Deniz Ercivan - Hakkında Yazdığı Tanıtım Yazısı

Das frühere Leben Ich wohnte lang in weiter Hallen Schweigen, Die abends in der Meeressonne Glut Sich stolz erheben und zur blauen Flut Sich gleich basaltnen Grotten niederneigen. Das Meer, darauf des Himmels Abbild ruht, Tönt feierlich beim Auf- und Niedersteigen, Und der Akkorde übermächt'ger Reigen Strömt in den Abend voller Gold und Blut. Dort lebt' ich lang in dämmerstillem Lächeln, Voll Wollust atmend Glanz und blaue Luft; Die nackten Sklaven, ganz getaucht in Duft, Sie mussten mir die müde Stirne fächeln, Von einer einzigen Sorge nur beschwert, Das Leid zu finden, das mein Herz verzehrt. Charles Baudelair Şiir(ler)i* 1. puhu kuşlarına dönerim yüzümü kalbimin penceresinde kaç demet ayrılık --- şarkı ve şefkat kırgını çocuklara dönerim ayrılığın dev kompozisyonunu belki onlar yazacak --- bir sıra neferiyim, katılırım o sevda taburuna gene omzuma ayrılığın silâhları asılacak --- yüzümü dağlara dönerim, savrulur saçlarım bakır çalığı öfkedir, saçlarım kavrulacak --- yüzümü yüzüne dönerim, yüzün kerbelâ bilsen: özbenliğim sana esir olacak --- taşbaskısı bir özlemdir zâten hayatım zulümdür, ölümdür, ayrılıktır.. ne kadar dayanacak? 2. bu ayrılık da nereden çıktı zümrütten tümcelerle konuşacaktık --- sol elimde bir top öksüz açelya fotoğraflarının önünde diz çöküyorum bir yandan yalvarırken allah'a öbür yandan cehenneme sesleniyorum anılarının önünde diz çöküyorum sol elimde bir top öksüz açelya --- bu ayrılık da nereden çıktı şiirselliğimiz çıldırasıya çiçeklenmişken tanyerine yürüyerek güzelleşecek kesintisiz bir duyguda kaynaşacaktık hayâl ağaçlarımız çiçeklenmişken bu ayrılık da nereden çıktı --- göğün derinliğini delen o tutku benliğimizi kökünden kavrayacaktı bâbil'in asma bahçeleri'nden kuşlar bize doğru uçuşacaktı yüreğimizi kökünden kavrayacaktı göğün derinliğini delen o tutku --- yâkuttan tümcelerle konuşacaktık bu ayrılık da nereden çıktı Bünyamin Durali (*): Afrodisyas Sanat, Kasım-Aralık 2013, Sayı 42 Sabahtan Öbürüne* sıra-dışı bir adamsın göğe bakmandan belli bir ırmağa zimmetlisin acımtırak gülüşlerin karıştığı bir ırmağa göğsündeki manifesto iyilikten yanadır gönlünde güzel insan kâfileleri -seyyah mısın, meczup musun, kâhin mi- yalnızca aşk adına yaşamaya yeminlisin yaşamaya yanılmaya yanmaya taş taş üstünde kalmayıncaya demem o ki: bir yanardağ ağzından daha deneyimlisin çocukların hepsinden daha acemi asma yaprağınca nârin adam, ey yoksulların mağlupların rambo'su cüret ettin ve sevdin aynalardan, ay ışığından anlam devşirdin sana mâvilikler, müjdeler sana fazla sevildin seher yeline vermeli seni veya bir gül buketine koklanmaktan canı çıkmış gül buketine gitmek senin şânındandır bir sabahtan öbürüne (*): Şiirli Çıkın, Mayıs 2001, Sayı 14 Eksik Kırlangıç* Yazar Şirince 21/10/2010 yanılgılarından geçil(e)meyen bir ömürdür benimki. ben bir eksik kırlangıcım. cahit sıtkı: "Ne doğan güne hükmüm geçer/Ne halden anlayan bulunur" demez mi bir şiirinde; ne vakit okusam o şiiri, o şiirin bu iki dizesini ne vakit hatırlasam, gözpınarlarıma geçiremem sözümü, bardaktan boşanırcasına yağan bir hüzünkâr yağmura teslim olurum o saat. derken, nereden çıkar gelirse artık, davetsiz ve diğerkâm bir misafir edasıyla kuruluverir başucuma cemal süreya; heybesinde: "Hiç birşeyim yok akıp giden sokaktan başka" dizesiyle. ben o dizeyle hasbıhal ederken, metin altıok, yangınların öz oğlu, bakışları külden şair, kuşatır etrafımı, insanın içini acıtan bir çekingenlikle; iki dize püskürtür üstüme, keder fıskiyesinden: "Benim bu dünyada bir yerim olmadı,/Kuytu gövdemi saymazsak eğer." yığılır kalırım oracıkta, kalkmaya davranırım, başaramam, beyhudedir hamlelerim. dedim ya, ben bir eksik kırlangıcım. ben bir eksik kırlangıcım: dinlediğim bozlaklardan, yürek yırtan ağıtlardan, firari türkülerden, vicdanımı dolam dolam tarazlayan o uzun havalardan, beni kara-kaderimle ve çocukluğumun incir sütü kokularıyla uzlaştıran mevlütlerden, naatlardan, kasidelerden, ortadoğu'lu şarkılardan, onları birbirlerine sarmaştıran yanık aşklardan kırıldı kanatlarım. bilenler bilir. yaşamasızım ben. yaşamsever olsam da yaşamasızım. yaşamı savunsam da! anlağımı, belleğimi, duyarlığımı ve hasılı tüm varlığımı bağışlasam ve gözümü hiç kırpmadan feda etsem de yaşam uğruna, yaşamasızım. zira ben, bu eksik kırlangıç kimliğimle, yaşamın kıyısına itilmişim egemenlerce, ne kıyısına, düpedüz ötesine külliyen itilmişim, bir daha geri dönmemecesine! o gün bu gündür işte, gömütlüklerde huzur bulurum. "Ölüm asude bahar ülkesidir bir rinde" demiş de yahya kemal, ben o deyişin ardına düşmüşüm. gömüt taşlarını okurum, kırık kanatlarımın acısı artar batman batman, kalbim sızıldar ve bana: "ey yaşamasız kişi, ben senin ömrüne ömür katamam bu incelikle, çıt diye kırılırım apansız, sonra seni kimler gömer bu toprağın derinine?" diye seslenir. anlarım ki haklıdır kalbim, bilirim ki umur görmüştür, inanırım, cefaların katmerlisini sürmüştür. bir fatiha suresinde eritirim sesimi. ben bir eksik kırlangıcım. yerim yok, yâranım yok. ilkyaz gelir, bir ırmağın suyuyla söyleşirim, talan edilmiş bir ırmağın. yaz geldikte, kavruk otlar sırdaşım olur. güz dayanır, kuru yaprak kavlince halleşirim, sokak kedileriyle. karakışta büzüşürüm bir ağaç kovuğuna, o kovukta korumaya savaşırım ruhumu, çağdaş kötülüklerden. ben bir eksik kırlangıcım. cihanı zorbalar, zorbalıklar zaptetmiş: bana en çok bu dokunur. uçamam, sürünürüm... Bünyamin Durali (*): Kurşun Kalem, Mayıs-Haziran 2010, Sayı:5 Memleketimden ŞAİR MANZARALARI* Siz de bilirsiniz: Aziz Nesin, halkımızın her üç kişisinden dördünün şiir yazdığını söylerdi. Bu cümlede, eleştirel ve ironik bir dokundurma var bana kalırsa. Cümleden, istenirse, şiirsever, şiire meftun bir halk olduğumuz sonucu da çıkarılabilir ya, ben burada Nesin’in, onu demek istediği kanısında değilim. Tersine, Nesin, mezkur cümlesiyle, halkımızın şiiri hiç önemsemediğini, ciddîye almadığını; şiiri şıpinişi yazılabilen bir uğraş olarak gördüğünü; şairliğin “boş işler müessesesi” ve şairin de “kaldırım mühendisi” gibi algılandığını söylüyordu. O bunu demek istememişse de, ben böyle yorumluyorum ve yorumumun da sonuna değin arkasında duruyorum. Gündelik konuşmalarda, yeni tanıdığınız kişilerle ilişkilerinizde, siz de sıkça rastlamışsınızdır: “Ah gençliğimde ben de şiir yazardım”, yâhut, sizin şiir yazdığınızı ve yayın organlarında yayımladığınızı nasılsa işitmiş birinin, “ben de şiir yazıyorum” deyiverdiğini. Saftirikliğinize gelir de, “görebilir miyim bir şiirinizi” derseniz, çoğu kez eksiksiz bir yandı gülüm keten helva havasıyla karşılaşmanız işten bile değildir. Günümüzün gazete diye çıkan magazinel-sansasyonel paçavralarında, kadın bedeni ve ayaktopu faşizmi üzerinden izlencelerle yüksek tutarlarda paralar kazanan tv kanal(izasyon)larında arzıendam eden “kaset şairleri”nin çığırtkanlıklarına benzeyen safsataları, tırnaklarınızı kemirerek, “yeter be!” dememek için nerdeyse kalp sektesine yol açabilecek gerilimlerle dinlemeye hazır olun artık. Döktürürler de döktürürler! Analar ne arslanlar doğurmuştur! Hira Dağı’nda Muhammed’e, Tur Dağı’nda Mûsa’ya gelen vahiyler bile, böylelerinin ilham zenginliğinin yanında halt etmiştir! Bir de beğenmek mecburiyetiniz vardır ha, çektiğiniz işkenceler yetmez. Beğenmezseniz, sizi burnu büyüklükten tutun, derece derece genişleyen başka olumsuz sıfatlarla karalamaya kadar varan "hazır kıta"ya dönüşüverirler oracıkta. Yukarıdaki iki paragrafta, insanımızın şiir beğenisi fukaralığına değindim. Şiire ve şair kişiye bakışındaki sakatlıkları/salaklıkları elledim. Şimdi biliyorum, kimi “romantik halkçılar”, kimi “kitle kuyrukçuları”, kimi “öldür Allah Marksçılar”, beni Bekir Coşkun’a benzetecekler; seçkincilikle (elitist olmakla) itham edecekler. Halkımızı “bidon kafalı” ve “kıllı göğüslü” şebekler diye tasavvur ettiğimi savlayacaklar, olsun; ben bu minval safralıklarla çok çarpıştım. Vız gelir, tırıs gider. Ben, günlük aş-iş kavgasındaki insanların şiire yaklaşımlarını beğenmiyorum diye, onları dışlamıyorum ki. Halktan ve halk çocuğu olduğumu yadsımıyorum ki. Kökence yoksulluktan gelmiş biri olarak yadsıyamam da. Bu ülkenin önde gelen üniversitelerinin birinden dereceyle mêzun olduğum hâlde (bunu söylerken yüzüm kızarıyor), kıt-kanaat yaşamanın ne demek olduğunu gâyet iyi biliyorum. Bu necipliğinden ve nezihliğinden sual olunmaz Emlâk Memleketi’nin coğrafyası ve târihi, benim tâlihimi hiç güldürmedi. Dile kolay, uzun yıllar “sol sakıncalı”ydım devlet arşivlerinde. (Şimdi aklandım mı, vallahi bilmiyorum). Çok yüksek puanlarla kazandığım sınavlara karşın, cüzamlı muâmelesine tâbi “negatif ayrıcalıklı bir Türk” olarak, kamu hizmeti koltuklarından ırak tutuldum. Böyleyken, ne diye küçümseyeyim halkı? Benzer acılardan geçtik, benzer ağulardan içtik. Ben bu halkın mütemmim cüzüyüm. Halkla hesaplaşmak gibi bir derdim yok. Onun yaşadığı mâcerâların içinden geldim, içinden gidiyorum. Bir olguyu saptıyorum burada, nesnellikle saptıyorum: Bu halk, sâdece ekonomik açıdan değil, toplumsal, kültürel, siyâsal açılardan da kuyruksokumuna kadar sömürüldü. Sanatsal (estetik) açıdan derseniz, vandallarca tam bir soykırıma uğratıldı. Sonuç, kaçınılmaz olarak böyle olacaktı. Karnını doyurması, barınması vd. en yaşamsal gereksinmelerini sağlaması engellenen insanların şiirle hemhâl olmasını beklemek, hamakatlık değilse hamhalatlıktır. O da değilse hamhayalciliktir. Bu sebepten, halkın şiir beğenisinin