Adam fısıldadı: 'Allah'ım konuş benimle.' Ve bir kuş cıvıldadı ağaçta. Ama adam duymadı.
Sonra adam bağırdı: 'Allah'ım konuş benimle.' Ve gökyüzünde bir şimşek çaktı. Ama adam dinlemedi onu.
Adam etrafına bakındı ve, 'Allah'ım seni görmeme izin ver' dedi. Ve bir yıldız parladı gökyüzünde. Ama adam farkına varmadı.
Ve yüksek sesle haykırdı: 'Allah'ım bana bir mucize göster.' Ve bir bebek doğdu bir yerlerde. Ama adam bunu bilemedi.
Sonra çaresizlik içinde sızlandı: 'Dokun bana Allah'ım ve burada olduğunu anlamamı sağla, ne olur! ' Bir kelebek kondu adamın omzuna.
Ve adam kelebeği, elinin tersiyle uzaklaştırdı...
ŞÖYLE GARİP BENCİLEYİN...
KENDİ HALİNDE, ORTA BÜYÜKLÜKTE BİR GÖLDÜR WALDEN. Concorde’un güneyinde koyu, derin bir maviliğin kıpır kıpır oynaştığı bir âlemdir burası.
Concorde mu?
Memleketim. Doğduğum yer yani. Amerika’nın Doğu sahillerinde, Kanada sınırına yakın küçük bir kasaba.
Beni sorarsanız, kimisine göre dik kafalı bir serseri, kimine göre ağırbaşlı bir veliyim. Ne de olsa, günlerimi şu gölün kenarında avare avare dolaşmakla geçiriyorum kimilerinin gözünde. Yoo, pek zengin sayılmam. İşte orta halli bir ailenin iki oğlundan küçüğü, Henry David’im. Ailecek kurşunkalem imal edip satarak geçiniriz. Ben de zaman zaman yardım etmiyor değilim babama. Ama ne zaman şöyle birazcık param olsa, fırsat bu fırsat deyip alır başımı dere tepe dolaşmaya çıkarım.
Doğrusunu isterseniz, insanlardan beni anlamalarını da beklemiyorum artık.
Hayatlarını öyle ayrıntılara boğmuşlar ki, şaşarsınız. Hani kime sorsanız, hep daha iyi bir hayat sürmek için çalışıp didiniyorum der ya, ama nedense didinmesini bitirip, şu daha iyi hayatı yaşamaya başlayan birini göremedim çevremde.
Anlaşılan, her zaman şimdiki hayatlarını uğrunda harcayacakları 'daha iyi bir hayat' bulabiliyorlar.
Ben de az uğraşmadım hani. Her genç gibi, çocukluk yıllarımın hepsini, gençlik yıllarımın çoğunu, o okul senin bu okul benim, dirsek çürüterek geçirdim. Harvard’ı bitirdim. Hattâ birkaç yıl öğretmenlik bile yaptım. Ama küçüklüğümden beri illâ da büyük bir yazar olmak istediğimden mi, yoksa sırf bu kaprisli toplumu protesto etmek için mi bilmem, galiba ikisi de doğru bu garip hayat tarzını seçtim.
İşte bu gölün kenarında avare avare dolaşmaklığım da bu yüzden. İki yıl oldu buraya geleli...
Gelir gelmez ilk işim, hemen gölün kenarında şuradaki yamaca, buranın köylülerine inat sade mi sade, çok basit bir ev yapmak oldu siz isterseniz kulübe deyin. Şöyle bir doğuya, bir de batıya bakan iki pencere ayırdım kulübeme; günışıkları her saat girsin diye. N’apalım, herkes zenginliğini parayla ölçer, benim de servetim bu günışıkları. Eh paraca olmasa bile, parlak günışıklarınca, sıcak yaz günlerince hepinizin en zengini sayılırım diyorum köylülere. Anlamıyorlar...
Tahmin ettiğiniz gibi, kulübemin tek odası var. Pencerelerden birinin kenarına şöyle ufak bir çalışma masası yerleştirdim. Öbür penceremin dibinde de alçak bir sedir. Ortada üç tane sandalye. İşte bu fazladan iki sandalye hayatımın tek lüksü.
Sandalyelerin birincisi, tabiî kendim için, ikincisi bir arkadaşlık için, üçüncüsü de daha kalabalık beraberlikler için. Ama, size hayatımı özetlesem, ikinci ve üçüncü sandalyelerin nadiren dolduğunu görürsünüz...
* * *
Yalnız yaşıyorum burada. Rüzgârları, kuş cıvıltılarını, yağmur damlalarının yapraklardan dökülüşünü dinleyerek geçiyor günlerim, gecelerim. Tek arkadaşım şu göl. Walden gölü. Gençliğimin hayallerini sanki bu gölün salınışları ile ördüm.
