<?xml version="1.0" encoding="UTF-8" ?>
<rss version="2.0" xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/">
<channel>
<title>Antoloji.Com - Şiir, Şair ve Edebiyat</title> <link>https://www.antoloji.com/</link>
<description>
Kültür Sanat Edebiyat Portalı. Türkçe şiir ve şair arşivi. Zeki Nur&#231;in Şiirleri
</description>
 <item>
<title>Alıp Götürmelisin Kendini</title>
<description>bazen alıp gitmesi gerek insanın kendisini, kendisinden uzaklara zaman zaman kaçırmalı kendisini; bir kıyıda düş çığlık dökerken görecektir bazen herkese benzediğini bazen de herkesin ona. </description>
<link>https://www.antoloji.com/alip-goturmelisin-kendini-siiri/</link>
<guid>1844938</guid>
<pubDate>2013-03-20T23:41:00+03:00</pubDate>
<author>Zeki Nurçin</author>
</item>
 <item>
<title>Amorfatik Yalnızlık</title>
<description>benim berduş yalnızlığım keder içmiş sarhoş hüznüm neyimi beğendiniz de aşk gibi yapıştınız bana, sizi taşıyamaz başık kırık düşlerim.  denizine küsen kaç martı sevebilmiş bataklığı </description>
<link>https://www.antoloji.com/amorfatik-yalnizlik-siiri/</link>
<guid>1786366</guid>
<pubDate>2012-11-05T23:55:00+03:00</pubDate>
<author>Zeki Nurçin</author>
</item>
 <item>
<title>Gizli Bir Zaman</title>
<description>kolay mı sanırsın senden uzak kalması her gece,karanlığın yüreğimi bıraktığın yalnızlığa parçalatması... ...mitolojik bir masal gibi homurdar hüznün, geceye safran sarısı,yas tutan utangaç yıldızlar iner ömrümden daha büyüktür yokluğunun sancısı.  </description>
<link>https://www.antoloji.com/gizli-bir-zaman-siiri/</link>
<guid>1781332</guid>
<pubDate>2012-10-23T04:13:00+03:00</pubDate>
<author>Zeki Nurçin</author>
</item>
 <item>
<title>Mahsen</title>
<description>bir bardağın şarap dolu olmasına benzer sendeki benim doluluğum hisler sarhoş olup içimde gezer, yoksa hangi içki devirirdi beni; aheng sen,direnç sen,şarap sen eski ve keskin bir emir nara basar </description>
<link>https://www.antoloji.com/mahsen-siiri/</link>
<guid>1772722</guid>
<pubDate>2012-09-29T22:56:00+03:00</pubDate>
<author>Zeki Nurçin</author>
</item>
 <item>
<title>Sonbahar</title>
<description>kaç zamandır çocuksu düşlerden haber yok  son rüyalar da gözlerimi terkedip gitti dün uyuyamadım,sigaralar içtim,kendimi içtim bir hayat sabaha dogru bitti.  sabah oldu,güneş sancılı ve tez doğdu </description>
<link>https://www.antoloji.com/sonbahar-192-siiri/</link>
<guid>1772719</guid>
<pubDate>2012-09-29T22:37:00+03:00</pubDate>
<author>Zeki Nurçin</author>
</item>
 <item>
<title>Hoşçakal Nurum</title>
<description>vakitsiz gidişinden sonra anladım kurak bir kalbin yıktığın bir memlekete benzediğini. ve çok sonra anladım bunu bana safran sarı bir ödül gibi verdiğini. </description>
<link>https://www.antoloji.com/hoscakal-nurum-siiri/</link>
<guid>1772069</guid>
<pubDate>2012-09-28T04:55:00+03:00</pubDate>
<author>Zeki Nurçin</author>
</item>
 <item>
<title>Bir Sorudur Yanıt Gibi Duruşun</title>
<description>gözlerim rüyalarını istiyor beynim asil düşlerini ellerim sonsuz boşluğu dudaklarımsa gülüşlerini.  oysa öyle kentler yıkmışız ki </description>
<link>https://www.antoloji.com/bir-sorudur-yanit-gibi-durusun-siiri/</link>
<guid>1770304</guid>
<pubDate>2012-09-23T02:23:00+03:00</pubDate>
<author>Zeki Nurçin</author>
</item>
 <item>
