Diren Can - Hakkında Yazdığı Tanıtım Yazısı







Yaşamımız bir maskeli balo ve biz onun isteyerek yada istemeyerek bir oyuncusu haline gelmişsek. sıradanlaşmışsa yaşamlar, ölümler ve her şey. Sevda çoktan unutulmuşsa, aşk anlatılan bir efsane, leyla ile mecnundan ibaretse, bu maskeli balo ele geçirmiş demektir bizi. Mavi özgürlüktür, susamaktır özgürlüğe, Asi, Maviye rengini verendir, çeliğin suyudur mavideki Asi. Gerçek yaşamın maskeli balo olduğu bir zamanda sanaldan da olsa gerçekten yüreğiyle konuşabilecek insanlar kalabilmişmidir, elbetdeki vardır. sanırım tek sorun bulmakta aradığını, bulmak için uğraşmakta, bir dağı tırnağıyla kazıma ısrarını, inadını taşıyabilmek de. Bu bir arayıştır, bu bir isyandır. Yüreğiyle konuşabilenlere selam...


Bir dilin bütün sözcüklerini kullansam seni tarif edemeyeceğimi biliyorum. Ulaşımlaz oldun hep; dokunmak, hissetmek ve dolu dolu yaşamak isterken seni, payıma düşen herşeyi erteledim.
Ama erteleyemediğim bir şey vardı, sana benziyordu.
Su olsan dokunduğumda bozulurdun, bozulmayan bir 'şey'din…

Gidilecek bir yer olsa sonu olurdu, sonu olmayan bir 'şey'din…
Uykuda görülecek bir rüya olsa uyanırdım, beni rüyamdan uyandırmayacak bir 'şey'din…
Simsiyah saçların olsun istiyorum, ama bahtın değil…
O gün seni gözlerinden, Anafatma’dan, üç ırmağın birleştiği yerinden öpeyim desem, aklına ırmaklar gelir.
Düşün ki yılan dağından aşağı iniyoruz ve dünyada sadece iki kişilik türkü kalmış, onu söylüyoruz. Öyle bir 'şey'sin sen…
Seni düşündükçe yoruluyorum desem dünyanın en büyük yalanı olur.
Yalanım yok…

Bu günden yarına ne kalır bilmem, ama sen kalırsın tıpkı yatağı değişmeyen bir ırmak gibi…
Yaşadıklarımız azdı, zamana sığmadık yaşamak isterken herşeyi. Bugün şarkı söylüyorsam, o gün şarkı değil, şarkı gibi seni yaşamak isterim. Halkıma benziyordun, bir yanın göç, bir yanın toprak kokuyordu hep.
Gezmediğim yerin kalmadı, bazen yasaklandın bana, bazen suç gibi boynumda taşıdım seni.

Yedi telli sazımla bile tam anlatamadım.
Sen bir uçurum gülüydün, ellerimi her uzattığımda bin kırıkla geri döndüm.
Yasaların bile tanımlayamadığı bir 'şey'din sen.
Haritalara sığmazdın, her ülkede bir başka gülüyordun, uzundun, inceydin, dokunduğumda nereli olduğumu seninle hatırlardım.
Bana hep kendimi hatırlatan bir 'şey'sin sen…
Uzaksın, yakınsın, özlenensin ama bugün değil, yarın gibi bir 'şey'sin sen…

Bugün herşeyi değiştirmek için çabalarken, sen değişmeyen olarak duruyorsun karşımda. Kabul ediyorum. Dünyaya bu kalsın ama sen bilme…
Dünyada kaç iklim, kaç zulüm, kaç ölüm var? Bir seni bunların karşısına koymak nasıldır bilemezsin.
Bilme!..

Bugün her ölümle biraz ölürken, seni düşündükçe hayata dönüyorum yeniden.
Gecenin en karanlık yerindeyim, bir sigara ateşinin aydınlattığı kadar ışık bile olsan yine de istiyorum seni.
Sadece benim seni anladığım, kimsenin unutmamak için defterine not düşmediği ama hayatımda hep bir dipnot olarak kalan kendi yasaklarım gibi unutmuyorum seni…

Dağları delmiyorum, inmek ist
emiyorum
oralardan.
Hepiniz gibi aynada saçlarımı taramak, 'günaydın' der gibi sokağa fırlamak ve şarkı söylemek ist
emiyorum...

