Fesih Serhat - Hakkında Yazdığı Tanıtım Yazısı












*

Üç yasak rengi seviyorum ve yasak bir alfabeyle yazıyorum şiirlerimi, Anarşist çiçekler kokluyorum, Devlet sınırlarını ihlal eden kuşlara yardım ve yataklık yapıyorum, Umudun propagandacısıyım, Bütün sözcükleri örgütlüyorum.



Artık halkların değil, Aşkın şarabın ve sevginin ayaklanması var. İlk eylemde sınırdışı Oluyorum. Bana gözlerini yurt Eyle Mültecin olayım.


KENDİ ADINA BANA BİR KİMLİK ÇIKART BEN BİRAZDA SEN OLAYIM...


ÖzGüRLüĞü KıSıTLaNMıŞ, SeVDaSı YaSaKLaNMıŞ, UMuDLaRı KuRŞuNLaNMıŞ KiMLiKSiZ BiR HaLKıN CoCuĞuYuM
KeNDiMi SüRGüNe VeRDiM MuTLuLuĞuM CoKTaN İFLaS ETMiŞ..!
************************
NİSA
“İnsan sevmek için terk eder”

“Ey nisa yağmurlu geldin, sisle gidiyorsun”
“Taş; Nisa gizli bilgi! ”
“Su; Nisa aydınlık”

Şimdi Nisa, çıplak ayaklarınla koşma zamanıdır. Ellerin ne kadar uzak, saçların çok dalgalı, sen kadın olan, aşk yaratan, köle olan, zincirli ve zincirsiz olan, ölen ve öldürten, yaşamın kendisi olan…
Ve şimdi bir ritüeldeyiz. Şimdi her şey bir ateş yalımı gibi resmoluyor gözlerimde. Birazdan beni bırakıp gideceksin, sorgusuz sualsiz.
Nisa, şimdi kalk kutsa beni, elini yüzüme sür, kudretin aksın içime, gözyaşı dökemez oldum kederinden, şakaklarıma dokun şimdi. Ve taştaki bilgiyi ver bana Nisa, ben cahiliyim deryanın.
“Nisa, sen kadın, sen özgür olan, san yaratan”
“Nisa, şimdi kalk ve git. Beni bir yalnızlığa mahkum et mesela.”
Bileyim ki yalnızım, yalnız olunmadan büyümez diyeyim ve ritüelimiz yalnızlık bab’ında sürsün.
Ve Nisa! Aydınlık olandan döngel, suyu yüzünle içir bana. Ve saçlarının kutsal şelalesinde kutsa beni. Mesela de ki;
“Seni kutsadım ey aç olan, artık suya gereğin yok.”
“Ne muhteşem” diyeyim ben. Demek aşk böyle olur diyeyim. Ve bileyim ki aşk; aşken susuzluğa dayanmakmış mesela…
Nisa, birazdan gecebazlar gelecek, ürkme, gitme, sen kutsal olan, terk etme. Ve de ki; “Ben geldim gecenize. Ay yüzlü kadınım, levhalarda, taş kitabelerde ve eski zamanlarda türlü adlarım vardır, Sin mesela tasvir ettiğiniz en gizli düşüm.
İşte geliyorlar Nisa, boyunlarında kefiyeleri birer müsellah, ve gözlerinde senin ışıltınla. Bak toprağı incitmeden yürüyorlar Nisa. Biliyorlar toprağın çektiği acıyı, o yüzden anlarlar seni. Yüreklerindeki aşkın kaynağının sen olduğunu hissederler. Onlar çağlarının en duyarlı savaşçılarıdır Nisa!
“Merhaba ey kutsal savaşçı”
“Merhaba ey mukaddes yolcular”
“Şimdi ben Nisayım ve beni sizinle kalmaya zorlayan Gecebaz Nûda’dır”
“Mesela siz beni tanır mısınız? Ve neden bu dağlarda bir başıma dolaştığımı bilir misiniz”
“Ve biz seni tanırız Nisa, ve biz kadirbilmez değiliz, her ne kadar hamurumuzda hainlikte olsa kutsal olana da bir o kadar aşığız Nisa. Biz insanız, beşeriz ve toprağımızın gecebazlarıyız. Sende gizli olanın taşta gizli olduğunu; sende aydın olanın suda aydın olduğunu biliriz mesela. Ve biz kelimeleri önceden tasarlamayız, onlar oluşur zihnimizde ve yüreğimizde ve biliriz ki orada yapıcı vardır. Ve o yapısı sensin Nisa…”
“Ey kutsal olan bizi gafil sanma”
“Ey mukaddes yolcular, Gecebaz Nûda, aydan damıttığı yüreği ile nur olanı işaret etmiştir. Ben ki Nisayım; sudaki, topraktaki, ateşteki, havadaki, rüzgardaki cümle işaretlerin anasıyım. Ve sizdeki işareti anlamışım mesela. Sizler; yani Gecebaz Zin, Gecebaz Rozerin, Gecebaz Dicle, Gecebaz Nûda, Gecebaz Rodi ve Gecebaz Deniz, yaşam yapıcılarısınız…
Şimdi bir ritüeldeyiz, Nisa birazdan kayıp zamana kayacak, bütün düşlerimizi yeniden ve daha güzel görünsünler diye, gelecekte görülmek üzere toplayacak. Sonra da saçlarının her bir teline, bir tek Nisanın bilgi bir yazıyla yazı yazacak. Nisanın saçları düşlerimizin kitabesi olacak…