Köylülere sorarsanız dibi yokmuş. Hıh, dipsiz bir göl? Ne yalan söyleyeyim, ben de hiç dipsiz göl olur mu diyemedim ilk zamanlar. Neden derseniz, benim için öylesine derin ki bu göl, insan ruhunun anlaşılmaz, ulaşılmaz derinliğini gördüm onda. İnsan ve hayat gerçeğinin göz kamaştırıcı derinliğini hep anlattı bana.
Devamlı kaynayıp duran bir hayat gibi, o da tâ dibinden çıkan taze sularla her an kendini yeniliyor. Sessizce. Hissettirmeden.
O da bir insan gibi yeryüzü ile gökyüzü arasında yaşıyor. Renginin yeşilliğini yeryüzünün yeşilinden, mavisini gökyüzünün mavisinden alıyor.
Bir insana bakar gibi, ona da ilk baktığınızda önce girintili, çıkıntılı, düzensiz, şekilsiz bir sahille çevrili bir yüz görürsünüz.
Hani yazar olmak için gelmiştim ya buraya. İşte Walden’da gördüklerimi, düşündüklerimi yazıyorum şimdi size. Çokları Walden’la tanır beni. Yani Walden’da yazdığım günlüklerimle. Şimdilerde elinizde kitap olmuş olmalılar: Sahiden Walden deyince akla Henry David Thoreau, Henry David Thoreau deyince de Walden gelir. Walden’la arkadaşlığımız böyle başladı. Görüyorsunuz, hâlâ devam ediyor.
* * *
Dünyada başka göl mü yok diyeceksiniz?
Haklısınız.
Başka herhangi bir göl de Walden kadar güzel olamaz mı?
Elbette!
Bakın size bir şey söyleyeyim, güzelliği ya her yerde görürsünüz, ya da hiçbir yerde.
Bura köylülerine, Concorde’daki hemşehrilerime defalarca söyledim:
Güzellik ne oradadır, ne burada; ne şu zamanda, ne bu zamanda; ne Roma’da, ne Atina’da. Güzellik, hayran olabilen bir ruh neredeyse oradadır. Başka yerde ararsanız, nafile!
İşte, çok merak ediyorsanız, asıl mesleğim bu. İşim yeryüzünü gezmek. Köşe bucak, dere tepe. Gecesiyle, gündüzüyle, yazıyla, kışıyla, solan yapraklarıyla, açan çiçekleri ile Allah’ın bu güzel eserlerini seyretmek. İnsanda, kâinatta Allah’ı görmeye, anlamaya çalışıyorum. Onun için hayatımı bütün lüzumsuz teferruattan arındırdım.
Yaşamak.
Kelimenin tam anlamıyla, sadece yaşamak istiyorum. Tıpkı genç bir aslanın avını nasıl avlayacağını öğrenmesi gibi, ben de yaşamayı öğreniyorum. Geceyle yaşamayı, gündüzle yaşamayı, ay ışığında yaşamayı, günışığında yaşamayı...
Hep seyrediyorum. Benim için basit bir sabah yürüyüşü bile Kuzey Kutbunu keşfetmeye gitmek kadar heyecanlı, macera dolu. Etrafımda olup bitenlere hayret etmeyi öğreniyorum...
Bütün bu hareketlerin, değişimlerin, dönüşümlerin gerisinde kâinatın Yüce Sanatkârının kendine has fiilleri olmalı. Rüzgârın önünde kayıp giden bir yelkenli, durmadan akan bir dere, salınan bir ağaç, esip duran rüzgâr...
Allah’ın bizim için kurduğu bu güzel bahçede dinmek bilmeyen bu neşe ve hareket öylesine uyumlu, öylesine nezih ki, bunları gören bir insanın aklına çirkin bir şey gelmemeli, zihnine günah düşmemeli.
İnsanlar daha bu masumluk halini yaşamaya hazır değillerse, çok görkemli, çok gösterişli mabedler yapmaktan vazgeçsinler diyeceğim geliyor. O kadar mermere, taşa, elmasa yazık!
Kendilerini bu cennetten çıkarmışlar bir kere gerisi boş.
Bana sorarsanız, mabed tüm yeryüzü. Allah’a burada dua etmeli, günahların çirkinliğinden burada kurtulmalı insan. Bakın, küçük bir ot parçası bile, üzerine bir şebnem düştüğünde, daha bir yeşilleniyor, daha bir parlıyor.
Biz de önümüzde her an olup biten onca olaydan birer ibret alsak, üzerine düşen en küçük bir çiğ tanesini bile kendini kirlerden arındırmak için fırsat bilen küçük ot parçası gibi, gözbebeğimize gelen, kulağımıza çarpan, kalbimizi sevindiren her şeyi birer fırsat bilsek ya.
Hayatımızdan geriye iz bırakan, sadece bu fırsatlardan çıkardığımız düşüncelerimizdir. Gerisi gündelik maceralarımızın önünde savrulan birer müsveddedir.
Yeter ki, insan alışkanlıklarının tanıdık sahilini terketmeyi göze alabilsin.
O zaman bak sen, ne yeni kıtalar, ne yeni dünyalar keşfetmeye başlar kendi iç dünyasında.