Adına AŞK diyorlar, gelecek diyorlar… Bana yetmiyor. Her şarkımda sana bir adım daha yaklaşmak istiyorum.
Bir başka dilden seviyorum, kırmızıdan daha uzun…
Gelincikler gibi bir mevsim değil, dört iklim, köşe bucak, kim ne derse desin geri dönecek yerim yok, bir kentin ortasında çığlık çığlığa bağırarak tek başıma kalsam da yine seviyorum seni.
Bu bir suç duyurusudur, kendimi ihbar ediyorum…



Çocukluğumuzun son demleri, artık yavaş yavaş büyüyoruz. büyüdüğümüzü belli etmek için büyükleri taklit ediyoruz. neden böyle yaptığımızı bildiğimiz falan yok sadece büyümek nedir bilmiyoruz büyüklere bakıp öğrenmek istiyoruz. ilkokul bitmiş, artık okulun orta yıllarında, bir yandan aşkı öğrenip diğer ayndan sırf zorunluluktan siyaseti öğreniyoruz...

en zor yanı buydu aslında yaşamın.. tenimiz esmerdi ve bu ülkenin doğusundan gelmek suçtu.... çocukluğumun uzun zamanı bu şehirde geçti, çocukluğumun uzun zamanını bu şehir çaldı. şimdi dönüp baktığımda geriye, nasıl geçti dese biri bana, bu yıla kadar nasıl geldin diye sorsa... tek kelime çıkar ağzımdan ; savaş....

hep bir savaş içinde, hep kavgalarla geçen çocukluk yaşadıktan sonra anlıyorum şairin, 'doğdukları coğrafyadan dolayı kavgacı sanılan...' sözünü.. ama eklemek istediklerim oluyor hep o sözcüklere... doğdukları yerden dolayı her yerde ezilen, her yerde başkaldıran çocuklarız...

kendi toprakları kendilerine yasaklanıp, dillerine sürülen kelepçelerle aynı vatanın başka topraklarına sürülen, sürüldükleri yerlerde kalmaları yasaklanıp ' geldiğin yere git' denilerek vatansızlaştırılan çocuklarız.. bir yandan bu ülkeyi vatan kabul edip, diğer yandan vatanında 'vatan haini' ilan edilen bir nesil olarak büyüdük...

evde başka, sokakta başka dil konuştuk çoğu zaman... okulda tek dil türkçeydi ancak evde tek kelime türkçe konuşulmadı.. anne demeyi, baba demeyi okulda öğrendik ama her okul dönüşü evin kapısını 'daye ez bırçi bum' diye açtık. sonra türküler duyduk evde, camları, perdeleri kapatarak dinlediğimiz, ezberlediğimiz ancak sokakta ıslık olarak dahi çalamadığımız türküler...snra o türkülerin anlamını öğrendik, öğrendikçe şaşırdık. sadece aşkı anlatıyordu şarkılar ve biz kendi dilimizde aşkı anlatmanın yasak olduğunu öğrendik...

sokakta öğrendik kart kurt seslerinden geldiğimizi ve insan etiyle beslendiğimizi ama uzun zaman evimize et girmedi ve ne kadar dikkatli baksamda yoktu kuyruklarımız...

büyümeye başladık, okulun orta yıllarında, yabancı dil diye ingilizce öğrendik...işte o vakitler evdeki dilimiz kürtçe, sokakta türkçeydi, yabancı dilimizde ingilizce... ama biz ne türktük ne ingiliz...kürtlüğümü z de gitgide unutturuluyordu bize...

üç dil ya da daha fazla dil bilip, hiçbir dile anadilimiz diyemeden büyüdük...

alışamadığımız bir şehirde, alışamasakta yaşamaya mecbur kaldık. etrafımızda herkes beyazdı, üst komşumuz tatar, alt komşumuz boşnaktı ve biz bu ülke de büyüdüğümüz halde esmer tenliyiz diye suçluyduk..

hangi dilde rüya görürsen o dil anadilindir demişti bir yazı, ama biz bazen kürtçe, bazen türkçe başka dil öğrendiğimizde de o dilde rüya görürdük....

sahi; anne, ben kürt müyüm?...




Karlı bir bahçemiz vardı o zamanlar. Bir de arıları o komşunun. Balkonumuz

ahşap döşemeli, önü açıktı.
dersim in ücra bir köşesinde yaşama savaşıydı
bizimkisi. Aslında benim savaşım olamaz. Çünkü hiçbir şeyden habersiz
yaşıyordum. Çocuktum, güzeldim, saftım, temizdim...

Henüz kötü aşk hikâyelerim, başarısız tensel deneyimlerim, kavgalarım,
karnemde zayıflarım olmamıştı hayatta. Hiç yere düşmemiştim ki bacağım
kanasın. Sadece gülen gözlerim ve küçük bir bedenim vardı hayata
yansıttığım. En güzeli de; zaten ben yansıttığımdan ibarettim. Ne fazlası,
ne eksiğiydim. Her salonda giyecek farklı bir maskem yoktu.