<title>Yıldızlar Sönünce</title>
<description>yıldızlar söndüğü zaman  sessiz bir iz çizerler...  bağından koparılmak neymiş henüz bilemezsin ışıklar da ağlar onun acısını onun kadar </description>
<link>https://www.antoloji.com/yildizlar-sonunce-2-siiri/</link>
<guid>1769886</guid>
<pubDate>2012-09-21T23:30:00+03:00</pubDate>
<author>Zeki Nurçin</author>
</item>
 <item>
<title>Tadı Sen Rengi Ben</title>
<description>-gözlerinde yüzbinlerce sözcüğün barındığı  bir dil var...söyleyemediklerimin tercümesi- ve gizli bir isyan  bugün günlerden sen sessizliğin dudak payı </description>
<link>https://www.antoloji.com/tadi-sen-rengi-ben-siiri/</link>
<guid>1769553</guid>
<pubDate>2012-09-21T01:29:00+03:00</pubDate>
<author>Zeki Nurçin</author>
</item>
 <item>
<title>Aşk Kaldı Gözlerimde</title>
<description>-Yunus Emre-  Her dem çığ gibi düşer evrenime aşk söyleyen sesim Tüketir beni yokluğuyla nara yanmış pervaneyim Kalbim ile beynim arasında bir sis perdesi var Alıp verdiğim her nefesim </description>
<link>https://www.antoloji.com/ask-kaldi-gozlerimde-siiri/</link>
<guid>1743057</guid>
<pubDate>2012-07-16T19:35:00+03:00</pubDate>
<author>Zeki Nurçin</author>
</item>
 <item>
<title>’HÜZÜN RAPSODİSİ’ Üzerine</title>
<description>(Bu yazı Agre NEWS haber ajansından alınmıştır.)    Şair-Yazar Zeki Nurçin’in yeni romanı piyasaya çıktı.’’Hüzün Rapsodisi’’ adını alan roman okuru içine çeken derin imgelerle dolu.Kitapevleri ile online satış kurumlarında yerini alan roman sırasıyla Bursa,Ankara ve İzmir Kitap fuarlarında okurlarıyla buluşacak.Aynı zamanda yazarın kendisi de İzmir Kitap Fuarında okurlarıyla bir araya gelecek.  Yazarın onbir yıllık bir gözlem sonucu yazdığı romanın bir çok özelliği var.Roman otobiyografik bir roman.Romanın bir özelliği de kitabın bitmeyecek bir yazışma niteliğinde olmasıdır.Bir insanın bir insana yazabileceği en uzun anlamlar dizimidir. Mutsuz ve alabildiğince sancılı biten bir aşk öyküsünü roman kahramanının ağzından veren ve onurlu bir hayatın panoraması  olan yazarın,’’Hüzün Rapsodisi’ adlı bu romanı, psikolojik derinlik ve bireyin duygu karşısında bütünüyle ortadan kaldırmasına karşı ve bir nesnelliğe ulaşma çabası taşır.Bu özellik Zeki Nurçinin yazdığı kitaplarının da gizemli tarafı ve aynı zamanda temeli. </description>
<link>https://www.antoloji.com/huzun-rapsodisi-uzerine-siiri/</link>
<guid>1693236</guid>
<pubDate>2012-03-17T04:59:00+03:00</pubDate>
<author>Zeki Nurçin</author>
</item>
 <item>
<title>Okumanın Manzarası ve Egonun Homurtusu</title>
<description>Yazmak çok sıradan bir iş gibi görülebilir ama aslında bilinenin ötesinde bir olaydır. Bir hayali,bir fikri,bir gizemi, bir bilinmeyen hissin keşif sonrası formülünü yapabilmektir.İnsanın belleğinde kıpırdayıp duran bir hayatı cümlelerle yeni baştan inşaa etmektir. Uçsuz bucaksız bir sanatın belki de savunucusu olma eylemidir.Samuel  Johnson,yazana zorluk vermeyen yazı okuyana da zevk vermez, derken aslında lafı gediğine oturtmuş doğrusu. Türkiye gibi kitaba yabancı bir ülkede, herşeye rağmen yazmak öyle bir revaçta ki, sanki her yazan gökten zembillah inmiş bir yazar ve her yazılan da sanki ilahi bir emir.Göze sokulan manzara bu.Her eline kalem alanın kendisini yazan ilan ettiği bu coğrafya da aslında yutturulan şey egoların gürültüsüdür.  