Hak veriyorum, kolay iş değil doğrusu. Herkesin Kristof Kolomb gibi tanıdık bir sahili geride bırakıp, hiç bilmediği bir sahilde yelken açacak cesarette olması zor.
Ama o tanıdık sahilde kalmak da bayağı zor olmalı.
Şöyle bir bakıyorum da penceremden, insanlar nasıl da bölük pörçük edip, parsellemişler hayatlarını. Yok işti, yok mesaiydi, yok giyimdi, modaydı, paraydı, bankaydı derken hayatlarını nice teferruata boğmuşlar. Hayatın kendisini bırakmışlar, kabuğunda kendilerine göre eğlenip gidiyorlar. Hele şu gazetelerin sayfalarca verdiği haberler! İnanın hepsi de gazete kağıdının kendisinden daha ince.
Bu ceviz kabuğunu doldurmayan şeylerle hayatlarını nasıl doldururlar, anlaşılır gibi değil.
Hayat böyle kolayca harcanacak kadar ucuz mu ki?
Ama, Sezar’ın hakkını Sezar’a vermeli; bayağı da çalışıyorlar. Kime sorsam bugün ne kadar çok iş yaparsan yarın o kadar çok boş vaktin olur diyor.
Ama ne garip, yarın dedikleri gün geldiğinde de onu uğrunda harcayacakları bir başka yarın geliyor nedense. İşte insanların terketmekten korktukları dünyalar ne matah birşeyse...
Öyle görünüyor ki, bu dünyalarını terketmedikçe kendilerini bulamayacaklar. Kim olduklarını bile soramayacaklar. Kainatla olan sonsuz ilişkilerini göremeyecekler.
İşte, milyonlarca insanı bu haliyle hoş görebiliyorsanız, varın beni de bu münzeviliğim ile hoşgörün.
Bırakın, benim de, en yakın arkadaşım yalnızlığım olsun.
Hiç olmazsa, ben, benim ben olduğumu görebiliyorum ya. Bana verilen nimetleri hissediyorum. Beni benden daha iyi bilen, benimle ve bütün yaratıklarıyla ilgilenen, beni ben yapan birini biliyorum. Etrafımdaki her olayı anlamlı biliyorum. Her şeyi en güzel halinde görüyorum. Gözüme çirkinlik çarpmıyor. Kulaklarıma hiç kötü haber gelmiyor.
Bütün mesele, kendimizi kâinatın güzelliklerini üzerimizde yansıtacak kadar saf tutabilmekte.
Ruhumuzun kristal aynasına düşen her şeyi bütün mükemmelliğiyle, bütün güzelliğiyle hiç çarpıtmadan geriye yansıtabilmekte.
Hem bundan daha büyük mutluluk, daha geniş hürriyet olabilir mi ki?
Hiçbir şey doğuştan çirkin değil oysa. Araya çirkinlikleri, kötülükleri biz koyuyoruz. Biz insanlar. Yoksa Allah bizi niye mutsuz etmek istesin ki?
Yakındıklarımızın hepsi, beğenmediklerimizin hepsi sadece bizim kendi tutumlarımızdır.
Eğer yürüdüğünüz yol size çok engebeli geliyorsa, dikkat edin, mutlaka yanlış yürüyorsunuzdur. Yürüyüşünüzü düzeltin.
Ya da çıktığınız yokuşa çok dik demek üzereyseniz, hemen hatırlatayım, dizleriniz dermansızdır da ondan.
Dedim ya, boş yere mermerden mabetler yapmayın diye.
İnsanın kendisi mabettir; insanın kendisi.
O mabedinde kendi dilediği gibi Rabbine dua eder.
Aslında, hepimiz birer heykeltraş, birer ressam sayılırız. Malzememiz ise kendi etimiz, kemiğimiz, kanımızdır.
Onları hoyratça harcadığımızda başlar, kötülükler,çirkinlikler.
Henry David Thoreau Çeviren: Senai Demirci
NİSYANDAN ALDIN BENİ, İSYANDA BIRAKMA RABBİM! ...
Bağışla beni Rabbim,
tevekkülden başkası gelmiyor elimden.
Başkası yok elimde.
Şimdi elimden gelenlerin hepsi senin 'El'inde.
Bağışla beni, göremedim.
Göremedim,
nice ananın karnında,
nice karanlıklar içindeyken
gün yüzüne çıkardığını bebelerin yüzünü.
Unuttum,
çocuk tebessümlerini
nice belirsizliklerden alıp güneşe erdirdiğini.
Bilemedim,
yüreğimizi yokluğun dehlizlerinden aşırıp
aşkın vadisine eriştirdiğini.
Göremedim,
her sabah yerin sükûnetini
odamda ekmek gibi sımsıcak hazır ettiğini.
Her akşam yastıkta unuttuğum bedenimi
sabah yeniden yanıma verdiğini göremedim.
Beni her sabah ihya ettiğini,
bedenimi her an zaaflardan çıkardığını,
varlığını her an yokluktan geri getirdiğini göremedim.
Göremedim Rabbim her günü ödünç verdiğini.
