Bir tutam hüzün aldım bu gün kendime Diyarbekir’in birikmiş acılarından. Daracık sokaklarından biraz terkedilmişlik,biraz da yalnızlık. Cami avlusunda ölümü düşleyen ihtiyar bir dededen biraz yaşanmışlık. Savrulmuş, yedeklenerek küçültülmüş düşleri büyüterek toplayıp daha önce topladıklarıma ekleyerek sırtladım.Çıkıyorum evimizin dik merdivenlerinden. Kapıyı çalıyorum kimseyle bir şey konuşmadan içeri giriyorum Odam, yalnızlığımın iç dökmemin mekanı. Kasetlerime bakıyorum aradığım ezgi hiçbirin de yoktu en iyisi sessizliği dinlemekti. Ezgi başlamıştı makamını yalnız ben biliyordum. Asırlardır içimde biriktirdiklerim.yani yalnızlığa giden yolun mühürlü belgesine kendi imzasını atmak. Yani yaşamın anlamsızlığını kelimelere dökerek dillendirememek. Ben sustukça biraz daha biriktiriyorum içimde ki acımasız tarihi. Beynimle biraz daha oynuyorum. Yoksa beynim mi benimle oynuyor? Bilmiyorum! Kendi yıkıntılarımın arasında mı arıyorum aradığımı? Yıkıntılarımı onarmaya çalıştıkça üzerime devriliyor eskilerim. Geçmişimle garip bir kavgaydı., melankolik bir hesaplaşmaydı benimkisi. Matematik kesinliğinin sonucu başından belli düşlerimle olan kavgasıydı. Neredeyim şimdi? Yazıya bile dökmeye korktuğum içimde ki kabustan kurtulmak istiyorum uzun zamandır. Kabuslarda bağırmak çağırmak istersin yapamasın., uyandığında her şey biter. Kabuslar yaşamın gerçekliğiyle şakillenip yaşama girmeye başlamışsa işte o zaman yapacak bir şey kalmaz! İlişkilerimin merkezinden ışığını alan ve sürekli beni takip eden bir gölgeydi artık kabuslarım. Acılar birazda içselleşerek süreklileşiyor. Puslu ve acımasız bir çağdı.hain akşamlar çözmeye çalışıyordu beni.onardıklarımı deviriyordu tekrar üzerime. Günler diğer bir günün tekrarı, geceler ise günün konsantresiydi karanlık bir tepsiyle önüme sunulan. Umutlarımı çalıyordu karanlıklar. Hani bir hikaye vardı veya bir öykü. Nedensiz ve hesapsız bir öykü. Geçmiş yoktu gelecekte yoktu. Ama bir şeyler vardı, hiç umulmayan bir şeyler. Daha önce yaşanmamış kimse görmemiş ama biz biliyorduk ne olduğunu. Şimdi neresindeyim bu öykünün? Yoksa öldürüldüm mü kendi öykümde bilmiyorum! Zaman artık kovuyor umutları kendi hızıyla, umutsa zamanı çok geriden takip ediyor. Onun gölgesini bile anımsamıyor. Oysa hangi çağda hangi dönemde hangi ruh halinde olursak olalım hayallerimize yaşam verecek umut olmalı diye öğrenmiştik. Güneş bazen koşarak gelirdi gecelerime, bardaktan boşalırcasına düşerdi bedenime. Beni eriterek katardı gürül gürül akan bir ırmağa, dağlardan bayırlardan geçerdi. Artık gecelerime güneş düşmüyor. Beni kendimden kurtarmıyor. Uzun boylu geceler beni kolluyor kaç zamandır. Beni götürdü içlerin de en acımasız olanı. İçimdekileri çıkararak çırıl çıplak soydu Bileklerime yalnızlığı, ayaklarıma uzun zamandır çözemediğim sorunları taktı. Başıma karanlığı geçirdi., tepemde ay ışığı, yıldız verdi vücuduma. Birde tuz bastı bedenimde ki yaraya. Sessizlikten tanıyorum beni bekleyenleri. Geçmişim