GÖÇ
DESTANI
/Durun,
Siz kardeşsiniz...!!!/
...
Kızım Zişan,
dün akşam yemeğinde düşünceli bir şekilde “baba bizim sınıfımızda Liya diye Macar asıllı bir kız var,kendisinin Türk olduğunu söylüyor doğru mu?.”
diye sordu.
Hiç düşünmeden “doğru” dur kızım dedim.
“Ama O hiristiyan biz müslümanız” dedi.
“O da doğru kızım” dedim.
“Türkiye ile Macaristan çok farklı bölgelerde ama” dedi.
“ O da doğrudur kızım” dedim.
Şaşırdı elimden tutarak,
oturma odasındaki kanepeye götürdü.
Karşıma oturdu,
“bana kökenimizi anlatır mısın babacığım?.”dedi.
...
Kendimi Dede Korkut gibi hissettim.
iki telli dombram,
üç telli kopuzum olmasa da
başladım anlatmaya.
“...başım bahtı, evim tahtı!
Evden çıkıp yürüyende selvi boylum.
Yerli kara dağların yıkılmasın,
Gölgelice kara ağacın kesilmesin.
Coşkun akan görkemli suyun kurumasın Kanatların uçmağa varsın.
Önce atalarımızı hayr ile analım.
Onlar da bu dünyadan geldi geçti.
Kervan gibi kondu göçtü.
Onları da ecel aldı, toprak gizledi.
Fani dünya yine kalleşlere kaldı.
Gelimli gidimli dünya.
Sonu ölümlü dünya....”
deyip,
boy boylayıp,soy soyladıktan sonra başladım bizim hikayemizi anlatmaya.
...
Ay kızım,can balam
gel seni Ata yurdumuza
iki bin üç yüz sene öncesine götüreyim”
dedim.
“... geçmişi öğrenelim gezip anayurtları,
görelim hangi dert tasa öldürmüş
bozkurtları,
çevirelim gözleri ondört asır önceye,
sonra bugüne dönüp dalalım düşünceye…
Bizi üzen,
ağlatan yahut güldüren nedir?
Düşmana tutsak edip,
sonra öldüren nedir?.
Hangi sırla parlayıp, büyüyüp açılmışız?
Hangi duyguyla sönüp dağılıp
küçülmüşüz?” diye
Rahmetli Nihal atsızın “Bozkurtlar” şiiriyle girizgah yaptıktan sonra,
Türkler olarak tarih sahnesine nasıl çıktığımızı çektiğimiz çileleri,
Kuruluş Yıkılış ve tekrar Dirilişimizi anlatmaya çalıştım.
...
Kızım,
Türkler Orta Asya steplerinde dağınık bir hayat yaşarken
Teoman denen hanları sayesinde birlik oldular.
Seyhun ve Ceyhun denen iki büyük ırmak arasında
Tanrı dağı eteklerinde büyük bir devlet kurdular.
Tanrı dağının tepesinde,
güneşin doğup,ayın battığı,
geniş ve büyükçe bir kayalık var idi.
Bu kayalığın uğur getirdiğine,
Türklerin birlik ve dirliğine,
bölünmez bütünlüğünü temsil ettiğine inanılır ulusça saygı gösterilir
bayram ve seyranlar bu
Kutlu Kaya etrafında
kutlanır idi.
Amma velakin,
yan komşuları Çinliler Türklerin huzur içinde yaşamalarına izin vermez
mertlik ile yenemedikleri Türk hanlarını,beylerini,kabilelerini
aralarına fitne fesat sokarak
birbirlerine düşürmeye çalışıyorlar idi.
Hânımız Teoman Han,
ölmeden önce tüm evlatlarını,
beylerini,Obalarını toplayıp
onları uyarma ihtiyacı hissetti,
“Size vasiyetimdir” dedi.
“Çin kavminin sözü tatlı,
kadını güzel,
ipeği yumuşaktır.
Tatlı sözü,
güzel kızı,
yumuşak ipeklisi ile kardeşi kardeşe,kavimleri kavimlere
düşürür,savaştırır,zayıflatır
sonrada kendine muhtaç eder.
Onların kadınlarından,ipeklerinden,
ticaretinden uzak durursanız
birliğinizi,dirliğinizi,beyliğinizi bozamazlar”
dedi.
Amma velakin gün geldi
bu vasiyet unutuldu,
Hanımız Yolun Tigin oğlu Kali Tigin
bir Çin prensesi olan Kiu Liene aşık oldu.
Onunla evlendi.
Bir kaç gün sonra da,
Çin elçileri, yanlarında kâhinleri (falcılarıyla) birlikte Hanın sarayına geldiler.
“Siz bizim prensesimizi aldınız bizde adettir karşılığında hediye vermeniz lazım” dediler.
Sonrada aralarında fısıldaşıp şöyle konuştular.
