Sorun nerede, çözüm nerede, nasıl bir çö ...

Mehmet Halil
1192

ŞİİR


3

TAKİPÇİ

Sorun nerede, çözüm nerede, nasıl bir çözüm… (Bölüm 1.)

Sorun nerede, çözüm nerede, nasıl bir çözüm… (Bölüm 1.)

İnsanca bir yaşam, insana saygı, demokrasi… sorunun köklerine inmemiz gerekiyor…
Sorun sistem, hastalığın teşhisi bizden önce de yapıldığı için özünde değişiklik yok. Diğer tali sorunlar da masa başında çözülmez, pratik içinde çözülmesi gerekir… yani hastalık yeni değil… yenilik yalnızca hasta hane sayısı azalırken, hasta sayısındaki artış…
Teşhiste sorun olmadığına göre, ya da asıl bizim konuşmamız gereken teşhis olmadığına göre,
tedavi sorununa gelelim.
Burada sorunu iki kapsamda ele almak istiyorum: Biri tedavi merkezleri, yani örgütlenme, diğeri ise
bir bir hastalar… (sistemden zarar gören, bireyler ve guruplar)
Hangi hastalık olursa olsun hastalar kendileri tedaviyi kabul etmeden, çözüm imkansız gibidir.
Bence en önemli sorun burada bu sorunu halletmek hastalığı yüzde elli yenmek demektir.

Mücadele geçmişimize baktığımız zaman, zaaflarımızın yoğun olduğu dönemlerde, bölünüp başarısız olmuşuz. Toparlanma dönemlerinde, mücadele tarihimizde gururlu sayfalar yazdırılmış.
Burada benim üzerinde durmak istediğim, insan malzemesi olarak zaaflarımız…
Çünkü;
Düşünce yüce de olsa onu taşıyan kişiler de önemli… onlar da yüce mi… yoksa onları taşıdığı düşünce mi yüceleştirdi…
Bunları incelemeden; Kargaya nişan alıp ineği vuran…. İnsanlarla yola çıkarız..

Mücadelemizin can düşmanları olan hastalıklar:

Eğitimsizlik, Acelecilik, Egoistlik, Vurdumduymazlık, Adamsendecilik, Ezbercilik, Alışkanlıklar, Kariyerizm, önyargılar, Milliyetçilik, teknolojiyi küçümseme, yerel ve genel arasında doğru bağ kuramama, Ahlaki sorunlar, güce tapma vs… Bütün bunların sonucu bölünmüşlük… umutsuzluk, moral bozuklukları…

Eleman ne kadar sağlam olursa, hedeflenen yapı da o kadar sağlam olur. Onun için elemanlarda aranacak özellikler neler olmalıdır? Bir bir incelemeye çalışalım.

Eğitimsizlik: ‘İnsana düşünmeyi öğretmiyorsan, düşünmemeyi öğretiyorsun demektir. İnsana düşünmemeyi öğretmenin en kısa ve bilinen yolu, ezberletmektir.’

Kime ait olduğunu bilmediğim bu güzel sözle girmek istiyorum konuya. Çoğumuz, kendi kendini yetiştiren insanlar olduk. Hangi kitabı okuduksa, bilincimiz o kitapların verdiği ile sınırlı kaldı. Geçmişte (80 öncesi) Sendikaların verdiği eğitim delege avlama arzusundan ileri gidemedi. Hastalığı tedavi edecek pratisyen olmak şöyle dursun, hastalığının yerini bile tarif edemeyecek hastalar olmaktan ileriye gidemedik.
Bazen de sınıfları çift dikiş geçen öğretmenler seçtik, tecrübelidir diye… Oysa insan hayatı için bile 5 yıllık tıp eğitimi yetmiyor, yıllarca pratik deney ve meslek içi eğitim tıp konusunda başarının önünü açıyor… Biz ise toplumsal bir hastalığın çözümü için, kendimizi aday görüyoruz. El yordamı ile devrime soyunuyoruz.
Mücadelede karşımızdaki güçler ise, bu konuda 200 yıllık deneylere ve sıkı bir eğitime tabi tutuluyor. Baltayı kuşanıp ormandan odun kesmeyeceğimize göre, eğitime önem vermemiz gerekiyor. Sisteme uygun eleman yetiştiriyor. İtaatkar, kendini kurtarmayı öğreten, yalnız buyrulanı yapan, araştırmayan, düşünmeyen, güce tapan, doğa üstü olaylara inanan vs. (sistemin
Korunması ve güçlendirilmesi doğrultusunda, sitemin merkezi denetimi doğrultusundaki araştırma ve eğitim değil sözkonusu olan) Egemen güçlerin bu yozlaştıran eğitimine karşı ciddi bir tavır almadan ve altarnetif bir eğitim olmadan mücadele her zaman zaafa uğramaya mahkumdur.

