Sinan Baran - Hakkında Yazdığı Tanıtım Yazısı

BİLMİYORUM VERMELİ MİYİM DÜŞLERİMİ GECEYE?


Bir tutam hüzün aldım bu gün kendime Diyarbekir’in birikmiş acılarından.
Daracık sokaklarından biraz terkedilmişlik,biraz da yalnızlık.
Cami avlusunda ölümü düşleyen ihtiyar bir dededen biraz yaşanmışlık.
Savrulmuş, yedeklenerek küçültülmüş düşleri büyüterek toplayıp daha önce topladıklarıma ekleyerek sırtladım.Çıkıyorum evimizin dik merdivenlerinden. Kapıyı çalıyorum kimseyle bir şey konuşmadan içeri giriyorum
Odam, yalnızlığımın iç dökmemin mekanı. Kasetlerime bakıyorum aradığım ezgi hiçbirin de yoktu en iyisi sessizliği dinlemekti. Ezgi başlamıştı makamını yalnız ben biliyordum. Asırlardır içimde biriktirdiklerim.yani yalnızlığa giden yolun mühürlü belgesine kendi imzasını atmak. Yani yaşamın anlamsızlığını kelimelere dökerek dillendirememek.
Ben sustukça biraz daha biriktiriyorum içimde ki acımasız tarihi. Beynimle biraz daha oynuyorum.
Yoksa beynim mi benimle oynuyor? Bilmiyorum!
Kendi yıkıntılarımın arasında mı arıyorum aradığımı?
Yıkıntılarımı onarmaya çalıştıkça üzerime devriliyor eskilerim. Geçmişimle garip bir kavgaydı., melankolik bir hesaplaşmaydı benimkisi. Matematik kesinliğinin sonucu başından belli düşlerimle olan kavgasıydı.
Neredeyim şimdi?
Yazıya bile dökmeye korktuğum içimde ki kabustan kurtulmak istiyorum uzun zamandır. Kabuslarda bağırmak çağırmak istersin yapamasın., uyandığında her şey biter. Kabuslar yaşamın gerçekliğiyle şakillenip yaşama girmeye başlamışsa işte o zaman yapacak bir şey kalmaz! İlişkilerimin merkezinden ışığını alan ve sürekli beni takip eden bir gölgeydi artık kabuslarım.
Acılar birazda içselleşerek süreklileşiyor.
Puslu ve acımasız bir çağdı.hain akşamlar çözmeye çalışıyordu beni.onardıklarımı deviriyordu tekrar üzerime.
Günler diğer bir günün tekrarı, geceler ise günün konsantresiydi karanlık bir tepsiyle önüme sunulan.
Umutlarımı çalıyordu karanlıklar.
Hani bir hikaye vardı veya bir öykü. Nedensiz ve hesapsız bir öykü. Geçmiş yoktu gelecekte yoktu. Ama bir şeyler vardı, hiç umulmayan bir şeyler. Daha önce yaşanmamış kimse görmemiş ama biz biliyorduk ne olduğunu. Şimdi neresindeyim bu öykünün? Yoksa öldürüldüm mü kendi öykümde bilmiyorum!
Zaman artık kovuyor umutları kendi hızıyla, umutsa zamanı çok geriden takip ediyor. Onun gölgesini bile anımsamıyor. Oysa hangi çağda hangi dönemde hangi ruh halinde olursak olalım hayallerimize yaşam verecek umut olmalı diye öğrenmiştik.
Güneş bazen koşarak gelirdi gecelerime, bardaktan boşalırcasına düşerdi bedenime. Beni eriterek katardı gürül gürül akan bir ırmağa, dağlardan bayırlardan geçerdi. Artık gecelerime güneş düşmüyor. Beni kendimden kurtarmıyor.
Uzun boylu geceler beni kolluyor kaç zamandır.
Beni götürdü içlerin de en acımasız olanı. İçimdekileri çıkararak çırıl çıplak soydu