“Türk ülkesinin tüm varlığı,
bütün mutluluğu Kutlu Dağ denilen
bu kaya parçasına bağlıdır.
Türkler’i yıkmak istiyorsak
bu kayayı ellerinden almalıyız.”
Sonra da Hân’a dönüp,
“Sizden çok bir şey istemiyoruz.
Kutlu dağın kayalıklarını bize verin,
sizin bir işinize yaramıyor.
Sizin yerinize biz bu taşları değerlendirelim.” dediler.
Hân,
bu isteği yerine getirdiğinde sonucun nereye varacağını düşünemedi;
Çinliler’in isteğini kabul etti.
Böylece yurdun bir parçası olan kayayı onlara verdi.
Oysa Kutlu Dağ kutsal bir kaya idi.
Türk ülkesinin mutluluğu bu kayaya bağlıydı;
kutsal taş Türk yurdunun bölünmez bütünlüğünü temsil ediyordu.
Tılsımlı kaya düşmana verilirse bu bütünlük parçalanacak,Türkler’in tüm mutluluğu yok olacaktı.
Kağan bu kutsal kayayı Çinliler’e verdi. Ama kaya, kolay kolay sökülüp götürülecek gibi değildi.
Çinliler kayanın çevresine odun kömür yığdılar, kayayı ateşe verdiler.
Kaya iyice kızınca üstüne sirke döküp paramparça ettiler.
Her bir parçayı aldılar, ülkelerine götürdüler.
İşte, ne olduysa o zaman oldu.
Türkeli’nin bütün kurdu kuşu,
hayvanı dile geldi
kendi dillerince kayanın düşmana verilmesine duydukları
acıyı anlattılar, ağladılar.
Yedi gün sonra günahı bağışlanmaz düşüncesiz Hân öldü.
Ne var ki, Hân’ın ölümüyle de
ülke felaketten kurtulamadı.
Bir Çin prensesi uğruna çekinilmeden bağışlanan yurdun kayası,
Türkeli’nin felaketine neden oldu.
Halk rahat yüzü görmedi.
Yağan yağmur yağmaz oldu.
Irmaklar birbiri ardınca kurudu.
Büyük küçük bütün hayvanlar telef oldu.
Güneş yaktı kavurdu.
Göllerin suyu buğulaştı, uçup gitti.
Yolun Hân’dan sonra başa geçen Kağanlar da arka arkaya öldüler.
O zaman yurtta canlı-cansız,
evcil-yaban,
çoluk-çocuk,
soluk alan-almayan her ne varsa bir ağızdan “Göç!… Göç!…” diye
çığrışmağa başladılar.
Derinden gelen iniltili, hüzün dolu,
eli böğründe kalmış bir çığrışmaydı bu.
İnlemelere yürek dayanmıyordu.
Türkler bu çığrışmaları bir ilahî buyruk bildiler. Toparlandılar, yola koyuldular.
Yurtlarını, yuvalarını bırakıp bilinmedik ülkelere göç etmeye başladılar.
Bu göçler iki üç yüzyıl sürdü,
yolları üzerinde kimler varsa bir sel gibi onları da sürüklediler,
Hunlar,Slavlar,Bulgarlar,Macarlar
Germenler,Gotlar v.s
Sel olup batıya doğru aktılar.
Taa Romaya dayandılar.
Dünya yeniden şekillendi.
İlk çağı kapattılar,orta çağı açtılar.
Romayı parçaladılar.
Balamir Han ve Atilla hân’lar
Avrupa’da Yeniden büyük bir devlet kurdular.
İşte bu devlet Macarlar.
Şimdi sana ve Lia’ya dönecek
olursak kızım.
Onların ataları Hazar denizini yukardan geçip Avrupaya gittikleri için Hiristiyan olmuşlar adlarını Macar (Hungary) koymuşlar,
bizde aşağı göç dalgasında olduğumuz için Anadoluya gelip müslüman olmuşuz,
Şelçuklu’yu,Osmanlı’yı ve bir sürü Türk devletini kurmuşuz.
Onların dedeleri
Romayı parçalayıp yeni bir çağ olan “Orta Çağı”başlatmış,
bizim dedemiz Fatih Sultan han’da (Doğu Romayı) İstanbulu alıp Orta çağı
bitirip Yeni Çağı başlatmış.
...
Diyeceğim O dur ki can kızım,
“...ecdadımızın heybeti,
ma’ruf-i cihandır.
(Atalarımızın heybeti dünyaca bilinen bir gerçektir.)
Fıtrat değişir sanma
sende ki kan yine O kandır.” N.Kemal.
Öyüce
Ömer YüceKayıt Tarihi : 5.5.2025 18:17:00





© Bu şiirin her türlü telif hakkı şairin kendisine ve / veya temsilcilerine aittir.
Bu şiire henüz hiç kimse yorum yapmadı. İlk yorum yapan sen ol!