düşüklüğünü göstermek, haddizatında onun müstahak olmadığı bir yerde durduğunu, tutulduğunu belirlemekle eşdeğerdir. Halk Cephesi’ndeki şiir ahvâlini böylece berraklaştırdıktan sonra, gelelim madalyonun öbür yüzüne: Şairler Cephesi’ne… Hemen îtiraz edilebilir bu deyişime: “Şairler Cephesi de ne demek, şairin cephesi halkın cephesinden başka bir cephe midir?” diye. Doğrudur, şair de esasta emekçidir ve ezilen sınıfların sesidir. Dahası: has şairlerle halklar etle tırnak gibidirler, ayrılmazlar (burada tekil örnekler sunmak gereksiz, bilenler biliyor). Öyleyse, şair cephesi ve halk cephesi türünden bir ayrıma gitmek, sosyolojik olarak yanlıştır; ama, sanat fenomenleri bağlamında doğrudur ve ben bu ayrıma burada, kategorik olarak değil, kuramsal olarak gidiyorum. Bir kere baştan demeliyim ki: Çok iyi, estetik ve etik seviyece çok güçlü şairlerimiz var. Ve onların dünya şiiriyle boy ölçüşebilecek şiirleri var. Bunları bir kenara bırakarak, ben bu yazımda, şiir dünyamızı arsız ayrık otları gibi kuşatan, zehirli sarmaşıklar gibi sarmalayan, benim kaba hatlarıyla “olumsuz şairler” veya şair nitemine yaraşır bulmadığımdan, kasten müstehzî bir biçemle “müteşairler” diye adlandırdığım kesimin topografyasını çıkarmaya, profilini çizmeye çalışacağım. Öyle bir müteşairler tipolojisidir ki bu, neresinden deşmeye kalkışsanız, orası elinizde kalıyor. Şair ve şiir adına üzgülere gömülüyorsunuz. Mahvoluyorsunuz özcesi. Şairden de şiirden de buz gibi soğuyorsunuz hattâ. Hani, Muhammed Peygamber’e izâfeten söylenen bir söz var: “Ben Arabım ama, Arap benden değil.” Siz de hayatınızı şiire adayan, insan olmanın anlamını şiirle doldurmaya çalışan bir şairseniz (şiirseverseniz), “Ben şairim ama, şairler benden değil” demek mecbûriyetinde kalıyorsunuz, elinizde olmadan. Söz konusu olumsuz şairlerin/müteşairlerin niteliklerini birbirinden kalın çizgilerle ayırmak pek olanaklı değil. Bu nitelikler öylesine benzerlikler taşıyabiliyor ki bâzen, biri diğer(ler)ine sınırdaş, biri diğer(ler)inin içinde, biri diğer(ler)ine yapışık olabiliyor kolaylıkla. Öbekler halinde anlatacağım niteliklerin sâdece birini taşıyan bir şair olabildiği gibi, birkaçını ya da hepsini birden taşıyan şairler de var. (Burada kullandığım ve aşağıda sürekli kullanacağım şair ibâresini, lâfın gelişi kullanıyorum. Onları şair olarak gördüğümden değil). Hemen söyleyeyim ki, benim burada saptadığım niteliklerden çok daha çeşitlisini siz de saptayabilirsiniz. 1.BENMERKEZCİ ŞAİRLER: Bu şairler, büyük dağları Allah'ın yarattığına inanırken, orta boy dağları da kendilerinin yarattığına îman eden şairlerdir. Varsa yoksa onların yazdıklarıdır şiir! Çağlar-üstü ve zamanlar-ötesi bir konumları olduğunu, bu kahpe dünyaya bugüne değin kendilerinden büyük bir şair gelmediğini, bu Allahsız-Kitapsız Yeryuvarlağı'na daha sonra da kendilerinden büyük şair gelmeyeceğini düşünürler ve söylerler. Şiir, onlarla başlamış ve onlarla bitmiştir, sürecekse de onlarla sürecektir! Bunlar arasında, her nasılsa, poetikçe ve estetikçe yetkin şairler olabilmekle birlikte, çiziktirdikleri sinek boku mesâbesinde olmayanlar da vardır. Florinalı Nâzım’ın postmodern imitasyonları. 2.REKLÂMCI ŞAİRLER: Kendilerini görünür kılabilmek için, tüm insanca değerlerin üstünden yıldırım hızıyla geçebilirler; yeter ki, gündemde olsunlar ve tüm kamu-âlem onlardan bahsetsin. Ekranlarda boy göstermek, şiir şenliklerinin müdâvimi ve ulusal-uluslarası şiir organizasyonlarının vazgeçilmez elemanı olmak, bunların has işleridir. Gorki, o pahâ biçilmez değerlerle yüklü cümlesini, böylelerini iğnelemek ereğiyle söylemiş olamaz mı: “Bütün düğünlerde onlar gelin ve damat, bütün cenazelerde onlar ölü.” Sponsor bulmakta asla zorlanmazlar. Zîrâ, dirsek temaslarını, ayak-oyunlarını ve kimin arabasına binerlerse onun şarkısını (şiirini) söylemeyi müthiş kıvırırlar. Bukalemundurlar, arâziye uyma yetenekleri konusunda bunların eline kimse su dökemez. Sağcı, solcu, dinci, lâik(çi), milliyetçi, liberal, fark etmez, bilumum iktidarlarla çok iyi geçinmekte de gâyet mâhirdirler. 3.YARIŞMACI ŞAİRLER: Ben bunlara “hipodrom şairleri” diyorum. Yorulmak bilmez atlar gibi koştururlar ordan oraya. İster en ücrâ bir taşra kasabasının belediyesi, ister yerel bir gazete, ister entipüften bir sanat dergisi düzenlesin, her boydan/her boyadan şiir yarışmasına balıklama atlarlar. Hele bir de, farazâ bir plâketle, birkaç kuruş parayla veyâ bilmem işte birincilikle, beşincilikle filân ödüllendirilmesinler, seyredin o vakit gümbürtüyü. Bunu internet sitelerine, kendilerini tanıtırken yazmayı mümkünü yok unutmazlar. Meselâ, ben bilirim, o zamana kadar birkaç da kayda değmez kitap yayımlamış orta yaşlı bir taşra şairi, bir yerel gazetenin düzenlediği şiir yarışmasında, 20 bilmem kaçıncı geldiğini, sonradan yayımladığı kitaplarının arka kapağına yazıp durmuştu. Gene, çok yakınlarda, adı-sanı bilinmez bir dergiciğin düzenlediği ve katılımcı sayısının 10’u bile bulmadığı şiir, öykü, deneme yarışmalarında sırasıyla 1.ciliğe, 2.liğe ve 3.lüğe lâyık(!) görülmüş “profesyonel” (futbolcunun profesyonelini işitmiştim de, şairin profesyoneli nasıl olur, aklım hiç almaz ya) bir internet şairi de bunları, sanal bir edebiyat sitesinde şişine şişine bildiriyordu. En çok, yarışmacı şairin egosunun patlamasından ürkerim. Bunlar, şiirleriyle değil, saymaca (istatistiksel) birtakım rakamlarla ayakta durmaya çalışırlar ki, şiirin haysiyetini yerin dibine sokan şair tipi de en çok bunlardan zuhur eder. Şiirin, temelde ontolojik (var-oluşsal) bir ıralanmayla yükümlü olduğunu, kıraçlıktan çatlayan akılcıklarının kıyısından dahi geçir(e)mezler. Ayrıca, kimin hangi sidik, af edersiniz, şiir yarışında kaçıncı geldiğini de size bircik bircik sayabilirler. Kıskanç ve dedikoducudurlar ayrıca. Ellerinde bir mezura, pardon bir şiirmetre, hangi şair müsveddesi, hangi kulvarda hangi ipi göğüslemeye çalışmaktadır, onun derdindedirler. İhtiyar dünyamızın gördüğü-göreceği en gülünç (komik değil) şair prototipidir bu. Ben kendilerine acımaktan ölüyorum hakçası, öylesine patetiktirler ki. Sanatlar alanının, kendine özgü paradigmaları ve yasaları bir yana, öznelliklerle ıralandığını, bu yüzden de sanat insanlarının ve onların eserlerinin yarıştırılmasının, sanatı/sanatçıyı bir emtiaya, bir eşyâya dönüştürmek isteyen maddeperest ve ruhsuz kapitalizmin pis bir tuzağı olduğunu bunlara anlatamazsınız. Kısacası: Şöyle bir parlatılıp, bir süre kullanıldıktan sonra çöplüğe fırlatılmak üzere numaralanmış, Türk(çe) Şiir Oligarşisi’nin oyuncak-şairleridirler onlar. Şiir tîranları ve şiir sömürgenleri, onları kullanırken, onların aşağılık komplekslerini tâmir etme ameliyesini de aksatmaz tabi. Edebiyat dünyamızın bence en gözüpek yazarı (bu yüzden ki: edebiyat patronları ve ağababaları, çıkardıkları yayın organlarında, onun adına ve eserlerine yollama yapmaktan, ustalıklı manevralarla kaçınırlar) değerli eleştirmen Cengiz Gündoğdu, benim burada değinip geçtiğim bu meselenin candamarına basmaktadır birkaç on yıldır. "Star Sistemi" olarak adlandırdığı bu müptezel mekanizmayı, Varlık'ta başlayıp İnsancıl'da sürdürerek, "Eleştiri", "Rüzgâr", "Ekmek", "Taşkıran", "Yıldız Güncesi" adlı vö. çok kapsamlı-doğurgan kitaplarıyla teşhir ve tecrit etmektedir de, ne yapsın ki yapayalnızdır söz konusu kavgada: Haklı, fakat yapayalnız! 4.SAVSÖZCÜ ŞAİRLER: Bunlar, şiir söylemezler, şiir yazmazlar. Bangır bangır bağırırlar. Üstlerini-başlarını paralarlar âdetâ. Ortalığı kurugürültüye boğdukları kadardır şairlikleri. Üç-beş kalıp-kavramdan gerisini bilmezler Bu cenahta saf tutmuşun da binbir çeşidi vardır: Sert devrimciler meselâ. Nâzım’dan başka şair, kargadan başka kuş tanımazlar. Ece Ayhan mı, bırakın şu marjinali! Cemal Süreya mı, İlhan Berk mi; erotizmacıdır onlar! Erotizma, devrimciyi bozar. Sabri Altınel de devrimcidir ya, hem de şiirinden ödün vermez bir devrimcidir ama, ne gam, adını duymamışlardır! Gonca Özmen mi, Zeynep Köylü mü, amaaan siz de, burjuva süprüntüleri işte! Mümini-mütedeyyini başka bir âlem: Vaaz etmekle şiir yazmayı birbirinden ayıramayan bir tuhaf mahlûkattır. Mâdem, bizi Allah yoluna çağırmakla yükümlü sayıyorlar zatıâlilerini; neden müftülükle, o olmazsa neden bir köy câmisinde imamlıkla iştigal etmediklerini düşünedurmuşumdur hep... Milliyetçisi mi: Tanrı Dağı kadar Türk olmanın dayanılmaz ağırlığından mustariptirler. Ergenekon ve Oğuz Kağan masallarından mülhem anakronik ruhlarını dezenfekte etmenin çâresini, neden şiirde ararlar, onlara da aklım ermez hiç. “Bayrakları bayrak yapan üstündeki kandır/Toprak eğer uğrunda ölen varsa vatandır” hamâsetini şiir zannetmekten şekvâcı olmadıkları gibi; çok enteresan, bu sığlıklarından ziyâdesiyle hoşnutturlar. 5.SULUGÖZLÜ ŞAİRLER: Bunlar, ağlamakla-sızlamakla şiir yazmayı, birbirine fecî hâlde karıştıran şairlerdir. Modern değil, pre-modern çilekeşler! Ahları-vahları, yerleri-gökleri tutmuştur. Kahpe Felek, olanca insafsızlığını, nedendir bilinmez, hep onlara harcamıştır! Mağdur ve mazlum pozisyonlarında durmaktan mazoşistçe ve hedonistçe tatlar devşirirler. İki gözleri iki çeşmedir her dâim. Kendilerine acımakla kalmazlar, sizi de acındırmaya savaşırlar. Hep onlar terk edilmiştir ve mâhut sevgililerine “ya benimsin, ya kara toprağın” tarzında inciler döktürmekten telef olurlar. Hep onların hakkı yenmiştir ve günü gelir sizi de, hiçbir dahliniz olmadığı halde, vicdan âzaplarına gömerler! Şiirleri dilenci çıkınlarına benzer. 6.