Ali Lidar Şiirleri - Şair Ali Lidar

Antoloji.com mobil uygulaması Şiirler, şairler, mesajlarınız ve gruplarınız telefonunuzda. iPhone ve Android için ücretsiz. Uygulamayı İndirİndir
Ali Lidar

Birbirimize soracağımız o kadar çok soru, konuşmamız gereken o kadar çok konu vardı ki biz çareyi susmakta bulmuştuk. Hem korkuyorduk da, göz göze geldiğimiz birkaç saniyeden anladığım kadarıyla. “Benim sorularıma cevap verir de sıra ona gelirse? ” korkusu vardı üstümüzde muhtemelen. Ya da sadece bende vardı, onu dahil etmeden. Zaten hiç anlayamamışımdır gözlerini, ya onlar yalan söyler ya da ben gerçeklerden kaçıp yalanlara sığınırım. Onun için sadece bende vardı herhalde bu korku, yıllar öncesinden miras kalmıştı hem de. Rakamların yerini harflerin aldığı bir matematik dersinde ilk kez “anlamadım” dedim, ömrümde ilk kez anlamak istediğim halde anlamadığımı birisi anlasın istedim, anlamadı. “Nesi var bunun anlaşılmayacak, gel tahtaya” dedi, gittim. Orda da anlamadım; oturmak ya da ayakta olmak değildi bunun nedeni, ben harflerle matematiği bağdaştıramamıştım, anlamamıştım. O günden sonra vazgeçtim anlamadıklarımı sormaktan. Nasılsa “o” anlardı, ona inanır, aldanırdım. Anlamadığım anlaşılmasındı, aldanmaya razıydım.

“Şehre mega hafıza uzmanı gelmiş, konferanslar verecekmiş, duydun mu? ”

dedi, evet gerçekten söyledi bunu. Onca sorunun, geçen onca zamanın muhasebesi bitmişti, maga hafıza uzmanından konuşalım istiyordu.

Devamını Oku
Ali Lidar

Vurun şimdi kafanızı duvar bulabilirseniz
Size söylüyorum evet, zamanında dinlemediniz
Korkunç sarı bir şakayı gerçek sandınız eyvah!

Görmediniz
Gelişmiş savunma mekanizmaları vardı onların

Devamını Oku
Ali Lidar

Üstümüze geliyorlar
Dört bir yandan geliyorlar
Yağmur hepsini delirtmiş
Gülümseyerek geliyorlar
Öfkeleri yedeklerinde

Devamını Oku
Ali Lidar

Küçük insanların küçük hikayelerinden sadece büyük hayal kırıklıkları doğuyor.Ne yazık, en azından trajedi diyebilsek buna. Olmaz ama, olmuyor. Büyük adamların büyük hayal kırıklıklarına trajedi deniyor, küçüklerinkine sadece hayal kırıklığı. Masallarda, romanlarda, filmlerde çekilen asil acıların bizim zavallı acılarımızla uzaktan yakından alakası yok. Adam gibi ayrılık acısı yaşayamıyoruz mesela her şeyin suyunu çıkarıp herkesin burnundan getiriyoruz. Bütün çirkinliklerimizi kusarak birbirimizin yüzüne bakamayacak hale geliveriyoruz. Prensesini sonsuza kadar kaybeden şövalyenin soylu özlemini kitaplarda okuyoruz ancak. Ya da giden sevgilinin ardından iki damla yaş akıtıp acısını yüreğine gömen ve kendisi de dahil kimselere onun hakkında kötü söz söyletmeyen kadının soylu duruşunu filmlerde izliyoruz. Bizim düzenimiz her şeyi çamura bulamak üzerine kurulu. Gitti ya, terk etti ya seni, bas arkasından kalayı.. Önce böğürerek ağlıyor sonra geberinceye kadar içiyor ve bir süre kendimize acımaktan başka hiçbir şey yapmıyoruz. Sonra da bütün kabahati karşı tarafa yükleyip kendimizi temizlemek gibi iğrenç bir savunma mekanizması geliştiriyoruz. Ayrılığı da sevdaya dahil sayan güzel insanlar kalmadı artık. Geçmişteki güzel günlerin anısına en azından saygıyı korumayı becerebilsek keşke. Olmuyor! . Güzel olan her şeyi terk edilmiş olmanın kızgınlığıyla öfke sosuna bulayıp hatırlıyoruz tekrar tekrar ve elimizde hınç ve kinden başka hiçbir şey kalmayana kadar didik didik ediyoruz anıları. Önemli olan anlardır oysa, yaşadıkların, geçmişte sana hissettirdikleri, birikerek kendini gerçekleştirmene vesile olan küçük küçük mutluluklar. Hepsini birden tek kalemde silip ruhumuzu bir öfke tapınağı haline getiriyoruz. Ve bunun adına da sevmek diyoruz.. Bu yüzden de bizlerin arasında büyük trajediler yaşanmıyor. Hepimiz sadece büyük hayal kırıklıkları yaşıyor ve yaşatıyoruz...