Keşke bu kesim öyle dillendirdikleri gibi her yazılandan sonra gerçekten yazar olsa yazar gibi karşımıza çıksa.Oysa biliriz ki hepi topu iki laf sahibidirler,onu da nasıl kullanacaklarını bilmezler dahası bilmemişliği bir bilim haline getirmeye çalışırlar. Bu manzara acının ama gerçek acının resmidir.Bir de bu manzaranın insanı cidden inciten bir görünmeyen istatiklere dayalı tarafı var.  İnsanın niçin yazma ve okumayı seçtiği zekanın insanı ödüllendirmesidir.İnsanın kendi aritmetiğini bilmesidir.Ben,İstanbul gibi kaos bir kentte 30 bin insanın kendisini şair ya da yazar ilan ettiğini biliyorum.İlginç olansa bu iddiası olanların çoğu yazdığı halde kitabın kıyısında geçmemiş olmasıdır.Türkiye’deki yazma olayında ana tema içi boş siyaset ve zerafeti çalınmış bir aşk kavramının kendisidir.İnandırıcılığı pek olmayan bir edebiyat kabul ettirilmek isteniyor nedense.  </description>
<link>https://www.antoloji.com/okumanin-manzarasi-ve-egonun-homurtusu-siiri/</link>
<guid>1688431</guid>
<pubDate>2012-03-06T06:45:00+03:00</pubDate>
<author>Zeki Nurçin</author>
</item>
 <item>
<title>Bilge Şair ve Şiir Ağaları</title>
<description>Şairin dediği gibi, Ağırmazsa bilir miydim yüreğimin nerde olduğunu...  bazen muhteşem şeylerin ortaya çıkması bir felaketin yaşanmasıyla mümkün. Dünyanın oluşumu buna örnek ama insan da buna sosyal ve edebi bir örnektir. Bu bir şair ise anlatmak kolay değil.Bir ömür meselesi bu. Şairler güzelliğin ve aşkın ortaya çıkması için belki de tasavvur da zorlandığımız o kadar içsel felaketler yaşıyorlar ki, şayet buna dünya gözü ile tanık olursa göreceklerimiz karşısında bir saniye bile dayanamayabiliriz. Evrenine düşmüş buğudan tutun da sefaletine kadar kendisini dürten her kavramdan sınırsız beslenmesi aslında onun bilgiye eşit halidir. İnsanlar her yaşadığını bir şekilde dışa vurmak ister.Şairler ve yazarlar bunu yazarak ağırlıklarından kurtulurlar belki.Ama onların yorgunluk bilmeyen bir hüzün işçisi olduklarını yazarsak anlatılmak istenen daha iyi anlaşılır.  Yazmak sabır isteyen, donanım, yaşanmışlık isteyen nereye varılmak istendiği belli olmayan en garip en gizemli ama en güzel yolculuktur. Şairler ve yazarlar bir yerlere yetişmenin telaşını taşımadan bu yolculuğun belki de taa kendileridir. Şair bu yola koyulurken aslında arkasına sağına soluna kendi gönül penceresinden de bakmayı ihmal etmez. Yakaladığı imgeler ve keşfine çıktığı sırlar onu yaşadığı zamandan, çağdan uzak tutmaz.Buna karşı o yine kendi dünyasının derin imgeleriyle beslenir.Bir şiir panoramasını bu yolculukta bilgi gıdası diye taşır.Onu besleyen hüzündür,yalnızlıktır,bir başınalıktır.Şiirin sırrına ermiş şairler bu yalnızlık,hüzün ve bir başınalık kavramlarını sabırlı bir imge işçisi edasıyla yansıtırlar.Edebiyatla iç içe yaşayan bir aileden gelmek gibidir bu; dil ve izlek açısından farklı bir yol izlemiş ve hüznünden beslenme cömertliğiyle şiirine de ayrı bir anlam katan şairler hayatın da dilini bilenlerdir.Bu yeni bir olgu değil ama kendine benzeyen bir yenilik.Gerçekten şairliği hayat yolculuğu diye benimseyenlerin bütün şiir akımlarıyla sıra dışı bir yakınlığı sezinleniyor  ama farklı bir hüzün işçiliği onları daha iyi tanımamızı sağlıyor.Yaşadığı mekan doğduğu mekanlardan uzak olmasına rağmen sanki doğduğu yerdeymiş gibi yazması onun yazarken zaman ve mekandan soyutlanmış halidir.