Eğer eğitimi küçümsersek, bizim eğitimsizliğimiz karşı tarafın en önemli silahı haline geliyor.
O halde toplumsal mücadeleye inanan insan, zamanını ‘’ gün kazanıp gün harcamakla geçirmeyecek’’
kurumsal bir eğitim imkanı yoksa, okuyarak. kendi kendini eğitecek, gerekirse, yerel eğitim birimleri oluşturacak… Temel kültür ve eğitim olmadan, yerli ve yabancı kitaplardan
Alıntı yapılarak elde edilen bilgiler sonradan yapıştırılmış etiket gibi sırıtır, sırıtıyor. Bilgileri içselleştiremiyoruz. Kolay elde edilenler kolay kaybediliyor. Onun için de geriye baktığımızda köklü bir geçmiş bulamıyoruz. Yeni kazanımlarla zenginleştiremediğimiz geçmişimizin, kalıntılarını, mirasını paylaşmak için bile birbirimize giriyoruz. Geriye baktığımızda, toplumsal mücadelemizin kalelerinden sandığımız nice insanları karşı saflarımızda görünce de hayıflanıyoruz.
Zaman hızla akarken ve bu zaman zarfında üretim ve buna bağlı kurumlar hızla değişirken;
Büyük düşünürlerin dünyayı saran görüşlerini, geviş getirircesine tekrarlamak, onları hayata uygulamadan, uygulamaya çalışmadan bir anlam kazanmaz.’’

Aydın geçinen nice yazar çizer, eğitimsiz işçi, köylü ve yoksul kesimler onları alkışlamadığı için, ‘’benim sorunum mu? Kendi hakkını arasınlar’’ diyebiliyor. Ama kılavuz olduğunu iddia ettiği halde kendi rolünün ne olduğunun farkında olmadığı anlaşılıyor. O yalnızca alkışlanmak istiyor. Eleştiriye tahammülü bile yok. Milyonlar peşinden akıp gelirse iyi, gelmezse, bütün suç onlarda.

Okula gidip adam olamayanlar olduğu gibi, okula gitmeden adam olan çok insan var.
İşte bu eğitim ve kültür eksikliği ki… Nice sosyalistleri, TV başında, ters yüz edilmiş kültürün etkisinde kalmaktadır. Kendi sınıfından ve onun kültüründen gün be gün uzaklaşmaktadır.
Hala bu kurumlar, bağımsız kurumlar olarak, kitleler tarafından saygı görebiliyor.
Hiçbir ilaç, iyi beslenmenin yerini tutamadığı’’ gibi, hiçbir kalıp da eğitim ve kültürün yerini tutamaz. Bu olmadan kuru sınıf bilinci doğru davranmaya yetmez… yetmiyor.

Egoizm: Canlılar hazmı kolaylaştırmak için, yemlerini küçük parçalara bölerek yerler. Biz insanlarda öyleyiz.
İşte sosyal mücadelede, güç sahibi egemen güçler de öyle. Toplumsal muhalefeti güçsüz kılıp
kolay sömürebilmek için önce bölüyorlar. Sonra bu bölünen parçaları birbiriyle mücadeleye girmeleri için körüklüyorlar.
İşte burada en önemli zaaf bencillik.
Bencillik, kendini düşünme, kendi hesabına başkalarından çıkar sağlama…
Eğitimsizlikten, çevreye güvensizlikten, sisteme güvensizlikten kaynaklanan bir hastalık…
Ben merkezcilik keyif siyasetinin temelidir. Onu böylesine güçlü ve değiştirici bir deneyim haline getiren, olup bitenin ne olduğunu ifade etmedeki yetersizliğidir. Kendi dışındakileri kendinden uzaklaştırarak, kendini önemseme ve kendi dışındakileri önemsizleştirme, nihayetinde kendi dışındakileri kendi hesabına kullanma eğilimi… Kendini önemseyip ötekileri önemsizleştirme.
Milyonlarca üretici insanın, dar bir kadro tarafından, yönlendirebilmede kullandığı en önemli zaafımız.
Her ne kadar büyük ölçüde eğitimsizlikten kaynaklansa da, nice eğitimli insanlar bile kendi çıkarı söz konusu olunca, toplumsal çıkarları ikinci plana atabiliyor. Kişilerin ve gurupların çıkarı ön plana geçince de toplumsal çıkarlar, kan kaybına başlıyor. Egoizm sınırsız olduğu için bu hastalık, toplumsal çıkarları felç olana kadar sürükleyip gidiyor. Derneklerde sosyalist gurupların kendi aralarındaki yarış
sonuçta ırkçı, milliyetçi düşüncelerin lehine gelişiyor. Böylece demokratik kitle örgütleri, egemen güçlerin kontrolüne giriyor.

Sonuçlar böyle olunca sosyalizm adına iş yapanların sosyalistliği de tartışma konusu oluyor.