Devamını Oku
Ali Lidar

Büyük beklentilerin olmasın.. Eğer yaşadıklarından çıkardığın en önemli ders nedir diye sorsaydı biri bana, bu üç kelimeyle cevap verirdim duraksamadan.. Büyük beklentilerin olmasın.. Bağırmayan anne, kırılmayan oyuncak, terketmeyen sevgili, bitmeyen oyun olmaz.. Beklentilerimin büyüklüğü ile hayal kırıklıklarımın büyüklüğü arasındaki çarpıcı ilişki öğretti bana bunu. Masumiyet denilen şey benim için anlamını, hayatım senaryosunu Bukowski'nin yazdığı ve müziğini Nick Cave'nin yaptığı boktan bir beat kuşağı filmine benzemeden çok daha önce yitirdi. Amacım karşıma çıkan herkese pislik atıp işin içinden sıyrılmak değil. Ama en başından beri anlayamadığım, bana yanlış gelen bir şeyler var. Ve şimdi anmaya bile değmeyecek bir sürü neden? Bir soru olarak 'neden? ' Neden insanlar anlatmak istediğim kadarıyla yetinip anlatamadıklarımı da anlattıklarımdan yola çıkarak anlamaya çalışmadılar? Ya sırtlarını dönüp gittiler ya da gereksiz sorularıyla ruhumun alabildiğine bunalmasına yol açtılar. Oysa susup yanımda kalmaları yeterliydi. Zamanları mı yoktu? Belki de sabırları.. O kadar çok sevebilirdim ki aslında hepsini.. Neden izin vermediler? Kendilerinden biri olmadığımı farkettikleri için belki.. Ama bu yanlış, daha doğrusu yanlıştı, yanıldılar. Aslında ben o kadar onlardan biriydim ki. Ağızlarından çıkan tek bir sözcüğü bile kaçırmadan dinliyor, sonra onlar unuttuklarında hatırlatıyordum. A.... B....'den nefret ettiğini söylüyordu mesela sonra B.... yanımıza geldiğinde onu nasıl sevdiğini anlatıyordu ben de az önce konuştuğu şeyi unuttuğunu farkedip aslında B....' den nefret ettiğini hatırlatıyordum.. Sonrada A.... ve B.... benim ne kadar salak olduğumu söyleyerek yanımdan uzaklaşıyorlardı. Hiç anlamıyordum, onları ciddiye aldığım için mi kızıyorlardı bana. O kadar uzun süre baktım ki gözlerinin içine,ne olur dedim içimden, beni de aranıza alın, istediğiniz gibi olurum, sizin gibi davranmayı konuşmayı küfür etmeyi becerebilirim.. Kabul etmediler.. Ama edeceklerinden emindim bir gün.. Hırsla küfür etmeyi, sigara içmeyi, yalan söylemeyi, sağa sola tükürmeyi ve kavga etmeyi öğrendim. Artık bir farkımız kalmamıştı, aralarına alırlardı beni. Yine almadılar.. Sonra anladım ki, bunlar sonradan öğrenilince olmazmış. Efendiliğin üstüne giydirilmiş serserilik nasıl sırıtırsa bünyede, ben onların arasında hep öyle sırıtırmışım. Bazı şeyler öğrenilmez, doğuştan bilinirmiş. İnsan onları bilerek doğarmış. Doğdukları zaman küfür etmeyi yalan söylemeyi ve kavga etmeyi bildikleri için onlar, ben ne yaparsam yapayım gerçek olamazmışım..
Çok zaman geçti tabi.. Ve ben büyüdüm.. Büyüdükçe efsane kavgalar ettim, olmadık küfürler uydurdum, herkesten çok sigara içtim ama masaldakinin aksine kuğuların arasındaki çirkin ördek yavrusu olmaktan kurtulabilmeyi bir türlü beceremedim.."