Şiirlerindeki ağır hüzün aslında bir mabed ve sığınaktır kendisi ve okuru için.İçin tasvirini çok çömertçe yapması yaşadıklarıyla yakından ilgilidir şairlerin.Edebiyatta bilinen her uslubu kullanmak  imge avcılğı onun şiirinin kendi çığlıklarını ısrımasını da geciktirmemiş yazdıklarında.Şiirleri okunduğu zaman insanın zamandan soyutlanması onun becerisinin de tasviridir.Kıyısında durduğu şiir denizinin püskürttüğü her rüzgara göğüs germesi,hüznü sevinci,acıyı,mutluluğu,burukluğu,yalnızlığı sorgulaması aslında yaşından fazla yaşadıkları anlamına gelir.Kendisini bir nevi kamçılaması doğrusu onun yazmadaki sınırsızlığıdır.Adeta kendisine hesap sormaya eşdeğer tutar bir takım alaşağı olma durumları.  Şairlerin tanrısal bir gücü olduğuna her zaman inanılmıştır.ilk zamanlarda da böyleydi Homerosun tanrısal bir insan gözüyle görüldüğü zamanlarda Platon, Sokrates kılığına girip şairleri aşağılıyordu.İmgeler aynı yola çıkıyordu hep. Gençliğinde şiiri denemiş olan Platon, filozof olduktan sonra şairlere karşı, cahil, aklı yerinde değil, perilerin hizmetçisi, gibi sözlerle sürdürdü aşağılayıcı tutumunu.Şairler kendi şiirlerinde bunu  yaparken aslında bir saygının resmini de çizerler. Bu Platonik tutum, tek tanrılı dinlere de hep devam edegeldi. Şairin laneti yeni dönemde de eksik olmadı kendi üzerinden. Modern çağ, şairi, amprist ve pragmatist aklın dışında bir yerde konumlamayı, kendi akılcı sistemi için alınması gerekli bir önlem sayar. Bugün de faydasız kilisenin papazı konumunda, her şeyi pazardaki fayda ve kâr ile ölçen burjuvazi için şair. Halk kitleleriyse ancak isyan ederken çağırdı şiiri imdada.Şair olmayı yakalamış bireyler kendi içinlerindeki evrenlerinin kentlerinde hüküm süren hüzne bir yerde başkaldırır.Yalnızlığı kendi içinde erimek olarak algılar ve kazanmanın yolunun bu iki kavrama karşı savaş açmak olduğunu yaşadıklarından,doğduğu topraklardan öğrenır.İçindeki buğulu söz ve zamanın kederli sözleriyle kendisini şiir olarak yeni baştan inşaa eder. Ama şair, kavrama karşı yenik zamanlarını da kendi bakışıyla işlemeyi fikir kabul eder. Duygu işçileri romantik dönemleri de öne çıkarır bu zengin tema içinde.Filozoflar, mesela Giambattista Vico gibi ender bulunur tarihçiler ve elbette şairler, şiirin kötülükler karşısında nasıl bir devrimci gücü olduğunu anlamaya ve anlatmaya yoğunlaştılar.Şair,kendi şiirinde hüzne karşı bir devrim kazanmayı da bilir.  </description>
<link>https://www.antoloji.com/bilge-sair-ve-siir-agalari-siiri/</link>
<guid>1688430</guid>
<pubDate>2012-03-06T06:37:00+03:00</pubDate>
<author>Zeki Nurçin</author>
</item>
 <item>
<title>Sizin kendinizi toparlayacağınız bir adanız oldu mu hiç?</title>
<description>Atlas Okyanusu ya da diğer adıyla Atlantik.Büyük Okyanus’tan sonra en büyük ikinci okyanus.Bir zamanlar tek parça olan ata kıtanın bölünmesiyle oluşmuş aynı zamanda Avrupa ve Afrika kıtasını da Amerika kıtasından ayırmıştır.Akdeniz,Kuzey Denizi ve Baltık Denizi ile birlikte 106.2 mil kilometre kare alana sahip devasa bir düş gibi.Yeryüzünün beşte birini kapsar.3314 metre ortalama derinliği vardır ve en derin noktası Porto Riko Çukuru’dur.  