“Şimdi bir şey sormak istiyorum Nisa”
“İnsan neden terk eder”
“İnsan sevmek için terk eder Gecebaz Rozerin”
“Bu nasıl bir lisandır Nisa, terk ederek sevilir mi? ”
Ve sen tanrıyı anlasaydın, neden bizden uzaklaştığını bilseydin ve sen yüreğindeki o sönmeyen ateşin niye bu soruyu sorduğunu çözebilseydin ve sen bu soruyla sırlarını ifşa ettiğini bilseydin; terk etmek nasıl bir yaradır anlardır. Terk eden, terk edilenden daha zordadır. O yüzden sevmek terk etmekle başlar.
İşte bu nedenle siz buralardasınız, en sevdiğiniz şeyleri terk ettiniz! Niye! Çünkü sevginiz gerçek değildi; gerçek sevgi için terk ettiniz her şeyi… Kutsal sevgi için bu dağların gölgesinde yürümektesiniz şimdi.
“Nisa! Sen doğru olanın yüzüsün. Toprak sür yüzüme!
Ve sen şimdi korkunç derecede güzelleştin Gecebaz Rozerin, çünkü gerçeğin önündeki perdeyi kaldırdın kendi ellerinle…
“Nisa! İnsan neden ayrılır? ”
“Yanılgının kendisi insandır aslında. Şimdi bakın biz bütün anlamları ve kavramları yeniden yaratıyoruz mesela. Ve bunun için yalancı ve sahte dünyadan binlerce fersah yukardayız. Düşünün! Soru sormayı unuttuğunuz zamanlarda her şey ne kadar kolaydı! Ya şimdi? Zor olan ne kadar belirgin ve şimdi her şey daha güzel mesela. Bir damla pınar suyu, bir dirhem çiçek rayihası ve özgür bir soluk, ne kadar da anlamlı… İşte Nisa; bu gerçekliktir mesela!
Mesela siz şu anda gecebazsınız. Yeni bir yaşam doluyorsunuz bu dağların yamacında. Kim inanabilirdi ki, yaşamın buralarda sizin acemi ellerinizle ve deli hırçın yüreklerinizle yaratılacağına. İşte Nisa; bunu yaratmanın adıdır mesela.
O yüzden kadındır aslında. Yağmur, sudur ve topraktır. Unutmayın şimdi bir ritüeldeyiz. Mesela buna gecebaz ritüeli diyebiliriz. Siz gerçek gecebazlarsınız, ben bir düşün gecebazıyım mesela. Siz yaşamın gerçeğini örersiniz kadim ellerinizle, bende toplarım. Yeni düşler alırım-getiririm sizlere ki; yapınızın harcı güçlü olsun diye. Mesela bakın yapıcı sizsiniz, yaratıcı ben.
“Nisa! Neden seni çok fazla çıplak gözle gözlemezdik? ”
Aslında en çıplak olan bendim. Gözlerinizin perdeleri öylesine kapatılmıştı ki; baktığınız gözlerle beni göremediniz. Bende baktığınız ve size verilen gözlerdeki hain yandan korktuğumdan görünmedim. Ve aldatıcılar gelip beni çok yaraladı. O yüzden yıllarca, ulaşılmaz bir yıldıza çıktım ve inmedim ve düşlerinizi unutun, düş kurmayın ve görmeyin diye. İşte o zaman çöle döndünüz ve kurudunuz ve çıldırdınız ve delirdiniz ve hain oldunuz mesela! Sonra tekrardan Güneş Amara dan yükselince ve sizlerin ayakları sağlam basınca toprağa, dağları sevmeyi öğrendiniz ve kefiyelerinizi severek ve isteyerek boynunuza taktığınızda, hitabınız tıpkı yüreğiniz gibi büyüdüğünde; işte o zaman karar verdim yeryüzüne inmeye, artık size görünmenin vaktiydi. Çünkü siz artık gerçeğin Mukkades yolcularıydınız. Bu kavgada güçlü olmanız için düşlerimin kutsal suyundan besledim sizi, tıpkı eski zamanlarda güzel, soylu, savaşçı analarınızı ve atalarınız beslediğim gibi.
Ve bu gece Nudanın yüreği çağırdı beni. Baktım ki, temiz çağlayan gibi ve baktım ki, yüreğinde yağmur yağıyor ve baktım ki, sevgiyle Kutsal aşkını bende arıyor; geldim ve göründüm ve mabedgahı oldum.
Ve gecebaz Nudanın safir gözlerinden sizi izledim. Anladım artık Nisanın sizlere de görünme vaktidir.
Şimdi bir ateş yakın ritüelimizin son raksına tutuşalım.
“Gitme ey Nisa, bir sonsuzluk kadar kal”
“Zaten gitmeyeceğim Ey gece baz Zin” gitmek ve kalmak aklımın izafi zaaflarıdır. Ben hep orada olacağım.
“Nerede olacaksın Ey Nisa? ”
Sol yanınızda, aşk yanınızda, NİSA’nızda!
Şimdi hepiniz bir Nisa olmak için sınavı kazandınız. Ve kalkın ateş yakın ve yağmur toplayın ve taşı anlayın ve rüzgar doldurun nefeslerinize. Ve size lazım olan sizde gizlidir.
Yanılgı insanın kendisidir. Kalkın ve Nisa için bir sonsuz özgürlük raksı yapın… Şimdi sizler güşgahınızda kutsal bir aşkın mukkades yolcularısınız.
Ve kutsandınız ve arındınız ve sevgiye layık oldunuz!
Ateş yandı, yağmur toplandı, rüzgar doldu nefeslere ve Nisa artık kendini yeniden parçalayıp özüne dönünce, düşler yeni yolculuklar içinde yol aldı yeni coğrafyalara.
Sol yanına elini götürdü Gecebaz Nuda, soluğunun atışını duydu Nisanın ve şöyle dedi ritüelin sonunda;
“Şimdi Nisa bizde gizli, biz Nisanın gözlerinde. Ve kalkın yürüyelim Nisanın düşlerine… Mesela o düşler ki; bizi Nisaya götürecek olan, yani özgür olana…”
Ve yağmur tekrar yağınca yürüdüler Nisanın coğrafyasında…
“Ben oyum ki her kim olsa serfürü eyler bana,
Hak-i payım secdegah-ı zümre-i insandır.”
(Fuzuli)

