Kerem Yüce Şiirleri - Şair Kerem Yüce

0

TAKİPÇİ

Kerem Yüce

Sevdiğim;
Gökyüzünde ışıkları göz kırpar gibi
Kesik kesik parlayanlara binip gidersin
Banaysa havaalanında ağlamışlığım kalır
O köşe başında aldığımız son nefesler
Ellerimizde içi suyla dolu iki şişe

Devamını Oku
Kerem Yüce

Tenimde çiçek olurdu attığın cimdikler
Sözlerin ne kadar ağır ne kadar sert olsada
Teğet geçerdi hep göğsümdeki gururu
Sinirinden kızarırdı kulaklarınla yanakların
Paylaşmak zoruna giderdi beni bir başkasıyla
O kadar çok sevdiğini söylerdin ki

Devamını Oku
Kerem Yüce

Bir görebilsem gözlerini değişecek mevsimler,susuz yeşerecek dallarda meyva olmayı bekleyen tohumlar,son cemre buluşacak sevdiğiyle,hayat şimdiki gibi ekşi gelmeyecek asmayacağım suratımı yıkılan birini her gördüğümde,bir tek boğazımdan gelen kanla anmayacağım kırmızı rengi,yaralanmayacak hiçbir kuş bakışlarımla,silgi kullanmayacağım yazı yazarken ne de üç paket sigara isteyeceğim her akşam karşıdaki kuruyemişçiden.Bir hissedebilsem yakınımda olduğunu özür dileyip geri gelecek kaybolan hislerim,ayaklarımın ne işe yaradığını öğrenip yolda yürürken karşılaştığım dostlarıma hiç gülmediğim kadar içten güleceğim,köşede zincire vurulmuş köpeğin başını okşayarak gireceğim eve,anahtarı tutarken titremeyecek ellerim,her seferinde zindana giriyormuşum gibi bir hava solumayacağım nefesimde,karanlıkta korkmadan yürüyebileceğim ve karanlık set çekemeyecek üstüme.Bir duyabilsem sesini; yüzyüze değil,telefonla değil tenimi ürperten o rüzgarın değmesiyle.İşte o an duymaya başlayacak kulaklarım akvaryumdaki balığın söyledikleriyle çatıda dolaşan kedinin yüzüme bakarken ne anlatmak istediğini.Sen bir gelsen hayat bile yitirecek güzelliğini,odama uğramayan güneş beklemeyecek sabahı gecenin bir yarısı dikilecek penceremin önüne,hesap vermek zorunda kalmayacak kırılan düşler beynime,tüm hüzünlü şarkılar yitirecek anlamını ve anlamlar tek tek çürüyecek her bir kelimende.Bir bedene saklanan soyutluğum somutlaşıp can verecek gölgeme.
Biliyorum güneş batıdan doğduğunda,gündüz yıldızlara baktığımda,bir bebek doğar doğmaz ''anne'', ''baba'' dediğinde ve sen sonu olmayan birşey bulduğunda geleceksin bense hayatı seninle yeniden öğreneceğim...

Devamını Oku
Kerem Yüce

Ben seni karşılaştırıyordum yüreğin paspasına ayaklarını silenlerle
Bazen hiç açmazdım o kapıyı,bazen sen gibi görürdüm karşımda
Korkuyla yaklaştığım penceremin camını bir buhar kaplardı
Ve camın kenarında beklemekten yorulmuş bir gölge
O buharı yaratan nefeste bir tek senin gölgen yaşardı.
Yeri gelir sıra sıra dizilirlerdi o kapının önüne