Aslında atlas okyanusunu anlatmak için cümlelerin karşı konulmaz bir isyanı gerekir.Okyanus görünmez bir güç tarafından cezalandırılır gibi uçsuz bucaksız ve alabildiğince ürküten bir sessizliğe sahiptir.Gözleri telaşa sürükleyen bir esrarı vardır her zaman.Yolu ordan geçen her denizci bu psikolojiyi bilir.İnsanın belleğindeki düş ve hayalleri kırılma noktasına getiren gerçek ile rüya arasında bir yerdir.Burdan geçenler sonsuz bir evren içinde ne yana gideceğini bilmeyen bir soruya dönüşür çok geçmeden.Hayat ile kavgasına tam anlamıyla bu okyanusun üzerinde tutuşur.İnsanın,insan okyanusunda hangi fırtınalarla karşı karşıya olduğunu en iyi o dalgaların üzerindeyken görebilir.İnsanın kendisine tanıklık ettiği gizemli sulardır.Mavi rengini cömertçe çaldığı gökyüzünden alırda biz suyun kendisini mavi sanarız.Tıpkı bir düşü gerçek saymak gibi.Ya da bir şiirdeki hayali kadına aşık olmak gibi.  İnsanoğlunun kendisiyle hesaplaştığı dahası barış için savaştığı bir gün okyanusun üzerinde bir çığlık kopmaya başladı...Milyonlarca kuş havada daireler çiziyor,sarhoşmuşlarcasına uçuşup duruyorlardı.Attıkları o garip çığlıkları o devasa Atlantik Okyanusu’nun karnını yarıyordu...Sular yarılıyordu.Okyanusun gşkyüzünden çalığı mavisi yarılıp titriyordu.Girdaplar oluşuyor,azgın dalgalar kahkaha basıyordu sanki.Kuşlar öyle yüksek bir sesle çığlıklar atıyordu ki sesten etkilenen küçük bulut adacıkları hızla sürükleniyordu gökyüzünde.Kendi çığlıklarının ağırlığına ve onca kattedilen yolun verdiği yorgunluğa dayanamayan kuşlar kendilerini okyanusun tanımlanmaz bir canavarın ağzı gibi acık o dev dalgaları arasına atıyorlardı.Cesaret bu anlaşılması zor doğa olayını anlatmaya yetecek anlama sahip değildi...Kuşlar son bir hamle ile yaşamlarını bir bilinmezliğe kurban eder gibi okyanusun azgın ve korkunç dalgalarına çaresizlikle teslim ediyorlardı.İntahar edip ölüyorlardı.  </description>
<link>https://www.antoloji.com/sizin-kendinizi-toparlayacaginiz-bir-adaniz-oldu-mu-hic-siiri/</link>
<guid>1687458</guid>
<pubDate>2012-03-04T02:50:00+03:00</pubDate>
<author>Zeki Nurçin</author>
</item>
 <item>
<title>Türkiye'de Aydın Olmak</title>
<description>Doğal olan, kendisine dürüst davranmayı yaşam biçimi edinmiş insan eğer toplumsal sorumluluk hissetmeye başlarsa insanlık için en yüksek yaşam biçimi olan aydınlanma yolundaki en keskin virajı dönmüş demektir. Bu tanımlamaya uyan kaç insan var Türkiye’de.Bunun üstüne de bilgilerini, aklını, yöntemsel kuşkuculuk ve eleştirisel tutumla ilerletir ve geliştirirse ikinci virajı da almış ve ışığı gören düzlüğe çıkmış olur. Çağımızda aydın dediğimiz insanlarda neler olmalı veya olmamalıdır.Bunun ölçülerini elbette ben belirleyemem.Aklın cesareti mantığın hükmü olmayan yerde ben degil kural belirlemek,varolan kuralı da reddersem kendime dürüst davranmış olurum.   Aydın insan dünyanın geleceğini evrensel doğrulara paralel olarak değiştiren veya değiştirme çabasında olandır. Aydın insan laçkalaşmış bir post gibi eğilip bükülmemeli. Kendi doğrularını bilgece ve kesin dil ile anlatmalıdır. Kimin ekmeğine yağ sürdüğüne veya yoluna taş koyduğuna bakmazsızın doğrularını olay veya düşünce bazında anlatmalı tavrını koymalıdır.Yalakalık onun literatüründe yer bulmamalı.Aydın insan inanıyor degil, biliyor olmalıdır. İnanmak veya inanmamak aslında bilmemeye denk düşer. Bilmediği, en azından emin olmadığı bir şey için toplumunun önünde ışık olamaz. Aydın olan kişi aydınım diyemez belki aydınlanmacıyım veya aydınlanma yolundayım diyebilir.Damağa göre serbet dökmez,dökmemeli.Bir fikrin veya akımın askeri olamaz. Savunduğu fikri sorgulamalıdır. Sorgulamaz ise kendi gelişimini durdurur ancak.Hiç bir moka yaramaz.Yaramadığı gibi kendi mokunun kokusundan rahatsız olur ileride.  