Göremedim, bağışla beni...
Fakat, şimdi gördüklerim gösterdi bana hepsini
Geç kaldım görmekte.
Tebessümü beton yığınları arasında sönen bebeler gördümse de,
biliyorum Senin El'nde şimdi hepsi
ve sonsuz tebessümler verdin herbirine.
Sevinci soğuk topraklarda boğulmuş çocuklar gördümse de,
biliyorum Senin Rahmetinin kucağında hepsi
ve bitmez sevinçler bağışladın herbirine.
Ümitleri bir apansız sarsıntıyla yıkılan insanları gördümse de,
biliyorum Senin Şefkatinin ikliminde âsûde ve mutlu her biri...
Bağışla beni Rabbim, unuttum, nisyanda kaldım.
Hatırlamadım verdiğini ve var kıldığını.
Elimden alınca verdiğini
ve yokluğa yuvarladığında varlığımı
Hatırladım ve ama geç hatırladım.
Gördüm, ama güç gördüm, acıyla gördüm.
Varlıkta kör oldum, yoklukta gördüm.
Bollukta unuttum, darlıkta hatırladım.
Affet beni Rabbim,
bari,
yoklukta Sana vardım.
Hiç olmazsa, hiçlikte seni andım.
Şimdi, bir tevekkül var elimde.
Başka herşey düştü, herşey yokluğa döküldü.
Hatırladım, elimdekiler de, ellerim de Senin Elinde.
Şimdi, dua sığıyor sadece avuçlarıma.
Sadece yakarış yakışıyor yakama.
Gözlerim müjdeni gözlüyor uzaktan.
Gönlüm hiç bitmez tesellini özlüyor.
Sen ki, unutmaktan alıkoydun,
nisyandan kurtardın beni Rabbim
Şimdi isyandan koru beni Rabbim.
İsyandan koru beni,
isyandan koru beni,
isyandan koru beni...
Ve lûtfet ki,
avuçlarında teselliden ötesi yok.
Affet ki,
ELİMDE DUÂDAN BAŞKASI YOK! ...
SENAİ DEMİRCİ, 1999
GÜLMEK SANA YASAK DOSTUM! ...
Sana daha önce 'Ağlama ne olur gül artık. Gülmek senin hakkındır.'demiştim.
Şimdi ise 'Sana gülmek yasak' diyorum.
Sanma ki bu bir çelişki; sanma ki bunlar birbirine mâni.
KELEBEKLERİ İTMEYİN! ..
Adam fısıldadı:
'Allah'ım konuş benimle.'
Ve bir kuş cıvıldadı ağaçta.
Ama adam duymadı.
Sonra adam bağırdı:
'Allah'ım konuş benimle.'
Ve gökyüzünde bir şimşek çaktı.
Ama adam dinlemedi onu.
Adam etrafına bakındı ve,
'Allah'ım seni görmeme izin ver' dedi.
Ve bir yıldız parladı gökyüzünde.
Ama adam farkına varmadı.
Ve yüksek sesle haykırdı:
'Allah'ım bana bir mucize göster.'
Ve bir bebek doğdu bir yerlerde.
Ama adam bunu bilemedi.
Sonra çaresizlik içinde sızlandı:
'Dokun bana Allah'ım ve burada olduğunu
anlamamı sağla, ne olur! '
Bir kelebek kondu adamın omzuna.
Ve adam kelebeği, elinin tersiyle uzaklaştırdı...
ŞÖYLE GARİP BENCİLEYİN...
KENDİ HALİNDE, ORTA BÜYÜKLÜKTE BİR GÖLDÜR WALDEN. Concorde’un güneyinde koyu, derin bir maviliğin kıpır kıpır oynaştığı bir âlemdir burası.
Concorde mu?
Memleketim. Doğduğum yer yani. Amerika’nın Doğu sahillerinde, Kanada sınırına yakın küçük bir kasaba.
Beni sorarsanız, kimisine göre dik kafalı bir serseri, kimine göre ağırbaşlı bir veliyim. Ne de olsa, günlerimi şu gölün kenarında avare avare dolaşmakla geçiriyorum kimilerinin gözünde. Yoo, pek zengin sayılmam. İşte orta halli bir ailenin iki oğlundan küçüğü, Henry David’im. Ailecek kurşunkalem imal edip satarak geçiniriz. Ben de zaman zaman yardım etmiyor değilim babama. Ama ne zaman şöyle birazcık param olsa, fırsat bu fırsat deyip alır başımı dere tepe dolaşmaya çıkarım.
Doğrusunu isterseniz, insanlardan beni anlamalarını da beklemiyorum artık.
Hayatlarını öyle ayrıntılara boğmuşlar ki, şaşarsınız. Hani kime sorsanız, hep daha iyi bir hayat sürmek için çalışıp didiniyorum der ya, ama nedense didinmesini bitirip, şu daha iyi hayatı yaşamaya başlayan birini göremedim çevremde.
Anlaşılan, her zaman şimdiki hayatlarını uğrunda harcayacakları 'daha iyi bir hayat' bulabiliyorlar.