Devamını Oku
Ali Lidar

Sen bana bakmıyorsun ben sana bakmıyorum ya
O sıra,
Birileri kova sallıyor ortamızdaki kuyuya
Kuyudur, her zaman Yusuf çıkmaz içinden
Faydalı ihtimaller çıkıyor bizim de bahtımıza
İhtimal ki bana baksan bir sürü şey düzelecek

Devamını Oku
Ali Lidar

Lamekânım zaptiyeler posta koyar gölgeme
Yar döner yatar sağ yana ben yanarım nafile

Candan gayrısına canan müpteladır ayan beyan
Gözlerinin demkeşiyim kim ağlasın halime

Devamını Oku
Ali Lidar

Aşağıdaki metin bir Şubat akşamında paylaşılan bir ‘facebook durum gönderisinin’ ardından gönderinin sahibi ve aşağıda adı geçen takipçilerin içine şeytan kaçması sonucu birbirini takip ederek yazılmıştır. Edebi bir amaç (en azından burada paylaşıldığı esnada) gütmemektedir. Bu metni okuduğunuz şekliyle hazırlayan -haymatlos, diğer iki yazara bir jest ve sürpriz yapmak amacı taşıdığı için izin almaksızın hareket etmiştir. Her ne kadar kaynak bildirmeye özen gösterildiyse de diğer iki yazarın herhangi bir rahatsızlığı veya bir şikayeti durumunda gönderi silinecektir.

I.

“Beş yaşındaydım henüz ve kelimenin tam anlamıyla ne olduğunu o zamanlar kavrayamayacağım varoluşsal bir ikilemin ortasına düşmüştüm. Sınıfta kimseyle konuşmuyor, kirden birkaç kere mutasyona uğramış sıraya kafamı gömüp öğlene kadar son zilin çalacağı anı bekliyor eve gider gitmez de bulabildiğim herhangi bir kuytuya çekilip ertesi günün gelmesini bekliyordum. Bütün hayatım yapmak istemediğim şeyleri yapma zamanımın gelmesini beklemekle geçecekti sanki. Nefret etmek kelimesinin tam karşılığı o an benim hissettiklerimdi. Okuldan nefret ediyordum. Ucube öğretmenlerinden, arkadaş denilen tek hücrelilerinden, kirden canlı organizmalara dönüşmüş sıralarından, beton yığını bahçesinden,iğrenç griliğinden, küflenmiş duvarlarından, keskin amonyak kokan tuvaletlerinden.. Hasta olup okula gitmediğim zamanlar mutluluktan delirecek gibi oluyordum. Bütün gün yatakta yatıp hiçbir şey yapmamadan sonsuza kadar mutlu mesut yaşayabilirdim. Zaten çelimsiz olan vücudum iyice zayıf düşmeye, benzim hızla sararmaya başlamıştı. Evdekiler bile fark etmişti artık, ortada geçici bir uyum sorunundan daha ciddi şeyler vardı. Aslında durum öyle ümitsizdi ki ancak bir mucize işleri yoluna koyabilirdi..”

Devamını Oku
Ali Lidar

Maradona kilo aldığında acaip üzülmüştüm
94 dünya kupasıydı kokain ayağına futbolu bıraktırdıklarında
O zamana kadar bi dedem öldüğünde ağlamıştım
Bir de o gün ağladım Maradona’yla beraber
Sonra çok ağladım çook sayısını bile unuttum
Ama hala işler ne zaman kötü gitse ve ağlasam

