yaptıklarını ancak başkalarına saldırarak rahatlama yoluna giderler
    ne yazıkki onları kimse kaale almaz.
    çünkü kaale almayan kişiler bilirler ki yaptıkları bu durumun sonunda düştükleri kendi acziyetleridir.

  • Uğur Özakıncı03.11.2006 - 20:19

    ikinci şiir / Uğur Özakıncı

    son tren gardan çıkıp kenti baştan başa böldü. içimde bir lunapark ışıklarını yaktı. bir düğüm kendini çözdü. saat o saatti işte masamın üzerinde ay damlaları. hangi sözcüğün ırzına geçsem cümleler biraz daha piçti. ve koskoca bir hiçti kütüphanelerdeki mantık kitapları.

    aşk dediğin mayın gibi patlar öğret bunu çocuklarına. böyle şarapnel şarapnel kanatır adamı hesapsız her yürek. mesela sen en uslu uykularda filizlerken kendini oralarda. bir anarşist öldürülebilir buralarda sırtından sözcüklenerek.

    hangi sözcüğü çıkarsam artık kınından. nişangahında gez göz arpacıksın. açtırırsan kurumuş su yollarımda birkaç çiçeği artık sen açtırırsın. iki dudak arasında her an okunacak bir idam fermanı, cenaze namazlarında yazılmış bir yakın tarih kitabının son sayfası, panzer tekerleklerine sıkışmış bir ayakkabının hüzne çözülmüş bağcığı, gibi çözülmüş, gibi kırılmış, gibi acıtılmışız. doğarsa en serin şafaklarda doğar bizim kızlarımız. ve artık biz ağlarsak bir tek aşka ağlarız.

    belediye zabıtalarının sokak köpeklerini itlaf ettiği saatlerde ben, aşkı böyle hep siyah mürekkeplerle yazdım. bütün harflerini tükettim anadilimin bir tek sözcük için. soldan sağa yukardan aşağı üç harfli bir bulmaca için, bin harfli bulmacalarını çözdüm gözlerinin. senin kıblene dönükse bütün seccadelerim artık, yazanlar küçük harflerle yazmışlar demektir bizi bir kez. ve hiçbir satırbaşı artık bizi böyle kabul etmez.

  • Uğur Özakıncı03.11.2006 - 20:16

    birinci kapı / Uğur Özakıncı

    beni, iki buçuk yıl boyunca sürgün cezamı çekeceğim güneydoğu’nun en uç kasabasına götüren otobüs, bir benzin istasyonunda mola vermişti. yaklaşık dört saattir otobüsün arka sıralarından birindeki koltuğumda, zaman zaman elimdeki kitapla, zaman zaman da otobüs penceresinden akıp giden dış dünyayla oyalanıyordum.

    beş buçuk yıllık bir hapishane hayatından sonra bedenim oldukça yorgun düşmüş ve iyice dayanıksızlaşmıştı. onca saat bir koltuğa çakılı olarak yolculuk yapmaktan, bütün kaslarım uyuşmuştu.

    otobüsün şoförü koltuğundan inerken, muavin “ on beş dakika buradayız sayın yolcularımız. çay ve ihtiyaç molası diye bağırınca, sırt çantamı alıp benzin istasyonunun harap tuvaletine yöneldim. elimi yüzümü yıkayıp kendime gelmek, bir şeyler içip biraz dinlenmek istiyordum.

    tuvaletin bulunduğu döküntü barakanın tek bir kapısı vardı. içeriye girmek için kapıyı ne kadar ittimse de açamadım. aralık olmasına rağmen içerdeki bir şeyin, kapının açılmasını engellediğini fark ettim. dışarı çıkıp tuvalet camının altındaki varilin üzerine sıçrayarak içeriye baktığımda ürktüm. geniş bir kan birikintisinin ortasında yüzükoyun bir adam yatıyordu. dönüp kapıyı iyice zorlayarak açmayı başardım. gözüme ilk çarpan şey, adamın sağ elindeki jiletin parlaması oldu.