SANA

Ben.....


Bütün yaslarımı geceleri tutarım,


Yıldızlar hüzününü akıtırken ruhuma....


Karanlığın göz kırpması,


Gecenin ışığıda nafileee......


Gecenin labirentide.


Gece,

Sensizliğim,


yanlızlığımı,


çaresizliğimi,

Sinsice fısıldar karanlığa......

Fettan,

Fettan ay ışığı

Yılana,
çiyana


Sinyal.....


Parıldar namluda.........


Bilirim...


Hayır gelmez namertin.


Akındanda

karasındanda.....


Tüm kötülüklr çirkeflikler;

Birer birer geceye baş koyar sesizce....

Tan sonrası başlar kırlangıçların göçü,


Doruktan yaylaya,


Uyuyan, yılanlarda uyanır uykusundan..


Ben mecalsiz,

Sanal segah,


Ruhumda sana pervane,

Cesedim kalır bende geriye.....

*****************************************************************************
Heval ez evîndarim

Heval ez evîndarim
evîndarê zimanê qedexe
evîndarê zimanê Kurdî me
evîndarê pêşeroja wî me

ji bo wî ez hilînım penûsa
dinivisînim pirtûka,helbesta,çîroka û dîroka
ez ji bo hebuna zimanê xwe
hêsirê xwe dirijînim li ser pelê jiyana xwe

zimanê min qedexe ye
dil li ji brîndare
pêşeroja wî tarî kirine
ez jî ji bo ronîkirina pêşeroja wî heme

zimanê mirov evîna mirove heval
mirov ji bo evîna xwe şer dike
emê jî ji bo evîna xwe şer bikin
nişanê cîhanê bidin ku
em hebum,em hene û emê hebim


************************************************************
PUSULA

Bu gece
Yıldızları çalmış bulutlar
Gök karanlık
Gece karanlık
Işık kapkaranlık
Bütün karanlıkları da çalmış
Hüzünler
Gece boş
Oda boş
Ranzam bomboş
Ve bir boşlukta
İpince süzülüyorum
Yüreğimin pusulası
Yönsüzlük hissiyatımı hafiflettikçe

*** *** *** *** *** ****
AND OLSU HAYAT BİZE

Nedense fazla ölmüşüz hep
Hep biraz fazla.
Tüfekler kör
Namlular uzun
Tetik sağır
Yinede yeşerir ömrümüz
Tarihi paslanmış boş kovanlar altında

Dalgın bakışlı bir kadındı Kürt tarihi
Ne zaman kaldırmışsa mahir başını çarpılmış
Ne zaman kendi olmuşsa satılmış sala patı
Revaçtaymış çapanoğlu uzatılmış el,
Gülmüş selam ve
El altında entrika yutmuş salon adamları bir düşman

O ise, sandık sepet bir tevazuuyla
Avuçlanmış sam yeli bir empatiyi
Ve narçiçekleri sanmış nahoş durumları
Narçiçekleri sanmış…

Kurt masalı mektepler
Mıymıntı zamanlar
Altı üstü latife, memat hayatlar
Kuzgun yavrusu ve şahinler ordusu
Külkedisi bir burjuvazi
“kul sıkılmayınca Hızır yetişmez” ninnisinde devrimcileri
Ve mahmur bakışlı “Abdurrahman çelebi” liderlere meftun
Bir” vatan! ”

İfrit olmuş yani kentler
Dağlarsa yar
Öyleyse neme lazım!
Dağlara çıkar bütün yollar
Kar, kış, fırtına ve uçurumlar kompliman
En ketum ırmaklar tutsun elimizden
Kopmuş tüm kızılca kıyametleri dolaştırsın

Nadidesıive nafilesi işgüzar bir çelişkidir
Dilimiz vurulsa
Ağzımız ölse
Gözlerimiz konuşur
Ve o uğultu
Güneşin sıcak soluğu gibi inleyen o uğultu
Güzlerimizin türküsüdür dinle!

Şahittir ışıklarına ruhani diz çöktüğümüz güneş
Gözlerimizi kapatıp ta mırıldandığımız “Gatalar”
“Vedalar” şahittir
Bugün değil ki küçük adam
Bugün değil ki hamasi inkârmış
Bugün değil halt etmiş işgaller
Üstümüze başımıza kısalır
Tüm ideolojik zamanlar
Ve hala kaçıncı zamandır bilmem ama
İlkel bir primattan dinledik
Hakkımızdaki fermanı

Yamandır canım yaman!
Vebalı boynumuza bir dindir bu,
Kalubeladan beri.
Kenan iline vaat edilmiş bir yaradır
Musa’sı yer İsa’sı gök
Süleyman’ı bıktırır etimizdeki kemirgen
Ve cevahiri taşa vurur tanrı
Kuran yazdırır sonunda isyanımıza
Zend Avesta yazar
Günü anlımıza…

Şad olsun
And olsun hayat bize
And olsun!
Hele bir gün doğsun…


*******************************************************
NEŞELİ KUŞ

Bak şu kuşun neşesine
Tünemiş hücremin penceresine
Ezgiler katıyor rüzgarın esintisine
Kaptırmış kendini kendi hevesine
Belli ki gülümsüyor gecenin ertesine
Bilmeden sunulur sunuyor çevresine
**************************************