ve bugünüm tezgahı kurup sorguladılar beni, çözemeyeceklerini anlayınca yalnızlığımla yüzleştirdiler. Dönüp bir bir anlattı yalnızlığım ona anlattıklarımı. Aslında bu kadar kuşanmasına gerek yoktu gecenin. Bir şiir yeterdi beni teslim alması için. Gece kaç zamandır düşlerimi istiyor benden. Bilmiyorum vermeli miyim düşlerimi geceye? Boğazıma takılan haykırışlarım göz yaşlarımla buluşuyor. Ağlıyorum ve yeniliyorum geceye. Oysa bugün gökyüzünün eşsiz maviliğine bakıp söz vermiştim bir daha ağlamayacaktım! Hiç olmayan bir kent vardı düşlerim de! Gidişimin bütün delillerini arkada bırakarak bugün kendimi bu kente sürecektim. Nerede olduğunu nasıl gidileceğini de bilmiyorum! Adı olmayacaktı bu kentin adını ben koyacaktım. Mavi.(yoksa senin adın mavi miydi?) her durakta her istasyonda acılarımı azar azar bırakacak vardığımda acılarımdan artınmış olacaktım. Yüreğim de kanatlanmayı, gökyüzüyle buluşmayı bekleyen rengarenk kuşları salacaktım sonsuz maviye. Bütün baharları bir baharda toplayıp sonsuz baharı yaşayacaktım.kendimi, kaybettiklerim bir ağıta düşürecek kızıllığı tenim de hissederek güneşin batışını izleyecektim. Güz sarıya çalmayacak, sarı ayrılığı anlatmayacak, artık aşklar ulaşıp efsaneleşecekti. Esmer acılar olmayacaktı. Hep esmer yıldızlar kaymayacaktı bilinmezliğe doğru.Kayarak umut olmayacaktılar hayallerde.Gecenin karanlığına saklamayacaktı kendilerini. Bir bahar sabahı yağmurla birlikte kente düşüp bir gelinin nakış işlemesi gibi yürekleriyle kenti şekillendirecektiler, kenti arındıracaklar özlemleriyle. Nefret ve sevgiyi bir kıl gibi ayıran o ince çizgiyi nefretle birlikte atacaktım.Bütün yıkıntılara çocuk gülüşlerini harç yaparak onaracaktım.Annelerin tanrısallığıyla şekillendirecektim. Gökyüzünün berrak olduğu bir gecede yıldızların ışıkları altında sabaha kadar halay çekecektim.Beynimde o kimsenin bilmediği ezgisiyle.Sabahla birlikte ruhum bütün çirkinlikleriyle arınmış olacaktı.İşte o zaman en güzel elbiselerimi giyecektim.Ruhumu tarihin el değmemiş kuytusuna, yüreğimi bir ceylan gibi süzülen Dicle’nin sularına, bedenimiyse Fırat’ın azgın sularına atacaktım,bir Dicle bir Fırat bir tarih bırakarak Adı yoktu bu kentin adı tarihin derinliklerinde saklıydı. Of gece of! Ben bir başkasının gelip beni kurtarmasını beklerken, gecenin karanlık ellerinden, sabah kuşları güneşin doğuşunu müjdeleyerek kanatlarıyla beni güne katıyorlar.Ve yepyeni düşlere sürüyorlar. Hoşça kal gece. Bir başka zaman beni almaya geldiğinde belki düşlerim düş olmaktan çıkıp yaşam bulmuş olacak.Belki kaybettiğin yerde olmamış olacağım…
HAYALCİ
Söz bitti
Büyü bozuldu
Yazı tabletlerine döndü yeni bir gizi aydınlatmak için
Söylenmeyende, yazılmayanda
ağlayacak yüzyıllarca
Çığlık çığlığa suskunluktu birazda
Korkuyorum artık sessizliği ürkütmekten
Uyuyan dev uyanmamalı diyorum
Belki de hiç uyumamıştı dev
Uyuduğunu zannediyordum
Zaman alamaz bazen
Götürmek istemez, bizden önceden götürdüklerini götür gibi
Anı kollar zaman.
