Yarım Kalmış Bir Aşkın Mektupları (İsmai ...

İsmail Aksoy
1743

ŞİİR


7

TAKİPÇİ

Yarım Kalmış Bir Aşkın Mektupları (İsmail Haydar Aksoy)

(Sondan 6.mektup)

Sana yazarken, belleğimde kalmış küçük detaylar canlanıyor nedense. Neredeyse, Marcel Proust'un 'Geçmiş Zaman İzinde' ırmak-romanındaki o küçücük detayları andıran detaylar üşüşüyor beynimin kıvrımlarına ve parmaklarımın uçlarına. Çocukluğumda kalmış salçalık acı biberlerin kokuları, Antakya Çarşıları'nın o serin gölgelikleri, çocukluğumda öğrendiğim Arapça küfürler (komşularımızın hemen hepsi Arap'tı) , sonra Antakya'nın ortasından geçen Asi Nehri üzerindeki köprüden geçerken köprünün kenarındaki demir korkulukların arasından aşağıya düşme korkusu. Ürkerdim hep o köprüden geçerken. Ürkümü belli etmemeye de özen gösterirdim. Sonra, ne derlerdi? 'Çocuk korkuyor. Daha büyüyememiş bu çocuk! ' derlerdi. Bu yılın Haziran ayında Antakya'ya gitmiştim. Ne kadar da yersiz imiş meğer o korkum. Çocukluk işte! ... İşte bütün bunları düşündürtüyorsun bana, sana yazarken. Bir yerde günlük tutmak gibi bir şey oluyor sana yazmak. Bana göre en yetkin romanlardan biri olan 'Körleşme'nin yazarı Elias Canetti, 'eğer günlük tutmasaydım, asla yazar olamazdım' diyordu bir yerde. Bana her gün yazdırdığın için, teşekkürler.

Düşündüm de... Acaba dedim kendi kendime, yoksa boynunu uzun uzun öperken, boynunu ısırdım da, bu diş izleri neyin nesidir diye bir soruya mı maruz kaldın diye. Umarım öyle bir şey yapmamışımdır. (Belki de yapmışımdır, kim bilir? Belki de vampirlik henüz keşfetmediğim, güdük kalmış yanlarımdan biridir) .

'İki bayram arası düğün olmaz' derler, belki doğrudur; ama iki tercümanlık arasında iletişim olur. 1 buçuk saat sonraki tercümanlığım öncesi, sana zaman ayırıp yazmak istedim tekrar.Yarım saat ulaşım için ayırsam, hemen hemen 50 dakikam var sayılır. Kızımın odasını topladığım için ve ayrıca biraz sonra da salonu toplayacağım için, umduğum kadar uzun olmasa bile bu yazıt, gene de hiç yazmamaktan daha iyidir. (Kaç kez 'bu son! Bir daha bu kıza oyuncak almayacağım! ' demiş olsam da, gene de dayanamayıp oyuncak alıyorum kızıma. Odanın hali, her zaman dağınık. Odasında yürürken, 1 santimetrekarelik boş bir yer bulana aşkolsun) .

Biyolojik babam, ben küçükken beni ara sıra, kendisiyle birlikte iş seyahatlerine götürürdü. O zamanlar, büyük amcam ile ortak oldukları bir dükkan vardı. Antep'ten halı almaya gittiği bir sefer, beni de götürmüştü. Sanıyorum 5 yaş civarındaydım. Antep-Antakya arası çalışan bir minibüste, şapırdata şapırdata elma yediğimi hatırlıyorum. Yaşlı bir adamın, bana hayranlıkla bakarak, 'Çocuğa bak! Ne de iştahla yiyor elmayı! Ben küçükken, babamın bana elma alacak parası yoktu. Şimdi benim kamyon dolusu elma alacak param var, ama elma yiyecek dişlerim yok! ' demesini hatırlıyorum. Evet, işte böyle, dişlerimiz varken elma yemeye çalışalım bence. Yoksa yarın öbür gün dişsiz kaldığımız zaman, elmalara özlemle bakmak fazla da faydalı bir şey olmasa gerek.