Ben de az uğraşmadım hani. Her genç gibi, çocukluk yıllarımın hepsini, gençlik yıllarımın çoğunu, o okul senin bu okul benim, dirsek çürüterek geçirdim. Harvard’ı bitirdim. Hattâ birkaç yıl öğretmenlik bile yaptım. Ama küçüklüğümden beri illâ da büyük bir yazar olmak istediğimden mi, yoksa sırf bu kaprisli toplumu protesto etmek için mi bilmem, galiba ikisi de doğru bu garip hayat tarzını seçtim.
İşte bu gölün kenarında avare avare dolaşmaklığım da bu yüzden. İki yıl oldu buraya geleli...
Gelir gelmez ilk işim, hemen gölün kenarında şuradaki yamaca, buranın köylülerine inat sade mi sade, çok basit bir ev yapmak oldu siz isterseniz kulübe deyin. Şöyle bir doğuya, bir de batıya bakan iki pencere ayırdım kulübeme; günışıkları her saat girsin diye. N’apalım, herkes zenginliğini parayla ölçer, benim de servetim bu günışıkları. Eh paraca olmasa bile, parlak günışıklarınca, sıcak yaz günlerince hepinizin en zengini sayılırım diyorum köylülere. Anlamıyorlar...
Tahmin ettiğiniz gibi, kulübemin tek odası var. Pencerelerden birinin kenarına şöyle ufak bir çalışma masası yerleştirdim. Öbür penceremin dibinde de alçak bir sedir. Ortada üç tane sandalye. İşte bu fazladan iki sandalye hayatımın tek lüksü.
Sandalyelerin birincisi, tabiî kendim için, ikincisi bir arkadaşlık için, üçüncüsü de daha kalabalık beraberlikler için. Ama, size hayatımı özetlesem, ikinci ve üçüncü sandalyelerin nadiren dolduğunu görürsünüz...
* * *
Yalnız yaşıyorum burada. Rüzgârları, kuş cıvıltılarını, yağmur damlalarının yapraklardan dökülüşünü dinleyerek geçiyor günlerim, gecelerim. Tek arkadaşım şu göl. Walden gölü. Gençliğimin hayallerini sanki bu gölün salınışları ile ördüm.
Köylülere sorarsanız dibi yokmuş. Hıh, dipsiz bir göl? Ne yalan söyleyeyim, ben de hiç dipsiz göl olur mu diyemedim ilk zamanlar. Neden derseniz, benim için öylesine derin ki bu göl, insan ruhunun anlaşılmaz, ulaşılmaz derinliğini gördüm onda. İnsan ve hayat gerçeğinin göz kamaştırıcı derinliğini hep anlattı bana.
Devamlı kaynayıp duran bir hayat gibi, o da tâ dibinden çıkan taze sularla her an kendini yeniliyor. Sessizce. Hissettirmeden.
O da bir insan gibi yeryüzü ile gökyüzü arasında yaşıyor. Renginin yeşilliğini yeryüzünün yeşilinden, mavisini gökyüzünün mavisinden alıyor.
Bir insana bakar gibi, ona da ilk baktığınızda önce girintili, çıkıntılı, düzensiz, şekilsiz bir sahille çevrili bir yüz görürsünüz.
Hani yazar olmak için gelmiştim ya buraya. İşte Walden’da gördüklerimi, düşündüklerimi yazıyorum şimdi size. Çokları Walden’la tanır beni. Yani Walden’da yazdığım günlüklerimle. Şimdilerde elinizde kitap olmuş olmalılar: Sahiden Walden deyince akla Henry David Thoreau, Henry David Thoreau deyince de Walden gelir. Walden’la arkadaşlığımız böyle başladı. Görüyorsunuz, hâlâ devam ediyor.
* * *
Dünyada başka göl mü yok diyeceksiniz?
Haklısınız.
Başka herhangi bir göl de Walden kadar güzel olamaz mı?
Elbette!
Bakın size bir şey söyleyeyim, güzelliği ya her yerde görürsünüz, ya da hiçbir yerde.
Bura köylülerine, Concorde’daki hemşehrilerime defalarca söyledim:
Güzellik ne oradadır, ne burada; ne şu zamanda, ne bu zamanda; ne Roma’da, ne Atina’da. Güzellik, hayran olabilen bir ruh neredeyse oradadır. Başka yerde ararsanız, nafile!
İşte, çok merak ediyorsanız, asıl mesleğim bu. İşim yeryüzünü gezmek. Köşe bucak, dere tepe. Gecesiyle, gündüzüyle, yazıyla, kışıyla, solan yapraklarıyla, açan çiçekleri ile Allah’ın bu güzel eserlerini seyretmek. İnsanda, kâinatta Allah’ı görmeye, anlamaya çalışıyorum. Onun için hayatımı bütün lüzumsuz teferruattan arındırdım.
Yaşamak.