    çantasının üzerine devrilmiş öbür eliyle bir kağıt parçası tutuyordu. kağıdı dikkatle aldım. düzgün bir el yazısıyla yazılmış ve “hiç kimseye...” diye başlayan bir mektuptu.

    adamın üzerinde benimkine çok benzeyen siyah, deri bir ceket vardı. yer yer beyazlaşmış saçlarından ve yatarken bile belli olan yıkık omuzlarından, kırklı yaşlarında olduğu ortadaydı.

    bileğinden sızan ve incecik bir yol çizerek tuvalet deliğine akan kan iyice pıhtılaşmış, koyu ve kirli bir renge dönüşmüştü. keskin sidik kokusuna karışan kan kokusu içimi bulandırmaya başlamıştı. ürkeklik ve kararsızlık arasında eğilip, adamın yüzünü kendime çevirdim. şehirli bir yüzü vardı. kırışık teni buz gibi soğuk, yeşil ve donuk gözleri korkunç bir şey görmüş gibi açıktı.

    tuvaletten çıkıp muslukların olduğu köşeye yaslandım, adamın elinden aldığım buruşuk kağıdı açtım. daha ilk satırdaki “hiç kimseye” sözcüğü beni heyecanlandırdı:

    “...kendimi hiçbir yere, hiçbir vatana ve hiçbir bayrağa ait hissetmiyorum artık. bir yere varmak değil, sadece gitmek duygusu çekiyor beni. ana avrat dümdüz çekip gitmek bu öldürgen hayattan...”

    ilk kez gerçek bir intihar mektubu okuyor olmamın heyecanıyla titredim. sıradan bir mektup değildi. bir hesaplaşmanın, suçlamanın ve iç kırılganlığının bu ağırlaşmış sözcüklerini okudukça kalbim acıyordu. sanki direnebildiği kadar direnmiş, sonunda yenilmiş, işgal edilmiş, yağmalanmış ve onuru kırılmış bir ülkenin sokakları konuşuyordu satırlarda:

    “...buz üstüne yazılar yazdım. camların buğusuna, denizin kumsalına, alnımı yalayan rüzgara. buz eriyecek, cam silinecek, kumsal yıkanacak ve rüzgar duracak da olsa; buzun ömrü, buğunun direnci, kumsalın büyüsü ve rüzgarın hızı kadar yaşayabilmek içindi. bu yüzden her söze esirgeyen ve bağışlayan aşkın adıyla başladım. belki de bu yüzden hiçbir kadın bağışlamadı beni. hiçbir çocuk babalığımı, hiçbir baba çocukluğumu kabul etmedi.

    kendi kendimin kadını, erkeği, çocuğu ve babası olmayı; kendi kendimi doğurup her sabah, ruhumu en yüksek uçurumlardan atmayı öğrendim. kendi ateşimle ısıtmayı kalbimi ve cinayetler gibi susmayı...”

    ben mektuba dalmışken, tuvalete gelen başkaları manzarayı görüp ortalığı çoktan velveleye vermişti. benzin istasyonunun pompacılarından biri diğerine, adamı sanki daha önce görmüş gibi hissettiğini anlatıyordu. benzin istasyonunun kahvehanesinde çaycılık yaptığını sonradan öğrendiğim kıvırcık saçlı ve yüzünü kızıl ergenlik sivilceleri kaplamış olan genç çocuk donakalmıştı. bir süre sonra “o bir şairdi” dedi, fısıldayarak. “şair miydi” diye şaşkınlıkla sordu kısa boylu pompacı. “evet şairdi....” diye onayladı çaycı genç. “..bir saat önce burada mola veren otobüsün yolcusuydu. birkaç bardak çay içti. bana birkaç şiirini vermişti. çok kısa bir zamanda sohbet bile etmiştik. güzel ama umutsuz konuşuyordu hep. otobüs muavini moladan sonra bir yolcu eksik diye çok aradı onu. bulamayınca gazladılar.”