O seyahatin hemen akabindeydi herhalde, nedenini hatırlayamıyorum, biyolojik babam beni bir odun parçasıyla evire çevire dövmüştü. O zamana kadar sevdiğim biyolojik babamdan, artık korkuyor olmuştum. Sevginin yerine korku ikâme edilmişti. Ve artık biyolojik babamdan korkmayacak yaşa geldiğim zaman, amansız bir nefret gelip yerleşti her şeyin üzerine. Yaşımın ve yüreğimin giderek olgunlaştığını düşündüğüm 1995 yılından bu yana ise, O'na yalnızca acıyorum aslında. 'Zavallı adam! ' diyorum. 'Zavallı adam! Çocuklarına kedi köpeğin yaptığı babalık kadar bir babalığı dahi yapmaktan aciz adam' diyorum biyolojik babam hakkında.

Seni değil belki, ama sana yazmayı özlüyorum. Bulabildiğim en küçük zaman kırıntısında, gene yazacağım sana.

Seni öpüyorum. Sonra saçının kokusunu doyasıya dolduruyorum ciğerlerime.

(Sondan 5. mektup)

“telefon numaramı en kısa sürede vereceğim...ama bir şartla bir daha omzumu filan öpmeyeceksin..” diye yazıyorsun. Omzunu öptüğümün farkında değildim. Hay Allah! Ben yalnızca senin boynunu uzun uzun öpüyordum halbuki. Yoksa, farkında olmadan omuzlarını da mı öpmeye başladım? ... Yoksa omuzlarından aşağılara uzanarak, oradan da... (Hani uyurgezerler olur ya, uykudayken gezerler. Yoksa ben de uyku benzeri bir halde yazarken,... Yoksa...) Tövbe tövbe. Fesupanallah!

Sözcüklerim sözcüklerinin boynunu uzun uzun öperken, sözcüklerimi yazan kişi olarak sözcüklerini yazan senin boynunu uzun uzun öpmemin bir sakıncasını göremiyorum. İçimin içindeki ses, senin içinin içindeki sesin boynunu uzun uzun öperken, senin boynunu öpmemin “ayıp” bir tarafını da görmekte güçlük çekiyorum.

Öpüşmenin “ayıp”lanacak / “ayıp”sanacak bir yönü bulunmuyor bana göre. (Kızım haklı galiba. Ben de yeterince öpmediğim günler, karnımın ağrıdığını hissediyorum) .

Yazdıklarım “ayıp” ötesi şeyler. “Ayıp” kavramını aşmaya yönelik şeyler. [Bu bağlamda seksi nasıl algıladığımı da biraz izah etmeye çalışayım. Bana göre seks dünyadaki en doğal şeyler listesinde belki de ilk sırada yer alan bir olgudur. Ahmed Arif’in dizeleriyle: “Dostuna yarasını gösterir gibi” / “bir salkım söğüde su verir gibi”dir bir kadının bir erkeğe kendini vermesi ya da bir erkeğin kendini bir kadına vermesi. (Tabii, hetero bir erkek olduğum için bu açıdan yazdım. Mutlaka, homoseksüeller için de bu yazılanlar geçerlidir) . Seninle olan iletişimim çerçevesinde bütünüyle doğal davrandığım için, sana içimin içini açtığım için, bu tür şeyler yazmamın da oldukça doğal olduğunu düşünüyorum. Ayrıca, birbirimize yazdığımız şeylerin mahrem kategorisine girdiği de göz önünde bulundurulursa, zaten çoktandır birbirimize karşı “ayıp” ötesi bir konumlanış içerisinde bulunduğumuzu da söyleyebiliriz. İşte bu noktada, telefon numaranı vermen için “şart” koşmanı anlamakta güçlük çekiyorum) .

Woody Allen’in bir filminde geçiyordu. Birbirleriyle ilk kez karşılaşılan bir randevu sırasında, “merhaba”dan ve karşılıklı takdimden sonra, erkek kadına “haydi öpüşelim” demişti. Şaşkın bir yüz ifadesini gören erkek, “daha sonrasını kolaylaştırmak için” yönlü bir şeyler söylemişti kadına. Ve sonra öpüşmüşlerdi. İşte o öpücük, aradaki bütün resmiyeti bir anda yıkmış ve birlikteliğin seyri de oldukça doğallaşmış idi. Belki seninle ilk karşılaştığımızda, “haydi öpüşelim” yerine “haydi sevişelim” demek gerekiyor. (Şu anda, kafama çantanı indirdiğini hisseder gibiyim. Ya, dur! Ne yapıyorsun? Bu kadar şiddetli vurman gerekmiyor en azından!)