İçteki sızılar kendini yaraya vurduğunda,
neden götürmediği işte o zaman anlaşılır.
Gün gelir kaçmaktan yoruluruz
yoruluruz artık kendimizden kaçmaktan.
Deniz kirlenerek ihanet etmişti maviye
Bir balina kıyıya vurmuştu kendini.
Gözleri diliydi.
Gözlerinden süzülen damla imgeydi cümlelerine.
Cümleler bakışlarından süzülüyordu bir şiir misali.
Geri dönmek istemiyordu artık maviye.
Çünkü mavi büyüsünü yitirmişti.
Mevsimler güzü soluyorsa,
mekanlar hüznü çağrıştırıyorsa
ve zaman durmadan kendini tekrarlıyorsa,
bir duygu daha kendini kıyıya vurarak intihar eder.
Tarih hiçbir zaman günahlarını çıkartamayacak
Kendini arındırma şansı hiçbir zaman olmayacak
ve bir yanı hep kanayarak kirli duracak.
Bana kalan umut
ve hazine gibi sakladığım ihtimaller
ihtimal umudu çoğaltandır
haritanın bütün parçalarını birleştirdim
uçsuzluğunu bozduğu için,
okyanusun ömür boyu yalnızlığa mahkum ettiği
bir adadan çıkılıyordu yola
Asırlardır aynı yerde olan
derinliklerinde,
batık bir tarihi gösteriyordu
parçalar
Sen kalan son ihtimali de öldürdün işte!
Kimse yorulmuyor “mutluluk oyunundan”
Herkes rolüne çok alışmış
Gülücükleri gerçeğinden ayırmak imkansız
Mutluluk oyunu yalnızlığın yalnızlıkların sebebi
Hikayeler derinlerde yaşıyor
Bazen gizemli bir kuyu oluyor yaşam
Bazen uçurum kenarlar
Hani yükseği olan,
en yükseği
beyindeki uçurumlar
Biri birlerini çok iyi tanıyan
Yapayalnız yabancılarız artık
Bir bakış kaldı geriye,
emekle büyüdüğünü sandığımız bir ilişkinin sonunda.
Acılar birçok şeyi besler.
Büyütür onları.
Dağ ağlar mı diye düşünüyorsun?
Oysa dağlar ağlayarak besler coşkulu ırmakları.
Umut, adsız bir kahraman
Hayallerin tesellisi
Beklerken azar azar çoğalıyoruz
Bakır altın dönüşümünde bir simyacı misali
Yitirilen bakışlardaydı umut
Kaybedilen gülücüklerde
Hiçbir yere sığdıramadığımız
anımsarken tüketmekten korktuğumuz paylaşımda
Paylaşım gitti
Ne kaldı geriye?
Geriye yedeği kaldı
Yedeğinde;
acılar
ürpertiler
ve dopdolu boşluklar
Aslında zorlamaya hiç gerek yok yaşamı.
Bir intiharın bütün delilleri bedeninde gizli
Bir çingeneye uzatıyorum avuçlarımı
Avuçlarımda topladığım yıldızlara bakıyor
Birde gözlerime
Yüreğinin yanı başında duruyordu acılarım
Bir bakışta binlerce yıllık acılı kimliğimi çözüyor
Kaburgalarım nedenindi senin
Biliyorum, bende başlıyordu acının kaynağı
Saçların yılan
Sana verilen bir kutu
Elinde yasak bir elma
Hepsi hemcinslerinden sana yadigar
Önce kutuyu açıyorsun
Bütün kötülükleri saçıyorsun maviye.