Kelimenin tam anlamıyla, sadece yaşamak istiyorum. Tıpkı genç bir aslanın avını nasıl avlayacağını öğrenmesi gibi, ben de yaşamayı öğreniyorum. Geceyle yaşamayı, gündüzle yaşamayı, ay ışığında yaşamayı, günışığında yaşamayı...
Hep seyrediyorum. Benim için basit bir sabah yürüyüşü bile Kuzey Kutbunu keşfetmeye gitmek kadar heyecanlı, macera dolu. Etrafımda olup bitenlere hayret etmeyi öğreniyorum...
Bütün bu hareketlerin, değişimlerin, dönüşümlerin gerisinde kâinatın Yüce Sanatkârının kendine has fiilleri olmalı. Rüzgârın önünde kayıp giden bir yelkenli, durmadan akan bir dere, salınan bir ağaç, esip duran rüzgâr...
Allah’ın bizim için kurduğu bu güzel bahçede dinmek bilmeyen bu neşe ve hareket öylesine uyumlu, öylesine nezih ki, bunları gören bir insanın aklına çirkin bir şey gelmemeli, zihnine günah düşmemeli.
İnsanlar daha bu masumluk halini yaşamaya hazır değillerse, çok görkemli, çok gösterişli mabedler yapmaktan vazgeçsinler diyeceğim geliyor. O kadar mermere, taşa, elmasa yazık!
Kendilerini bu cennetten çıkarmışlar bir kere gerisi boş.
Bana sorarsanız, mabed tüm yeryüzü. Allah’a burada dua etmeli, günahların çirkinliğinden burada kurtulmalı insan. Bakın, küçük bir ot parçası bile, üzerine bir şebnem düştüğünde, daha bir yeşilleniyor, daha bir parlıyor.
Biz de önümüzde her an olup biten onca olaydan birer ibret alsak, üzerine düşen en küçük bir çiğ tanesini bile kendini kirlerden arındırmak için fırsat bilen küçük ot parçası gibi, gözbebeğimize gelen, kulağımıza çarpan, kalbimizi sevindiren her şeyi birer fırsat bilsek ya.
Hayatımızdan geriye iz bırakan, sadece bu fırsatlardan çıkardığımız düşüncelerimizdir. Gerisi gündelik maceralarımızın önünde savrulan birer müsveddedir.
Yeter ki, insan alışkanlıklarının tanıdık sahilini terketmeyi göze alabilsin.
O zaman bak sen, ne yeni kıtalar, ne yeni dünyalar keşfetmeye başlar kendi iç dünyasında.
Hak veriyorum, kolay iş değil doğrusu. Herkesin Kristof Kolomb gibi tanıdık bir sahili geride bırakıp, hiç bilmediği bir sahilde yelken açacak cesarette olması zor.
Ama o tanıdık sahilde kalmak da bayağı zor olmalı.
Şöyle bir bakıyorum da penceremden, insanlar nasıl da bölük pörçük edip, parsellemişler hayatlarını. Yok işti, yok mesaiydi, yok giyimdi, modaydı, paraydı, bankaydı derken hayatlarını nice teferruata boğmuşlar. Hayatın kendisini bırakmışlar, kabuğunda kendilerine göre eğlenip gidiyorlar. Hele şu gazetelerin sayfalarca verdiği haberler! İnanın hepsi de gazete kağıdının kendisinden daha ince.
Bu ceviz kabuğunu doldurmayan şeylerle hayatlarını nasıl doldururlar, anlaşılır gibi değil.
Hayat böyle kolayca harcanacak kadar ucuz mu ki?
Ama, Sezar’ın hakkını Sezar’a vermeli; bayağı da çalışıyorlar. Kime sorsam bugün ne kadar çok iş yaparsan yarın o kadar çok boş vaktin olur diyor.
Ama ne garip, yarın dedikleri gün geldiğinde de onu uğrunda harcayacakları bir başka yarın geliyor nedense. İşte insanların terketmekten korktukları dünyalar ne matah birşeyse...
Öyle görünüyor ki, bu dünyalarını terketmedikçe kendilerini bulamayacaklar. Kim olduklarını bile soramayacaklar. Kainatla olan sonsuz ilişkilerini göremeyecekler.
İşte, milyonlarca insanı bu haliyle hoş görebiliyorsanız, varın beni de bu münzeviliğim ile hoşgörün.
Bırakın, benim de, en yakın arkadaşım yalnızlığım olsun.
Hiç olmazsa, ben, benim ben olduğumu görebiliyorum ya. Bana verilen nimetleri hissediyorum. Beni benden daha iyi bilen, benimle ve bütün yaratıklarıyla ilgilenen, beni ben yapan birini biliyorum. Etrafımdaki her olayı anlamlı biliyorum. Her şeyi en güzel halinde görüyorum. Gözüme çirkinlik çarpmıyor. Kulaklarıma hiç kötü haber gelmiyor.
Bütün mesele, kendimizi kâinatın güzelliklerini üzerimizde yansıtacak kadar saf tutabilmekte.
Ruhumuzun kristal aynasına düşen her şeyi bütün mükemmelliğiyle, bütün güzelliğiyle hiç çarpıtmadan geriye yansıtabilmekte.
