Bir sessizlik zaman girdi aramıza.
Bir ağaçla benim,
Kendimle bizim aramızdaki mesafe kadar.
Bizden başkaları için kurduğumuz alarmların dağıttığı,
Ertelediği.
En ve çok böldüğümüz kendimiz.
Neden sonra geçip aynanın karşısına kıravatıyla kendini boğar gibi giyindi. Yüzündeki solukluk gitsin diye de yanaklarını tokatladı. Renkler her daim acılarla gelmiyordu. Makyajı bir tebessüm utangaçlığı olsun isterdi. Yakasını kaldırdı. Bana bir nisan borçlusun, dedi. Bahar dediğin başka nedir ki? Sadece vapuru kullanarak gittiği için düşük maaşlı işi kabul etmişti. Bir de Yusuf'un Bodur Minaresi tabi. Ötesi. Öyle ki bazı günler bir tek kuş sesi duymadan geçiyrdu. Mesai bitiminde, yine bir nisan, Bostanlı sahilinde yürüyordu. Aklında dişlenmiş bir elma. Sandallar bir yaz akşamı birbirinin ayak ucunda uyuyan doğulu çocuklar gibi sıralanmıştı. Deniz onların rüyaları olmalıydı dedi. Sert geçmişti bu kış hayriye abla. Rabbi inni messeniyeddurru ve ente erhamürrahimin duasıyla. Sahi en son susuyor muyduk? Anneler diyordum ümitlerini kaybettiğinde rahimleri çürümeye başlıyor çocuk. Sonrası kim kimin rüyası kim kimin kabusu bilmem artık uyanmak ne iyi, ne güzel, ne doğru ne de bir mükafat..
Dedi ki:
_Günahı tattım,tatlımsı biraz..
Şık elbiseler çektim üzerlerine
(kendimce)
Çıplaktılar..
Ve hissedebildiğim kadar yanlışa uzak…
Kendimden ve bu yazıda bahsi geçmeyecek kuşlardan, bahardan, tenimde gezinen yaz esintisinden, artık bakmaya niyetlenmediğim altını çizdiğim dizelerden, teselli bulduğumuz sarılmalardan, ikna edici bakışlardan, umutla ektiğim o tohumdan özür dileyerek başlıyorum. Bitmeyen ve de asla bitmeyecek olan işler arasında şekerini terk ettiğim kahvemi alıp… Bu sert kapanmış kapıların son hamlesiyle içeriye doluşan havayı nasıl bir panik ve atakla ciğerimize hapsettiğimizi bilirsiniz. Sesi çatallanan kırgınlıklarınız yok mu sizin? Hani şifalandırması olmayan o anlar. O kapıyı açan çilingir veyahut kişisel gelişim cümleleri… Çürüyen, çoraklaşan bir şey bu. Tamamen delirebilmeyi başarabilenlere ya da hakikate varabilene ne mutlu. Ben ikisi de olamadım. Yarı delirenler nelere/kimlere tutunuyoruz bu anlarda? Elini o kapı koluna dolayan sebebi ne? Attığı adımda bulduğu gücü neye borçlu? Ne yöne yürüyeceğinin planı/umudu? Kalma rehavetini söken ne?
Adım Ali. Üç harf. Yirmi üç köşe. Tahmin edersiniz ki rakamlarla aram iyi. Aslında matematiğim kötü. Benimkisi sadece saymak. Beklerken alıştım sanırım buna. Annemin hastaneden eve geleceği günü, otobüsle eve geçerken zamanı, sınav günlerini, maaş saatini, benden uzaklaşırken attığın adımları…Dahası da var.
Yaşam… Senden kendimizi çektiğimizde bize kalan kendimiz ne kadar? Otogarları, koşulan asfaltları, bir yana bırak. Veda dediğine her yerde rastlamak olası. Şimdi birlikte sayalım. Elbette yelkovana ulaşmak altmış etmiyor bazı rastlantılarda. Mesela ilk göğsünü zorladığın o anı düşün. Mesela otuz beşindesin. Mesela saat on ikiyi yakalayınca pabucunu düşüren bir masala sürüklenmiyorsun. Mesela perileri tokatlarsın belki görsen. Sonrası ikiye bölünmek. Önce ve sonra.