Bileklerime yalnızlığı, ayaklarıma uzun zamandır çözemediğim sorunları taktı.
Başıma karanlığı geçirdi., tepemde ay ışığı, yıldız verdi vücuduma. Birde tuz bastı bedenimde ki yaraya. Sessizlikten tanıyorum beni bekleyenleri. Geçmişim ve bugünüm tezgahı kurup sorguladılar beni, çözemeyeceklerini anlayınca yalnızlığımla yüzleştirdiler. Dönüp bir bir anlattı yalnızlığım ona anlattıklarımı.
Aslında bu kadar kuşanmasına gerek yoktu gecenin. Bir şiir yeterdi beni teslim alması için.
Gece kaç zamandır düşlerimi istiyor benden. Bilmiyorum vermeli miyim düşlerimi geceye?
Boğazıma takılan haykırışlarım göz yaşlarımla buluşuyor. Ağlıyorum ve yeniliyorum geceye. Oysa bugün gökyüzünün eşsiz maviliğine bakıp söz vermiştim bir daha ağlamayacaktım!
Hiç olmayan bir kent vardı düşlerim de! Gidişimin bütün delillerini arkada bırakarak bugün kendimi bu kente sürecektim. Nerede olduğunu nasıl gidileceğini de bilmiyorum!
Adı olmayacaktı bu kentin adını ben koyacaktım. Mavi.(yoksa senin adın mavi miydi?) her durakta her istasyonda acılarımı azar azar bırakacak vardığımda acılarımdan artınmış olacaktım. Yüreğim de kanatlanmayı, gökyüzüyle buluşmayı bekleyen rengarenk kuşları salacaktım sonsuz maviye. Bütün baharları bir baharda toplayıp sonsuz baharı yaşayacaktım.kendimi, kaybettiklerim bir ağıta düşürecek kızıllığı tenim de hissederek güneşin batışını izleyecektim.
Güz sarıya çalmayacak, sarı ayrılığı anlatmayacak, artık aşklar ulaşıp efsaneleşecekti.
Esmer acılar olmayacaktı.
Hep esmer yıldızlar kaymayacaktı bilinmezliğe doğru.Kayarak umut olmayacaktılar hayallerde.Gecenin karanlığına saklamayacaktı kendilerini.
Bir bahar sabahı yağmurla birlikte kente düşüp bir gelinin nakış işlemesi gibi yürekleriyle kenti şekillendirecektiler, kenti arındıracaklar özlemleriyle.
Nefret ve sevgiyi bir kıl gibi ayıran o ince çizgiyi nefretle birlikte atacaktım.Bütün yıkıntılara çocuk gülüşlerini harç yaparak onaracaktım.Annelerin tanrısallığıyla şekillendirecektim.
Gökyüzünün berrak olduğu bir gecede yıldızların ışıkları altında sabaha kadar halay çekecektim.Beynimde o kimsenin bilmediği ezgisiyle.Sabahla birlikte ruhum bütün çirkinlikleriyle arınmış olacaktı.İşte o zaman en güzel elbiselerimi giyecektim.Ruhumu tarihin el değmemiş kuytusuna, yüreğimi bir ceylan gibi süzülen Dicle’nin sularına, bedenimiyse Fırat’ın azgın sularına atacaktım,bir Dicle bir Fırat bir tarih bırakarak
Adı yoktu bu kentin adı tarihin derinliklerinde saklıydı.
Of gece of!
Ben bir başkasının gelip beni kurtarmasını beklerken, gecenin karanlık ellerinden, sabah kuşları güneşin doğuşunu müjdeleyerek kanatlarıyla beni güne katıyorlar.Ve yepyeni düşlere sürüyorlar.
Hoşça kal gece.
Bir başka zaman beni almaya geldiğinde belki düşlerim düş olmaktan çıkıp yaşam bulmuş olacak.Belki kaybettiğin yerde olmamış olacağım…