Ne diyeyim? Yani, belediye otobüslerinde önündeki kadının arka tarafına bir hayli sürtündükten sonra, kadının kendisine attığı ters bakış karşısında “kusura bakma, bacım” diyen fordçu gibi mi davranmalıyım sence? (Bunları yazarken, arabamın markasının Ford olduğunu anımsadım. Başka bir bağlam kapsamında, Ford’çu sayılabilirim) .

Seninle ilgili bir cinsel fantezim bulunmadığını, açık yüreklilikle itiraf etmeliyim. Karşılıklı “chat”laşılan bir ortamda, sanal seks denilen bir seks türünün olduğunun farkındayım. (Sadece farkında olmakla kalmayıp, bu seks türünü denediğimi de itiraf etmeliyim ayrıca) . Fakat, “e-mail aracılığıyla seks” fazlasıyla uzak bana. Ayrıca, “tüpçüye, manava, pastacıya rezil olarak” ve “onların meraklı bakışları arasında” girip çıktığın “evin tam karşısında”ki “minik net cafede”n ne zaman göndereceğini bilmediğim e-maillerin gelene kadar da, ereksiyonun saklı kalabilmesi de teknik açıdan mümkün değil. (Seninle ilgili cinsel bir fantezi geliştirebilmem için, karşılaşmamız ve karşılıklı bir elektriğin olduğunu hissetmem gerekiyor. Yoksa, hangi sözcükleri kullanırsam kullanayım, bu sözcükleri yazarken, klavyenin çıkardığı tıkırtılar, cinsel fantezilerin çok çok uzağında) .

Bunları yazıyorum. Bunları yazmaya cesaret edebiliyorum. En zayıf yönlerimi gösterme cesareti gösteriyorum. En zayıf yanlarımı göstererek güçlenmeye çalışıyorum. En zayıf yönlerimi göstererek insanlaşmaya çalışıyorum. Ve Nâzım Hikmet’in bir şiirinde yazdığı gibi: “Bir yerlere yaklaşıyorum / Bir yerlere yaklaşıyorum”.

Şairi kimdi, şimdi hatırlayamayacağım. Sorulu cevaplı bir şiirde “insan ne zaman insandır” diye bir soruya, “en zayıf yanlarını gizleyemediğinde” diye yanıt veriliyordu. İçimizdeki hayvanı ezmeden, kırmadan, incitmeden, Ruhi Su’nun söylemiyle: “insana biz yeni geldik”.

Hoş geldik. İyi ki geldik. İyi ki geldik birbirimize.

Ben gene de senin boynunu uzun uzun öpmeye devam edeceğim. (Değil mi ki, bir kadının boynuyla başlarım bir kadını sevmeye ben) .

Şimdi uyumam ve sabah erken kalkmam gerekiyor. Malum, ekmek parası.

Tekrar yazacağımı söylememe gerek yok.

Seni sevmek istiyorum. Sarılıyorum şimdi sana. Öpüyorum seni. (Kafama çantanla vurmuş olsan bile, küsmüyorum sana. Bana ne? Bana ne? Küsmeyeceğim işte sana!)

(Sondan 4. mektup)

Uzun yazamadım dün. Şimdi de çok uzun yazacak durumda değilim. Malum, gündelik hayat içerisindeki koşturmaca. Kısa da olsa... gene de yazmak istedim sana.