Yasak elmayı yerken,
yaşlanmış yılanlarınla bir bir sancıyorsun
Bedenimi
Tanrıyı tanrı yapan,
insanoğlunun yetmezliğiydi
seni tanrısal kılan benim acılarımdı
Ateş aşktı
Ateş kutsal olandı
Ateş arındırandı
Ve sen ateşi kıskanmıştın
Kutsallığı çok görmüştün
Tanrılar biri birini çekemezmiş
Ama birleşti bütün tanrılar kadını yaratmak için
Şimdi yeryüzünde kadın
Bir bilmecenin merkezinde
Sebepsiz bir hüküm
Suç sen
Kovulan ben
Biliyorum kaburgalarım nedeniydi birçok acının.
ve ben birçok acının asıl sebebiydim
Bir insan kaç sefer ölebilir ki?
Her çağ biraz daha ekledi seni sana
Biraz daha ölümü biriktirdi
Tanrıyı tanrı yapan benim yetmezliğimdi
Ve seni tanrısal kılan benim varlığımdı.
Tanrılar kendi yalnızlıklarında umarsız
Kendi sonsuzluklarında tedirgin
Sadece yaşadıklarımızdır bize kalan.
Biraz da tarihten üzerimize sinmiş olan.
Birde bıraktıklarımız
Dönüp geriye bakma şansı hiçbir zaman olmayacak
Ertelenen bir çok ölümün nedeni
Geriye atılan son bakıştır
Bir dereye iki sefer girme şansımız olmayacağını yıllar yıllar önce söylediler
Acı nerede başlar ve nerede biter?
Yaşam, hiç zaman tanımıyor
Hepsi biri birine eşit aralıklarında
Evet acılar arasında zaman farkı yok
Birinden diğerine giderken,
arada hiç istasyon yok
acı tek başına çıkılan upuzun bir yolculuktan
başka ne olabilir ki?
Kelebek yaşamın bu kadar kısa olduğunu bilse,
coşkulu konar mı gül taçlarına?
Gül yapraklarının döküleceği bir zamanın geleceğini biliyor mu?
Peki ya sen
Bütün efsanelerin bir sonu olduğunu,
ve bir gün senin efsanenin de son bulacağını biliyor musun?
Çünkü ilk çağdan kalma bir saltanatı sürdürüyor bedenin.
Bir ayrılık müziğiydi beni kendimle yüzleştiren
Notaların diliydi ezgilere dökülen gerçekliğim
Sonsuzluk sonu dayamıştı şakağıma
Ben ise sabahın umut ve umutsuzluk
karmaşasıyla kandırıyorum kendimi.
Ve bende diyorum ki
Sırtımda bir ton hayal,
hüznümün isyan ettiği,
bütün duygularımın çakıştığı bir gecede,
bilmediğim bir sokakta vursunlar beni
simsiyah taşların üzerinde tarihle kucaklaşsın bedenim
ay ışığı yüzünden yansısın yüzüme
Tanımadığım bir kadın ağıt* yaksın bana
Hesapsız bir gözyaşı döksün bedenime
İnsanlar merakla “bu kim” diye sorup dursun.
Bedenimin başında bir sigara iç
Derinden bir nefes çek benim için
ve üfle karanlığa.
Sen teşhis et beni.
Teşhisim sende kalsın
Adım hayalci diye geçsin gizli tablete.
Zamanın üzerine yoktur ayrıntıları çıkartmakta
Birleştirir anahtarı kilide oturtur gibi
Bir gidişin sebeplerini ortaya çıkartır.
Çünkü sebebi olmayan bir gidiş yoktur.
İlk çağdan kalma bir acıda,
toprakla beraber çürüyüp yok olsun.
Ve son bir bakış kalsın
Emekle büyüdüğünü sandığımız bir ilişkinin sonunda.
BİLMİYORUM VERMELİ MİYİM DÜŞLERİMİ GECEYE?
Bir tutam hüzün aldım bu gün kendime Diyarbekir’in birikmiş acılarından.