Yönetici kadrolar önce kendilerini güvence altına alıp, ondan sonra sosyal mücadelede yerini alma düşüncesiyle bu zaaflarla satın alınıyor, ya da zayıflatılarak etkisiz hale getiriliyor.
Özel dershanesi olan bir sosyalist eğitim konusunda paralı eğitime karşı politikada karşı tarafı savunuyor ya da sessiz kalabiliyor.
Kongrelerde kendi gurubunun kazanması için, güçlü çıkabilmek için, sol cephede tek güç kalabilmek için, sol cephede ittifaklar kurmak yerine, tek başına yönetime gelme hırsıyla yönetimi dolaylı olarak egemen güçlerin temsilcilerine bırakabiliyor. Ya hep ya hiç mantığı ile, kendi çıkarı uğruna, toplumsal çıkarlara zarar verebiliyorlar.
Dengeyi egemen güçlerin lehine çeviren her tutum ve davranış, karşı tarafa yarayan her davranış,
Asla devrimci veya demokrat bir davranış değildir. Buna benzer örnekleri çok gördük.

Böyle bir davranışın sorumlusu olanlar kendilerine, her ne isim verirlerse versinler, asla kendilerini burjuvazinin aleti olmaktan kurtaramazlar. Cahil gördükleri, uyuttuklarını zannettikleri geniş halk kitlelerini değil ancak kendilerini kandırmışlardır. Kendi ayıplarını görmeyen bu kişiler ya da guruplar, mücadele tarihimize, geriye dönüp baktıklarında ne kadar kan kaybettiğimizi görüp düşünmek zorundadırlar. Ama egoist bir insandan bunu beklemek ne kadar doğru durup düşünmek gerekir.
DİSK’ten bir örnek verecek olursak:

‘’Antiemperyalizm.org’’ ta çıkan araştırmacı yazar Yılmaz Dikbaş imzalı ve DİSK başkanına yazılan bir mektuptan öğrendiğimize göre: Uluslar arası işçi dayanışması fonundan alınabilmesi öngörülen yardımlar, DİSK yönetimi tarafından ‘’İşçileri özelleştirme konusunda eğitilmesi için, AB’den, özelleştirme yanlısı kurumlardan alınıyor. Böylece özelleştirme politikasına karşı DİSK göstermelik direnişlerle kamuoyunu uyutuyor. Sınıf uzlaşmacı politikalar, sonunda sendikaları da göstermelik, çaresiz örgütler olarak gözlerden düşürüyor. Aşağıda bununla ilgili kısa alıntılar var.

“Türkiye’de emperyalizme ve faşizme karşı çıkmak her Türk vatandaşının görevidir, namus borcudur, insan olma haysiyetinin gereğidir. Faşizme ve emperyalizme karşı çıkmayan bir toplumun mevcut dünya koşulları içinde, insanca yaşamaya, insan olmaya, haysiyetli hayat sürmeye hakkı yoktur.”

Yukardaki paragraf, DİSK programından alınma. Sözler ne kadar da güzel

DİSK Tüzüğü’nün 3. Bölümü, Gelirler ve Giderlere ayrılmıştır. 28. Maddenin (c) bendinde ise, uluslararası örgütlerden yardım sağlanabileceği yazılıdır. Siz, AB’yi sıradan bir uluslararası örgüt olarak niteleyip, yaklaşık bir milyon Avro’yu bu maddeye dayandırarak mı alıyorsunuz?

Avrupalı sendikacılar, AB’nin emekçilerden yana olmadığını söylerken, siz nasıl oluyor da yaklaşık 300 bin işçinin başı olarak AB’ci oluyorsunuz?

Bize değer kazandıran şeyler, yaptığımız işlerdir.

Önemli olan ‘sol’, ‘Sosyalizm’, ‘emperyalizm’ sözlerini kullanmak değil. Onların ilkelerine ve programlarına uymaktır.

AB özelleştirme için eğitim fonundan yardım alacaksın ve o para ile özelleştirmeye karşı mücadele edeceksin… Dostlar alışverişte görsün…
Her fabrikanın önünde, o fabrikaların işçileri ile genel bir politikaya karşı göstermelik eylemler.
Kararlılık insanın gözlerinden okunur. Yönetici kararlı olmayınca kitleler kararlı olamaz.

Burada MARTİN NİEMÖLERİN bir sözünü ekleyeceğim,
önce sosyalistler için geldiler,ben sosyalist olmadığım için sesimi çıkartmadım
sonra sendikacılar için geldiler sendikacı olmadığım içinde sesimi çıkartmadım
sonra yahudiler için geldiler, yahudi olmadığım içinde sesimi çıkartmadım
sonra benim için geldiklerinde, benim için sesini yükseltecek kimse kalmamıştı.