İNTERNET ŞAİRLERİ: Şunu vurgulayayım önce: Şairlerin internette şiir yayımlamalarına mutlak olarak karşı değilim. Ne var ki, internette şiir yayımlamayı mutlaklaştıran şairlere, gündüzünü-gecesini sanal edebiyat sitelerine şiir yollamaya hasredenlere karşıyım. Bunlar, düpedüz msn manyağıdır ayrıca. Şiirlerini oraya buraya yollamaktan bîtap düştükleri çok görülmüştür. Sonra, ardı ardına yorumlar gelir şiirlerine. Ne yorumlardır ama: “şâhâneydi, çok güzeldi, tebrikler, sevgilerimle, saygılarımla” kuruluğunu ve samimîyetsizliğini asla ve kat’a aşamayan, tırşıkçılığı kimselere bırakmayan, yırtık-çuval benzeri yorumlar hepsi de. İnternet şairi, bunları hemen onaylar ve şiirinin altına kayıtlar. Keyfine diyecek yoktur, şairliği tescillenmiştir zîrâ. Aynaya bakar azâmatle ve şükreder Allah'ına. Şuara’ya müdâhildir artık. Kimseler koparamaz oradan onu. Ama, bir şey daha yapması gerekir: Şiirine bol keseden övgüler püskürten kimilerinin şiirlerine bakarken (okumaz o, bakar), dudaklarını büzer, yüzünü buruşturur. Beğenmez de eli mahkûmdur, tutar, o da onun şiirlerini yıkayıp yağlar. Tamamdır artık, “şiirci kötülük dayanışması” yürürlüktedir. Karşılıklı mesajlaşmalar başlar ve buradan büyük olasılıkla şiiri dışlayan ama duygusal iletişimleri başlatan çağrışımlara geçilir. Olağanüstü bir aşk’ın ilk kıvılcımları çakmıştır! Mutluluklar! 7.ELEŞTİRMEN DÜŞMANI ŞAİRLER: Her yumurtladıkları, muhteşemlik âbidesi şairlerdir. Kıllarına dokunamazsınız. Kırk gün sırtınızda taşıyın bunları, bir dakikacık indirin, görürsünüz hanyayı-konyayı. Çoğunun yazdıklarının şiirle kıyıcığından bir âşinalığı olsa, âmennâ! Öyle değil ama! Demokratlık nedir, azıcık bilseler, sorun çözülecek oysa. Hem yayımlıyorlar yazdıklarını, hem de herkesin avuçlarını patlatırcasına alkışlamasını bekliyorlar. Demokrasi kültürü, eleştiriyi, eleştiriye katlanmayı ve özeleştiriyi de içermez mi? Siz yayımlayacaksınız, beğenen de olacak, beğenmeyen de. Beğenmeyenler, neden beğenmediklerinin yazınsal/estetik gerekçelerini tutarlılıkla sergiliyor ve sizin kişiliğinize saldırmıyorsa, bundan gocunacak ne vardır? Siz de, anti-tezlerinizi ileri sürer, sanatınızı savunursunuz. Erdemlilik, bütün bunları basîretle, ferâsetle karşılamaktır. Karşılayamıyorsanız, şair olmak bir yana, düz bir insan bile olamazsınız. Kaldı ki, sizin eleştirmen dediğiniz kişi, sizin emrinizde çalışan, ağzı var dili yok, maaşlı devlet mêmuru değildir ki, sizin her dediğinize biat etsin! Eleştirmen düşmanı şairler içinde, az da olsa, şiiri bîhakkın bilen şairler de var. Hadi cühelâ takımı şuara neyse ne de, bunlara n’oluyor Allah aşkına! Bunlar, nasıl oluyor da, çapsızlaşıyor, kertikleniyor? Şiirin “salt estetik” işi olduğu, şiir denen estetik nesneyi yazan şair-öznenin “etik” davranmasının (da) zorunlu olmadığı zehâbında mıdırlar mütemâdiyen? Ahlâksız şairin şiirinden kim ne türden bir etkilenme yaşayabilir ki? Yaşasa bile, o etkilenmenin okuyanı/şiirseveri dönüştürücü bir işlev taşıması mümkün müdür? Böylelerinden yediğim küfürlerden Tuna’ya köprü olur. 8.EDİTÖR TASLAĞI ŞAİRLER: Kıytırık dergilerin editörleri de dâhil, çoğunun sahte asâletten ve gururdan başı dönmüştür. Dergilerinde yazmanız için sizi baştan bir güzel yağlayıp ballarlar. Ne derseniz deyin “kahve dövücünün hınk deyicisi” gibi başlarını sallarlar. Özgür ve demokratik bir ortamda yazdığınız yanılsamasını yaşatırlar size bir süreliğine. Geçici ve kandırıcı bir mutluluktur bu. Çok sürmez, dergi birkaç sayı çıkmış ve hatırı sayılır bir okur kitlesine ulaşmıştır. Birkaç dost mahfilde de adı geçmiştir. Yazı ve şiir sağlama sıkıntısını da görece atlatmıştır. Editörün biti kanlanır, çehresine taktığı maskeyi indirir ve size ihtiyacının kalmadığını hissettirmeye başlar. Her yazdığınıza maydanoz olmaya başlar. Murâdı: “ben dergi patronuyum, bir statüm var artık, yanısıra şairim de” görüntüsünü meşrulaştırmaktır. Bunu başarır da nitekim. Hepi-topu üçbuçuk şiir yazmıştır ama, sizin yıllardır edindiğiniz birikimin üstüne, bu üçbuçuğu sıvamasını da becerir. Şiirinizin haysiyeti vardır, çeker gidersiniz oradan. Hâyır, siz özgür irâdenize göre kopmamışsınızdır dergiden; o sizin şiirlerinizi beğenmemiş ve size “yol göstermiştir”! Şairdir ya bir yandan da, kibarlığına halel gelmesin diye, kovdum demeyebilir. Bunu bir iyi niyet belirtisi sanmayın sakın; görgüsüzlüğünün ve ahde vefâsızlığının kılıfıdır. 9.MEMUR (KILIKLI) ŞAİRLER: Bürokrasinin alt-orta-üst katmanlarının herhangi birinde çalışanlardan, çoğunca da emekli öğretmenlerden müteşekkil bir zümredir. Memur kılıklıların kimisi tapu dâiresinde, kimisi de yerel yönetimlerdeki arpalıklarda falan çöreklenmiştir. Emniyet mensubu, asker, hekim, avukat, öğretim üyesi vs. olanları da var. Yâhut, meslekçe mêmur olmadığı hâlde (kaldı ki mêmurluk meslek değil, bir pozisyondur), ruhça mêmur olan şairler. Şiir, onlar için, dost meclislerinde meze olmaktan öteye geçmez pek. Gül gibi meslekleri vardır zâten, şairlik de şanları olsun! Süs eşyası, yüzgörümlüğü cinsinden bir şey işte. İstediklerinde takacakları, istediklerinde çıkaracakları bir kravat gibi meselâ, yahut bir silindir şapka. Daha fiyakalı görünmenin bir çeşit alâmetifârikası! Âmirlerinin müsaade ettiği kadar şairdirler. Maazallah ekmek teknelerinden olurlarsa, evlâdıiyallerine kim bakar sonra! Kaytan bıyıklısı da var, kayık ayakkabılısı da. Takım elbise giydirilmiş, biyonik robotlara benzerler. 10.ŞİİR KONTROL HAPI KULLANMAYAN ŞAİRLER: Hastalıklı keçinin bokunu fırlatması gibi şiir fırlatırlar beş vakit. Günde bir kitap boyutunda çırpıştıranına dahi rastlarsınız. Yüce Allah bunlara bir ilham bağışlamıştır ki, yaratıcılıklarının haddi-hesabı yoktur! Her satırları değil yalnız, her sözcükleri ve her heceleri, hattâ her harfleri mukaddestir, hadis hükmündedir neredeyse! Ol sebepten ki, arkalarına bakmadan tam-gaz yazarlar, şiirlerinin kılı-kılçığı var mıdır diye düşünmezler hiç. Yoktur. Allah olanca rahmetini onların kalbine doldurmuştur! Öyle ki, kitaplısından vazgeçtim, internet budalasının panelinde bile, binlerce şiirle yüzgöz olmak zorunda kalabilirsiniz her an. Nuh Nebî’den kalma kafiyelerle yazarlar ve yazdıkça da azarlar. Durdurabilene aşkolsun! 11.HİÇ OKUMADAN HABİRE YAZAN ŞAİRLER: İçlerinin bir okyanusları vardır ki, tükenecek cinsten değil. Kimilerinin kendince mâzeretleri var, yerseniz artık: Etkilenmemek ve özgün kalmak için okumazlarmış. “Hadi şiir okumuyorsun bu yüzden diyelim, peki başka bir şey neden okumuyorsun” deyin hele, ağzınızın payını derhâl verirler: Senden mi sorulacak! Bundan yıllar önce, gözlerimle gördüm, kimi kitaplarını 10.000 bastırmış emekli ilkokul öğretmeni bir müteşair tanımıştım bizim Trakya’da. Kendisine hangi şairlerden hangi şiirleri sevdiğini sormuştum. Cevap, Allahlık Ali Bey'e yaraşır cinstendi: “Ben öğretmen okulundan mêzun olduğumdan beri hiçbir şey okumadım.” Böyledir bizim memleketin şairi. Var mı bir diyeceğiniz? Okumaz okumaz, size ne! Bir keresinde de, henüz bir ay kadar önce, şiirlerini hakçası beğendiğim, üniversiteden Tarih mêzunu bir gençle yazışıyorduk internetten. Kimi sanat-edebiyat dergilerinde şiirleri yayımlanmış, bir de düzyazılardan oluşan bir kitabı varmış. Ece Ayhan’dan söz ederken ben, Ece diyormuşum da, “o kadın şair”le o kadar samimiymişim de, onun için mi Ece diyor muşum; bunu soruyordu bana. Ece Ayhan’ı kadın zannettiği yetmezmiş gibi, İkinci Yeni’nin en sıkı şairinin öldüğünden habersizdi. Aklımı kaçırayazdım! Meğerse, bir-iki gün sonra anladım ki, sanal edebiyat sitelerinde gezinmekten, kitap/dergi okumaya vakti kalmıyormuş garibimin! 12.SIKIŞINCA “AMA BEN ŞAİR DEĞİLİM Kİ” DİYEN ŞAİRLER: Sağda solda hasbelkader şiirlerimiz-eleştirilerimiz yayımlanıyor ya, kimi insanlar bizden de yazdıklarının yorumlanmasını, değerlendirilmesini istiyorlar. Doğrusu, ısmarlama eleştiriden yana değilimdir ya; genelde kıramıyorum insanları, yazıyorum ben de. Baktım, bir, iki üç.. derken aldı başını geliyor bize küfürnâmeler. İlkin sırtımızı sıvazlayanlar, yazdıklarını olumsuzlayınca, sırtımızdan hançerlemekte hiçbir beis görmez oluyorlar bir aşamadan sonra. Allah'tan ki, aralarında “ama ben şair değilim ki” demekle yetinenler de var. Aksi hâlde, ne anamız sağlam kalacak, ne avradımız. Onlar, şair olmadıklarını söyleyince; bize de meselâ “esas olarak ıspanakçısın diyelim, neden ıspanaktan satmaktan çok şiir yayımlıyorsun?” gibisinden sormak kalıyor doğallıkla. (Ispanak üreticisi de şiir yazabilir elbet, demek istediğim başka bir şey). Akabinde, küfürler yağmur gibi yağmaya başlıyor; “ama ben şair değilim ki” cemaatinin müritlerinden. Sıvışıyorum yavaşça: Onlar sağ, ben selâmet! 13.KÜFÜRBAZ ŞAİRLER: Küfür etmeyen şair var mıdır, bilmiyorum; ancak küfür edenleri basitçe iki bölükte topluyorum ben: a) Eleştirmen düşmanı şairler, b) Ama ben şair değilim ki, diyen şairler. Şüphesiz, yukarıdan beri saydığım şair kümelerinin diğerleri içinde de, nüansları değişik olmakla birlikte, küfürbazlığa yakın duranları vardır. Vardır da, bu iki öbektekiler ölçüsünde kallâvi küfürler savurabileceklerini tasarlayamıyorum. Dediğimi netleştirmek için, çok sıcak, çok somut bir örnek bu noktada: Dört şiir kitabı yayımlamış, üniversiteden felsefe mezunu, emekli öğretmen bir şair var tanıdığım. Benim de bir dönem şiirler ve eleştiriler yazdığım dergilerin birinde, geçen yıl dizginsizce atıp duruyordu bu şahıs. Üstelik, fazlasıyla “sokaklaşmış” bir ağızla: Bilmem, sonuncu kitabının dünyada (Türkiye’de değil, dünyada ha!) eşi-benzeri yokmuş da. Yok, eleştirmenler onun şiirlerinden bir şey anlamadıklarından, onu görmezden geliyorlarmış da, falan filân. Bunları desin de, dürüstbütün bir Türkçeyle desin, değil mi? Değil işte, sözcüklerin gözünü çıkarıyor, kafasını yarıyor resmen. Bir de Avrupai pozlarda ki, bir Fransız(ca) hayranlığıyla sıvanmış ki sormayın! Baudelaire, Fransızlığına karşın “Paris Sıkıntısı”nı yazmamış mı, bu da sanırsınız Türklüğüne karşın “Paris Takıntısı”nı yazacak! Tuttum bir eleştiri yazdım, dedikleri (saçmaladıkları) üstüne. Kişiliğine yönelik tek sözcük kullanmadığım ve edebî eleştirinin dışına milim taşmadığım hâlde; bu eleştiriyi okur okumaz, bana hem fiziksel olarak saldırdı, hem de sözel olarak. Fiziksel saldırısını göğüslersin, onun yarası kapanır da, savurduğu sövgüleri nereye koyarsın! Ne orospu çocukluğum kaldı, ne ölümle tehdit edilmediğim! 