Devamını Oku
Kerem Yüce

Semtin en yüksek binasında oturuyordu,ana caddeye bağlanan o ilk sokakta,köşedeki binanın en üst katında.Yalnız yaşadığı için uzaktı hayatın kalabalık meydanlarına...Akşam çekerken perdelerini gökyüzüne dışarı bakıyordu,tepeden tırnağa kenti süzüyordu,bir uçtan bir uca.Yolları izliyordu,mahşer yeri gibi dolu yolları gözlerini ayırmadan.Sanki birini bekler gibi umutsuzca bakıyordu,uçan kuşlara bakarken uçmak ister gibiydi yüreği...Şehir her akşam diz çöküyordu sanki o camdan bakarken karşısında ve yorgunluğunun galip geldiği yerde sızıp kalıyordu hiç ayrılmadığı camın önündeki o koltuğun üstünde.Sabahı karşılıyordu gün doğmadan,bir elinde çayı,bir elinde sigarasıyla...Güneş doğudan doğarken o batıya bakıyordu içindeki inatla ve sürgülü bir demir kapının gürültüsü yırtıyordu sessizliği,usulca çevirdi başını.Gördüğü ilk şey kırmızı şeritli mavi bir minübüsün o kapıdan yollara merhaba deyişiydi; yıllardır oturduğu evinin ilerisindeki tellerle çevrili kale havasındaki yapıyı yeni farkediyordu.Gözlerini hiç ayırmaksızın saatlerce baktı; bir hapisaneydi burası,bilekteki kelepçenin çıktığı son noktaydı.Meydanda beş on metrelik alanda gezinen insanları farketmişti; ufak bir gülücüğün,yalandan da olsa mutluluğun uğramadığı suratlarındaki öfkeyle karışık pişmanlığa takılmıştı gözleri...Oysa kendisi de aynı pişmanlığın,aynı öfkenin müdavimiydi,tek farkı; acısını,öfkesini içindeki uçsuz bucaksız kabristanlara gömmesiydi.İşe gitme vakti gelmişti; küçük bir kitabevinde çalışıyordu ve bir gün akşam çekerken perdelerini gökyüzüne,onunda kapalıydı perdesi.Belliki sıkılmıştı beklemekten,içindeki kabristana kendini gömmüş gibi yok olmuştu penceresinden.Sabahın ışıkları süzülürken kente,sürgülü bir demir kapının sesi yırtıyordu sessizliği; kırmızı çizgili mavi bir minübüs yanaşmıştı kapıya,kelepçeden kurtulup dört duvara teslim edilmek üzere birisini indiriyorlardı araçtan...Yıldırımlar düşüyordu camlara bir anda,bu oydu; şehre her akşam diz çöktüren,umutsuzca camdan bakan o adam...Öfkeyle karışık bir pişmanlık yoktu gözlerinde,yürürken sürgülü kapıya çekiliyordu önünden kaldırımlar.Her zamanki gibi sessizdi...
Artık beş on metrelik bir alanda gezinirken; bir ayna gibi kullandığı gökyüzünden bakıyordu şehre.Duruşmalarında tek kelime etmiyordu; nedenleri kendine saklarken,soru işaretlerini dağıtıyordu etrafa,yüzündeki o umutsuz acıyla...Bu sabah boştu beş on metrelik alan,belliki anlatmıştı bu sefer çıkmıştı o sürgülü kapıdan; akşam hasret kaldığı kenti süzecekti penceresinden.Kapının önünde bekleyen cenaze arabasında resmini görünce yanıldığımı anlamıştım,dayanamamıştı şehrin hasretine ve kapamıştı gözlerini tek kelime etmeden.Gömerken kendini içindeki kabristana,gidiyordu dört kollu bir tahtanın içinde kente elveda demeden...Yanından hiç ayırmadığı kitaplarının arasından çıkan,içerideki günlerinde yazdığı yazılar dikkatini çekmişti savcının; ve bir dosya daha kapanıyordu o yazılarla...
Tarih:15.08.2000 diye başlayan yazı herşeyi anlatıyordu aslında;
''Saat 18:50 civarı; kitabevinin kapısından bir kelebek süzüldü içeriye,kanatlarından birisi yaralı,pembe pantolonlu küçük bir kelebek...Cezmi Ersöz'ün ''Hayallerini Yak Evi Isıt'' adlı kitabını istiyordu titreyen sesiyle; yüreğinin sahillerinde eserken fırtınalar,belli ki üşüyordu.Kitabı bulup getirmiştim,fiyatını sormadan cüzdanından para çıkarmaya çalışıyordu ki, ufak bir çocuk resmi düştü yere; o anda gözlerinden yaşlar boşalmaya başlayınca anlamıştım,yere düşen gururuydu aslında...Çok iyi bilirdim gurur düşünce akıl terkederdi bedeni,uzattığım mendille siliyordu,titreyen elleriyle gözyaşlarını.Yanımdaki iskemleye oturup biraz dinlenmesini söylediğimde tanık oluyordum,yol alıyordum hikayesinde...Üç çocuğu varmış; aynı gün doğurduğu iki kızı ve bir sene sonra,biraz önce gurur olup yere düşen resimdeki o erkek bebeği doğmuş.''Hep hayal ederdim; iki kızım,bir oğlum olsun diye ve hayalime kavuştuğumda dünyanın en mutlu insanı olmuştum'' dedi ve ekledi:'birşeyi unutmuşum; hayırlısı demeyi,şükredebilmeyi' ve o kahve gözlerinden ipi kopmuş inciler gibi dökülmeye başlamıştı yine taneler.Bir mendil daha uzattım; resimdeki erkek çocuğu hastaydı tedavi edilmezse; bir melek daha kanatlarından kurtulamadan geri dönecekti gökyüzüne.O an hiç düşünmedim; yaşayamadığım,yarıda kalan hayallerim karşımda duruyordu ve ilk kez diz çökmüştü; ellerinden tutup kaldırırsam biliyordum ki,şehrin sokaklarında her an seni aramama gerek kalmayacaktı.Sadece iki saate kadar döneceğimi,beni burda beklemesini söyledim.Yaşayamadığım hayallerimin aynısını bir başkası yaşıyordu ve bu sefer yarım kalmasına izin veremezdim...
En yakın bankaya gitseydim durdururlardı beni,ulaşamazdım hayallerime,diz çökmüşken karşımda tutamazdım ellerinden,sense saatlerce bekleyip,yalan söylediğimi sanıp çekip giderdin ben gelemeyince.Evimin yanındaki bankaya gittim; eşgalimi tanırlardı bu semtte.Tereddüt etmeden vezneye yöneldim ve bir meleğin kanatlarından kurtulmasına yetecek parayı istedim üstelik cebimdeki kitapların bomba olduğunu söyleyerek.Veznedeki kız hemen tanımıştı beni,belki de çözmüştü gözlerimdeki esareti; hiç direnmeden parayı uzattı,bense koşarak sana geldim,parayı teslim ettiğimde hemen gitmeni söyledim ve kapıyı usulca araladığımda bir kelebek uçuyordu gökyüzüne kanadındaki yarasına aldırmadan.Çok geçmeden soğuk demirler kilitlenmişti bileklerime ve gökyüzüne bakarak gidiyordum mavi sirenler içinde...
Başarmıştım; tamamlamıştım hayallerimi,artık son nefesimi verebilirdim korkmadan; şehrin göbeğinde efkarla baktığım o hapisane bile ideal yerdi artık benim için...