BİR ÜLKE DÜŞÜNÜYORUM

Bir ülke düşünüyorum
Bitimsiz maviliğinde turnalar uçuşur
Kelebekler sevişir tonunda yeşilin
Ve
Esmerinden
Aşk destanları okunur gecelerinde
Dağlar ay renginde süslerken düşleri
Yıldızlar göz kırpar dost sıcaklığında

Bir ülke düşünüyorum
Özlemin ezgisi kardeşlik faslında
Şahlanır ırmaklar barış türkülerinde renkler menevişler sevgi muhabbetinde
Düşer yağmur damlaları
Başak bereketinde

Bir ülke düşünüyorum
Güneş iklimi
Şiir aşkında
Kurt ulumaları değil
Güvercin kuğurmaları yükselir seherinde
Çocuklar beslenir özgürlük melodilerinde
Tüter sevinçler gökkuşağı sarmalında

Bir ülke düşünüyorum
Bulutlardan ırak
Bahar aydınlığında
Bülbüller aşka gelir paylaşımın şavkında
Işır hayat anaların yürek atımı
Kıların tomurcuk patlatan gülümseyişinde
Ve
Akar zaman güneşle sevdasında

Düşlerimin bakireliğinde
Gülümseyişi çocuk
Adı barış olan
Bir ülkeye uzanıyorum
Dünya durdukça ötekisiz olacak
Şafaklarına yıldız yağacak.