14.MAHALLİ-KÖYLÜ (KILIKLI) ŞAİRLER: Köylüyü değil, köylücülüğü eleştirdiğimin anlaşılmasını istiyorum. Fakir Baykurt’un Amerikan Sargısı, Irazca Ana, Irazca’nın Dirliği, Kaplumbağalar, Tırpan gibi romanlarını okumuşsunuzdur. Baykurt; romanlarının yazınsal düzeylerini sonraları yükseltmiştir yükseltmesine de, bu kitaplarında yavandır, verimsizdir, sığdır. Ak-kara karşıtlığına dayalı bir sertlikle mâlûl şablonlar, ete-kemiğe büründürel(e)memiş karton kişilikler, bu romanlarından hiç eksik olmaz. Tüm öğretmenler ve onların kendilerine Lâik Cumhuriyet'in otoriteryen ideolojisini aşılamaya çalıştıkları köylüler, istisnâsız ve felsefece bir terimle de söyleyelim: önsel (apriori) olarak iyi; din adamlarının ve patronların hepsi de kötüdür! Kurgunun iskeleti hemen her romanda aynıdır: Az önceki kör-pozitivist zıtlıkları da saymazsak, çelişkisiz, devinimsiz ve olanca iddiâsına rağmen diyalektiksiz. Yazar, roman karakterlerini atipik kılmak ve dondurmak için âdetâ özel bir mesâi sarfetmiştir. Başka birçok Köy Enstitüsü kökenli yazarda gözlediğimiz bu durum (dönemlerinin sosyo-ekonomik parametrelerine bakınca, Baykurt’a ve benzeri yazarlara yüklenirsem haksızlık etmekten de korkarım), bizim mahallî-köylü şairlerimizin çoğuna da sirâyet etmiş, onların kerâmeti kendinden menkul şairliklerinin turnusol kâğıdı olmuştur. Bu olumsuzluk, günümüz şiirinde yüzde doksan aşılmışsa da, tümüyle silinmiştir diyemeyiz. Hâlâ kimi feodal zihniyetli şairler var ki, tırpanı-çapayı, şalvarı-poşuyu yüceltmeyi şairlik; şair olmak için de, "(yanlış) devrimcilik”te direnmeyi bir matah sanıyorlar. Çağın dinamiklerini ve binbir saçaklı değişkenliğini irdelemek zor geldiği için böyle davranıyorlar ve tutuculuğun daniskasında buharlaşıyorlar. Farkında değiller. Onlara, post-modernist emperyalistlere güzelleme yazın, demiyoruz. Ne diyoruz: Dünya, her gün bir öncekinden daha farklı bir hızla dönüyor; sınıfsal mevzîlenmenizin logaritmasını ve algoritmasını, o yüzden her gün yeniden hesaplamakla yükümlüsünüz diyoruz. Anlaşılmayacak ne var bunda? 15.SEÇKİNCİ (ELİTİST) ŞAİRLER: Bunlara bakarsanız, şiir erişilemez, doğa-ötesi ve zaman-ötesi bir şeydir. Bu yüzden de, şiiri ancak, kendileri gibi insan-üstü varlıklar (üst-insanlar), Nietzsche’nin kavramıyla: ‘übermensch’ler yazabilir ancak. Gündelik hayatın karmaşasıyla boğuşan, geçim derdinden nevri dönmüş, sizin benim gibi ortalama kişilerin işi değildir. Yazmak anlamında böyle olduğu gibi, okumak/algılamak anlamında da böyledir: Şiir; bir meta-sanat olarak, Tanrıca seçilmiş, yarı-tanrısal insanlarca yaratılabilir, paylaşılabilir ve yeniden üretilebilir! Dikkat ederseniz, bunların indinde, şair de, şiir de, şiiri alımlayan da, bir tür kutsallık hâlesiyle kuşatılmış, neredeyse ilâhi bir mertebeye yükseltilmiştir. Görüntüde seküler, özünde tamamen dinsel bir fanatizmle, apayrı bir teolojik kodlama durumuyla karşı karşıyayız burada: Şairlere, tanrı değilse bile yalvaç, şiirlere sûre, şiir kitaplarına da hadisler gibi bakılmaktadır. Öyle olunca da, kaçınılmaz olarak, o şairler eleştiriden otomatikman muaftırlar! Eleştiremezsiniz, çünkü kendiliğinden şiir câhilisiniz, saçınızın son telinden ayak tırnaklarınızın ucuna varıncaya değin ümmîsiniz! Dolayısıyla, burada, apriori bir temellendirme, öncesiz-sonrasız bir önkabûl vardır ki; onu kaldırmadığınız sürece, şiiri ve şiir dolayımında şairi konuşamazsınız. Dokunulmazlık, dogmatizmin dölyatağıdır kuşkusuz. Dokunamadığınız şey belirsizdir de bir bakıma ve anlaşılmaya kapalıdır doğallıkla. Şair ve şiir, olanca ulaşılamaz haşmetleriyle orada gözlerinizi ve gönlünüzü kamaştıran birer “uhrevî salınım” olarak, paranteze alınmışlardır nasılsa. Beyhûde didinmeyin, giremezsiniz içine… Şimdi bana, benim şiire ilişkin yazılarımı okuyanlardan kimileri, "ama sen de, şiirin metafizik bir ürperti taşıması, felsefi dolanımlar içermesi gerektiğini; böyle olunca da onu herkesin algılayamayacağını söylemiyor musun?” diyebilirler. Doğrudur anımsattıkları, haklıdırlar; bunları sıklıkla söylerim. Ne var ki, bu, elitist zümre şairleriyle aynı telden çaldığım mânâsına gelmez. Ben böyle derken, şiirin şiir olarak işlerliğini yükseltme çabasındayım, avâmileş(tiril)mesine karşı çıkarak. Şiirin, tinsel bir arınma (katharsis), dünyevi ve gerekirse vicdânî/îmânî ruhsallıkların tümünü sarmalayarak gelişen bir ihtilâl olduğunu öne sürüyorum. Ve onun ötesinde, şiirin, “her şey’in üstünde bir şey" olduğunu değil; bizâtihi “her şey ve hiçbir şey” olduğunu söylüyorum. Kökten farklı şeylerdir dediklerim. 16.ÇİÇEK-BÖCEK (GÜL-BÜLBÜL) ŞAİRLERİ: Naif doğaseverliğin çok çok altında bir görünümleri vardır. Genelde güllü-bülbüllü şiirler yazarlar. Gülü de, bülbülü de yazarken, onların deneysel (ampirik) var-oluşlarının ötesine geçmeyi denemezler. Gül “salt bir gül”, bülbül de “salt bir bülbül”dür. Kendilerini çepeçevre kuşatan doğasal-evrensel hakikatten soyutlanmış, dekoratif birer öğedirler. Kartpostaldırlar yâni. Çağın gerçekliğine yabancı, ayrıksı ve “sâfi mâsûmiyet”ten mâmûl birer süs nesnesi. İçerdikleri “kendinde şiirsellik”leriyle, şiire dışardan bir şey taşıma potansiyelinden yoksunluklarıyla oradadırlar zâten. O hâlleriyle şiire eklemlenmeleri, şiiri bir yere götüremez elbet... Çiçek-böcek şairlerinin karakteristik vasıflarından biri de, modernistliği değil (keşke modernistliği reddetselerdi!) ama, modernliği de radikal bir karşıtlamayla reddetmeleridir. Bu kuramsal olarak anlaşılabilir bir şeydir de, pratikte geçerli değildir. Dünyanın süreçlerinin logaritmik/trigonometrik değişkenlikleri, “Taş Devri Yurtsaması"nın yaşanmasına; jeolojik olarak da, teknolojik olarak da, ideolojik olarak da, başka lojik bakımlardan da müsaade etmez. Kavranması gereken halka budur. 17.(ANA)DİLiNE ÖZENSİZ ŞAİRLER: Sanırım, en mühim konuyu en arkaya bıraktım. Nâzım Hikmet'ten mealen aktarıyorum: “Marangoz için rendesi, işçi için çekici neyse, şair için de dili odur.” Nitekim, Wittgenstein da “Dilimin sınırları, dünyamın sınırlarıdır” diyerek, mevzûya hayli geniş bir bağlamda katkıda bulunur. Ne yazık ki, günümüzde şiir yazanların çoğunda bu bağlanmayı, bu dil sorumluluğu bilincini göremiyorum. Dil, sözdizimiyle (sentaks), anlamsal katmanlarıyla (semantik), ses yapısıyla (fonetik), uzak-yakın çağrışımlarıyla, lirizmiyle, tınısıyla, grameriyle, iletişimselliğiyle.. muhteşem bir orkestrasyondur. Onu içselleştirebildiğimiz (temellük edebildiğimiz) ölçüde insanlaşabiliriz, sanatsal yaratılarımızı gerçekleştirebiliriz. Böyleyken, ne yazık ki, birçok şiir yazıcısı, son derece savruk, sallapati, gelişigüzel bir “dil(sizlik) ortamı”nın içinden yazıyor. Sözcüklerin râyihâsı, birbirlerine dokunurken çaktırdıkları kıvılcımlar; bağlaçların, soru eklerinin doğru yerde kullanılmaları vb. gibi birçok önemli mesele, bunları zerrece enterese etmiyor, ceffelkalem yazıyorlar da yazıyorlar. Örnekleri uzatmayarak, birkaçıyla yetineyim: “Bu da” demek istedikleri hâlde, “Buda” yazarak, bir Uzakdoğu tanrısını imliyorlar. “Gelicem” diye yazıyorlar. Kârım demekle, karım demek, ayrı kapılara çıkmaz mı? Dil konusunda yazıştığım şairlerin çoğunda hayal kırıklığına uğramışımdır. Türkçelerindeki bu özensizlikleri hatırlatınca, anlamak isteyen anlar, diyenini mi ararsınız. Dil benim için mühim değil, diyenini mi. Beğenin beğenin, seçin artık… Dil, organik bir süreç, alabildiğine değişken içlemleri var, kabul ediyorum bunu. Gelgelelim, böyledir diye, onun kendine özgü bir anayasası olduğunu ve temel doğrultusunun oradan şekillendiğini yadsıyamayız ki... Ece Ayhan’ın da dil’le oynadığını, dil’i yerleşik boyutlarının dışına taşırdığını söyleyerek, kendilerine Ece Ayhan üzerinden dayanak sağlamaya çalışanlar görüyorum sağda solda. Ayhan’ın dil’le oynamasının kaynağında, dil’i bahâne ederek, toplumsal bir muhâlefeti örgütlemek güdüsü var ama, bunu düşünmüyorlar hiç. Üstelik, Ece bunu bilinçle yapıyordu. “Cehennet” diyordu örnekse, “aparthan” diyordu. Fakat “cennet” veya “apartman” yazmasını bilmediğinden değil, bizzat devrimci bir yıkıcılıkla, Emlâk Cumhuriyeti’nin diline saldırıyordu. Sözdizimini tersine çeviriyordu düpedüz. Bunu kitabının adı olarak benimseyecek biçimde hem de: “Bakışsız Bir Kara Kedi” değil, “Bir Bakışsız Kedi Kara” diyordu. Farkındaydı ki, dilini yıkmaya yeltendiğiyle arasında sosyo-ekonomik, sosyo-politik vd. yığınla uzlaşmaz çelişki (antagonizma) vardı. Dahası, yıktığının yerine yenisini inşâ ediyordu. Anti-tezini “egemen tez”le dövüştürerek, başka bir sentez (bireşim) oluşturuyordu. Ya nevzuhur şairler öyle mi? Katiyen değil! Okumuyorlar, dil üstüne düşünmeyi külfet sayıyorlar ve böylece anadillerine üvey evlât muâmelesinde