Devamını Oku
Kerem Yüce

Kaç kez vurulup yarıda,yaralı kalmıştı düşlerim tıpkı çocukluğum gibi kanlar içinde.Sorguladığım ve her seferinde kalemini kırıp astığım düşlerimin suçu yoktu aslında,ipi her boynuna geçirişimde vazgeçiyordum yargılamaktan hayallerimi ama yetişemiyordum,bütün suç ayağı çürük o iskemlede.Ben vazgeçtiğimde çocukluğum sallanıyordu bir ipin ucunda ve bir çocuk ağlıyordu kalabalığın tam ortasında,annesini kaybetmiş gibi hıçkıra hıçkıra....Patlamış bir top ve bir kuşun gözünden dünyaya baktığım uçurtmam bir sabah kayıptı yine.Çocukluğumda bile yitip gidiyordu bindiğim zaman gemisi,geride ise kocaman bir sis perdesi.Değişiyordu insanlar; gidenlere gelenler ekleniyordu,her mevsimde uçup konsada bir çiçeğe yüreğim,kelebek kadardı ömrü bütün sevdaların.Bu kapalı gişenin en dramatik filmiydi oynayan ve hafızalara kazınan tek sahne çocukluğumdu ayakta alkışlanan.Gökkuşağının içindeydi düşlerim,kırıkta olsa,yitikte olsa benimdi çünkü yediverenin içinde kaybolmuştu uçurtmam...