Aydın diye tanımlananların bir takım sorunları da olabilir ve en büyük sorunu bilgi enflasyonu değil dürüst olmamasıdır! Bilgi çokluğu bugünki insanı bir kaosun içine itebilir ama bu doğru olanın inkarı anlamına gelmez.Bilginin çokluğu aydının gidebileceği yolu da kısalltır,ama gerçek aydının.Bilginin kaos olma durumu bilgiyi doğru analiz edememkten kaynaklanır. Ne kadar sorgulayıp güncel olayların arkasından bakarsanız bakın birde bilgi kaynaklarının aslında azlığını düşündüğünüzde bir karamsarlık oluşmakta.Bilginin çokluğunun yaratabilecegi kaos ile sevimsiz karamsarlıkların yarattığı tek şey,sahte aydınlar için sığınacakları mağaralar yaratmasıdır. Aydın kavramı,benim öğrendiklerimin bana anlattığı aydın kavramı biraz ütopik ama oldukça zor erişilebilinecek bir nokta hatta sürekli gelişen, ilerleyen bir nokta.Kendini yenileyen,keni hafızasının esnek kuralları ile evrimini sürekli tamamlamaya çalışan bir aydın ve aydınlanmadır. İnsanlık tarihi boyunca, oluşan tüm kültürlerde yaşayan insan için en derin, ulaşılmaya çalışılan nokta özgürlüktür.Aydınlanmanın ve aydınların hayat verdigi bir özgürlük. Bugün bu ülkede insanlar bilginin ve özgürlüğün ışığından mahrum ise tek suçlusu kendini aydın ilan edip tv’lerde sıradan bir magazin programında boy gösteren budalalardır.Şu güzelim ülkeyi ne hale getirdiler! Aydınım diyenlerin her kaosta her zam ve zülümde her katliam ve cinayette,her dejenerasyonda herkesten önce kaçacak bir delik araması ne acı bir manzaradır.Ben hiç bir şekilde bir aydının halkla iç içe yaşadığına tanık olmadım.Kendisini aristokrat yada burjuvazi kabul edip ardından halkın bildikleri ve bilip yapmak istediklerini,“bunlar birşey bilmiyor“ diye atıp tutan bu zavallılar zümresinden birinin adını zikredin ve deyin ki,şu aydın şu yazar çizer bu halkın şu acsının şu sorunun yanında yer aldı.Yıllarca aydın gözüyle bakılanların derin devlet sanıkları olmasına da pek şaşırmamışımdır.Daha kaç gün öncesinde  sınır bölgesi Ulududer’de bir katlima oluyor ve herkesten önce ülkenin sözde aydınları,aydın kurumları olayı örtbas etmeye çalışıyor. </description>
<link>https://www.antoloji.com/turkiye-de-aydin-olmak-siiri/</link>
<guid>1675523</guid>
<pubDate>2012-02-06T02:45:00+03:00</pubDate>
<author>Zeki Nurçin</author>
</item>
 <item>
<title>Aydınlanma ve Dul Kadın Avcılığı</title>
<description>&#8206; (Agiri NEWS Haber Ajansı ve KORİDOR Gazetesi eylül ve ekim ayı yazılarım)     GİZLİ ÖZNELER / Zeki NURCİN AYDINLANMA VE DUL KADIN AVCILIĞI,SANATCILIĞI(!)  ... ’’Kandırmak için değil,başkalarının hoşuna gitsin diye de değil.Yazmaktan zevk aldığım için yazacağım…’’ Virginia Wolf </description>
<link>https://www.antoloji.com/aydinlanma-ve-dul-kadin-avciligi-siiri/</link>
<guid>1616655</guid>
<pubDate>2011-09-27T01:35:00+03:00</pubDate>
<author>Zeki Nurçin</author>
</item>
 <item>
<title>Ben ve Acı</title>