Annemdi hayatıma ilk soktuğum kadın. O beni umarsız, sebepsiz, karşılıksız
sevmiş bir kadındı. Yıllarca ben de onu sevdim. Sonra galiba biraz büyüdüm
ve aldatmayı öğrendim. İlk önce annemden başladım aldatmaya. İlk aşkımla
aldattım annemi. Sonra bir başkası, bir başkası derken annemi defalarca
aldattım. Annem ise beni hiç aldatmadı.
Annem beni hiç aldatmayacak!

Tabanında hava yastığı olan ayakkabılar vardı ben küçükken. Bir de onların
emperyalist markaları. Hatırlıyorum da çarşı pazar gezmiştik en ucuzundan
almak için babamla.

Ucuz olmalıydı çünkü biz ucuz bir hayatın pahalı insanlarıydık.

Ucuzdu hayatımız, mesela bir bisikletim olmadı hiç. Defalarca bisikletçi
dükkânına gidip en güzelini beğendim halde. İnsan her istediğine sahip
olamazdı. Hayatın kuralıydı bu ama nerden bilebilirdim. Ben henüz çocuktum.
Çocuk olmak da emek ister ucuz yaşamlarda. Arkadaşlarına özenemezsin, güzel
kıyafetler giyemezsin, en güzel çanta senin olamaz. Güçlü
Olmak daha çocukken bir zırh değil, bir gereksinim olur.

O anaokulunu hiç unutmayacağım. Evimizden 1 veya 2 kilometre uzakta ve
tepedeki, yokuşu dik anaokulu. Komşunun çocukları ile giyinir kuşanır kar
kış dinlemez yürürdük o yolu. Aslında o yol bizim anaokulunun yolu değildi,
aynı mahalleden çocukların yürüdüğü kader yoluydu. Evden başlar ve nerde
biteceği belli olmaz bir yoldu o.Şimdi kimi mühendis, kimi
Doktor o çocukların. Dedim ya o yol evden başlar ama anaokulunda bitmezdi.
Fakat biz hep biter sandık. Yürüdük, yürüdük... O yolu her gün yürüdük biz,
her gün o sonmuşçasına.

Bir gün bir kutu gördüm pencereden baktığımda. İnsanların elleri üstünde
taşıdığı, karlar üstünde yavaş yavaş yürüyen bir kutu.
Anneme sordum 'tabut' dedi. İçinde ise arkadaşım varmış. Ebedi yolculuğa
erken çıkmıştı Pınar. O yolu şimdi eller üstünde ve gözleri kapalı
gidecekti. Annesinin eve gelmesini beklerken kara yenik düşmüş Pınarım;
gözleri karla kapanmış. Gördüğüm ilk cenaze; arkadaşımın cenazesiydi.

Dedim ya çocuktuk, güzeldik, saftık, temizdik. Ölümler bizi üzemezdi. Biz o
yolu yine ertesi gün hiç bir şey olmamış gibi
Yürüyüp gidecektik...

Doğuda çocuk olmak, batıdaki orta halli bir adamdan daha ızdıraplıdır. Bunu
Batı bilemez, Batı ancak tartışır...