    adamın yüzükoyun uzanmış cesedine bakan herkesin yüzünde farklı bir ifade vardı. kimileri acıyan, kimileri sorgulayan, kimileri anlamaz gözlerle bakıyordu. ama ortak duygu şaşkınlıktı.

    yıllar önce “her intiharın arkasında mutlaka bir soru kalır” demişti çok eski bir arkadaşım. oysa bu intiharın arkasında sadece cevap vardı. ve o cevabın bütün harfleri, elimde tuttuğum mektubun satırlarında sözcük sözcük yürüyordu.:

    “...kimliksiz dolaşmanın bedelini her şekilde ödedim. hiçbir kimlik kontrolünden geçemedim. oysa benim bedenimden dokuz kalibrelik mermiler geçti. benim ruhumdan yangınlar geçti. aklımdan sorular, sesimden sesler, sözümden sözler geçti. yüzünü yüzümde unuttu hüzün.

    rüyalarımda, elleri sopalı bir yığın adam, neresi olduğunu bilmediğim bir şehir meydanında, serçeleri döverdi hep ve acırdı ağzım her ölü kuşa bir isim koymaktan.

    belki de bu yüzden ben bütün uykularımdan hep nihavent makamında uyanırdım.

    selvi ağaçları gibi yaşlanmaktan bıktım. bir mezarlıktan bir başka mezarlığa taşıdım hayatı ve toprak, yaşamak istediği için linç edilenlerin sesini çürütüyordu.

    bütün denizlerde boğuldum. bütün ateşlerde yandım. bütün akıl hastanelerinde yattım. dur durak bilmeyen bir kaşif gibi, uzun yollar boyunca yorgun ve terli, suskun ve bilge, aykırı ve sıradan, ölümcül ve doğurgan; aşkla tutkuyu, sadakatle ihaneti, hayatla ölümü, alçaklıkla erdemi, namusla namussuzluğu, yalanla doğruyu hep bir arada gördüm. işte bu yüzden, ne zaman sevişmek gelse aklıma, içime kan parçaları tükürdüm ve sonunda kendimi çaldım tanrıdan.

    çakmak taşları gibi sözcükleri çarpa çarpa, belki yakacağım bu mektubu da...

    hangi aynaya baksam, en usta aynacıların döktüğü bütün sırları deliyor suretim ve artık hiçbir şiire inanmıyorum. hiçbir yerden geliyorum ben ve hiçbir yere gidiyorum...”

    sarsılmış ve öylece kalakalmıştım. iyice çürümekte olan kan kokusu, önce tuvaletteki her kokuya karışıyor, sonra dalga dalga burun deliklerimden girip genzimi yakıyordu.

    jandarmalarla gelen hükümet tabibi cesedi uzun uzun inceledi. çantasından çıkardığı basılı formların nokta nokta bırakılmış boşluklarını elde ettiği verilerle dikkatlice doldurdu.

    benden başka hiç kimsenin bilmediği mektubu çantama attım. ceset, bir kamyonetin arkasına yüklenip kasabaya yollanırken, adamın yüzüne bir kez daha baktım. ne kadar da bana benziyordu.

    jandarma minibüsüne doldurarak, ifade vermek üzere hepimizi jandarma karakoluna getirdiler. aklım fikrim adamın çantasındaydı. ortalık karışmadan önce, mektup gibi çantayı da apartabilirdim. bunu yapmadığım için kendime çok kızdım.

    karakolun koridorunda kendimi en sonlara attım. böylece gözden uzak olabilir, en azından sıra bana geldiğinde, jandarma astsubayına çantayla ilgili bir şeyler sorabilir ve belki çantanın içinde neler olduğunu bile görebilirdim.

