I
Tarla bekliyordu—karanlık, vahşi ve geniş,
Çıplak şafağın altında esmer bir göğüs;
Ne yaprak örtüsü ne de mütevazı bir gölge,
Gizli ateşlerin yakıldığı titreyen toprağı gizleyecek.
Ayrıldı—yavaşça, isteksizce, ama yine de mecbur—
Nemli dudakları gökyüzüne yarı açık;
Ve işte, solgun sabahın kabardığı yüksekliklerden,
Tohumlar kıvranıp ölen solucanlar gibi düştü.
Toprağı bir ateş sardı, derin bir titreme,
Düşen hayatı acil bir nefesle içti;
Titreyen bir nabızla bedensel bir uykuya daldı,
Doğuma yarı akraba, ama ölümle yakın.
Kapandı, açıldı—karanlık, kutsal olmayan ritimler—
Berrak havanın altında sessiz bir ilahi;
Sonra bitkin, dile getirilmemiş bir acıyla dolu,
Sıcakta uzandı, şehvetli ve çıplak.
“Ölümden daha güçlüyüm,” diye haykırmış olabilirdi,
Şimdi ise henüz ortaya çıkmamış bir sırla şişmişti;
Çünkü derinliklerinde, gizli nabızların aktığı yerde,
Sessiz geleceğin ağırlığı kıpır kıpırdı.
II
Patladılar—güneşin o altın fahişeleri,
Ateşin kutsal ayinini kovalayan arılar;
Önde uçtu, yeni kazanılmış bakire,
Ateşli, ince bir arzunun titrek bir kıvılcımı.
Kanatları, camdan ve iç çekişlerden yapılmış fısıltılar,
Mavi ve alev arasında titredi;
İnce beli—gözler için bir tehlike—
Hiçbir ölümlünün değerlendiremeyeceği bir yemin gibi büküldü.
Üç yanan bant kehribar bedenini süsledi,
Müjdelenmiş bir zevk, yaşayan bir alev;
Ama hızla geldi, bir fırtına gibi bir tutkuyla,
Hiç kimsenin evcilleştiremeyeceği en vahşi talip.
Acımasız gün ışığının parladığı yerde, yukarıda buluştular—
Diken gibi uzuvları havada birbirine dolandı;
Hayallerimiz kadar kırılgan, geçici bir an,
Zamanın kaldıramayacağı kadar kısa bir vahşi zarafet.
Ayin tamamlandı—bir saniyede, keskin ve eksiksiz;
Yüklerinden kurtulmuş, soğuk ve özgür bir şekilde çekip gitti;
Hayatı ruhundan kopmuş bir halde düştü,
Hâlâ arıyı kendine çeken toza tutunuyordu.
III
Odasının yüzü ormanın nefes alan karanlığına dönüktü,
Yazın ağır gökyüzünün altında;
Orman nefes veriyordu—engin, saran bir rahim gibi
Nemli sıcaklığın ve gölgeli ninnilerin.
Yüzüne ödünç alınmış bir ışık yükseldi,
Onun durgun bakışlarının derinliklerinden.
Hem şefkatli hem de geceye özgü gizli bir parıltı,
Sessizliklerini erimiş bir pus içinde bağladı.
Sonra aniden yağmur—tutkunun kırılma çığlığı gibi—
Yeşil örtünün üzerine vahşice indi;
Yeşil puslu gözlerini gökyüzüne kapattı,
Gümüş seller çimenlerin arasından fısıldarken.
Dudakları yarı aralık, berrak bir parıltıyla ıslak,
Dişleri yasak bir tapınaktaki inciler gibiydi;
Ve derinlerde—varoluşun köklerinin yaslandığı yerde—
Yağmuru yarı ilahi bir şey gibi hissetti.
Fırtına sadece teninde değil,
Kalbinde de, görünmeyen korların tutuştuğu yerdeydi;
IV
Nehir akıyordu—yeryüzünün karanlık tarafında bir damar gibi,
Kimsenin durduramadığı, huzursuz bir nabızla;
Ağaç, dikenler ve gün için fazla acı meyvelerle yaralanmış ve çarmıha gerilmiş olsa da dimdik duruyordu.
Sonra bir bıçak parladı—demir ışığının bir ilahisi—
Ve kadim bedeni çekirdeğine kadar yardı;
Gövde, yarı canlı, ısırıkta titredi,
Sanki daha önce olduğu şeyi kanatıyormuş gibi.
Eti yaşlıydı, karanlıktı ve yılların ıslığıyla nemliydi,
Yaralı kalbi bıçağa açıktı;
İnsan, gözyaşlarına boğulduğuna yemin edebilirdi,
Ölümlü hayatı taklit edecek kadar yakındı.
Sonra ustaca, daha soğuk, daha ince bir sanatla,
Başka bir kesik—ince ve hafif bir vaat—
Ve orada, o ihlal edilmiş çerçevenin içinde,
Hiçbir gözün göremeyeceği bir kehanet kıpırdanıyordu:
Diken veya utançtan etkilenmemiş, yumuşak tenli güzellikler.
Vahşi köklerden hassas bir dünya yükselecekti—
Böylece hayat, acımasız ve kutsal bir girişimde,
Eski acılardan yaratılmış daha tatlı bir düzen...
Kayıt Tarihi : 17.3.2026 11:18:00
Şiiri Değerlendir
© Bu şiirin her türlü telif hakkı şairin kendisine ve / veya temsilcilerine aittir.




Bu şiire henüz hiç kimse yorum yapmadı. İlk yorum yapan sen ol!