Ey en güzel öğrenci. Artık defterler boş, müziğin sesi kapalı, sallanmıyor gemilerin ardından el. Gecelerini bölmüş kapital düzen. Artık gündüz yakıyorsun ağıtlarını. Kendi sesini bastırmakta zorlanıyorsun. Nasıl da çoktun aslında. Şimdi toplanmakla bitmeyen bir ev düzensizliği gibi. Üstelik bu ıssızlıkta.
Devamlı tozu alınan bir anı gibi karşımdasın. Bir şeyler devamlı akıp gidecek; özür dilediğim hiçbir kuş, bahar, meltem alınmayacak dediklerime. Sen yine de uzamaya devam et zeytin ağacım. Kuşlar taşırken eksin meyvelerini. Edip’in karanfili gibi elden ele dolaşan. Fakat yurtsuz. Ne de olsa aylağız, böylesi daha güvenli. Ne diyordum?
Artık bir mezar taşına sevincini döken birinin dalgınlığıyla yazıyorum. Dağınıklığım ondan. Her gün başa saran bir sanrı gibi. Sen ne çok ve büyüksün ‘’bir’’. Başımı döndürüyor bu sınırsız olasılıklar. Takılıp kalıyorum diriliğine. Her şey bir göz kırpması gibi. Keskin. Bazı şeylerin izahı yok. Bazı şeylerin tesellisi yok. Bazı şeylerin telafisi yok. Konuşmayı deniyorum. Başlayabilmeyi. Her şey ne kadar uluorta ve yarım kalıyor. Affınıza sığınmıyorum, bir yerlere sığamıyorum. Saymıyorum.
Ben sanmıştım ki… Böyle başlıyor hikâye. Her şey benimle başlıyor fakat ben demek için cömert davranmayı çocuklukta bıraktırıyor hayat. Beni alayım istiyorum aralarından. Kucaklayıp çocukluğumu. Terliksiz. Belki bir oyunun ortasında. Apar topar. Küçücüğüm zaten diyorum.
Ve bana diye devam ediyor. Edilgen bir tavır yapışıp kalıyor üstüme. Beni dinlemeden geçiyoruz buraları. Çocukluğumu atlıyoruz. Renksiz bir şey bu. Ama dolabım hınca hınç siyah. Gecede daha rahat kamufle oluyorum. Gündüzlere aykırı. Sonrası böyle gidiyor uzunca.
Bende diyorum. Bende buluşları, benden eksilttiklerine dönüşüyor ansızın. Bakın burası çok hızlı gerçekleşiyor. Ve hal eklerinden uzaklaşıyorum. Bir ben kalıyorum.
Bakıyorsun. Gözlemlenebilir düzenliyim. Ölmüyorum oradan bakınca. Ölemiyorum. Eve dönüyorum devamlı. Evde kimseyi bulamıyorum. Kuraksız bir göğüs sunuyorum. Arsız bir inat gibi sunuyorum. Rahmimi bıçaklıyorum bazı. İçimdeki çocuk korosunu ürkütüyorum. Yine… Zil çalıyor sabahları. Gün aymadan düşüyorum yollara, çelimli.
Beni beyazlar içinde sevebilseydin kalan otuz beşi geriye doğru sayardım diye mırıldanıyor iç sesim. Sus diyorum. Sonra son kelimesine kadar dinliyorum onu. Geçersiz bir vicdan hafifletme formülü bu. Erken kavrıyorum fakat terk edemiyorum. Koyamıyorum beni senden içeri.
Tesirini kaybetmiş ilk nisan bu.




Bu şaire henüz hiç kimse yorum yapmadı. İlk yorum yapan sen ol!