ÖZGÜRLÜĞÜMÜ SEVER GİBİ SEVİYORUM...
Sevdiğimi hissedince,bu dünyaya yabancı olduğumu birkez daha anlıyorum.bir
yabancıyım bu dünyaya.
bu dünyayı ancak bir yabancı olarak seyredince huzur buluyor,korkusuz
oluyorum...
seni seviyorum ya kimseyle yarışmıyorum artık,kimseye rakip değil,kimse
benim rakibim değil.
itilmekten,dışlanmaktan hiç korkmuoyorum.ılık tülden bir su sarmış gibi her
yanımı,benliğimi,baktığım yerleri.sanki çok zayıfım,ama bu zayıflığım beni
ve sevgimi öylesine bir inatla ve güçle koruyorki zaman zaman buna çok
şaşırıyorum.
şaşırınca kendime ve yabancısı olduğum bu dünyaya iyilikle gülümsüyorum.
çocuklar okudukları okulları,yaşadıkları evleri,koşup oynadıkları
bahçeleri,top sahaları nasıl gizlerle dolu ve uçsuz bucaksız görünürse bana
da artık bu yabancısı olduğum dünya da kocaman gizlerle dolu ve uçsuz
bucaksız görünüyor.
Sanki bir ödül kazanmış gibiyim.Öylesine bekledim ki,öylesine
döküntü,öylesine anlamsız,boş,zavallı günler yaşadım ki;o kör,o kısır
yalnızlıklara öylesine zorluklarla katlandım ki,sanki bütün bunların
karşısında sevmek ve sevebilmek ödülü verilmiş gibi bana...Sanki biri
bütün bu yaşadıklarımı görmüş ve hiç unutmadan belleğimin ve kalbimin bir
yerine yazmış ve sıram gelmiş gibi...
Sevgi yüzünden yabancıyım bu dünya ya,bu yüzden dengelere,çıkarlara
dayanan hiçbir ilişkimi sürdürmüyor,kollamak istemiyorum.
parayla ilişkim kalmadı artık.cebimdeki paralar başka bir gezegenin
paraları sanki.Tonlarca bir ağırlıkmış sırtımdaki gelecek kaygısı,parasız
kalıp ele güne muhtaç olma korkum...nereden geliyor bu çocuksu
umut.herşeye yetebileceğime olan bu gizli inanç...nereden geliyor bu
CESARET!
Yemek yemediğim,kendime bakmadığım,uyku uyumadığım halde enerjim yine
de içime sığmıyor,kalbim patlayacak gibi...
Yabancığım bu dünyaya, ama yine de ona garip bir yükümlülük
duyuyormuşum gibiyim...öyleki
günlerce yatalak bir kadının başında bekleyebilir,ona bıkmadan
bakabilirim.Devletin boş köylerine gidebilir ve ömür boyu yalnız
kalabilirim,hatta öldürülebilirim.Ne tuhaf!içimdeki bu sevgi yüzünden kendi
ölümüme bile bir kardeşlik,bir yakınlık duygusu duyuyorum...
Sevgim yüzünden bütün bağlardan,bütün sahte toplumsal rollerden kopmuş
gibiyim...
Bir lokanta da ter içinde koşuşturan garsonum.Aniden elimdeki tabağı yere
düşürüyor,hiç düşünmeden eğiliptek tek kırık tabağın parçalarını
topluyorum.ben şaşkınım,insanlar her zaman olduğu gibi o yargılayıcı
bakışlarıyla bana bakıyorlar,hiç aldırmıyorum.çünkü sevebilmek ödülü
verildi bana,sıram geldi diyorum!
bir köşeye oturup,içki söylüyorum kendime,gönül gözüm kapalıyken
duygularımı bastırıp ertelediğim günlerde,nelere üzülmüşüm,nelere
kaygılanmışım,kendimi ve dünyayı ne kadar eksik ve yanlış tanımlamışım,diye
düşünüyorum.Ama içimde,cehennemi yaşattığım o günler bile şuan beni üzüp
yaralayamıyor.Kendimi yargılamıyor,sadece şefkatle,hüzünle anımsıyorum o
günlerimi,ölümcül bir kazadan henüz kurtulmuş biri gibi,hüzünlü bir acıyla
kendimi ve bedenimi uzun yıllar sonra yeniden sevdirmeye alıştırıyorum.
Bir zamanlar beni ezip yaralayan,bir sorunumun kalmadığını zamanla
hissediyorum artık.Hiçbiryere yetişmek zorunda değilim.Gitmek istediğim yere
çoktan varmış gibiyim.zaman benim için artık ne boğucu dar bir deniz,ne de
ödeşilmesi mümkün olmayan uçsuz bucaksız bir kaos...
dakika,saat,gün,yıl...hiçbiri,hiçbiri sığamaz benim nasırlı bir emekli
elini,bir sokak lambasını,bir yaprağı seyrederek geçirdiğim anlara...
Eskisi gibi yetersizliklerimden,başarısızlıklarımdan,fiziksel
kusurlarımdan artık endişeye kapılmıyorum.Onların bana ait olduğunu
düşünüyorum,sevilebilen kalbinde aşkın sızısının uyandığı insana.Sevgim
uyanmadan önce bu dünyaya,bu hayatın kurallarına göre kusur,yetersizlik
sayıp,üzüldüğüm özelliklerim artık sevgimin ve aşkımın vazgeçilmez
birer parçasıdır.Sokakta gördüğüm insanları sanki hep biraz önce
görmüş gibiyim!
Hayvanların hüzünlü,o sahici bakışlarında bile seni görürüm.Bir çocuk
yere düşer,biri birine kimsenin görmediği bir incelik yapar,bir adamın
yüzüne kapı sertçe kapanır,hemen aklıma sen gelirsin.Tepkini,yüzünün halini
ölesiye merak ederim...