bulunarak hakaret ediyorlar. Bir ziyanlık ki, o kadar olur. Ek 1: Bu yazıyı ben, şair-merkezli yazdım. Siz isterseniz, şair yerine yazar sözcüğünü de koyabilirsiniz. Manzaraiumumîye değişmez. Ne acı, değil mi? Ek 2: Edebiyat yarışmalarına katılan ve/veyâ ödül alan şairlerin/yazarların tamamını eleştirmiyorum/dışlamıyorum burada. İçlerinde, poetikçe sâhiden çok güçlü bulduklarım var; var da, şair, "salt estetik bir özne" midir, etikle de ıralanmaz mı o? Diyesim: Şiir(lerin)in biricikliğine hakaret pahâsına, neden yarışırlar ve neyin ödülünü alırlar, bunu da hiç anlayamam işte, hiç anlamam! Ek 3: Gene de, bu yazıdan alınıp-alınmamak, herkesin kendi bileceği iş. Ben, "olumsuz şair tipleri"nin, görünürde ilerici/çağcıl, özündeyse büsbütün gerici/çağ-dışı "edebiyat otokrasisi"ne eklemlenmiş yanlarının kabaca bir fotoğrafını çektim kendimce. Yanılgılarım vardır, mutlaka. Bünyamin Duralı (*): İnsancıl, Ağustos 2010, Sayı 241 birer birer biner biner biner ölürüz yana yana ahh döne döne yine geliriz ay canım biz dostu da düşmanı da elbet biliriz vurulup düşenler canım darda kalmasın ay gülüm çünkü isyan bayrağıdır böğrüme saplanan sancı çünkü harcımı öfkeyle, imanla karıyorum ve kederin ve solgun yüzlü işçilerin üzerine dağbaşlarının hırçınlığı savruluyor benden. çünkü beni ateşiyle dimdik tutan kin çünkü benim gözbebeklerimde tutuşan şafak miting afişleri cesur pankartlar ve binlerce militan derin denizlerin aydınlığı zorlu sabahlar gökyüzü ve lâle sıkılmış bir yumruk gibi giriyoruz hayata. çünkü ben sevdiğim kızı yaşamak gibi ki şiirini yazamayan ve türküsünü söyleyemeyen halkım gibi binlerce ve binlerce kurşunlanan halkım gibi zincirlere vurulan savaşlara yollanan vergilere bağlanan halkım gibi felç olmuş yalnızlıklara bırakarak büyük acıların ve gözyaşının içine bırakarak şiirlerimin bir bıçak gibi ışıldadığı devrim türkülerini ve başkaldırmayı öğreten dudaklarını bir kere olsun öpemeden bir kere olsun tutamadan kaygısızca serin bir yaz gecesi gibi ürperen ellerini hatta boynunu ve ayak bileklerini bilemeden bilemeden bilemeden vurdum yüreğimi şanlı kavgaya barışın ve özgürlüğün dağlarına yürüyorum işte yiğitsen uslandır beni ey yasakların kahpeliğin ve soygunların koruyucusu türkü çağıran kızlarımı sustur ve kahraman oğullarımı, mezar kaza kaza kederli, kızgın tohum serpe serpe hünerli ve sömürüle sömürüle bomboş ve açlığın ve zulmün izlerini derin uçurumlarında taşıyan ellerimi nacaklara ve tırpanlara sarılan ellerimi mavzerlere sarılan ellerimi zincirlere vur gücün yeterse. ama adına yaşamak dersen re-zil-ce çatlayan tomurcuğun doğan çocuğun çığlığını duymadan gül benizli sevgilinin titreyen göğüslerini öpmeden doya doya korka korka yana yana her gün biraz daha derinden her gün biraz daha kapkara duyarak ölümü aç ve arkasız köpekleşerek yaşamak dersen bu yürek çat diye çatlasın be! kirsiz passız arı duru özümüz namussuza kanlı hançer sözümüz çok uzaktır dostlar bizim yolumuz bulana yürüyene bin selam olsun gelgelelim parlayan güneşi emekçi halkların kahraman halkların güneşini şehvetle içine dolduran toprak şimdi sımsıcak şimdi ulaşılmaz şimdi olgun meyvalarla dolu bahar bahçelerini salmaktadır dünyaya, ve gül benizli sevgililerin dudaklarında hayat bizi aşka ve kavgaya çağırmaktadır, bıçak kemiğe dayandığı ok yaydan fırladığı için değil bu bezirgan saltanatı bu zulüm bitsin diye ağaran günler için yeni bir dünya uğruna yüzlerinde cesaretin onuru ve imanlı gücü dövüşen dünyanın emperyalizme karşı dövüşen dünyanın ve ölüme gülerek koşan genç savaşçıların al bayrakları dalgalansın dalgalansın dalgalansın kinle boğuşan yorgun yüreği aydınlansın diye anamın. felaketler geçirmiş anamın dişleri dökülmüş kederli ağzı ağlamaya hazır gözleri safrası ve sonsuz ve dağlar eriten sabrı, merhameti yani bir bütün halinde insanlığımız yunsun, arınsın diye duru pınarlarda alın terinin namusu kurtulsun diye kurtulsun diye sıcak somun acı soğan ve çiçekli basmalar ahdettik vefa ettik kelle koyduk ölen ölür dostlar düşmanlar heyy kalan sağlar. BALIK AĞZI Bu bir kılıçbalığının öyküsü Yazılmasa da olurdu Ama bizi yeni sulara götürecek akıntı durdu Uskumrunun arkasından gidiyorduk Sürünün içinde ben de vardım Sırtımda bir zıpkın yarası Mutlu olmasına mutluydum Nedense gitmiyordu kulağımdan Bir türlü o "ağ var" sesleri Denizkızı girmiş düşünceme Ben iflah olmam Dalyanları birbirine katmak orkinosların harcı Dolanınca ağa çok geçmeden küserim Bir çocuk bile çeker sandala beni Bu kadar ağır olmasam Beni böyle koşturan yaşama sevinci Kanal boyunca bir o yana bir bu yana Siz yok musunuz siz derya kuzuları Kestim kılıcımla karanlığını dibin Yakamoz içinde bıraktım suları Ah ayaz gecelerde olur ne olursa Sırtımda bir zıpkın yarası Alın beni mor kuşaklı bir takaya götürün İri gözlerimde keder Kılıcımda hüzün Satın beni satın beni Rakı için Halim Şefik GÜZELSON KIZILIRMAK Silâh ve şarkı ben bütün karanlıkları bunlarla yendim doğacak çocuğumun kanında esen emekçi karımın dimdik bakışlarında ve çetelerin sipsivri uykusuzluğu silâh ve şark benim bütün şarkılarım iri kuşlardır al ve şafakleyin ışıklı nehirler büyütür silâh seslerim tankaranlığında yekinir yürür orman yekinir yürür toprak yekinir yürür kalabalıklar ve der ki kitabın ortayerinde bütün ırmakları dünyanın kızılırmaktan geçer vurun kanatlarınızı karanlığa kuşlarım geçin sıcak ırmakları kuşlarım kızılırmak kızılırmak akın kuşlarım açtım kırkıncı kapıyı gördüm ki atın önünde et titrer biryerleri zamanın kırdım kırkıncı kapıyı gördüm ki itin önünde ot ürperip durur hiç olmalardan şakıdı kuş yarıldı nar delirdi ateş ve başladı uğul uğul uğuldamağa bütün ırmakları dünyanın kızılırmak kızılırmak güneşin ortasında insanlar kımıldaşır ve der ki şakıyan kuş yarılan nar deliren ateş: zaman akıyor omuzlarında kalabalık nalkırıklarıyla anasonlu duyarlığında general nargilelerin bir damla kankurusu çok eski savaşlardan belki silâhların çürümedik biryerlerinde belki pişman bir ağzın acıyarak anlattıkları aşka benzer bir karışık kıtlık direnci boyunları kafataslı saray kahramanları yığınlara vatan diye kalan yoksunluk ne de çok özlemişiz gökyüzüne kansız bakmayı! yıkık bir ud tiryakiliği antika cumbalarda kanaryalarında berberli bezginliği burjuvalığın bir polis burnu belki - dağdaki çarıksızın çarıksızlığı bir büyük vurgun düzeni - belki de bir lavrens vurgunun soygunu nevyork'ta döllediği bir kucak sakal sanmak belki de marks'ı toprakları denizleri insanları ingilizlemek silâhlarla beklemek sömürge sofralarını vaşington ağalarının pilâtin dişlerine taze bir kan gibisine gerinir güneşlerde saklar genişliğini şarapçasına altun tepsilerde çok büyük ölür yürek çok büyük hıncı kalır mayonezli kirenaların yanyana birsofrada sanfransisko ve c.i.a. yâni çuval ve mızrak notrdam'ın kargalarının güldüğü sakalları incili hümanizma satıcıları halep pazarlarından gecikmiş bir ikindi kışlalar öğlesonları asurbanipal bir böcek ölüsünün geceyi kemirdiği tektanrılı çokyataklı ve çok çok acımaklı ikindi parklarında köpek ve kıral altun ve brovningin karanlık egemenliği konuşun soytarılar çalgılar susun daha bitmedi açlar salınır o eski sularda cüzzam yalnızlığı kirliliklerin gözün gözü sömürdüğü topraklarda ayıp ve kara şimdi çoktaaan terekesi o serüven kahramanlığın o bezirgan mutluluk balık tutar şimdi mor kuytularda ne de çok özlemişiz gökyüzünü kirşiz sevmeyi kırdım kırkıncı kapıyı kandım o pınarlardan başladı ugul uğul uğuldamağa bütün ırmakları dünyanın kızılırmak kızılırmak Sen ne cömert topraklarsın ey ortadoğu sen ne çok soyulansın ve hiç uyanmıyansın akdeniz'de mor bir deniz burjuva gitarlarında kuytuların kuytularda ölüme döllenmesi sevişmenin soyutluğu ve çamurluğu duaların çamurluğu ve soyutluğu gökyüzüne insanca bakamamak yâni hiçbir şey yâni utanç ve lavanta yâni mum çoktespihli bir ebabil ki uzar çöllerde uzatır baltazar bayramlarını petrol petrol uzatır köleliği âmin âmin çeşmelerinden hâlâ şehname akan şahlı seccadelerde acem ve anka mezarlık toprak reformu - kölelerin eşelendiği keskin bir ingiliz burnu - de ki abadan ya da bir şah ve allah ve dolar üçlemesi saat tam onikiye beş kala akdeniz'de mor bir deniz burjuva gitarlarında soyubitmiş balıkların akvaryum bezginliği bir dilim ay bir lokma arap - gölgesini güneşten bile esirgeyen - ve şakkulkamer bedeviliği yâni utanç ve lavanta yâni kirli ve kaçak yâni mum kalçaları, kadın pazarlarının - yok başka karanlık vatanseverliği kaçakçılığın - yok başka general nargilelerin madalya törenleri ve şeytan taşlaması petrol kırallarının - yok başka ezik ve utangaç bilgiç ve yoz mum yâni demek istiyorum ki sadakalı sosyalizm soytarılığı konuşun soytarılar çalgılar susun bekler güzel yarınlarını bu tutsak toprakların çetelerin o sipsivri uykusuzluğu akdeniz'de mor bir deniz burjuva gitarlarında neyin neye düşman olduğu belki de hiç bilinmeyen hergece bir düşük, sam radyosunda hersabah bir komik âdem bir hacıyatmaz ve komünistli bir kıralistan yunanistan'da hacının develeri gevişirken ay altında ortadoğu'da petrol ve çelik kırallarının gölgesinde bir istanbul akşamı bizans ve kirli türk ve yoksul ve mâcun allaha ve devlete ve bilcümle gölgelere dualar eyliyerek biryanı yangın yıkım biryanı yoksul yetim biryanı dökülür pul pul deniz altun ve kristal karışımı halinde bir istanbul uyanır köprüaltı uykularında elektıronik müzikli bir hicazkâr ud ve kızıl çağrısı açlığın o devletli tekliğinin kabuğunda bir hamal Ortadoğulu sıla çalgını da vatan yoksulu allaha