Daracık sokaklarından biraz terkedilmişlik,biraz da yalnızlık.
Cami avlusunda ölümü düşleyen ihtiyar bir dededen biraz yaşanmışlık.
Savrulmuş, yedeklenerek küçültülmüş düşleri büyüterek toplayıp daha önce topladıklarıma ekleyerek sırtladım.Çıkıyorum evimizin dik merdivenlerinden. Kapıyı çalıyorum kimseyle bir şey konuşmadan içeri giriyorum
Odam, yalnızlığımın iç dökmemin mekanı. Kasetlerime bakıyorum aradığım ezgi hiçbirin de yoktu en iyisi sessizliği dinlemekti. Ezgi başlamıştı makamını yalnız ben biliyordum. Asırlardır içimde biriktirdiklerim.yani yalnızlığa giden yolun mühürlü belgesine kendi imzasını atmak. Yani yaşamın anlamsızlığını kelimelere dökerek dillendirememek.
Ben sustukça biraz daha biriktiriyorum içimde ki acımasız tarihi. Beynimle biraz daha oynuyorum.
Yoksa beynim mi benimle oynuyor? Bilmiyorum!
Kendi yıkıntılarımın arasında mı arıyorum aradığımı?
Yıkıntılarımı onarmaya çalıştıkça üzerime devriliyor eskilerim. Geçmişimle garip bir kavgaydı., melankolik bir hesaplaşmaydı benimkisi. Matematik kesinliğinin sonucu başından belli düşlerimle olan kavgasıydı.
Neredeyim şimdi?
Yazıya bile dökmeye korktuğum içimde ki kabustan kurtulmak istiyorum uzun zamandır. Kabuslarda bağırmak çağırmak istersin yapamasın., uyandığında her şey biter. Kabuslar yaşamın gerçekliğiyle şakillenip yaşama girmeye başlamışsa işte o zaman yapacak bir şey kalmaz! İlişkilerimin merkezinden ışığını alan ve sürekli beni takip eden bir gölgeydi artık kabuslarım.
Acılar birazda içselleşerek süreklileşiyor.
Puslu ve acımasız bir çağdı.hain akşamlar çözmeye çalışıyordu beni.onardıklarımı deviriyordu tekrar üzerime.
Günler diğer bir günün tekrarı, geceler ise günün konsantresiydi karanlık bir tepsiyle önüme sunulan.
Umutlarımı çalıyordu karanlıklar.
Hani bir hikaye vardı veya bir öykü. Nedensiz ve hesapsız bir öykü. Geçmiş yoktu gelecekte yoktu. Ama bir şeyler vardı, hiç umulmayan bir şeyler. Daha önce yaşanmamış kimse görmemiş ama biz biliyorduk ne olduğunu. Şimdi neresindeyim bu öykünün? Yoksa öldürüldüm mü kendi öykümde bilmiyorum!
Zaman artık kovuyor umutları kendi hızıyla, umutsa zamanı çok geriden takip ediyor. Onun gölgesini bile anımsamıyor. Oysa hangi çağda hangi dönemde hangi ruh halinde olursak olalım hayallerimize yaşam verecek umut olmalı diye öğrenmiştik.
Güneş bazen koşarak gelirdi gecelerime, bardaktan boşalırcasına düşerdi bedenime. Beni eriterek katardı gürül gürül akan bir ırmağa, dağlardan bayırlardan geçerdi. Artık gecelerime güneş düşmüyor. Beni kendimden kurtarmıyor.
Uzun boylu geceler beni kolluyor kaç zamandır.
Beni götürdü içlerin de en acımasız olanı. İçimdekileri çıkararak çırıl çıplak soydu
Bileklerime yalnızlığı, ayaklarıma uzun zamandır çözemediğim sorunları taktı.