Devamını Oku
Kerem Yüce

Beton duvarların çevrelediği bahçenin önüne gelmiştim bir sabah,içeri girmemle susmuştu yanyana sokulup dedikodu yapan ağaçlar.Aslında fark etmiştim; boyu uzun olan ağaç bir yandan sohbete katılıyor bir yandan beton duvarların üstünden gelip giden olup olmadığını takip ediyordu.O beton duvarların çevrelediği binanın önüne gelmiştim.Beni hemen fark etmişti duvarın üstünden dışarıyı izleyen o uzun boylu ağaç,bahçe kapısına yöneldiğimi görünce uyarmıştı diğer ağaçları ve ben içeri girer girmez susmuşlardı.Yaklaşık beş dakika gözlerimi ayırmadan sırayla izledim hepsini.O kadar dik duruyorlardı ki eğriliklerini belli etmemek için esen rüzgarla tek bir yaprak bile kımıldatmıyorlardı.Evin kapısını açıp içeri girdiğimde ilk işim ön bahçeye bakan üst kattaki odaya koşmak olmuştu.Camın kenarına sessiz sessiz yaklaşıp perde arkasından gizlice izlemeye başlamıştım ve bir süre sonra gitmemin verdiği rahatlıkla harekete geçmişlerdi.Önce köşedeki ağaç köpeğin kovaladığı kediye uzatıyordu elini,peşine yanındaki uçarak gelen,çağırdığı misafirlerini ağırlıyordu ve son haberleri öğrendikten sonra yolcularken el sallıyordu dallarıyla.Bir başka ağaçsa adres soran karıncayayol gösteriyordu.Ne güzel anlaşıyorlardı; kavgasız,kaygısız,yeri geldiğinde rüzgarla dans edecek kadar alçakgönüllü.Sesimin varlığında ben sana yetişemezken duyuyordum olmayan cümlelerin anlamını.Sessizliğim gezinirken bahçemde ben artık ağaçlardan öğrendiğim harflerin anlamının olmadığı silik alfabedeki yeni bir dille merhaba diyordum yüzüme değen gözlere...

Devamını Oku
Kerem Yüce

Ne elim kağıda gider artık ne kaleme
Gece mi sanıyorsun beni korkutan
Yoksa öleceğim günü beklemem mi
Yanıldın yine,rüzgarla kuduran bir alev vardı ya
Hani sana ait; işte şimdi o yangın söndü içimde.
Kimsin,nesin,necisin bilmiyorum,hatırlamıyorum

Devamını Oku
Kerem Yüce

Gözlerinin göremediği kadar seversin.Görmeye başladığında şekli değişir eski,kıymetli madenlerin; o fire verir sense yavaş yavaş yitirirsin değerini..Oerimede kabullenemeyişin; kırık bir kanatla rüzgar yaratma çaban ama yetişmez soluduğun hava imdadına.O erir,sen erirsin,umutsuzluk kaplar her yanını,umduğundan daha çok umutsuzluğa düşersin.Bir zamanlar göğüs kafesine kilitleyip gözbebeğin gibi baktıkların bile kanatlanır,uçar gider demir parmakların arasından.Oysa bir tek sana yetişmez o hain rüzgar,etrafında demir parmaklıklar olmadığı halde bir tek seni çıkarmaz kendi içinden.Bir kez esmiştir sana yalnızca bir kez ama o ters esişte kırmıştır kanadını ve sen bir yandan çürürken bir yandan erirsin kendi içinde kilitlenmişliğinde.Bir tek sen kalınca,gözbebeklerindeki tüm evler boşaltılınca gözkapaklarını indirirsin kefen diye ve kaybedecek hiçbir şeyin kalmadığını anladığında herkesin sessizlik ve huzur dediği hüküm sürmez o kefenin içinde.Karanlığın ortasında uçup gidenlerin bıraktığı tüm hatıraları bir köşeye toplar yakarsın.Sen yakarsın için erir,ısınman gerekirken daha bir üşüyüp titrer bedenin.O yaktıklarından gelen çıtırtıları dinleyip duvarlarında kocaman olan gölgenle kavga edersin.Bu kavgada hep dayak yemişliğin,gözünü açtığında is içindeki duvarlar ve o kırık kanadının acısı.Uçmak için rüzgara ihtiyacı varken,kendi içinde sevdiklerini bir bir yitiren ve rüzgara rest çeken,kanadı kırılmışken kendi içini cehenneme çevirip o ateşin gölgesinde can veren martının hikayesini bilir misiniz?

Devamını Oku
Kerem Yüce

Gidiyorum dediğimde gözlerindeki durğunluğun
Bilirim bir o kadar da ağlamışlığın var
Sesini hıçkırıklara sıkıştırsan da soruyorum
Yüzündeki o siyah ben duruyor mu hala?
Keşke herkesten duyabildiğimi senden de duyabilseydim
Elin elimden düşmeden,menteşeler birbirine değmeden

Devamını Oku