******* ******* ******* *******
KESİK BAŞIM
Ne diyecektim? Artık hiçbir şey hatırlayamıyorum ki. Ha… Aklıma geldi, başıma gelen meseleyi anlatacaktım. Tamam.
Sabahın erken vaktiydi. Rutin yaşam tersliklerim içinde uyandığımda el yüzümü yıkamadan bir fincan zehir gibi ağır kahve içerdim. Geleneğimi bozmadım. Küçük ve oldukça nemli kirli mutfağıma geçtim. Ocağı ateşledikten sonra küçük cezveyi bıraktım üstüne. Dalgın dalgın bekledim. Doğrusu niye beklediğimi de unutmuştum. Farklı bir dünyaya göçmüştüm o an. Kaynayan cezveden taşınca küçük mutfağa buhardan bir bulut yayıldı. Birden bütün vücudumu ılık ve boğucu bir hava sardı, dalgınlığımdan uyandım. İlkin ‘ne oldu yine’ diye irkildim. Daha sonra cezveyi ocağın üstüne koyduğumu anımsadım. Taşan suyla ocak sönmüştü. Bir an ne yapacağımı biledim. Boşa giden gaz kokusuyla mutfak daha da dayanılmaz bir hal almıştı. Neyse ki, kahve yapmak için mutfağa girdiğimi anımsadım. Ocağı yeniden yaktım. Kısık bir alev kahveyi cezveye attıktan sonra hafifçe ateşe tuttum. Taşmasın diye karıştırdım. Sarımsı köpük verince cezveyi çektim. Akşamdan hazırladığım kahve takımı ile birlikte yatak takımına yöneldim. Sanki hiç uyanmamış,hala da dalgın ve uyuşuktum. Yatak odasına geldim ve birkaç kere tökezledim. Kahve takımını düşürmemen bir şans eseriydi. Yanı başımdaki tarabeze bıraktım takımı.
Dayanılmaz bir uykum vardı. Birkaç dakika daha kestireyim dedim. Uyandığımda 15 dakika gibi bir şey geçmişti. Kahve hala sıcaktı. Karıştırdım, yavaş yavaş fincana döktüm.
Birden yine her sabah kahveyi içtiğim sırada o öldürücü yalnızlık hissi içimi doldurdu istemeden. “Keşke bir dostum ya da bir eşim,hiç olmazsa bir kedi,bir köpek, ya da saksıda büyütülmüş bir çiçek yanımda olsaydı” içimden geçti. Korkunçtu bu his benim için. Her defasında kendime lanet okurdum böyle hislerim olduğunda; ancak bu hisler pusuda yatmış gibi kahve içtiğim sırada beni vuruyorlardı. Nasıl kendimi kurtarayım bu düşmandan! Hızla elimi fincana atarak kendimi bu düşüncelerden kurtarmaya çalıştım. Çok hızlı bir ataktı bu, elim titredi, fincan elimden düşecek gibi oldu,fincanı yine tarabeze bıraktım, bırakmasaydım elimden düşecek param parça olacaktı. Ama bu atak bir işe yaramadı, istemediğim düşünceleri koymuştum kafamdan böylece. Derin bir nefes aldım. Bu arada sanki vücudumun büyük bir parçası eksikmiş gibi bana geldi, bir tüy kadar kendimi hafif hissetim kısa bir korku anından hemen sonra derin bir rahatlık içime aktı. Yaşamım boyunca ilk defadır kendimi böyle hafif ve rahat hissediyorum,ne güzel! ...
