Dağlara sorun bizi,
Denizlere sorun bizi,
Evini kalbine mesken edenlere sorun bizi.
Bizi bize sorun, başkalarına değil.
Hani “anlat” dedin ya,
Ellerini tutmadan nasıl anlatayım seni?
Leylak kokusu gibi, sustuğum yerden başlarsın,
Elena, söyle:
Nasıl anlatayım seni?
Dudaklarım senin gibi gülmeyi beceremedi
Saçlarım başkaları kadar bahar getirmedi sana
Gözlerim yakışmadı gözlerine
Ayaklarım, senin yoluna denk düşmedi
Sessizce anlatır dertlerini,
Bir çaya ne palavralar atar.
İşine geldi mi güler,
Sevmedi mi söver.
Kızmaya gelince "Ben deliyim!" der.
Gül-i ruhsârına meftûn iken bir âh ile yandım,
Ne câna feyz olur nûrun, ne kalbe lutf-ı mihnândım.
Süzülmüş mâh gibi dildâr, nazın tâ acemhâmdı,
Cemâlin bâğ-ı lâlezâr, visâlin hâb-ı ummândım.
Sokağa çıktım.
Gözlerim,
bir ihtimal seni arıyor hâlâ:
bir vitrinde,
bir otobüs camında,
Ellerimi yumruk yapıp
kafamın içinde devriye gezdirmeyeceğim artık.
En yakın dostumun
aklıma taş atan ikazlarını da dinleyeceğim.
İlk gördüğün anda kimin siması sana yabancı gelmiyorsa,
Gözlerini bir daha ondan alamazsın...
Bizimkisi, bezirgan saltanatına inat, müşkül bir yokuşu paylaşmaktır.
Onların harcı, yerin o "siyah ve yanıcı" ölüsüyle karılmış olabilir.
Toprak uyanır da ekin verirse bir gün,
Başakların boyun büktüğü yerde bekle beni.
Heybemin dibinde kalmış ziyan kokan sızıyla,
Kırağı tutmuş gözlerimi avuçlayıp geliyorum.




Bu şaire henüz hiç kimse yorum yapmadı. İlk yorum yapan sen ol!