Biraz önce kızımı çocuk yuvasına bırakmadan önce, 'çabuk ol, ayakkaplarını giy' cümlesini 2 defa söyledikten ve üçüncü defa söylemek zorunda kaldıktan sonra, 'Kime söylüyorum? Duvara mı? ' diye sordum. 'Yok' dedi kızım, 'Duvar konuşur mu? ' diye de sordu çok bilmiş şey. Buradan yola çıkarak, ben de evden çocuk yuvasına kadar olan mesafe boyunca, 'Duvarın ahlâkı olur mu? ' diye düşünmekten kendimi alamadım. Ahlâk taşlarından oluşan duvarları anlıyorum, ama duvarın ahlâkından bahsedilemez herhalde. O tür duvarlar için, Nazım Hikmet 'vız gelir' demişti bir zamanlar. Evet, Nazım Hikmet'e bir ekleme yapmak istiyorum: tırıs da gider.

Bir de Ataol Behramoğlu'nun 'Kızıma Mektuplar' diye bir şiir kitabından bir şiir hatırlıyorum. Aklımda kaldığı kadarıyla şöyleydi: 'İnsanlar da ülkelere benziyor / Yasaları var, sınırları / Kimi dağlık bir arazidir / Kimi dümdüz / Kimi kıraç, kimi bereketli / Kiminin sınırından sıkı pasaport denetimiyle girilebilir / Elini kolunu sallayarak girersin kiminden içeri /... // Sonuçta ne küçümse insanları kızım, / Ne de önemse gereğinden çok / Ama anlamaya çalış / Nedir sınırlarının varabileceği son nokta / Nedir ve ne kadar genişleyebilir yüzölçümleri'. (Belleğimde kaldığı kadarıyla böyleydi) . Seninle olan iletişimimiz boyunca, sınırları karşılıklı olarak kaldırdığımızı düşünüyorum. Bazı insanlarla iletişimler boyunca, etraflarını sadece dikenli tellerle çevirmekle kalmadıklarını, fakat bir de mayın döşediklerini de gözlemleyebildim. Üstelik, mümkün mü onlara 'sen' diye hitap ederek konuşmak? (Kendilerini nerelerin Kralı ya da Kraliçesi olarak algılıyorlarsa?)

Sevişmek, iki insanın yüzölçümlerini birleştirmesi, bütünleşmesi olarak tanımlansa, doğru olur gibi geliyor bana. (Mekanik olarak yapılan 'Çin işi, Japon işi, bunu yapan iki kişi, tak fişi, bitir işi' ya da 'Git gel Konya 6 saat' tekerlemesiyle ilkgençlik yıllarımızda özetlediğimiz bir eylem de değil bana göre sevişmek, her zaman. -Bazen öyle olduğunu itiraf etmeliyim-. 'Açlık, büyük bir açlık' olduğunu unutmamak bağlamında. Duygularla dürtülerin birleştiği bir sevişmek, eğer çok güzel donatılmış bir masada sindire sindire yemek yemek ise, salt karın doyurmak amacıyla 'fast food' yenilebilinecek zamanlar olabileceğini de hesaba katmak gerek ama. 'Açlık, büyük bir açlık'ı bastırmak adına...

Kadınlarla erkekler arasındaki önemli farklardan biri de bu olsa gerek. Dürtülerden oluşan pastanın üzerinde mutlaka duygulardan mumlar yanmalı. Tabii, erkekler açısından mum yenilemeyeceği için, asl'olan pastadır. (Bu arada ben hiç mi hiç romantik olmayan bir adamımdır. Yani, öyle çiçek almak, doğumgünlerini hatırlamak gibi inceliklerden nasibini alamamış bir adamımdır. Gene de bir çok kişi beni çok romantik bulur, ki ben de bunu anlamakta güçlük çekerim) .

Hımmm, ilerliyor yelkovan. Bu yazıtı burada kesmezsem, kimbilir nereye kadar uzayıp gidecek şimdi...

Muhtemelen, gece yazacağım sana tekrar. El ayak çekildikten sonra. Bir başıma kaldıktan sonra. (O annende bulunan telefon hattı, belirteceğin bir zaman diliminde sende kalamaz mı? Böylelikle senin sesinin rengini de kulağımın ağacına ulayabilmem/ekleyebilmem mümkün olabilir) .
Sana şimdi dokunmakla kalmıyorum yalnızca, omuzlarını da okşuyorum. Sonra boynunu uzun uzun öpüyorum senin.