Aynen biz de de öyle mücadeleler. Biz hak almak için değil. Alıyormuş gibi görünmek için örgütleniyoruz. Şimdiye kadar yapılanların sonucu bunu gösteriyor.
Hak almak şöyle dursun, sürekli mevziler kaybedildi. Neden parça parça oluşumuzdan. Her gurup kendini beğeniyor. Hedefi egemen güçler değil. Diğer emekçi
Guruplar. Ya onun ardına düşecekler, ya da onun hedefi olacaklar.

Biz de, haklarımız için egemen güçleri zorlayacak eylemler değil. Aferin almak için, diğer sol guruplardan geri kalmamak, önde olabilmek için eylem yapılıyor.

Yine işçiler için ekonomik mücadele eden sendika, kendi bünyesinde çalışan işçilere, örgütlenme hakkını vermezse, kendi çalıştırdığı işçileri sigortalı yapmazsa, onları mevsimlik işçi gibi, yılda bir, sözleşmelerini yenileyerek çalıştırırsa, o sendikanın hangi ilkesine güvenilebilir. O sendikaya kim güvenir.

‘’Körler diyarında tek gözlü adam hükümdardır’’ demişler… Sınıf mücadelemizde eğitim konusunda yetersizlik bizi bu duruma getirdi. Hedef toplumu kurtarmak ise bu hastalıklardan
sıyrılmış en azından bu hastalıkları asgariye inmiş kadrolar gerekli
Ama bencil tavırlarımız yüzünden bir araya gelip sınıf çıkarlarımıza uygun yayın yapacak bir TV kanalına sahip olamıyorsak, hiçbir iddia ile kitle karşısına çıkmaya hakkımız olamaz.

Richard Rorty’nin ‘’birbirimize güvenirsek, başka hiçbir şeye ihtiyacımız kalmaz’’ tezine inanmamız gerekiyor. Bu söze inanabilmemiz için de birbirimize karşı dürüst olmamız gerekiyor.

Özünde eğitimsizlikten ve egoizmden kaynaklanan hastalıklarımız çok, bunları kısaca özetlersek:

Alışkanlıklar: ne yazık ki yüzyıllardır despot yönetimlerce asker olarak yönetilmişiz. Emir almaya alışmışız. Bu alışkanlık yapmış. Birileri emredecek biz uygulayacağız. Bu yöneten erk olmazsa, o yönetime karşı gelen gurup veya parti olmuş fark etmiyor. Yine paket halinde gelen emirleri uygulamak görevimiz. Bir kurtarıcı, bir şef çıkacak bizi kurtaracak. Kazanırsa o kazanacak,
Kaybederse yine o kaybedecek. Zihniyet bu olduğu için kollektivite sözde kalıyor. Önemli olan şef.
Bu yüzden ki, şef olmaya aday kişilerin bir partide toplanması da mümkün değil. Çarkın başını önceden tutmak gerekiyor. Bu düşünce, ayrı çıkarları savundukları için değil, ayrı guruplarda, ayrı şeflik mücadelesinde oldukları için, kendi arasında ayrım çizgilerini tespit ediyor. Babadan oğula geçen hükümdarlıkların, her ne kadar sözde reddedilse de arka planında, pusuda yatan bu zihniyet, bir araya gelmemizi engelliyor. Kafalar ezberci olduğu için, araştırma ve düşünme gelişmediği için, imkansızın peşinde gidiliyor. Bu kişilerin ve gurupların kendinden çok temsil ettiklerini iddia ettikleri emekçi yığınlarının elini ayağını bağlıyor. Sonra da kendini bir güzel aklayıp, ‘’her toplum kendi layığını seçer’’diye suçu topluma yıkıveriyorlar.
Suç biraz da kelimelerde, defalarca sol denildiği, sosyalizm, denildiği halde işlevlerini yerine getirmiyorlar.
İnsanlar düzenli olan her şeye alışırlar…değişiklik onları şaşırtır… İşte devrimciliğin bir numaralı düşmanıdır bu…
Boyun bükeceğimiz kendimiz dışında bir şeyin kalmaması, alışkanlığımızdan devrim niteliğinde bir kopuş… Bunun için de alışkanlıklardan kurtulmak da mücadelemizin önemli görevlerinden olmalı.
12 Eylülle kabul edilen anayasaya bugün alışmayan kalmadı. O gün bu yasaya karşı hayatlar verildi. Bu gün olağan hale geldi.

Mehmet Halil
Kayıt Tarihi : 14.1.2007 18:34:00
Şiiri Değerlendir
Yorumunuz 5 dakika içinde sitede görüntülenecektir.
  • Kamil At
    Kamil At

    Mehmet Halil, insanlık için çaba veren şair...
    Bu yazıların çok önemli...Başarılar

    Cevap Yaz

TÜM YORUMLAR (1)

Mehmet Halil