    diğerlerinin ifade verdiği odadaki daktilo aralıksız şakırdıyordu. onun hemen yanındaki odanın kapısı aralıktı ve o aralıktan görebildiğim kadarıyla, jandarma astsubayı bir telefon görüşmesi yapıyordu.

    astsubayın oturduğu masada adamın eskimiş kahverengi çantası öylece duruyordu. astsubay telefon ahizesini yerine koyar koymaz fırlayıp odaya daldım. astsubayın şaşkın gözlerine yumuşak bir ifadeyle bakıp “adamın çantasını merak ediyorum...” dedim “...kimmiş, neciymiş, neden öldürmüş kendini. bir ipucu bulabildiniz mi.” astsubay meraklılığımdan endişelenmiş bir sesle “bu artık adli bir mesele, bir şey söylemek gereksiz” dedi. en ikna edici ses tonumu takınıp “ama onu ben buldum. bu kadar merak etmeye hakkım olsun artık” dedim gülümseyerek.

    astsubayı da gülümsetmeyi başarmıştım. göğsüne yasladığı çantanın kopçalarını açmaya çalışırken “kimliği hakkında merkezden bilgi aldım biraz önce...” dedi “...bir şair olduğu sanılıyor. siyasi nedenlerle sabıkalıymış. bazı yazıları nedeniyle beş buçuk yıl tutuklu kalmış. tahliye olduktan birkaç gün sonra sürgün cezasını çekmek üzere yola çıkmış. bindiği otobüs o benzin istasyonunda mola verdiğinde umutsuzluğa kapılmış olacak ki, tuvalette bileğini kesmiş. ailesi yok. yarın bir tutanakla kimsesizler mezarlığına defnedilir ve bu konuda kapanır.”

    bir jandarma eri içeriye iki bardak çay bıraktı. topuk selamı verip çıktı. astsubay çantayı açıp ters çevirdi, masaya doğru silkeledi. çantadan masaya birkaç tane sarı saman kağıdı, bir kurşunkalem ve bir paket de jilet düştü.

    masaya yaklaştım. astsubayla birlikte, üzerleri yazısız olan kağıtlara baktık. masada duran jilet paketine astsubayla aynı anda uzandık. ama o, paketi benden önce kaptı. “herhalde bunlardan birini kullanmış olmalı” dedi.

    jilet paketini astsubayın elinden aldım. “bende kalabilir mi “ dedim, heyecanla. “bu imkansız...” dedi “bunların zabıtlara geçirilip teslim edilmesi gerek. hem alt tarafı bir jilet paketi, neden istiyorsunuz.”

    birkaç saat önce alelacele açılıp, içindeki jiletlerden biri, şairin damarlarındaki kanı fışkırtan paketi teklifsizce cebime attım ve “çünkü ben de şairim” dedim. astsubay küçük bir kahkaha atıp “peki ama...” dedi “...onları tıraş olmak dışında başka bir amaçla kullanmayın lütfen.”

    içtiğim birkaç bardak çay ve sigaradan sonra, diğerleri gibi benim de ifadem alındı. adım, soyadım, ana adım, baba adım, doğum tarihim, doğum yerim, dinim, tabiyetim, ikamet adresim, mesleğim ve medeni halim; sordukları her soru varlığımı kanıtlamaya yarayan birer ipucu gibi, daktilonun şakırdamaları arasında, anlamlı birer cümle olarak kağıda geçiyor ve her şey bir belge halini alıyordu.

    ifademi alan esmer ve yüzü sivilceli jandarma çavuşu yüzüme bile bakmadan, nereden geldiğimi ve nereye gideceğimi sordu.

    “hiçbir yerden geliyorum...” dedim, cebimdeki jilet paketini avuçlayarak “...ve hiçbir yere gidiyorum.”