<description>bir ben bilirim aciyi bir de aci beni... bir o yer tokadimi bir ben onun... kar ve toprağın sevişmesidir masalımız ben kendimi ona eriterek ögretirim o da kanıma damlayarak bana kendini... o benim abcmi ögrenir ben de onun gizemli dilini. düş ve hayalin sonsuz hesaplaşmasıdır yaşadığımız </description>
<link>https://www.antoloji.com/ben-ve-aci-siiri/</link>
<guid>1591829</guid>
<pubDate>2011-07-31T04:45:00+03:00</pubDate>
<author>Zeki Nurçin</author>
</item>
 <item>
<title>Tanrıyı Üzdüğümü Meleklerin Ağlamasından Anladım-2</title>
<description>''ZEKİ NURÇİN’İNDEN MUHTEŞEM BİR ROMAN DAHA''  Selim Kizildak  ‘TANRIYI ÜZDÜĞÜMÜ MELEKLERİN AĞLAMASINDAN ANLADIM’ Roman Analiz... </description>
<link>https://www.antoloji.com/tanriyi-uzdugumu-meleklerin-aglamasindan-anladim-2-siiri/</link>
<guid>1567589</guid>
<pubDate>2011-06-03T01:56:00+03:00</pubDate>
<author>Zeki Nurçin</author>
</item>
 <item>
<title>Tanrıyı Üzdüğümü Meleklerin Ağlamasından Anladım</title>
<description>(22 mayıs 2006 FN- 22 mayıs 2011 BLN)   Bilindiği gibi,yaklaşık üç hafta önce,’’Tanrılar Ülkesinde Aşk’’ adlı romanım kıtap severlerle buluşmuştu.Roman olumlu ve yapıcı bir çok tepki aldı.Bu adı geçen roman 2011 yılının yayın programına alınan ilk çalışmasıydı.Yayın programına göre bu yıl dört romanım yayınlanacaktı.Nitekim programa alınan ikinci romanım olan,’’Tanrıyı Üzdüğümü Meleklerin Ağlamasından Anladım’’ bu ayın (mayıs)  20-25’i arasında okurlarıyla buluşacak.Daha bir önceki romanın sıcaklığı hissedilirken ikincisinin kitap severlere sunulmasına karşın ister istemez bir takım  tepkiler aldım.Gelen tepki ve öneriler üzerine 2011 yılı yayın programımı kapatmam gerektiğini düşündüm.Normalde eylül ayın sonları ile kasım ayı başlarında iki romanımın daha yayınlanacaktı ancak ortalama her ay bir roman çıkarmanın bazı kaygılara neden olacağını da düşünerek eylül ve kasım aylarında piyasaya çıkması düşünülen iki romanımı da 2012 yılı yayın programına aktardım.(Belki yıl sonuna doğru bir tanesi daha çıkabilir,kesin olmamakla birlikte.) Sözkonusu romanlar uzun zamandan beri yazılmış,üzerinde uzun yıllar titizlikle çalışılmış kitaplardır.  ‘Tanrılar Ülkesinde Aşk’ adlı romanı dokuz yıllık bir emeğin sonucuydu.Bu mayıs ayının 20-25 tarihleri arasında çıkacak olan ve daha şimdiden adı duyurulan,’Tanrıyı Üzdüğümü Meleklerin Ağlamasından Anladım’ romanı 2006 yılının mayıs ayında yazılmaya başlandı ve gün gün yapılan gözlemlerin analizlerini içerir.Roman kahramanı El Adam’ın yaşadığı talihsizlikler 2006 mayıs 22’sinde başlamıştı.Romanın özellikle mayıs ayı ortalarında kitap severlere sunulmasını kitap kahramanlarına duyduğum saygıdan yaptım.Bu yüzden bu romanın okurlarıyla buluşma tarihi benim için bir miladdır diyebilirim.’Tanrıyı Üzdüğümü Meleklerin Ağlamasından Anladım’ romanımda (beş buçuk yıllık bir emeğin sonucudur)  Bayan Gümüş’ün,kendisini sonsuz seven aşkı El Adam’ı (Yusuf)  hırsına kurban edişini darmatik durumları var.Mavi Menekşenin çağdaş destanı bu roman da,Bayan Gümüş deliler gibi aşık olduğu eşi El Adam’ı  2006 yılının mayıs ayında  bir gece yarısı evden kovması ile başlayan hüzünlü yılları betimleniyor.El Adam bu vakitsiz kovulma ile yaşadığı ruh  kırılmasını kimselere anlatamaz,zamanla erimeye başlar.Kovulmayı içine sindiremez ve herşeyden elini çeker,kendisini benliği içinde yoketmeye mahkum eder.Yaşadığı hüzün beynine (sonunu getirecek)  dayanılmaz ağrılar sokar.Geçmişinden kopup gelen çığlıklara