Gönül rahatlığıyla elimi fincana attım. Ağzıma yükseltim. Fincan çok ağır geliyordu, sanki büyük bir demir güllesi. Bu ağırlığın altında elim hipertansiyonlu yaşlıların eli gibi titriyordu. Ağzıma kadar fincanı kaldırmak, çok uzun ve yorucu bir yolculuk yapıyorum gibi geldi bana. “Acaba ağzıma ulaştırabilecek miyim” gibisinden çok gülünç bir şey içimden geçti, yoluma devam ettim. Ama bir türlü bu yolun sonu gelmiyordu. Gülünç dediğim şey gerçekmiş gibi geldi bana. “ağzım o kadar uzak mı yani? Nasıl oldu da ulaşamıyorum bu lanet olasıca ağza? ! ” Bulamıyordum işte. İçim öyle bir gülme nöbeti aldı ki, deliler gibi kah kaha attım. Kime söylesem gülmekten kırılacak. Bedenime ait en işlek organı kaybetmiştim işte. Ne tuhaf bir güldürü. İnanılacak bir şey değil, korkunç da…
“Yoksa rüya mı görüyorum? Yok canım böyle bir şey rüya olur mu hiç? Ne diye kendimi kandırayım, apaçık ağzımı kaybetmişim işte”. Birkaç deneme daha yaptım. Fincanı sağa,sola,yukarıya,aşağıya getirdim nafile.
Her neyse, fincanla, kaybolmuş bir ağzı bulmak aklı başında bir iş değil, fincanı tarabeze bıraktım. Her iki elimle aramaya başladım. Korkunç bir şey. Omzumdan yukarı hiçbir şey yok! Kaynar bir suya düşer gibi oldum. Tüm vücudum titremeye başladı. Başım yoktu! Kaybolan ağzım değil, başımdı! Hiçbir zaman yapmak istemediğim bir şeyi yapmak istedim. Ağalamak. İçim dolmuştu. Boşalmak isterdim. Ne ağlayabilecek ağzım ve ne de yaş dökecek gözlerim vardı. Çevrem dönmeye başladı. Bir kara deliğe düşer gibi oldum. Her şey inanılmaz bir hızla ivme kazanarak dönüyordu. İçimden bağırmak geliyordu. Gevşedim bir çuval gibi yataktan yere yuvarlandım.
Ne kadar yerde kaldığımı bilemiyorum. Artık benim için gece gündüz farketmezdi. Kalktığımda korkum geçmiş, vücudum titremiyordu. Sanki birden başsızlığa uyum sağlamış olmuştum. Ama çevremdeki her şey anlamsızlaşmıştı. Çevreme bakındım hoşuma gidecek ya da ilgimi çekecek hiçbir şey dikkatimi çekmedi. Her şey sadece kuru bir maddeydi artık. Doğrusu bu hoşuma gitti, baştan beri böyle bir şeyin peşinde değil miydim ki?
Biraz doğruldum. Müthiş bir güç hissetim kendimde. Her şeyi etkileyebilecek ve hiçbir şeyden etkilenmeyecek, herkesi korkutabilecek ve hiç kimseden korkmayacak bir gücü vardı artık. Sevgi,aşk, şefkat,acıma, saygı… gibi aldatıcı tüm şeylerden arınmış biriydim artık. Hesaba katacak ve sayacak bir şeyden başka hiçbir bir şey görmüyordum, o da bendim… Ben…. Ben…
Size anlatacağım bu kadar. “Nasıl bir duygudur başsızlık” diye sorarsanız, benim için müthiş bir şey, güzelliği hesaba katmayan bir dünya işte. Daha ne isterdim ki? !
O: ne güzeldir başsız yaşamak, benim için!