  • Uğur Özakıncı01.11.2006 - 12:17

    Canısı bilmiyorlar Uğur abimizi diyordun görmüyorlar...
    An'lamak isimli kitabı dün bitirdim, oradan aldığım bir yazıyı da ekleyeyim dedim.
    ‘İdare et be abi…’

    Kaderimde göçebelik olsa gerek. Göçmen bir aileden geliyorum, her yıl mutlaka bir evden bir eve taşınmak zorunda kalıyorum, bir yere yerleşmeyi, orada kök salmayı, anlarla büyümeyi, balkonlarımı yaşı yaşıma yakın çiçeklerle donatmayı hiç beceremiyorum. Hem bu yüzden, hem de mülksüzlüğe inandığımdan, benim çok fazla eşyam olmamıştır hiç. Taşındığım her evde ilk uykuma ‘acaba bu evden başka bir eve ne zaman taşınacağım’ düşüncesiyle dalarım. Çok yuvarlanırım, yosun tutamam bir türlü…
    Kaderde böyle göçerlik olunca, nakliyecilerin, su tesisatçılarının, marangozların, boyacıların, temizlikçilerin gediklisi oluyor insan. Kiraladığım her eve taşınır taşınmaz, su tesisatçılarına ilişkin sorunlar ilk tepe binen sorunlar olmuştur hep. Artık kendi tamiratlarımı kendim yapacak kadar zaman oluşturamadığım için de hemen bir usta çağırmak işin en kolay yoludur benim için. Bakarım kartvizit defterime, üzerinde ‘itinalı fenni tesisat yapılır.’ yazan, artık iyice eprimiş bir kartviziti çıkarıp ararım ustayı. ‘Ne o abi, yine mi taşındın yahu? ’ der ilk söz olarak usta. Sonra atlar gelir yeni adresime…
    İşte o andan itibaren, her şey yıllardır nasıl oluyorsa öyle olur. Mesela bir şofben takacaktır usta, ve alt tarafı genel olarak da tesisatı şöyle bir elden geçirecektir. Çantasını açar, takım taklavatını çıkarır, eldivenlerini takar; kenevirini, teflonunu hazır eder ve hışımla koyulur işine. Ben çalışma odamda kitaplarımı yerleştirirken, banyodan mutfaktan gelen takır tukurlarla birkaç saat katlanmak zorunda kalırım. Çıkan gürültüler bazen beni endişelendirir ve gözucuyla bizlerim ustayı, o ‘itinalı fenni tesisat’ çalışmasına bakarım.Ustanın elinde plan falan yoktur. Tesisat nereden nereye ve nasıl döşenmiş bilmemektedir, borular kaç yıllık, dirsekler nerelerde çürümüş merak bile etmez. Tesisatta bir sorunla karşılaşmışsa sorunun olduğu noktadan geriye, Yaradan’a sığınıp duvarları kıra kıra ilerler sorunun nedenine doğru. Elbette ki bulamaz. Benim şimdiye dek tanıdığım hiçbir ‘itinalı fenni tesisatçı’ bu yöntemin dışına çıkmadı. Evime gelen her ‘itinalı fenni tesisatçı’ tesisatı genellikle duman edip bıraktı. Sorunu çözmek yerine, sorunu asla çözülemez hale getirmekle yetindi. Bunlardan bir tanesi taşındığım evlerden birindeki toplam dört adet musluğun üçüne kör tıpa yaparak gitmiş, giderken de ‘bekar adamsın abi, bir musluk, adam olana çok bile’ demişti. O ustanın kör tıpalarını açtırmak ve tesisatı tekrar kullanabilir bir hale getirmek için, onun ardından iki ayrı ustayı daha çağırıp iki ayrı yevmiye daha vermek zorunda kalmıştım…