Hem bundan daha büyük mutluluk, daha geniş hürriyet olabilir mi ki?
Hiçbir şey doğuştan çirkin değil oysa. Araya çirkinlikleri, kötülükleri biz koyuyoruz. Biz insanlar. Yoksa Allah bizi niye mutsuz etmek istesin ki?
Yakındıklarımızın hepsi, beğenmediklerimizin hepsi sadece bizim kendi tutumlarımızdır.
Eğer yürüdüğünüz yol size çok engebeli geliyorsa, dikkat edin, mutlaka yanlış yürüyorsunuzdur. Yürüyüşünüzü düzeltin.
Ya da çıktığınız yokuşa çok dik demek üzereyseniz, hemen hatırlatayım, dizleriniz dermansızdır da ondan.
Dedim ya, boş yere mermerden mabetler yapmayın diye.
İnsanın kendisi mabettir; insanın kendisi.
O mabedinde kendi dilediği gibi Rabbine dua eder.
Aslında, hepimiz birer heykeltraş, birer ressam sayılırız. Malzememiz ise kendi etimiz, kemiğimiz, kanımızdır.
Onları hoyratça harcadığımızda başlar, kötülükler,çirkinlikler.
Henry David Thoreau
Çeviren: Senai Demirci
NİSYANDAN ALDIN BENİ, İSYANDA BIRAKMA RABBİM! ...
Bağışla beni Rabbim,
tevekkülden başkası gelmiyor elimden.
Başkası yok elimde.
Şimdi elimden gelenlerin hepsi senin 'El'inde.
Bağışla beni, göremedim.
Göremedim,
nice ananın karnında,
nice karanlıklar içindeyken
gün yüzüne çıkardığını bebelerin yüzünü.
Unuttum,
çocuk tebessümlerini
nice belirsizliklerden alıp güneşe erdirdiğini.
Bilemedim,
yüreğimizi yokluğun dehlizlerinden aşırıp
aşkın vadisine eriştirdiğini.
Göremedim,
her sabah yerin sükûnetini
odamda ekmek gibi sımsıcak hazır ettiğini.
Her akşam yastıkta unuttuğum bedenimi
sabah yeniden yanıma verdiğini göremedim.
Beni her sabah ihya ettiğini,
bedenimi her an zaaflardan çıkardığını,
varlığını her an yokluktan geri getirdiğini göremedim.
Göremedim Rabbim her günü ödünç verdiğini.
Göremedim, bağışla beni...
Fakat, şimdi gördüklerim gösterdi bana hepsini
Geç kaldım görmekte.
Tebessümü beton yığınları arasında sönen bebeler gördümse de,
biliyorum Senin El'nde şimdi hepsi
ve sonsuz tebessümler verdin herbirine.
Sevinci soğuk topraklarda boğulmuş çocuklar gördümse de,
biliyorum Senin Rahmetinin kucağında hepsi
ve bitmez sevinçler bağışladın herbirine.
Ümitleri bir apansız sarsıntıyla yıkılan insanları gördümse de,
biliyorum Senin Şefkatinin ikliminde âsûde ve mutlu her biri...
Bağışla beni Rabbim, unuttum, nisyanda kaldım.
Hatırlamadım verdiğini ve var kıldığını.
Elimden alınca verdiğini
ve yokluğa yuvarladığında varlığımı
Hatırladım ve ama geç hatırladım.
Gördüm, ama güç gördüm, acıyla gördüm.
Varlıkta kör oldum, yoklukta gördüm.
Bollukta unuttum, darlıkta hatırladım.
Affet beni Rabbim,
bari,
yoklukta Sana vardım.
Hiç olmazsa, hiçlikte seni andım.
Şimdi, bir tevekkül var elimde.
Başka herşey düştü, herşey yokluğa döküldü.
Hatırladım, elimdekiler de, ellerim de Senin Elinde.
Şimdi, dua sığıyor sadece avuçlarıma.
Sadece yakarış yakışıyor yakama.
Gözlerim müjdeni gözlüyor uzaktan.
Gönlüm hiç bitmez tesellini özlüyor.
Sen ki, unutmaktan alıkoydun,
nisyandan kurtardın beni Rabbim
Şimdi isyandan koru beni Rabbim.
İsyandan koru beni,
isyandan koru beni,
isyandan koru beni...
Ve lûtfet ki,
avuçlarında teselliden ötesi yok.
Affet ki,
ELİMDE DUÂDAN BAŞKASI YOK! ...
SENAİ DEMİRCİ, 1999
GÜLMEK SANA YASAK DOSTUM! ...
Sana daha önce 'Ağlama ne olur gül artık. Gülmek senin hakkındır.'demiştim.
Şimdi ise 'Sana gülmek yasak' diyorum.
Sanma ki bu bir çelişki; sanma ki bunlar birbirine mâni.
Aksine bunlar birbiriyle iç içe...
Gülmek,üzerine yüklenen ebedî dâvânın ağırlığından gafleti anlatıyorsa;
o sana yasak! ..