Başıma karanlığı geçirdi., tepemde ay ışığı, yıldız verdi vücuduma. Birde tuz bastı bedenimde ki yaraya. Sessizlikten tanıyorum beni bekleyenleri. Geçmişim ve bugünüm tezgahı kurup sorguladılar beni, çözemeyeceklerini anlayınca yalnızlığımla yüzleştirdiler. Dönüp bir bir anlattı yalnızlığım ona anlattıklarımı.
Aslında bu kadar kuşanmasına gerek yoktu gecenin. Bir şiir yeterdi beni teslim alması için.
Gece kaç zamandır düşlerimi istiyor benden. Bilmiyorum vermeli miyim düşlerimi geceye?
Boğazıma takılan haykırışlarım göz yaşlarımla buluşuyor. Ağlıyorum ve yeniliyorum geceye. Oysa bugün gökyüzünün eşsiz maviliğine bakıp söz vermiştim bir daha ağlamayacaktım!
Hiç olmayan bir kent vardı düşlerim de! Gidişimin bütün delillerini arkada bırakarak bugün kendimi bu kente sürecektim. Nerede olduğunu nasıl gidileceğini de bilmiyorum!
Adı olmayacaktı bu kentin adını ben koyacaktım. Mavi.(yoksa senin adın mavi miydi?) her durakta her istasyonda acılarımı azar azar bırakacak vardığımda acılarımdan artınmış olacaktım. Yüreğim de kanatlanmayı, gökyüzüyle buluşmayı bekleyen rengarenk kuşları salacaktım sonsuz maviye. Bütün baharları bir baharda toplayıp sonsuz baharı yaşayacaktım.kendimi, kaybettiklerim bir ağıta düşürecek kızıllığı tenim de hissederek güneşin batışını izleyecektim.
Güz sarıya çalmayacak, sarı ayrılığı anlatmayacak, artık aşklar ulaşıp efsaneleşecekti.
Esmer acılar olmayacaktı.
Hep esmer yıldızlar kaymayacaktı bilinmezliğe doğru.Kayarak umut olmayacaktılar hayallerde.Gecenin karanlığına saklamayacaktı kendilerini.
Bir bahar sabahı yağmurla birlikte kente düşüp bir gelinin nakış işlemesi gibi yürekleriyle kenti şekillendirecektiler, kenti arındıracaklar özlemleriyle.
Nefret ve sevgiyi bir kıl gibi ayıran o ince çizgiyi nefretle birlikte atacaktım.Bütün yıkıntılara çocuk gülüşlerini harç yaparak onaracaktım.Annelerin tanrısallığıyla şekillendirecektim.
Gökyüzünün berrak olduğu bir gecede yıldızların ışıkları altında sabaha kadar halay çekecektim.Beynimde o kimsenin bilmediği ezgisiyle.Sabahla birlikte ruhum bütün çirkinlikleriyle arınmış olacaktı.İşte o zaman en güzel elbiselerimi giyecektim.Ruhumu tarihin el değmemiş kuytusuna, yüreğimi bir ceylan gibi süzülen Dicle’nin sularına, bedenimiyse Fırat’ın azgın sularına atacaktım,bir Dicle bir Fırat bir tarih bırakarak
Adı yoktu bu kentin adı tarihin derinliklerinde saklıydı.
Of gece of!
Ben bir başkasının gelip beni kurtarmasını beklerken, gecenin karanlık ellerinden, sabah kuşları güneşin doğuşunu müjdeleyerek kanatlarıyla beni güne katıyorlar.Ve yepyeni düşlere sürüyorlar.
Hoşça kal gece.
Bir başka zaman beni almaya geldiğinde belki düşlerim düş olmaktan çıkıp yaşam bulmuş olacak.Belki kaybettiğin yerde olmamış olacağım…
HAYALCİ
Söz bitti
Büyü bozuldu
Yazı tabletlerine döndü yeni bir gizi aydınlatmak için
Söylenmeyende, yazılmayanda
ağlayacak yüzyıllarca
Çığlık çığlığa suskunluktu birazda
Korkuyorum artık sessizliği ürkütmekten
Uyuyan dev uyanmamalı diyorum
Belki de hiç uyumamıştı dev
Uyuduğunu zannediyordum
Zaman alamaz bazen
Götürmek istemez, bizden önceden götürdüklerini götür gibi
Anı kollar zaman.