    Bir defasında, şofbenimi bağlayan bir ustaya ‘Tamamdır abi, gel bak…’ diye beni banyoya çağırdığında gördüğüm manzara karşısında dilim tutulmuştu. Çünkü şofben, duvarla arasında 45 derecelik bir açıyla banyonun tavanına doğru bakıyordu. ‘Bu ne yahu? Post-modern tesisat mı bu? ’ dediğimdeyse, usta ‘İdare et be abi, spiral boru kalmamış elimde.’ Demişti pişkin pişkin. Ve elbetteki parasını alıp gitmişti. Sonra ben bir başka ustayı çağırmıştım, onu düzeltsin diye…
    Tamam sevgili okuyucu, kısa kesiyorum, ‘Bize ne kardeşim senin ‘itinalı fenni tesisatçı’larından..’ dediğini duyar gibi oluyorum. Peki ama biz bu ‘İdare et abi…’ lafını hayatımızın her alanında duymuyor muyuz aslında? Mesela oy verdiğimiz, seçtiğimiz, milletvekili, bakan, hatta başbakan yaptığımız politikacılar; Anakara’ya taşınmalarından itibaren, seçim vaatlerinin zerresini gerçekleştiremeyince ‘İdare et be abi…’ demiyorlar mı bize? Tıpkı ‘İtinalı fenni tesisatçılar’ gibi, birinin duman ettiğini düzeltsin diye bir başkasını çağırmıyor muyuz? Onlar ortalama olarak her dört yılda bir yevmiyelerin cukkalayıp gidiyorlar. Olan bizim ‘tesisatlara olmuyor mu? Kör musluklar çakılmıyor mu ekonomi musluklarımıza? Sonra onları tekrar (en azından) eski haline getirsin diye bir başkasını aramıyor muyuz? Ustalarımızın kartvizitlerinde de ‘İtinalı fenni iç ve dış siyaset yapılır.’ Yazmıyor mu aslında? Bize kendilerini öyle tanıtmıyorlar mı? ..
    ‘ İtina, fen ve tesisat’
    Benim şimdiye kadar tanıdığım ve kartvizitinde ‘İtinalı fenni tesisat yapılır.’ Yazan hiçbir su tesisatçısı, ‘itina’, ‘fen’ ve ‘tesisat’ sözcüklerinin anlamını bilmiyordu. Bir keresinde tepemi attıran birini karışma alıp ‘Bak kardeşim! ..’ demiştim ‘Bak kardeşim, ‘itina’ yaptığın işe sevgi duymanı, ‘fen’ yaptığın işi bilgiyle yapmanı, ‘tesisat’ ise yaptığın işin bir sistemi olduğunu vurgular.’ Dediğimde adam ‘Abi çok biliyorsan niye çağırdın ki şimdi beni yani? ’ deyip duvarları ha babam de babam kırmaya devam etmişti; ta ki, yan dairenin borusunu patlatıp, beni komşumla gırtlak gırtlağa getirene kadar…
    Çok ileri gitmiş olmak istemem; ama ben şimdiye dek, televizyonlarda, seçim meydanlarında, kıraathanelerde dönenip duran ve kartvizitlerinde ‘İtinalı fenni iç ve dış siyaset yapılır.’ Yazan hiçbir politikacının da gözlerinde ‘itina’, kafasında ‘fen’ ve icraatlarında ‘tesisat’a ne yazık ki rastlayamadım…
    Şimdi önümde, üzerinde ‘İtinalı Fenni iç ve dış siyaset yapılır.’ Yazan bir yığın kartvizit var.Kiminin çantasında ‘Amerikan lokma anahtarı’ kiminin çantasında ‘İngiliz anahtarı’ telefon başında bekleşiyorlar. Ama biliyorum ki, hangisini çağırırsam çağırayım, gelecek olan, komşumun borusunu patlatıp beni onunla gırtlak gırtlağa getirecek. Sonra da pişkin pişkin yüzüme bakıp ‘İdare et be abi..’ lafını, giderayak AB’ye de söylediler. Ama AB ülkelerinin dilinde böyle bir deyim yoktu…
    Yavaş yavaş iş başa düşüyor galiba sevgili okuyucu; tulumları giymenin, kolları sıvamanın ve bir takım çantası edinmenin vaktidir…