Gece, siyah bir pelerin gibi çökerken şehre,
Bir kadın cam kenarında demler hüzünlerini.
Parmak uçlarında soğuyan bir fincan çay,
Gözlerinde hiç uğramamış uykuların izi...
İki koca yılı bir çırpıda harcayan o vicdan,
Dört aydır gözlerimin içine baka baka kurduğun yalan.
Dün kendi gözlerimle tuttum boynundaki ihaneti,
Yüzüne tüküremediğim o sahte, o rezil merhameti.
Güneşin veda edip çekildiği o dar sokakta,
Adını heceleyerek örüyorum geceyi.
Zaman, paslı bir bıçak gibi durmuş ayakta,
Kesiyor içimdeki o çocuksu neşeyi.
Onca yılın yorgunluğunu silmiş yüzündeki sükûnet,
Bakışlarında demlenmiş bir ömrün sabrı var.
Ben henüz baharın telaşındayken sessizce,
Senin sesinde başlar en dingin rüzgârlar.
Saat, gecenin en sağır saati.
Odanın ortasında asılı duruyor o devasa yokluğun.
Bilerek ve isteyerek,
göz göre göre harcadın bizi.
Uçurumun kenarında ellerimi tutar gibi yapıp,
ilk esintide sırtımı boşluğa iten sensin.
Önce canım yandı, sustum ve bekledim,
Gözyaşımı her gece sabırla eledim.
Sandılar ki kırılınca ben de onlar gibi olurum,
Oysa ben her darbede, merhameti kendime yol edindim.
Göz göre göre düştüm o buzdan uçuruma,
Bile yıldıza dokunur gibi uzandım ateşe.
Sen ellerini çekerken yavaşça avuçlarımdan,
Biliyordum; bu bir kaza değil, veda marşıydı güneşe.
İçimde bir sen var, senden çok daha güzel,
Kusursuz bir suret, gölgenle yetinmez.
Seni sevdiğim o yalan, aslında kendime bir ödül,
Çünkü gerçek sen, bu sevginin tek bir zerresini bile hak etmez.
Gönlümün başkenti, ey dadaş bakışlı yâr,
Sende buldum huzuru, sende dindi rüzgâr.
Palandöken’in başındaki o dumanlı baş gibi,
Vakarın içimde saklı, sarsılmaz bir taş gibi.
Hangi rüzgar savurdu bu umut kırıntılarını?
Hangi el dokundu da kararttı yarınlarını?
Göğsünde büyüttüğün o devasa yangın,
Şimdi duman duman tüter, her yanın dargın.




Bu şaire henüz hiç kimse yorum yapmadı. İlk yorum yapan sen ol!