(Sondan 3.mektup)

Dün akşam sesini duymak iyi geldi. Ama, sanıyorum ki sana yazarken kendimi daha rahat hissediyorum. (Daha doğrusu, yazarken gündelik konuların çok ötesinde olan şeyler yazıyorum) . Konuşurken daha çok gündelik konular konuşuluyor. Oysa yazarken, insanın “aman canım, bu da söylenir mi? ” demeyeceği bir çok şey üşüşüyor parmak uçlarına. Sanki, yazarken, yazan ben değilmişim gibi geliyor bana ara sıra. Fransız antropolog Levi-Strauss “Yaban Düşünce” olarak Türkçe’ye de çevrilmiş olan kitabı için: “Ben o kitabı yazmadım. O kitap, benim aracılığıyla kendisini yazdırttı” demişti. (Söz arası, ne zaman antropoloji sözcüğü zikredilse, ben de antropoloji eğitimi aldığımı anımsıyorum. “Hı, evet, bende de var ondan” gibi bir şeyler söylediğim sanısına kapılıyorum sonrasında) .

Dün, seninle konuştuktan sonra, kızımla “satranç” oynadık. Daha doğrusu, satranç taşlarıyla oynadık. Kızıma yaklaşık 1 buçuk yıldır, azimle satranç öğretmeye çalışıyorum. Taşların yerini uzun zamandır öğrenmiş durumda zaten. Ama, satranç taşlarıyla oynamak daha çok hoşuna gidiyor O’nun. Çocuk işte! (Genellikle satranç taşlarından etrafı çikolatalı pasta yapıyor. Ve sonra da bu pastayı yermişiz gibi yapıyoruz) . Yavaş yavaş taşların hareketini de öğretmeye çalışıyorum. Dün, atların hareketini öğretirken, O’nun atının benim atımı oyun dışı bırakmasından ötürü çok üzüldü. Benim atımın oyun dışı kalmasını, “benim atım öldü” diye anlatmaya çalıştım. Atımı yere yüzü koyun bir şekilde bırakmakla bunu da simgeleştirmiş oldum kendimce. Kızım, “senin atın neden öldü? ” diye sordukça, mantıklı cevaplar bulmaya zorladım kendimi. “Benim atım öldü. Çünkü senin atın benim atıma tekme attı”. “Ama ölmesin senin atın. O da yaşasın” dedi. Ve sonra, 1 dakikalık saygı duruşunu andırırcasına bir sessizlikten sonra, kızım satranç taşlarından pasta yapmaya başladı.

Kızımın konuştuğu Türkçe ve Danca oldukça düzgün. Ara sıra bazı sözcükler karışsa da, genelde Danca’yı konuşurken Türkçe sözcükler karışmıyor işin içine. Dün, satranç taşlarıyla oynarken, Danca konuşuyorduk. Satrançtaki fil, Danca’da koşucu anlamına gelen “löber” sözcüğüyle karşılanıyor. Fakat, Danca konuşurken satrançtaki fil söz konusu olduğunda “elefant” (fil) sözcüğünü kullandı. Aynı olguyu, daha önce satranç taşlarıyla oynarken ve Türkçe konuşuyorken, Vezir’e Kraliçe, Şah’a da Kral demesiyle de yaşamıştık. Sanıyorum ki, diller arasındaki çizgiyi ne kadar kalın çizmeye çalışsak bile, beynin bir noktasında, dillerin sarmaş dolaş olma durumlarını da yaşayabiliyoruz. (Bu sarmaş dolaş olma halini, seninle yazışırken de hissedebiliyorum. Sözcüklerimizin kenetlendiğini kurgulayabiliyorum. Sarmaş dolaş olduklarını. Bir DNA-sarmalı gibi, artık ayrılmaz bütün oluşturabildiklerini düşünebiliyorum) .

(Sondan 2. mektup)

Bir şeyi söylemeyi ihmal etmişim sana. Bana gönderdiğin resimlerden birine dönüp dönüp bakıyorum. Kuzenin ve kardeşinin arasında, ağlamaklı bir duruşun var. İşte o resmine hemen her gün bakıyorum. Sonra, seni özlediğimin farkına varıyorum. (O resminde tarif edemeyeceğim kadar güzelsin) .

