Kıyısına varılamayan gecede, dalgalar zincirlenmiş bedenler gibi kıvranıyordu; deniz, her çığlıkta kendi tuzunu kusuyordu.
Uzakta ince çizgiler göğe değil, göğsüme saplanmış bıçaklar halinde, her biri ışık yerine irin akıtıyordu.
Zeminin üstünde sürünen bacaklar vardı; kırık diz kapağından çıkan kemikler toprağı tırnaklıyordu.
Eski bir ismin gölgesi, çürümüş bir dilin içinde hapsolmuştu; adı anıldıkça kurtçuklar çoğalıyordu.
Yönsüz rüzgâr, konuşmadı bugün; toprağın altına gömülmüş cansız elleri, soğuk bir dua gibi öptü.
İnce bir tül, yıldızları örtmeye yetmedi; gökyüzü derisinin altından soyuldu, kanlı ışıklar bağıra bağıra düştü.
Şehir uyurken, duvarların arkasından kemirilen çeneler duyuldu; rüyalar, diş gıcırdatmalarıyla parçalandı.
İzlerin üzerine serpilen soğuk, taş değil; paslı testerelerin bıraktığı metal kokusuydu.
Kim bilir, belki hiç var olmadılar; belki de her şeyin yerinde acıya tapan bir gölge vardı.
Lal bir boşlukta kelimeler değil, çığlıklar vardı; boğazları kesilmiş sesler hâlâ yankılanıyordu.
Alaca ışık uzaklara çekilemedi bugün; göz kapaklarımın içini delip beynimin karanlığına sızdı.
Rüzgâr, adını taşımadı; zincir sürükleyen ölülerin iniltilerini taşıdı, sokaklara kusarak.
İçimdeki son renk de kuzeye aktı; kuzey, yalnız ışık değil, kendi etini yiyen bir Tanrı’nın tapınağıydı.
Kayıt Tarihi : 23.8.2025 02:06:00
© Bu şiirin her türlü telif hakkı şairin kendisine ve / veya temsilcilerine aittir.
Bu şiir, gecenin kıyısında kendi karanlığıyla hesaplaşan bir ruhun anlatısıdır. Işıkların çürüdüğü, rüyaların parçalandığı ve her boşluğun çığlıklarla dolduğu bir dünyanın kaydını tutar.
Bu şiire henüz hiç kimse yorum yapmadı. İlk yorum yapan sen ol!