yenik düşen M.B Gümüş onun yokluğuna dayanamaz ve büyülü bir hüznün baskısı ve  engin pişmalıklarla aramaya koyulur.Ancak onların aşkı bir Alman Yazarın dikkatini çektikten sonra aslında sıradan bir tutku gibi beliren sadakatlerinin derin bir geçmişi ve sonsuz bir aşkla kök salmış olduğu anlaşılır.Yazar Bayan Helenburg,El Adam ile M.B Gümüş’ün aşklarının mitolojik açısını keşfeder ve bununla ilgili araştırmalara başlar.Bulgularını ‘Sadakat ve Mavi Menekşe’ adlı bir kitapta toplar.M.B Gümüş’de aramalarını sürdürür; tesadüfler El Adam’ı hiç ummadığı bir yerde,mavi menekşelerin kabul ettiği bir yerde bulmasına yardım eder ama artık iş işten geçmiştir.Hüznün ve aşkın sonsuz yolculuğu bu çalışma sonradan M.B Gümüş’ün sadakatsizliğinin tablosuna dönüşür; kendisini aşkla sınayan Tanrı’yı üzdüğünü derin acılarla anlar. </description>
<link>https://www.antoloji.com/tanriyi-uzdugumu-meleklerin-aglamasindan-anladim-siiri/</link>
<guid>1555694</guid>
<pubDate>2011-05-11T20:45:00+03:00</pubDate>
<author>Zeki Nurçin</author>
</item>
 <item>
<title>TANRILAR ÜLKESINDE AŞK -Yeni Romanım-</title>
<description>Bir tanrıça ile bir bilgenin sonsuz aşklarını anlatan sarsıcı bir eser.Aşkları uğruna nelerden vazgeçtiklerini okuduğunuz zaman sevgi kavramını sorgulama gereği duyacağınız bir kitap...Aşk,tutku,korku,sadakat,sevgi,hükmetme gücü ve isteğin,arzu ve şehvetin,büyünün iç içe geçtiği kitap Mezopotamya'yı ve bu coğrafya da hüküm sürmüş imparatorlukların amansız çekişmeleri,tanrıların ihtirasları gölgesinde büyümeye devam eden aşkın ve aşkı uğruna her tehlikeyi göze alan tanrıça ve bilgenin sevgilerinin mahsumiyetini sahiplenmek adına sergiledikleri çaba ve gizemi ve büyüsü sizi üç bin yıl öncesine götürdüğünden haberiniz olmayacak bile.Çözülmesi zor işaretler,iyi ve kötünün savaşı,özel bir zekadan fışkırmış bilgi şöleni...Evrensel bir destan.Kurgusu,uslubu,zengin içeriği ile okuyucusunu ilk sayfalarda büyülemeye başlayan  Gılgamış ve İlikummi Destanları tadında tarihi bir roman...Sadece bir roman değil bilgi başvuru kaynağı.  Hayatın tüm gizemi ve insanın vahşi kişiliğinin çatışması yaşanırken bile aşkın mahsum kalmak için nasıl çırpındığına tanık olacaksınız kitabı okurken.Tanrıların her duyguya hükmettiği bir çağda tanrıçalığını ve bilgeliğini bir tarafa bırakıp kendilerini sadece duygunun mahsumiyetine teslim eden ve bu uğurda yokolmayı gerçek varolmak sayan iki insanın çabasının müthiş ve sarsıcı masalı.Günümüzdeki sevgi (!)   olgusuna da göndermelerin yapıldığı çalışma derin ve sonsuz bilginin insanın ruhsal terbiyesini betimlerken hayatın gerçek tadını şaşırtıcı ve doyumsuz bir şekilde sunuyor.Sevginin gücünü en iyi hissedebileceğiniz masalsı ve filozofik bir eser.Yazarın kullandığı dilin samimiyetinin büyüsü de eserde göze çarpan bir diğer zerafet...  Mezopotamya Uygarlıklarını ve iç içe geçişleri,birbirlerinden etkilenmeleri,savaşları,entrikaları en iyi anlatan bir başucu çalışması.Hititlerin son dönemlerine ışık tutan kitap tanrılar ülkesinde ve gölgesinde boyvermiş bir aşkın resmini doyumsuz ve büyüleyici bir şekilde çiziyor.  </description>
<link>https://www.antoloji.com/tanrilar-ulkesinde-ask-yeni-romanim-siiri/</link>
<guid>1553399</guid>
<pubDate>2011-05-07T00:26:00+03:00</pubDate>
<author>Zeki Nurçin</author>
</item>
 </channel>
</rss>