inanır arapça yoksulluk çeker türkçe ve denizi sever çocukça oraları söyler durmadan oralarda yaşar bıkmadan oralarda ölür istanbullarda kaktüs kemirenlerinden biri midir brezilya'nın yoksa nil'e tapan ve aç yatan bir fellah mıdır kimbilir belki de rio'lu bir gecekondulu insan nerde başlar belli değil ki istanbulsuz gibi yaşıyarak istanbul'u vatansızlığını vatan diye güzelim gün ortasında elektıronik müzikli bir hicazkâr ud develeşip develeşip dönüşmesi gökdelenlere yanki go hom'lu bir miting alaturka betonarme balkonlarında emperyalizmin ve kasıklarında maydarling amerika yâni bütün devrimcilerin konakladığı en çok özlediklerine düşman yaşıyan bir gecikmiş kıral ve özgür köle sürüyerek zincirlerini kaldırımlarda ana avrat söverek soluna sosyalistine ve bir somun ekmek kaldırımlarda ve bir garip hamal kaldırımlarda ve bir vatanölüsü kaldırımlarda Ne bulmak içkilerde intiharlarda neye varmak birşeyleri durmadan çoğaltarak çiçek resimleri çizmek güneşli pencerelere ölüleri akreplerle çiyanlarla karıştırarak eski çamaşırları yenilemek dilencilerde bir eski oyuncaktan koca bir gençlik bulup çıkarmak kimbilir biz şimdi nelerin neresindeyiz alı neden moru neden kırmızıyı kimbilir neden severiz bir kenti geri almak ve davul bir kenti geri vermek ve davul oynaşmak iskeletlerle altunlarla madalyalarla dedeleri gümüşlere altunlara atlara oranlamak bıkıp bıkıp yeniden başlamak sevişmelere kimbilir biz şimdi nelerin neresindeyiz alı neden moru neden kırmızıyı neden severiz [kimbilir dal uyur daldasında yorgun dalların gece büyük büyük anlatır eskimişlerden su değil toprak değil de ki acımışlıklar de ki altun sözcükleri tükenmişliğin oturur direk direk götürür pazar pazar ne ki yaşamak? umduğum gel sevdiğim gel beklediğim gel gel benim kuşak kuşak yoluna kurban olduğum Kırmızböceğini tanır mısınız? güneşin kıyısında kırmızböcekleriyiz bir, maviye çalar türkülerimiz bir, kapkaraya kağnı uzaklığını bilir misiniz kırmızıbiber ve tuz bilir misiniz karlı karanlıkta yalnız yapayalnız ince ince ölmek bilir misiniz bugün bulgurun sonu yarına dur bakalım öbürgün allah kerim bilir misiniz toprağın boynu bükük eller umarsız ağam sen bilirsin bilir misiniz hani derya içre olup da deryayı bilmeyen balıklar gibiyiz ve işte atombombalarıyla korunur açlığımız işlemeli mendil ve kurşun harmanyeriyiz hey bre karakol kapısıyız imparatorluk kokar sefaletimiz soyula soyula çıplak güdüle güdüle sürü bütün halklar gibiyiz - biraz kuşdili biraz kahvefalı ve biraz da düş hapisâne avlusuyuz hey bre cennet kuzularıyız helallaşır gibi bakarız dostların gözlerine severiz gülyağını ve bir de aynaları ve bir de aynalarda yiğitlik masallarını sonra azıcık da sakızı azıcık da uçkurhavalarını bıyık burup gazel çekeriz de tenhalarda menhalarda uzatırız boynumuzu elkapılarında sülünler gibi ve işte türkiyeliyiz hani derya içre olup da deryayı bilmeyen balıklar gibiyiz hamsiyiz karadeniz'de çukurova'da pamuk uzunyayla'da buğdayız ege'de tütün sınırboylarında gözükara kaçakçılarız istanbul'da kadillaklı karaborsacı ve doğu dağlarında koçero'larız eşsiz bir güzellikle çarpılmış gibi uyumuşuz yoksulluğun körmemelerinde çalışkanız filozofuz dostuz bütün sömürülenler gibi ezik bütün uyananlar gibi kızgın ve doluyuz seslenir yüzyıllar ötesinden pir sultan abdal'ımız 'üstü kanköpüklü meşe seliyiz' etekleriz de kodaman soyguncuları ekmek kapılarında gözümüz gibi koruyup kolladığımız devletin silâhını hey bre yoksul - yetime doğrulturuz ve işte türkiyeliyiz ateşleriz de mandıraları fabrikaları topal karıncayı melhemleyip salıveririz bir yaprak düşer bir yanbakış götürür biryerlerimizi kan sızar yeşillerden ak mendillere çıkarıp öcümüzü dağbaşlarına ağıtlara ağıtlara dökeriz yüreğimizi saksıda çiçek kıraçta ceviz örtülerimizde nakış nakış sabır ve gözyaşı vardır bizim akıyorsak garip çaylar gibi incelerekten dokutuyorsak eğer sonbahar gibi çok ağır olduğumuz içindir mandalar gibi ve balıklar gibi çok kalabalık seviyorsak silâhı ve yoksulluğu susuyorsak kar altında toprakçasına bıçak kemiğe değmediği güneş ufuktan doğmadığı o tozkoparan fırtına kapımızı kırmadığı içindir vurun kanatlarınızı karanlığa kuşlarım geçin sıcak ırmakları kuşlarım kızılırmak kızılırmak akın kuşlarım Anasının karnını tekmelediğinde temmuz kocaman ve çoook akıllı bir balıktı uzayda proton -1 uydusu sovyetler'in ve çelik bir kelebekti mariner-4 ensekökünde merih'in şeftali emzikteydi bursa'da pamuk çiçekte çukurova'da ve yeşil bir buluttu buğday konya'da sivas'ta siverek'te ozan ozanca söylüyordu dünyanın geleceğini işçi grevce adını bile bilmediğimiz birileri vardı dünyanın bir- [yerlerinde örneğin Singapur'da tahran'da belki belki de kordoba'da karakas'da mı desem katanga'da mı yoksa roma'da mı ankara'da mı birileri biryerlerde durmadan yontuyordu barışı mermer mermer öfkeyi demir demir sevgiyi tunç tunç doyumsuz günler aşkına ölmek birşey değil dostlar hergün ölmek güç açlık o başka ölüm açlık korkusu beter ne atom ne hidrojen ne yangın dağları dümdüz etmeğe - dostlar aç çocukların çığlığı yeter proton-1 mariner-4 güzel akıllı büyük yıldız kaymaları masallar getirirken gecelerime yangından kaçar gibi bölük bölük sırtı yorganlı emekçileri cömert ülkemin göçüyorlardı vatan vatan viyana üzerinden adenover almanyasına 'allı turnam bizim ile gidersen şeker söyle kaymak söyle bal söyle' söyle ki iyi vursun hınzır vurguncu tüyübitmediği soysun tefeci eskiden gemilere bindirip bindirip zencileri allı turnam geçersen ırgat pazarlarından zincirli topraklardan hacizli kapılardan hastane önlerinden geçersen allı turnam insan bazan ölümden de güçlü olabiliyor birşeylerin gidişinden ve hiç dönmeyişinden sabahları yorumlamak güç değil yoksulluğu yorumlamak güç değil nasılsa bir başka yorumlamak hep aynı sabahları esmer ve uzak inmeli antenlerin ardında şaşkın ve grevler döverken komprador marka demokrasinin [duvarlarını yedirip yüreklerini korkularına bir köledüzenin uşağı efendisi cebi dolarlısı da sırtı bitlisi tekmeler gibi güneşi çocukların gözbebeklerinde 'arefe gününde bayram ayında' vurdular emekçilerin kongresini kördüler karaydılar çiçeksizdiler ve gelip bir karanlıktan gidiyorlardı bir karanlığa Benim karamsarlığım belki de bir demet gül - sevdiğim içimin büyük büyük aklığından geliyor belki de karam- [sarlığım kocaman ve çoook akıllı bir balıkken uzayda proton -1 uydusu sovyetler'in ve kondukonacakken luna'lar tatlı bir öpücük gibi ay'a dilenmek benim ülkemde işsizlik benim ülkemde ve şeytan taşlamak yasak değildi benim ülkemde baböf'ü okumak yasak paspas yapıldı demirinden giyotinin direktuvar bir ölü söz lârus'ta oysa bizim buralarda kelepçe yapılıyor hâlâ pitekantıropüs babanın günahsız baltasından kopmuş toprağından kanayarak kanayarak saçılmış yollara türkü türkü ışık ne vatan nerde ne ki kutsallık! kentlerin varoşlarında sanki kurt sürüleri tanrıya filan değil allı morlu ışıklara dönük yüzleri konuşur elleri ekmek ekmek takırdar çeneleri ölüm yakın lokman uzak anlamak yasak değildi benim ülkemde anlatmak yasak adına grev diyorlardı adına gecekondu bir şey dolaşıyordu aramızda seslisoluklu yaşıyorduk onu biz - dinine allahına kitabına dek yaşıyorduk yağmurda yaprak gibi her zerremizde ölmek yasak değildi yoluna onun adını koymak yasak tutmuş troya atları subaşlarını madalyalı seyisleri emperyalizmin ak taşın üzerinde iki damla kan biri memet öbürü memet 'arayerde bu kan nedir dost dost dost' görmek yasak değildi benim ülkemde göstermek yasak ben ki uçan kuşu kıskanırdım oyun çağımda nehirleri yağmurları selleri kıskanırdım buluttan gemilerimle aşardım duymadığım denizleri yıldızlardan yıldızlara kurulu hamağımda mapusâne türküleri söylerdim geceleri bir uzak sel sesiydi o kaygan günlerimde ekmek kavgası dünyamda renkler ve böcek sesleriyle bir öyle cümbüş en hırçın yıldızları en uysal kavaklara işlemek yaprak [yaprak yaralı bir serçenin gözlerinde bir evren ölüp ağlamak ve bütün haziranları bir tek gülle açmak hersabah o tedirgin ellerin bakışları hâlâ sofralarımda hâlâ çizik çizik kanar kaygusu o ekmeksiz akşamlarımın yok artık, dost yüzlü ağaçlarım, gurbet kanatlı gemilerim [yok gömüldü gitti kervanlarım o çıtır çıtır ağustos gecelerinde bir dilim güneş koyup bir dilim yoksul sevince aşk büyütmek gecelerce gecelerce özlemeklerden bölündüm ayrılıklara parça parça dağıldım yeryüzüne çığlık çığlık şimdi patron yüzlü sabahlardayım şimdi direk direk direnmek gel benim sevdiceğim gel benim umducağım beklediğim gel gel de bitsin kuşak kuşak yoluna kurban olduğum binip binip bulutlara ulaştım yıldızlara da kıtalardan kıtalara el sallıyamadım el sallıyamadım turnalar bile geçip gitti türkülerimden ben kaldım buralarda ben işte kaldım buralarda ey dost kırmızıkuşlar kırmızıkuşlar diye diye avuttum hırçın çocuklarımı em, em diye diye ağladıkça ağladıkça masmavi çocuklarım hep işte böyle insan bazan ölümden de güçlü olabiliyor anaç bir ağaç gibi dinleniyor kaygularım şimdi güneşte aldanmak ne kolay ne temiz ne ilkel allahım! kalabalıklarla sevmek güzel günleri ne denli güç ne denli güç allahım! uzay o masallaranası yıldızlı karanlığım karanlığım benim! o şafak tarlalarının ekmeğe dönüşmesi sarıçiçek vakti ölmek ekinler arasında ve şafakleyin bıldırcınlar ve yıldızlar ve tanyeli eşliğinde birşeyleri bulmak ve varamamak vakur bir ağaç gibi kucaklamak evreni ve şafakleyin alfa beta gama ve aynştayn yâni biraz daha iflası korkularımızın insan denilenin karanlık kurtuluşu bir ceviz yaprağı denli basit ve