Eğer ebedî dâvânın bayrağını bir adım götürme nimetine nâil olmanın şükür
ve sürûrunu temsil ediyorsa,elbet gülmek hakkındır.
Ağlamak bedbinliğe ve şevksizliğe alem olmuşsa ağlama! ..
Yazıktır gözyaşlarına...
Eğer îman bayrağını ötelere götürememenin ızdırabı,
gayrın dertlerini düşünme faziletinin ifâdesi ise ağla,
hem de sel gibi gözyaşı dök! ...
O yaşlar bir gün rahmet bulutu olup seni gölgeler,
hatta yağmur olup âb-ı hayat sunar.
Sen öyle bir duygu girdâbındasın ki; kurtulamazsın.
Sen; gülmek -ağlamak,sevmek-sevilmek,konuşmak-susmak gibi zıtların
belki de vefâsızlıkların,
kadirşinassızlıkların sâhillerine uğrayan helezonik bir güzergâhın
yalnız yolcususun.
Senin yolunda yalnız dikenler ve çakıllar değil,pusu kurmuş çakallar da var.
Senin yolunda maddî ve mânevî menfaatlerden de öte,
bir ulu gaye için çırpınmak var.
Neylersin sen buna gönüllü tâlip olmuşsun.
Sen kâinâtı kucaklayan bir ulu ideale baş koyacak fıtratta doğmuşsun.
Küçük hülyâlarla nasıl avunursun?
Sen her şeyin sâhibine gönül vermişsin,bir şeyde nasıl boğulursun? ...
Sen kendini başkasıyla mukâyese edemezsin,çünkü sen farklısın! ..
Sana bazen ağlamak yasaktır!
Kan kussan kızılcık şerbeti içmiş gibi duracaksın.
Sana bakıp şevk alanları üzmemek için gözyaşlarını içine gömüp,
bağrına taş basacaksın...
Sana bazen gülmek yasaktır!
Herkes şen şakrak iken,sende derin bir tefekkür hâli,
bir ağırbaşlılık,bir vakar görülür.
Belki de tebessümünle iktifa edersin;
çünkü sen zerre kadar zamanda kaybolmaz,asırlar ötesini düşünürsün.
Gün olur,bir ulu hizmetin peşinde yalnız koşturur,türlü fedâkârlıklara katlanırsın.
Belki umduğunu bulamaz, belki destek beklediklerini ilgisiz görürsün...
Nice zamanlar doğru bildiğin yolda yalnız yürümeğe mecbur kalırsın....
Sakın sakın, sana el uzatmayan zavallılar grubunun sahte saâdetlerine imrenme!
Onlara kızma,adâvet etme.
Sadece acı...
Çünkü sen farklısın dostum!
Allah sana başkalarının dertleriyle dertlenme fazileti vermiş.
Senin beynin enbiyalar,evliyalar, sâlihler, sıddıklar
ve mücahitlerin mefkûresiyle doldurulmuş.
O nuranî zincire bir küçük halka olmak,o ulvî kervanın peşinden koşmak,
o mukaddes ayaklarına toz olmak istediğimiz dava ehlinin
bir küçük ferdi olmak arzusu vermiş;
ne diye küçük düşünüp,hislerini dünya için hebâ edeceksin?
Sen farklısın dostum çok farklı!
Ömründe seni bir kere dahi düşünmeyen,
sana zerre kadar menfaati dokunmayan kişinin
imanını kurtarmak için çırpınıyorsun.
Onun için çalışıyor,programlar yapıyor,diller döküyorsun.
Neylersin ki elinde değil,başkasını düşünmeden edemiyorsun.
'Boş versene' diyemiyorsun.
'Aldırma da geç git' diyenlere kulak asmıyorsun,
'Milleti sen mi kurtaracaksın? ' diyenlere:
'Evet ben kurtaracağım! Var mı bir diyeceğiniz! '
diye haykırıyorsun...
Sen gönüllü bir mahkûmsun dostum!
Sâniyeleri Allah yolunda hizmetle geçen bir çelik duvarla örmüşsün çevreni.
Sen kendi mahpushâneni kendin yapmışsın,
ne diye dışarıdaki aylaklara imreneceksin?
Sen seni seninle mukayese et.
Sen başkalarına bakıp da 'o niye böyle?
Şu niye şöyle? deme.
Sen kendi kabiliyetlerini,kendi duygularını aksa'l-gayâta çıkar.
Sen kendinle yarış! ..
Bu hükümet-i cumhuriyenin tek memuru ben miyim? deyip
el etek çekme!
Bu senin davandır...
Unutma!
Problemler küçük insanların şevkini kırar,
büyük insanların azmini artırır.
Sen büyük insansın.
Çünkü büyük ve ebedî bir davaya gönül vermiş,
baş koymuşsun.
Sıradağlar gibi problemlerle çevrilsen takma kafana!
Bu dava büyükse sahibi de büyük! ...
ZÜBEYİR GÜNDÜZALP (R.H.)