İçteki sızılar kendini yaraya vurduğunda,
neden götürmediği işte o zaman anlaşılır.
Gün gelir kaçmaktan yoruluruz
yoruluruz artık kendimizden kaçmaktan.
Deniz kirlenerek ihanet etmişti maviye
Bir balina kıyıya vurmuştu kendini.
Gözleri diliydi.
Gözlerinden süzülen damla imgeydi cümlelerine.
Cümleler bakışlarından süzülüyordu bir şiir misali.
Geri dönmek istemiyordu artık maviye.
Çünkü mavi büyüsünü yitirmişti.
Mevsimler güzü soluyorsa,
mekanlar hüznü çağrıştırıyorsa
ve zaman durmadan kendini tekrarlıyorsa,
bir duygu daha kendini kıyıya vurarak intihar eder.
Tarih hiçbir zaman günahlarını çıkartamayacak
Kendini arındırma şansı hiçbir zaman olmayacak
ve bir yanı hep kanayarak kirli duracak.
Bana kalan umut
ve hazine gibi sakladığım ihtimaller
ihtimal umudu çoğaltandır
haritanın bütün parçalarını birleştirdim
uçsuzluğunu bozduğu için,
okyanusun ömür boyu yalnızlığa mahkum ettiği
bir adadan çıkılıyordu yola
Asırlardır aynı yerde olan
derinliklerinde,
batık bir tarihi gösteriyordu
parçalar
Sen kalan son ihtimali de öldürdün işte!
Kimse yorulmuyor “mutluluk oyunundan”
Herkes rolüne çok alışmış
Gülücükleri gerçeğinden ayırmak imkansız
Mutluluk oyunu yalnızlığın yalnızlıkların sebebi
Hikayeler derinlerde yaşıyor
Bazen gizemli bir kuyu oluyor yaşam
Bazen uçurum kenarlar
Hani yükseği olan,
en yükseği
beyindeki uçurumlar
Biri birlerini çok iyi tanıyan
Yapayalnız yabancılarız artık
Bir bakış kaldı geriye,
emekle büyüdüğünü sandığımız bir ilişkinin sonunda.
Acılar birçok şeyi besler.
Büyütür onları.
Dağ ağlar mı diye düşünüyorsun?
Oysa dağlar ağlayarak besler coşkulu ırmakları.
Umut, adsız bir kahraman
Hayallerin tesellisi
Beklerken azar azar çoğalıyoruz
Bakır altın dönüşümünde bir simyacı misali
Yitirilen bakışlardaydı umut
Kaybedilen gülücüklerde
Hiçbir yere sığdıramadığımız
anımsarken tüketmekten korktuğumuz paylaşımda
Paylaşım gitti
Ne kaldı geriye?
Geriye yedeği kaldı
Yedeğinde;
acılar
ürpertiler
ve dopdolu boşluklar
Aslında zorlamaya hiç gerek yok yaşamı.
Bir intiharın bütün delilleri bedeninde gizli
Bir çingeneye uzatıyorum avuçlarımı
Avuçlarımda topladığım yıldızlara bakıyor
Birde gözlerime
Yüreğinin yanı başında duruyordu acılarım
Bir bakışta binlerce yıllık acılı kimliğimi çözüyor
Kaburgalarım nedenindi senin
Biliyorum, bende başlıyordu acının kaynağı
Saçların yılan
Sana verilen bir kutu
Elinde yasak bir elma
Hepsi hemcinslerinden sana yadigar
Önce kutuyu açıyorsun
Bütün kötülükleri saçıyorsun maviye.