ilkel karışık mı karışık bir ceviz yaprağı gibi nezaman kaldırsam başımı geceleyin ne denli çok anlamağa çalışsam gökyüzü bir yapraktı unutulmuş not defterinden aynştayn'ın ne sanat sanat için şarlatanlığı ne savaş için savaş çoktan anlaşıldı hey bekleroğlu taşın taş olmadığı ateşin ateş şimdi deprem çizgileri yığınların gözbebeklerinde şimdi yumruk çiçekleri o sömürge ülkeler aşamazken kel dağları kel dağları düşlerde bile geçtim sesduvarlarını sesduvarlarını düşlerde gibi yedi başlı beyler besledim yüreğimden yedirerek vurdum sonra başlarını beylerin efendilerin yok benim tanrılarla kişilerle hiçbir alışverişim ben artık, düzenlerle boğuşan bir gerçek devim öyle bir dünyayım ki ben-hep özlenmiş hiç yaşanmamış insan ve emekten geçer ekvatorum benim kendim çizerim sabahlarımı-yok benim sabahçıbaşım yok benim lüpçübaşım yok benim hötçübaşım yok yok yok! Elbet bir bildiği var bu haçaturyan'ın bir bildiği vardı elbet erzurumlu hançerbarı'nın arjantin pampalarında uykusuz çetecilerin benim kurtuluş anıtlarımda mermi yüklü ananın lumumba'nın kanının kanayan viyetnam'ın . kurşunlu duvarlara doğan günlerin kalabalık acıların bıçakaçmaz ağızların bir bildiği vardı elbet bir bildiği var bir bildiği olacak elbet hiç yalan söylemedi kalın çizgilerle susuşu yoksulluğun hiç yalan söylemedi gözlerde zulüm ve çıplak uykularında zengin düşleri milyonların hiç yalan söylemedi hiç yalan söylemedi bu ozan elbet bir bildiği var bu kayguların birikip birikip durmadan biryerlerde acıların öfkelerin birikip biryerlerde yekinmesi yatanların ve yürümesi akması küçüklerin ve katılması yıkması birşeylerin ve yıkılması yıkılıp yapılması hiç yalan söylemedi bu ozan işte karton kaleleri kapitalizmin işte gözün göze düşman olduğu işte elin ele düşman ve işte benim yeryüzünde güller gibi açılan devrimlerim kamboçya'da kalkan kamçı şaklar çukurova'da belimde benim istanbul'da verilmeyen hak durdurur dakota'nın volanlarını ve der ki öpüp kaldırdığım ekmek - beni böyle yerdenyere çalan şey - nevyork'ta bitmişse grev ben burda bil ki grev gözcüsüyümdür benim gözlediğim gel benim yürekyağım gel benim kuşak kuşak yoluna kurban olduğum gel! Of ooofff, koca gürültülü devrimsiler yutturmacalar cilalar civeleklikler yalancılıklar karagünlü saraylı soytarılıklar of! soygunların gölgesinde sosyete adaleti bre hitlerkırması kurtköpekleri il duçe döküntüsü yandançarklılar bre arapsaçı sadakalı sosyalistler eh! elif lâm mim vav he ye direkler arası kubbe a be ce de ve ye ze kadillak marka bir hecindeve saraylardan saraylara aktarılarak eldenele ceptencebe aktarılarak - yürü bre kahpe devran! - kanarmş savaşlarla kıtlıklarla yoksunluklarla bir gözünde nevyork bir gözünde moskova gevişir tespih tespih dökülür dua dua ayışıklı sularında ortadoğu'nun of ooofff, koca gürültülü devrimsiler yutturmacalar allamalar pullamalar törpülemeler karagünlü saraylı soytarılıklar of! Yorul ey gayrı akma ey su! ey benim yaratan tedirginliğim tutsak yanım dinmeyen [sızım ey! çıkarıp çıkarıp yeniden çıkarmak bu dağı bu doruğa yorul ey gayrı akma ey su! durup durup kaygulanmak gibi birşey bu bizim sularla [akıp gitmelerimiz sonsuz bir tren penceresinden savrulan güvercinleriz çok buruk çok buruk bir şarap diyorum sıkın bağları ben hiç ölmediğimi yaşamak istiyorum orman seviyorsam kimbilir dallara düşmanlığımı bayat bir başdönmesi - susmamak diye birşey kantutar beni yoksa - kantutmak diye birşey bırakma beni bırakma beni - çıldırırım diye birşey oysa düştüm develeri - düşlerimde uçaklar şimdi düşlerde başlayınca devrim - ne anladınız? devrim diye birşey - bir gecekondu tenceresinde demek ki önce devrim - ne anladınız? ve ölmek vazgeçilmez bir alışkanlıksa yorul ey gayrı akma ey su! çiçekler bırakınca renklerini biçimlerini resimler sakal salınca yaldızlı albümlerde eski bir türkü gibi bakışlarından belli bitkilerin sürüp giden yeşillerinden belli kalırız gündengüne yaşlanan sözcüklerde bir akşam saatinde günbatımında gözgöze gelmelerde ve içkiye yenilmelerde bülbüllerin öte öte bitiremedikleri kana benzer kan değil kan gibi korkunç ve karanlık kalırız birşeylerde ve kimbilir tanrımsılarda belki de çocukların hiç bitmeyen oyunlarında ve ölmek vazgeçilmez bir alışkanlıksa gülersin - menekşeler olur sesin - bırakıp gitmek gözlerine bakınca balıklar cıvıldaşmak - bırakıp gitmek bir avuç bulut içmek masmavi güvertelerde ağlamak tekil değil - ne anladınız?- bırakıp gitmek kalırız birşeylerde ve kimbilir tanrımsılarda böcekti karanfildi kemandı bonaparttı anarşistti burjuvaydı polisti kenediydi yoksuldu zengindi kıraldı soytarıydı soğuktu sıcaktı ılımandı of değil işte bu değil topunun sülâlesini! adamı tutup götürüyorlar geceyi burnundan getiriyorlar bütün kırbaçları bütün kelepçeleri bütün alçaklıkları adamı vurup öldürüyorlar geceyi bir daha yaşamak kolay adamı bir daha öldürmek zor siz bu tutanaktan ne anladınız öldürmek diye birşey - ne anladınız suçsuzdu diyorum - ne anladınız sefaleti yok etmek adamın düşü güzel günler düşünmek işi diyorlar bu kokan balığın başı tevfik fikret diyor devenin başı kime yüklemeli bu iğrenç suçu kime yüklemeli bu iğrenç suçu kime yüklemeli bu iğrenç suçu Benim karamsarlığım belki de bir demet gül - sevdiğim içimin büyük büyük aklığından geliyor belki de karam- [sarlığım biz ki petrolü kavuçuğu kahvesi ve kakaosuyla ve kastro'su zapata'sı amado'suyla sıcak ve kıvrak bir şarkı gibi düşünürüz atlantikaşırı bağımsızlığı biz ki bir vaşington sineği kondurup bir zenci dağa kanlı bir çocuk başı buluruz viyetnam'dan ve bazan öyle bir sızıyla sarsılır ki antenlerimiz sivaslı bir bağlamadan afrikalı bir tamtamdan daha ilkel ve yalınkat kalır o ipek öfkesiyle leonid kogan beni ısırdı - bilirim - 18'lerdemondros'larda demokrat suratlıydı bilirim bezirgan dişli hâlâ damlıyor kanım viyetnam'da kırılan dişlerinden ve hâlâ aç dolaşıyor başkent caddelerinde kurtuluş savaşı kahramanlarım çoğunun çoktan söndü ödü ocağı kalmadı çoğundan bir nişan bile işte bundandır ki benim birtürlü gülemiyor gülemiyor gülemiyor işte türkülerim of ooofff ne de çok seviyorum harita okumayı! sakarya sivas erzurum madrid seul havana hepsini hepsini anlıyorum alev alev budistleriyle saygon linkoln'ün mezartaşı vaşington ve süzgün gözlü kompradorlarıma kurtuluş istanbulu anlamak hem kolay hem kolay değil ne ölüm ne aşk ne de işsizlik ve ne de deniz deniz kabarması yüreğin ne içki ne çiçek ne dostluk ve ne de akşam saatleri dişi kentlerin insan bir anda bütün bir evreni birden yaşıyor kan sıçrayınca bağımsızlık bayraklarına Birgün çıkıp geldiler - anlamsız yüzlerini ve gülüşlerini - tüketimartıklarım üretimorganlarını ve eski külotlarını - çikletlerini çukulatalarmı getirip bıraktılar - tiklerini mi- miklerini çiğliklerini - gençkızların düşlerini getirip bırak- tılar - hergün hergün yeniden getirip bıraktılar - iplerini oltalarını konservekutularmı - süttozlarmı soyalarını sa- lemlerini - kısırlıkhaplarmı madalyalarını tasmalarını - bayraklarını bayrakyırtmalarını sövmelerini - anamıza bacımıza çocuğumuza - en çok önem verdiğimiz şeyle- rimize - üretimorganlarını ve tüketimartıklarım kullana- rak - tanrının ve isa'nın ve bizimkilerin izniyle - atlarını seyislerini çombelerini - tıraşlarını ve dişlerini getirip bı- raktılar - hergün hergün yeniden getirip bıraktılar - son- ra güzel güzel anlaşmaları - sonra güzel güzel sözleş- meleri - sonra güzel güzel paylaşmaları - asılmış- ların ve asılacakların izniyle - vedurmadan durmadan baltazar bayramlarını - sonra güzel güzel savaş uçakla- rını - radarları rampaları atombombalarmı - denizaltı de- nizüstü birşeylerini - bilinçaltı bilinçüstü herşeylerini - piekslerini bitekslerini bitpazarlarını - eroinlerini kokain- lerini getirip bıraktılar - hergün hergün yeniden getirip bıraktılar- ve sonra çekilip gitmediler gemilerine ve sonra çekilip gitmediler gemilerine ve sonra çekilip gitmediler gemilerine ve artık okadar çok şey getirdiler ki ve artık okadar çok şey getirdiler ki ve artık okadar çok şey getirdiler ki bağımsızlığa yer kalmadı ülkemde acılar ey acılar işsizlik acısı özgürlük acısı bağımsızlık acısı ey ve ey mızmız acılara direnmenin yoksul kahramanlığı ey hergün ölüm ey hergün ölüm toplanın birleşin bir olun acıların şâhı gibi gelin üstüme gelin ve bitsin şu iş seninle gelecek - çâre yok seninle bu tatlılık ey büyük acı gök incir nasıl ballanırsa acılardan acı koruk nasıl bulursa balların en sarhoşunu o işte o! gel benim darmadağın direncim gücüm emeğim çilem gel gel benim büyük acım gel ve bitir şu işi! kalaylardan mı gelirsin bolivya'lardan rio'nun favelalarmdan mı ispanya'dan mı viyetnam'dan mı zonguldak kömürlerinden mi gelirsin çukurova'lardan mı yellerle mi gelirsin ateşlerle mi uçarak mı koşarak mı yırtınarak mı gel işte gel gayrı gel gel gel de bitir şu işi elbet bir bildiği var bu çocukların kolay değil öyle genç ölmek yeşil bir yaprak gibi yüreği koparıp ateşe atmak pek öyle kolay değil hem öyle bir ağaç ki şu yaşamak denilen şey her bahar yeniden yeniden tomurcuklanır da yalnız bir bahar çiçeklenir a benim gülüm! elbet bir bildiği var şu benim bilenmiş bıçak gibi [yüzümün yaşamak bir köpek gibi tekmelenerek yaşamak öpülüp okşanıp kaldırılarak ne donkarlosun domuz ahırı ne senatör makdoların oda uşağı ne de hacıfışfışın kurban etidir demokrasi demokrasi denilen o haspanın - a benim gülüm lordlar kamarasına açılmaz kapısı beşikteki bebeler bile biliyor bunu artık biliyor ve unutmuyorlar insan kanıyla işlediğini o teksas tipi