HAYALCİ

Söz bitti

Büyü bozuldu

Yazı tabletlerine döndü yeni bir gizi aydınlatmak için

Söylenmeyende, yazılmayanda

ağlayacak yüzyıllarca

Çığlık çığlığa suskunluktu birazda

Korkuyorum artık sessizliği ürkütmekten

Uyuyan dev uyanmamalı diyorum

Belki de hiç uyumamıştı dev

Uyuduğunu zannediyordum

Zaman alamaz bazen

Götürmek istemez, bizden önceden götürdüklerini götür gibi

Anı kollar zaman.

İçteki sızılar kendini yaraya vurduğunda,

neden götürmediği işte o zaman anlaşılır.

Gün gelir kaçmaktan yoruluruz

yoruluruz artık kendimizden kaçmaktan.


Deniz kirlenerek ihanet etmişti maviye

Bir balina kıyıya vurmuştu kendini.

Gözleri diliydi.

Gözlerinden süzülen damla imgeydi cümlelerine.

Cümleler bakışlarından süzülüyordu bir şiir misali.

Geri dönmek istemiyordu artık maviye.

Çünkü mavi büyüsünü yitirmişti.


Mevsimler güzü soluyorsa,

mekanlar hüznü çağrıştırıyorsa

ve zaman durmadan kendini tekrarlıyorsa,

bir duygu daha kendini kıyıya vurarak intihar eder.


Tarih hiçbir zaman günahlarını çıkartamayacak

Kendini arındırma şansı hiçbir zaman olmayacak

ve bir yanı hep kanayarak kirli duracak.

Bana kalan umut

ve hazine gibi sakladığım ihtimaller

ihtimal umudu çoğaltandır


haritanın bütün parçalarını birleştirdim

uçsuzluğunu bozduğu için,

okyanusun ömür boyu yalnızlığa mahkum ettiği

bir adadan çıkılıyordu yola

Asırlardır aynı yerde olan

derinliklerinde,

batık bir tarihi gösteriyordu

parçalar



Sen kalan son ihtimali de öldürdün işte!

Kimse yorulmuyor “mutluluk oyunundan”

Herkes rolüne çok alışmış

Gülücükleri gerçeğinden ayırmak imkansız


Mutluluk oyunu yalnızlığın yalnızlıkların sebebi

Hikayeler derinlerde yaşıyor

Bazen gizemli bir kuyu oluyor yaşam

Bazen uçurum kenarlar

Hani yükseği olan,

en yükseği

beyindeki uçurumlar

Biri birlerini çok iyi tanıyan

Yapayalnız yabancılarız artık

Bir bakış kaldı geriye,

emekle büyüdüğünü sandığımız bir ilişkinin sonunda.

Acılar birçok şeyi besler.

Büyütür onları.

Dağ ağlar mı diye düşünüyorsun?

Oysa dağlar ağlayarak besler coşkulu ırmakları.

Umut, adsız bir kahraman

Hayallerin tesellisi

Beklerken azar azar çoğalıyoruz

Bakır altın dönüşümünde bir simyacı misali

Yitirilen bakışlardaydı umut

Kaybedilen gülücüklerde

Hiçbir yere sığdıramadığımız

anımsarken tüketmekten korktuğumuz paylaşımda

Paylaşım gitti

Ne kaldı geriye?

Geriye yedeği kaldı

Yedeğinde;

acılar

ürpertiler

ve dopdolu boşluklar


Aslında zorlamaya hiç gerek yok yaşamı.

Bir intiharın bütün delilleri bedeninde gizli

Bir çingeneye uzatıyorum avuçlarımı

Avuçlarımda topladığım yıldızlara bakıyor

Birde gözlerime

Yüreğinin yanı başında duruyordu acılarım

Bir bakışta binlerce yıllık acılı kimliğimi çözüyor


Kaburgalarım nedenindi senin

Biliyorum, bende başlıyordu acının kaynağı


Saçların yılan

Sana verilen bir kutu

Elinde yasak bir elma

Hepsi hemcinslerinden sana yadigar

Önce kutuyu açıyorsun

Bütün kötülükleri saçıyorsun maviye.