Yasak elmayı yerken,
yaşlanmış yılanlarınla bir bir sancıyorsun
Bedenimi
Tanrıyı tanrı yapan,
insanoğlunun yetmezliğiydi
seni tanrısal kılan benim acılarımdı
Ateş aşktı
Ateş kutsal olandı
Ateş arındırandı
Ve sen ateşi kıskanmıştın
Kutsallığı çok görmüştün
Tanrılar biri birini çekemezmiş
Ama birleşti bütün tanrılar kadını yaratmak için
Şimdi yeryüzünde kadın
Bir bilmecenin merkezinde
Sebepsiz bir hüküm
Suç sen
Kovulan ben
Biliyorum kaburgalarım nedeniydi birçok acının.
ve ben birçok acının asıl sebebiydim
Bir insan kaç sefer ölebilir ki?
Her çağ biraz daha ekledi seni sana
Biraz daha ölümü biriktirdi
Tanrıyı tanrı yapan benim yetmezliğimdi
Ve seni tanrısal kılan benim varlığımdı.
Tanrılar kendi yalnızlıklarında umarsız
Kendi sonsuzluklarında tedirgin
Sadece yaşadıklarımızdır bize kalan.
Biraz da tarihten üzerimize sinmiş olan.
Birde bıraktıklarımız
Dönüp geriye bakma şansı hiçbir zaman olmayacak
Ertelenen bir çok ölümün nedeni
Geriye atılan son bakıştır
Bir dereye iki sefer girme şansımız olmayacağını yıllar yıllar önce söylediler
Acı nerede başlar ve nerede biter?
Yaşam, hiç zaman tanımıyor
Hepsi biri birine eşit aralıklarında
Evet acılar arasında zaman farkı yok
Birinden diğerine giderken,
arada hiç istasyon yok
acı tek başına çıkılan upuzun bir yolculuktan
başka ne olabilir ki?
Kelebek yaşamın bu kadar kısa olduğunu bilse,
coşkulu konar mı gül taçlarına?
Gül yapraklarının döküleceği bir zamanın geleceğini biliyor mu?
Peki ya sen
Bütün efsanelerin bir sonu olduğunu,
ve bir gün senin efsanenin de son bulacağını biliyor musun?
Çünkü ilk çağdan kalma bir saltanatı sürdürüyor bedenin.
Bir ayrılık müziğiydi beni kendimle yüzleştiren
Notaların diliydi ezgilere dökülen gerçekliğim
Sonsuzluk sonu dayamıştı şakağıma
Ben ise sabahın umut ve umutsuzluk
karmaşasıyla kandırıyorum kendimi.
Ve bende diyorum ki
Sırtımda bir ton hayal,
hüznümün isyan ettiği,
bütün duygularımın çakıştığı bir gecede,
bilmediğim bir sokakta vursunlar beni
simsiyah taşların üzerinde tarihle kucaklaşsın bedenim
ay ışığı yüzünden yansısın yüzüme
Tanımadığım bir kadın ağıt* yaksın bana
Hesapsız bir gözyaşı döksün bedenime
İnsanlar merakla “bu kim” diye sorup dursun.
Bedenimin başında bir sigara iç
Derinden bir nefes çek benim için
ve üfle karanlığa.
Sen teşhis et beni.
Teşhisim sende kalsın
Adım hayalci diye geçsin gizli tablete.
Zamanın üzerine yoktur ayrıntıları çıkartmakta
Birleştirir anahtarı kilide oturtur gibi
Bir gidişin sebeplerini ortaya çıkartır.
Çünkü sebebi olmayan bir gidiş yoktur.
İlk çağdan kalma bir acıda,
toprakla beraber çürüyüp yok olsun.
Ve son bir bakış kalsın
Emekle büyüdüğünü sandığımız bir ilişkinin sonunda.
*Ağıt bir çığlık,
öncesi ve sonrası.
Öncesi ve nedeni;
yaşam ve umut birde unutulan düşler
Sonrası;
unutulmak zamanın garip ihanetiyle.
DİYARBEKİR
MART-2000