demokrasinin elbet bir bildiği var şu benim bilenmiş bıçak gibi [yüzümün elbet kolay değil öyle genç ölmek kore bir kan lekesidir akşamlarımızda sızlayan bir kopuk koldur hiroşima uçaklar geçtikçe çırpınan orda uzakdoğu'da gencecik yürekler gibi seğrîşir her bahar barış güvercinleri hiroşima çocuklarının burda benim ülkemde titreşip durur yeni barış güvercinleri insan karıştırıyor bazan ölmek mi yaşamak yoksa yaşamak mı ölmek bir karanfil takmak yakaya belki de bir orkide bir baloya gitmek gitmemek bir kumar partisi belki de onlarca hep birdir a benim gülüm onlarca hep aynı değerde afrika'da kaplan ve zenci avıyla bir atom savaşı ve toptan ölüm çocuklar büyümesin büyümesin tomurcuklar açmasın açmasın ve sularca akmasın o en güzel şey yaşlılar yaşamasın yaşamasın ocaklar tütmesin tütmesin ve yuvalar, gülüm benim gülmesin gülmesin çapraz iki çizgi ak bulutlara gâvur gözlü kargaları emperyalizmin amerikan bitpazarlarında dünya bir genişleyip alabildiğine daralıyor birden eliçi kadar ve dolar madalyalı bir yular gibi geçmiş boyunlarına ne güvercinin göğsündeki gökkuşağını görür gözleri ne karakarıncanın güneşe günaydınını ne de sevişir gibi işlemenin güzelliği titretir yüreklerini kongo bir açık bonodur belçikalı banker brodel'in kasasında ve mister gülbenkyan'ın purosunda enfes bir tütündür havana duymazlar çeliğin mavi kahkahasını tomurcukta çatlayan gücü görmezler gülüm satarlar bir akşam içkisine o cânım ülkelerin narçiçeği yarınlarını satarlar gülüm memedi memede vurdurup memedin tarla sınırında memedin karahaberini satarlar memedin memedine ve karagün - hangi karagün? - gelip çatınca davul davul yavruyu memeden koparır gibi koparırlar işleyen elleri işlerinden sokarlar ateşten ateşe gülüm soygun düzeninde göbek atarlar ne sevinç ne kıvanç ne güven bize onlardan kalan bir avuç yorgun umut zincirde bir vatan ve kanrevan türkülerdir İncecik boyunlu kıraç karpuzu dışı yeşil yeşil içi kırmızı yuvarlana yuvarlana geçer bulutlar meler yanık yanık bağlı bir kuzu nah şuramda koskocaman dağ benim nah şuramda ipincecik bir sızı ceylanları ceylan gibi çizmem ben çizersem hilâl boyunlu çiçekleri çiçek gibi çizmem ben çizersem nakış nakış akarım ince ince de olurum nehir nehir kavgaları kavga gibi çizmem ben çizersem türkü türkü yazmışlar benim için kocaman kitaplara dışı yeşil yeşil de içi kırmızı neylerim ben kitapları kocaman kitapları efendim okusun benim, canım efendim o kuştüyü salonlarda, canım efendim okusun da büyüsün benim efendim okusun da biliversin aklımdan geçenleri ben işte hep böyle azgelişmişim yâni ben çünkü evet azgelişmişim evet çünkü hayır fakat ben işte azgelişmişim çokçalışmış azgelişmiş ve işte yoksul düşmüş cephelerde mapuslarda aslanım aman kıtlıklarda kıyımlarda kurbanım aman seçimlerde sayımlarda ben varım aman kerpiçlerde küllüklerde hayranım aman şenliklerde şölenlerde ben yokum aman ben işte hernedense azgelişmişim çokçalışmış azgelişmiş ve işte yoksul düşmüş demiri de kömürü de sökerim aman buğdayı da pirinci de ekerim aman çilem budur benim işte çekerim aman evet çünkü hayhay fakat ben işte azgelişmişim yâni ben çünkü evet hayır fakat azgelişmişim ölüm kalım kıtlık kıyım ben varım aman bayramlarda seyranlarda ben yokum aman soygunlara vurgunlara hayranım aman vatan millet allah patron kurbanım aman kalabalık ve karanlık türküyüm aman benim için demişler ki kocaman kitaplarda dışı yeşil yeşil de içi kırmızı neylerim ben kitapları kocaman kitapları efendim okusun benim, cânım efendim okusun da biliversin aklımdan geçenleri okusun da açıversin gözünün şafağını turnalar çizeyim gurbetlerime ağıtlar düzeyim yiğitlerime kelepçeler vurulsun bileklerime okusun da büyüsün benim efendim yumuşacık salonlarda cânım efendim ve der ki şakıyan kuş yarılan nar deliren ateş bu ne çapraz gidiş hey bekleroğlu uşak matti seyretmez de breht'i efendisi puntila'sı seyreder bu ne çapraz gidiş hey bekleroğlu volga mahkûmları'na mahkûmlar değil aristokrat salonlarda efendiler içlenir damarı pir sultan damarı damarı robson damarı gelir uğul uğul yeraltı nehirlerinden gelir ve bulur yüreğimizi damarı kavga damarı bu ne biçim düzen hey bekleroğlu öfkesi sesinden büyük sesi ününden kocaman ruhi su'yu şu benim her dalı bin dert açan çıra-çakmak ülkemde şu benim yürekleri çıra-çakmak tutuşanlarım değil istanbul sosyetesi alkışlar 'gelin canlar bir olalım tevekkel tu taalâllah' vurun kanatlarınızı karanlığa kuşlarım geçin sıcak ırmakları kuşlarım kızılırmak kızılırmak akın kuşlarım Ay doğar bedir bedir yel eser ılgıt ılgıt sırıtır sıram sıram elkapıları elkapıları da kölelik kapıları kul olur yiğit ay doğar hilâl hilâl gün doğar devrim devrim sırıtır sıram sıram elkapıları elkapıları da kölelik kapıları kurtulur yiğit yeşili çin'den gelir bu kahkahanın kırmızısı afrika'lardan ve dünya dünya olur diyorum hey bekleroğlu yaşamak yaşamak gün gelir biz de görürüz yedi rengini deryaların gün gelir biz de ölürüz hey bekleroğlu yaşamak gibi güzel süzüp süzüp güneşi bereketlerden çin'den hindistan'dan amerika'dan taze bir kan gibi dolaşırız biz de bu yeryüzünü vatan topraksa eğer ormansa nehirse mâdense vatan işçiyse köylüyse aydınsa vatan yâni yapıp yaratmaksa herşeyi yenibaştan sevmeyi yenibaştan alkışı yenibaştan bir hesabı vardır bunun sorulur bu hesabı soracaklar bulunur akgün karagünden öcünü alır birgün ürker altunlu yiğitliğin senin ey bunak düzen ürker bu yağma saltanatın o kanlı karanlıktan kopup gelen bebeğin güneş renkli ilk çığlığından lenin'ler olur bu çığlık hey bekleroğlu marks'lar mao'lar mevlâna'lar mustafa kemaller olur hey bekleroğlu galile'ler gagarin'ler adsız ustalar ve sen olursun işte hey bekleroğlu kıtlıklarda kıranlarda kurtuluşlarda uyan ey köşem bucağım kırıkkolum iğriboynum sağırkapım dilsizim vaktidir direnmenin vaktidir şimdi karalasın göbeğinde güzel gün karalasın göbeğinde mutluluk karataş çatladıçatlıyacak proton -1 mariner - 4 anamın aksütü gibi biliyorum ki aynı kafadan doğma aynı ellerden çıkmadır ve aynı amaçlarla dönmeseler de uzayda anamın aksütü gibi biliyorum ki bir mariner işçisi de özlemektedir [barışı en az bir proton işçisinin sevdiği [kadar Silâh ve şarkı ben bütün karanlıkları bunlarla yendim sesimde benim iki yumruk gibi yanyana dövüşüyorlar spartaküslerle viyetkonglar yüreğimde benim ette bıçak gibi yatıyor yarım kalan şarkıları yiğitlerimin öfkemde benim çok dallı bir ağaçtır özlemek doymadan gidenlerimin gözbebeklerinden yürüdüm üstüne üstüne bunca yıl geçtim dikenlitellerini yasakların bir bir tavında demir tavında toprak ve tavında yürek gibi kabarık ve alıngan dokundum ateşli kabuğuna güzelin iyinin gerçeğin soyundum kötülüklerden çırçıplak dünyanın tepesinde bir avuç hışır karga kanat çırpsa uykuları karışır yağmalanmış emeklerden gelir soylulukları yağmalanmış özgürlüklerden dinleri imanları vurgun kelepir toprağın memeleri altun ışıltılı kumları kıyıların emeğin çiçekleri hep onlar için hep onlar için takvimlerin mutlu günleri içimizin karanlığı soframızın öksüzlüğü hiç gülmemesi yüzlerimizin hep onlar için adları morgan da osman da filân da olsa isacı da olsalar muhammetçi de iki dallas domuzu gibi benzerler birbirlerine karagünler için kaldırırlar kadehlerini adanalı bir toprak ağasıyla detroit'li bir otomobil fabrikatörü dünyanın tepesinde bir avuç hışır dinleri imanları vurgun kelepir şarkılarda bile istemezler güzel günleri ve bacakları çörçil zaferi çizerken havalarda musolini'nin öter faşizm düdücükleri yanki go hom çaçaca maydarling amerika maydarling amerika Bir oğlum olacak adı temmuz uykusuz korkusuz beter mi beter ben beynimi satarak yaşıyorum o benden proleter bir oğlum olacak adı temmuz karataşın göbeğinde aşk karataşın göbeğinde barış karataş çatladıçatlıyacak bende bitmeyen kavga onda yeniden başlıyacak bir oğlum olacak adı temmuz öfkede benden fırtına sevgide deniz ne samanyollarının ulu kervanları susuzluğumun ne kutupşafaklarında tanrılaşması ilkelliğimin temmuz gibi sıcak ve bereketli temmuz gibi uçsuzbucaksız bir oğlum olacak adı temmuz dilinde en güzel sesi türkçemin kulağı en yiğit şarkılarla delik korkak bir merakla değil yıldızlı karanlığı vivaldi'yi dinler gibi okuyup anlıyacak ve belki de sütdişleri sürerken balaban bir bursa şef- [talisine ay'dan kendi sesini dinliyecek vahşi bir çiçek gibi açılmış gözleriyle ben ki yalınayak bastım kızgın dişlerine açlığın iri bir çizme gibi balkanlar'a basarken faşizm dağlarda silâh atmayı sevdim ben ki silâh taşıdım gizli gizli dünyanın bütün devrimlerine boşuna dönmüyor bu rotatifler boşuna bağırmıyor bu kara boşuna dinlemiyor bu korku kapımızı anamın aksütü gibi biliyorum ki doyumsuz günlere doğacak temmuz doyumsuz günler görecek hani şu hep andıkça sızlatan yüreğimizi hani şu hep dalıp dalıp gittiğimiz andıkça beklediğimiz beklediğimiz beklediğimiz ve tam görecekken göçüp gittiğimiz günler [gibi günler ama mutlaka karataşın göbeğinde aşk karataşın göbeğinde barış karataş çatladıçatlıyacak ben direndim yorulmadım o yorulup yıkılmıyacak vurun kanatlarınızı karanlığa kuşlarım geçin sıcak ırmakları kuşlarım kızılırmak kızılırmak akın kuşlarım ankara/temmuz 1965 Hasan Hüseyin “mayonezli kirena” : ikinci dünya savaşı günlerinde, bazı ülkelerde emperyalist ordu komutanlarına tepsi içinde sunulan çocuk ölüsü. “şakkulkamer” : ay’ın yarılması, çatlaması, ay’daki gölgeler muhammed’in mucize gösterip, ay’ı yardığı, çatlattığı biçiminde dinsel bir inancın doğmasına yolaçmıştır. Köprüye Varınca Köprü Yıkıldı - Hasan Hüseyin