O resimde ellerinin ne kadar güzel olduğu da dikkatimi çeken şeyler arasında. Parmakların bir müzisyenin ellerini çağrıştırdı bana. Belki de ancak bir keman virtüözünde bulunan parmaklardır senin parmakların. (İlkokul ikinci sınıftayken mandolin kursu vardı okulda. O kadar çok gitmek istemiştim ki. Tabii gönderilmemiştim. Sonra, aynı apartmanda oturan komşu çocuğunun aradan bir kaç ay geçtikten sonra çaldığı mandolinin seslerini büyük bir hüzünle dinlediğimi hatırlıyorum şimdi. Ah, ben çocukken ne istemiştim de olmuştu ki zaten!) .

Yazmak en iyisi galiba. Telefonda konuşurken insan ister istemez gündelik konuları konuşuyor. Oysa yazarken, gündelik kaygılar fazla da yer kaplamıyor. Bu yüzden de belki yazarken insan daha bir damardan olabiliyor.

Birazdan sabah telaşımız başlayacak. 1 saat 15 dakika sonra tercümanlıkta hazır ve nazır bulunmak zorundayım. Daha öncesinde tabii ki kızımı yuvaya bırakmalıyım.

Seni bir gün çok sevebileceğimi, sana bir gün deliler gibi aşık olabileceğimi hissediyorum ara sıra.

Bu kez seni ensenden öpmek geldi içimden. Uzun uzun öpüyorum seni.

(Son mektup)

Yaşadığın gelgitleri anlıyorum. Hangimiz yaşamıyoruz ki bu tür gelgitleri? Hangimiz tam anlamıyla istediği şeyi elde edebiliyor ki? Hep eksik olmuyor mu bir şeyler? Hep bir şeylerden kaçmıyor muyuz gündelik hayat içerisinde? Hep o bizi her türlü tokada karşı koruyan çelikten maskelerimizin arkasına saklanmıyor muyuz?

Senin sesini duymak da güzeldi. Nedir ki, telefonda konuşurken tutuk konuşuyorum. (Uzun yıllar cezaevinde yatmış insanlara özgüdür konuşurkenki bu tutukluk. Dostoyevski’den öğrendim bunu) . Yazarken tutuk yazmıyorum ama. Dobra dobra yazabiliyorum. Coşkuyla, ama acıyla da...

Elveda diyorsun. Ancak bu elveda’nın erken bir elveda olduğunu düşünüyorum ben. Gene de, “beni rahat bırak” anlamında bir elveda ise bu, tabii ki sana ve kendime duyduğum saygı gereği, seni rahatsız etmeyi asla düşünemem. (“Beni rahatsız etme” anlamında söylediğin bir elveda ise bu, seni rahatsız etmeyeceğim konusunda güvence verebilirim. Ama bunun dışında, sana hiç bir şey konusunda hiç bir söz veremem) . Birlikteliğimiz sürerse, şöyle yaparım, böyle yaparım diyemem. Verdiği sözleri tutan biri olarak tanınan ben, söz verirken mutlaka bu sözü yapabilirliğim hangi ölçüde diye mutlaka bir muhakemede bulunurum.

1984 yılında okuduğum bir öykü vardı. (O öyküyü bir yana bırakırsak, kendisini pek edebiyatçı olarak göremediğim Ahmet Altan’dı yazarı, eğer yanlış hatırlamıyorsam) . Bir aşk öyküsüydü. Bir fil ile bir timsah arasındaki bir aşk öyküsü. Bir fil ile bir timsahın aşkı, yaşadıkları orman için kabul edilebilecek bir şey olmadığından, fil ve timsah kendi başlarına yaşayabilecekleri bir yere gitmeye karar vermişlerdi. Yola koyuldular bir sabah. Az gittiler, uz gittiler. Sonra bir göl kenarında, dinlenmek için durdular. Sonra öpüşmeye başladılar. Fil, hortumuyla timsahın nefes borusunu gıdıklıyordu. Bu her ikisinin de çok hoşuna gidiyordu. Zevkten ötürü kendilerinden geçmişlerdi. Bu kendinden geçmişlik içerisinde fil, hortumunu giderek daha derine doğru ilerletiyordu. Timsah, “nefes alamıyorum” demek için ağzını açıp kapattığında, filin hortumu kesilmişti. Hortumu kesik fil, acı içerisinde oradan uzaklaşırken, timsah boğularak ölmüştü. Yıllar sonra, o gölün kenarında oturan hortumu kesik fil, durgun suya ve suya düşen bir yaprağın suda oluşturduğu halkalara bakarak, “gene de güzeldi” diyordu.