Sever diyorken,içimde aşkın sızısı yokken,halime durmaksızın
konuşurken,şimdi korkusuzca susabilirim.güneşin kar toplaması
gibi,sustuğumda sevgimi biriktiririm içimde...
Suskunluğumu bir tehdit,bir tavır alarak görenlerden,alanlardan ise hiç
çekinmem,isterlerse beni dışlayabilirler.hem ben nasılsa yabancı
değilmiyimdir bu dünya ya...Aldırmam,çünkü bilirim ki pek hissetmeseler
bile,içimde yanan sevgimle beraber onları da düşünürüm.Aslında
suskunluğumda onlarla daha derinden,daha içten konuşurum.
Bu dünyaya yabancığımdır,ama bu dünya ve bu hayat için belki de en
önemli şey gelip beni bulur.Çünkü asıl olan görünen değil,arka odalarda
saklanan,gizlenen;sesi,haykırışı boğulandır.asıl olan arka sokaklarda
gözlerden uzakta hıçkırıklara gömülmüş bir koşuşturmadır.
Bu yüzden televizyondaki konuşmaları,görüntüleri hep
yadırgarım.Gazetelerhep içimi sıkar.
Politikacılar basit ve acınacak varlıklar olarak görünür gözüme.ne
diyor bu adamlar!
İşte bütün bu sefil yalanları,zehirlenmiş dünyayı gördükçe içimdeki
aşkı uyandırdığın için sana birkes daha minnet duyuyorum.Sen olmasaydın ben
daha ne kadar dayanabilirdim bu rezil dünyaya,bu acımasız hayata...İyiki
varsın ve iyiki içimdeki o çok eski yere dokundun,iyiki...
Kadın sevdiği adama sorar:'neden ağlıyorsun?'adam cevap verir:'seni
sevemediğim için'işte bu yüzden birkez daha iyiki varsın diyorum sana...

Seninde beni sevmeni elbette isterim.Belki inanmıyacaksın ama olmasa da
olur.Çünkü yıllardır,sevgimin öylesine çok düşmanı,öylesine çok muhafızı
vardı ki,ben seninle onları aştım,inan var olman bile yeterli ve seni
seviyor olmak bile büyük bir nimet benim için...Ve şunu bilki bu sevgime
çoklarının yaptığı gibi
yetersizliklerimi,kusurlarımı,yalnızlıklarımı,başa rısızlıklarımı
yüklemiyorum.Eğer öyle olsaydı yitirmekten ölesiye korkar,seni kör bir
tutkuyla sahiplenirdim.

Oysa seni bir dine bağlanır gibi değil,KENDİ ÖZGÜRLÜĞÜMÜ SEVER GİBİ
SEVİYORUM!




küçük kızın babası siyasi tutuklular hapishanesindeydi,siyasi tutuklu olduğu için sadece yılda birkez görüş izni vardı.küçük kız babasına resim yaptı,halasıyla birlikte babasına götürecekti.önce kimlik kontrolü yapıldı,sonra eşyalar kontrol edildi.karanlık uzun koridorları geçip babasının odasına gelmişti... gardiyan küçük kızın elindeki resmi isteyip inceledikten sonra:
-kuş resmi yapmak yasak' deyip kızın çizdiği ağaç ve kuşresmini buruşturup attı.küçük kız okadar içerlemiştiki bu duruma,hıçkırıkları ve gözyaşları birtürlü dinmiyordu.birazdan babasıyla konuşacaktı,gözlerini yaşlı olarak görmek istemiyordu küçük kız! kapı açıldı,hasretle sarıldılar birbirlerine...babası kızının yaşlı gözlerini görünce neden ağladığını sordu.küçük kız:

-sana resim çizmiştim,ama gardiyan attı... diyerek herşeyi anlattı babasına.babası yüzünde tebessümle kızının dahafazla üzülmesini engellemek için:

-olsun kızım birdahaki sefere gene çizersin dedi...

ve aylar geçti küçük kızın babasıyla buluşma vakti gelmişti yeniden! elinde sımsıkı tuttuğu resmi ve yanında halası koyuldular yola.gardiyan gene alıp resmi inceledikten sonra,negüzel meyve ağacı tamam bunu babana verebilirsin deyip küçük kızın eline tutuşturdu.mutluluktan havalara uçan küçük kız,babasına yaptığı resmi verdi.babası:

-negüzel bir meyve ağacı üzerindeki meyveler ne? diye sordu...

küçük kız sağa sola bakıp babasının kulağına yavaşça eğilerek hiiişşttt dedi.sonra anlatmaya başladı: 
bunlar meyve değil,senin için ağacın içine sakladığım kuşların gözleri ...