Yasak elmayı yerken,

yaşlanmış yılanlarınla bir bir sancıyorsun

Bedenimi

Tanrıyı tanrı yapan,

insanoğlunun yetmezliğiydi

seni tanrısal kılan benim acılarımdı

Ateş aşktı

Ateş kutsal olandı

Ateş arındırandı

Ve sen ateşi kıskanmıştın

Kutsallığı çok görmüştün

Tanrılar biri birini çekemezmiş

Ama birleşti bütün tanrılar kadını yaratmak için

Şimdi yeryüzünde kadın

Bir bilmecenin merkezinde

Sebepsiz bir hüküm

Suç sen

Kovulan ben

Biliyorum kaburgalarım nedeniydi birçok acının.

ve ben birçok acının asıl sebebiydim


Bir insan kaç sefer ölebilir ki?

Her çağ biraz daha ekledi seni sana

Biraz daha ölümü biriktirdi

Tanrıyı tanrı yapan benim yetmezliğimdi

Ve seni tanrısal kılan benim varlığımdı.

Tanrılar kendi yalnızlıklarında umarsız

Kendi sonsuzluklarında tedirgin

Sadece yaşadıklarımızdır bize kalan.

Biraz da tarihten üzerimize sinmiş olan.

Birde bıraktıklarımız

Dönüp geriye bakma şansı hiçbir zaman olmayacak

Ertelenen bir çok ölümün nedeni

Geriye atılan son bakıştır

Bir dereye iki sefer girme şansımız olmayacağını yıllar yıllar önce söylediler

Acı nerede başlar ve nerede biter?

Yaşam, hiç zaman tanımıyor

Hepsi biri birine eşit aralıklarında

Evet acılar arasında zaman farkı yok

Birinden diğerine giderken,

arada hiç istasyon yok

acı tek başına çıkılan upuzun bir yolculuktan

başka ne olabilir ki?

Kelebek yaşamın bu kadar kısa olduğunu bilse,

coşkulu konar mı gül taçlarına?

Gül yapraklarının döküleceği bir zamanın geleceğini biliyor mu?

Peki ya sen

Bütün efsanelerin bir sonu olduğunu,

ve bir gün senin efsanenin de son bulacağını biliyor musun?

Çünkü ilk çağdan kalma bir saltanatı sürdürüyor bedenin.

Bir ayrılık müziğiydi beni kendimle yüzleştiren

Notaların diliydi ezgilere dökülen gerçekliğim

Sonsuzluk sonu dayamıştı şakağıma

Ben ise sabahın umut ve umutsuzluk

karmaşasıyla kandırıyorum kendimi.


Ve bende diyorum ki

Sırtımda bir ton hayal,

hüznümün isyan ettiği,

bütün duygularımın çakıştığı bir gecede,

bilmediğim bir sokakta vursunlar beni

simsiyah taşların üzerinde tarihle kucaklaşsın bedenim

ay ışığı yüzünden yansısın yüzüme

Tanımadığım bir kadın ağıt* yaksın bana

Hesapsız bir gözyaşı döksün bedenime

İnsanlar merakla “bu kim” diye sorup dursun.

Bedenimin başında bir sigara iç

Derinden bir nefes çek benim için

ve üfle karanlığa.

Sen teşhis et beni.

Teşhisim sende kalsın

Adım hayalci diye geçsin gizli tablete.

Zamanın üzerine yoktur ayrıntıları çıkartmakta

Birleştirir anahtarı kilide oturtur gibi

Bir gidişin sebeplerini ortaya çıkartır.

Çünkü sebebi olmayan bir gidiş yoktur.



İlk çağdan kalma bir acıda,

toprakla beraber çürüyüp yok olsun.

Ve son bir bakış kalsın

Emekle büyüdüğünü sandığımız bir ilişkinin sonunda.

*Ağıt bir çığlık,

öncesi ve sonrası.

Öncesi ve nedeni;

yaşam ve umut birde unutulan düşler

Sonrası;

unutulmak zamanın garip ihanetiyle.



DİYARBEKİR

MART-2000