Hortumum kesilmeden, ben gideyim en iyisi diyorsan, kal diyemeyeceğim sana. Ama git de diyemeyeceğim.

“yapmamalıyız...sonu başından belli bir kırılganlığa acıya ve hasrete kucak açmak bu...ben seni seversem..senin benim olmanı isterim..” Belki de haklısın. Yapmamalıyız. Ama, bu şuna da benziyor: Yolda bize bir arabanın çarpma ihtimali de olduğundan ötürü, evden dışarı çıkmamalıyız.

Ben bir gemiyim. Bir limanda daha güvenlikte hissederim kendimi. Nedir ki, bir gemi limanın birinde güvenlikte otursun diye de inşa edilmemiştir. Bir geminin rüyası, denizleri ve okyanusları özlemekten oluşur hep.

Sana benimsin diyorum. Ama bu sesleniş sen benim tapulu malımsın anlamında bir sahipleniş değil. Sen benim içimin biriciğisin anlamında bir sesleniş. (Biz hiç bir zaman birbirimizin tapulu malı olmayalım seninle, olur mu?)

Aşk var mı aramızda? Şimdiden söyleyemem. Ten tene değmedikten sonra, dil dile değmedikten sonra, bakış bakışa değmedikten sonra, bunu söyleyebilmem güç. “İlk bakışta aşk”a değil, fakat “son bakışta aşk”a inanırım ben. Son bakış aşkla doluysa, aşk vardır.

Heyecanlanan yalnızca sen değilsin, değildin. Ben de heyecanlıy(d) ım. Ben de merak ediyor(d) um seni. Sevişirken yüzündeki ifadeyi merak ediyorum senin. İniltilerini, gülümserken gözbebeklerindeki ışığın alacağı şekli, hırçınlığını... Bedeninin en kuytu köşelerini merak ediyorum senin.

Onat Kutlar'ın bir şiiri vardı. (Çevirisini bir Norveç edebiyat dergisinde de yayınlatmıştım) . Aklımda kaldığı kadarıyla şöyleydi o şiir: 'Vermeme imkan yok bana verdiklerini geri vermeye / Ama ayrılırken bir hesaplaşma da gerekli / Bütün bu güzelliklerden bir hatıra olarak / Sen beni al istersen, ben de seni'.

Ama, Özdemir Asaf’ın bir şiirinde yazdığı gibi: “Gene de sen bilirsin Lavinia”. Verdiğin karar ne olursa olsun, saygı duyduğumu belirterek, bu yazıtı da burada bitiriyorum. (Sabah en geç 8 buçukda kızımı yuvaya bırakmış olmalıyım) .

Uzun uzun öpüyorum seni. Sadece boynundan, ensenden ve dudaklarından değil... Bütün bedenini öpüyorum senin.
Son olarak, bu aşkın bittiğinin ayırdında olduğumu da söylemek istiyorum. Değil mi ki, zaten can çekişiyordu zaten olgunlaşmamış olan bu aşk. Gene belleğimde kalan bir şiirle, (Akif Kurtuluş’un şiiriyle) bitireyim: “Can çekişen aşkları da vurmalı / Vurmalı / Ve sıradan bir intihar süsü vermeli”.

Hoşça kal.

İsmail Aksoy
Kayıt Tarihi : 11.12.2005 03:19:00
Yorumunuz 5 dakika içinde sitede görüntülenecektir.
  • Zafer Zengin
    Zafer Zengin

    ..

    Diğer çalışmalarınızıda okudum..çok iç'ten..

    Kutlarımmmmmmmmmmm.

    ..

TÜM YORUMLAR (1)