Devamını Oku
Ali Lidar

..çocuğun ellerinden kaçan uçan balon.. fotoğrafı çekilebilecek en hüzünlü an.. çaresizlik, beceriksizlik, yukarıya doğru yükselen şeyin sana asla geri dönmeyeceğini bilmenin verdiği acı, birden bire doluveren gözler.. balonum terk ettiğinde beni dört yaşındaydım. O günden sonra arkasına bakmadan çekip giden herkesin küçük mavi balonumun yanına gittiğini düşünür ağlarım usul usul..
Tanıdığım en haksız adam benim. Çocukken oynadığım bütün oyunları ben bozdum, büyüdüğümde de bütün oyunları ben başlattım. Tanıdığım herkes o kadar hızlı büyümüştü ki oyun çağlarının geçtiğini fark edemedim. Kurallarını benim koyduğum ve canımın istediği zaman da bozduğum oyunlarımdan oynamaya kalktım onlarla, ama onlar çok hızlı büyümüşlerdi. Ve yetişemediğim için süratlerine ucuz bir hüznü yapıştırıp yüzüme, gittiler.. Hüzün karpuz kabuğundaki yaz sineği gibi yerleşti bünyeme ve hiç terketmedi beni.
Babamla ilk lunapark gezimizdi. Hatta belki de babamla başbaşa yaptığımız ilk bağımsız erkek etkinliği. Sevinçten başım öyle dönmüştü ki atlı karıncanın yalancı dönüşleri sadece plasebo etkisi yapmıştı. Bir sürü şey yaptık o gün, tuhaf aletlere bindik, kırmızı kabarık yünlü helvalardan aldık, tüfekle ateş bile ettik. Ama ben ilk kez etrafımızda annem ya da Yasin ya da Gülşen olmadan başbaşa saatler geçirdiğim babamı izlemekten başka bir şey yapamıyordum sanki. Dünyanın en yakışıklı, en büyük, en süper adamıydı benim babam.. Çeşmenin kenarında dondurmamla cebelleşirken bir süre uzaklaştı ve döndüğünde uzun bir ipliğe bağlanmış mavi balonla gülümseyerek "al oğlum dedi, sıkıca tut, yoksa uçar". Sevinçle aldım. O kadar güzeldi ki ve o kadar sıkı kavradım ki sanki ömrümün sonuna kadar bırakmayacaktım. Rüzgarın etkisiyle tepemde sağdan sola nazlı nazlı dans ettikçe kendimi onunla birlikte uçarmış gibi hissediyor ve mukaddes bir emaneti taşır gibi avuçlarım terlemesine rağmen sıkı sıkı tutuyordum. Bir tane balon almıştı. Babam bana ne zaman oyuncak alsa kardeşlerime de alırdı mutlaka ama o gün öyle olmamıştı işte. Bir tane almıştı, sadece bana almıştı. Hayatımda kendimi özel hissettiğim tek anı yaşıyordum belki de. Bir an önce eve gitmek istedim. Balonumla koşarak içeri girmek, "bak babam bana ne aldı" demek istedim Yasin'e. Tamam belki kıskanacaktı ama ne yapalım işte babam en çok beni seviyordu, yapacak bir şey yok..
Eve doğru koyulduk yola, ben yol boyunca yürümedim, adeta uçtum. Bir an önce eve gidip Yasin'e balonumu göstermek dışında hiçbir düşünce yoktu kafamda. Ama ya adımlarım çok küçüktü, ya da bizim evi çok uzağa yapmışlardı. Binyıllar süren yolculuktan sonra eve varabildik. Babam kapıyı açar açmaz içeri süzüldüm. Yasin diye bağırdım. Ses yoktu. Yasin evde yoktu, annem de yoktu. Babama döndüm, annemler nerde diye sordum. Salondaki tek çekyata oturmuştu babam. Yanına çekti beni. Konuşmaya başladı.. "Bak oğlum" dedi. "Sen büyüdün artık, koca adam oldun, iyi dinle beni. Annenle biz bir karar verdik. Aynı evde yaşamayacağız bundan sonra. Sen benimle kalacaksın, Yasinle Gülşen annenle kalacak, ama istediğiniz zaman görüşeceksiniz tabi, sadece bir süre aynı evde kalmayacağız o kadar..." Balonum hala elimdeydi ve ben hala sımsıkı tutuyordum onu..
Ama, ama ben o kadar büyümemiştim ki. Hiçbir şey de anlamamıştım. Yine de kocaman doldu gözlerim. Kendimi babamdan kurtarıp kapının önüne fırladım. Elimde balonum uzun uzun gökyüzüne baktım. Ağlayamıyordum, küçücük bir şey daha olsa günlerce hiç susmadan ağlayabilirdim ama o an ağlayamıyordum. Yaşlar gözlerime perde olmuştu çoktan ama akmıyorlardı. Balonum elimdeydi.. Ve Yasin yoktu. Galiba artık balonun da hiçbir anlamı yoktu. Usulca araladım avucumu, balon hızla yukarıya yükseldi. Ve ben ağlamaya başladım. O kadar canım yanıyordu ki, o günden beri ablak suratıma yapışan hüzün o kaçıp giden balonun arkasından kalandı...
Sonra annemler eve döndü tabi. Bir kaç gün sonra.. Eş dost araya girmiş saçmalamayın demişler ne boşanması çocuklar ne olacak falan filan.. Galiba bizimkiler de o kadar nefret etmiyorlarmış birbirlerinden, barıştılar. Ama o gün, kapının önünde büyüdüm ben. Babamla konuşurken küçücüktüm, dışarı çıktığımda büyüdüm.. Yasin'e balonumdan hiç bahsetmedim. Bir daha elime hiç balon almadım.. Babamla lunaparka hiç gitmedim. Babamın zannettiğim kadar kadar büyük olmadığını anladım ben o gün. Onu hep sevdim, şimdi de çok seviyorum. Ama galiba o mavi balon yükseklere uçunca zanettiğim kadar önemli ve özel olmadığımı da anladım. Sonra ağladım, ağladım.. O gün orada başka türlü bir şey kaybettim ben ve bu kadar zaman geçti kaybettiğimi hala bulamadım..

Devamını Oku