<?xml version="1.0" encoding="UTF-8" ?>
<rss version="2.0" xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/">
<channel>
<title>Antoloji.Com - Şiir, Şair ve Edebiyat</title> <link>https://www.antoloji.com/</link>
<description>
Kültür Sanat Edebiyat Portalı. Türkçe şiir ve şair arşivi. Yusuf Aygun Şiirleri
</description>
 <item>
<title>Ümmeti Mahveden Hastalık Tefrika</title>
<description>ÜMMETİ BİTİREN HASTALIK TEFRİKA   Vahdetten eser yok bir avuç halkın içinde! Post üstüne hem kavgasının hepsi nihayet Halamı boğuşmak! Bu ne gaflet ne rezalet (Mehmet Akif Ersoy) </description>
<link>https://www.antoloji.com/ummeti-mahveden-hastalik-tefrika-siiri/</link>
<guid>1061798</guid>
<pubDate>2008-11-12T14:06:00+03:00</pubDate>
<author>Yusuf Aygun</author>
</item>
 <item>
<title>İslam modernizmi üzerine</title>
<description>İslam Modernizmi İslam Modernizmi denince; İslam’ı batının değerlerini ve mantığını  esas alarak yorumlayan yaklaşım,bezende batının meydan okumalarına cevap arayan,batıya İslam’ı hoş göstermeye çalışan uzlaşmacı yorum anlaşılır.Arapça Teceddüt yani yenilenme kelimesinin karşılığıdır ve bu manada Tecdit ile karıştırılmamalıdır.Zira dini değerlere yeniden itibar kazandırarak bunlar etrafında oluşan şüpheleri gidermek İslam’ın mesajını o günün Müslümanlarının algılarına sunmak ve Kuran’ın hayatı inşasını ve ihyasını temin etmek için yapılan çalışmaların  ortak adına Tecdit (Yenileme) ,İslam’ın yabancı düşünce,felsefe ve ideoloji biçimlerine göre yapılanmasına ise Teceddüt (Reformizim,Modernizim) diyebiliriz. 19. yüzyıldan beri batının sürekli artan   siyaset, bilim ve teknik alanlardaki gücünün İslam dünyasında sebep olduğu entelektüel bunalımların ve politik çarpıklıkların neticesi olan bir zihni gerginlik karşısında Müslümanların şahsiyetlerini kaybetmesi özellikle aydınları! bu geri kalışın faturasını bir yerlere çıkarma saplantısına düşürmüştür.Geçmiş birikimin ayırt edilmeksizin külliyen karalanması ve reddedilmesi bu aşağılık kompleksini bastırmada çare gibi görülmeye başlanmıştır. Modernistlerin bir kısmına göre geri kalmamızın tek gerekçesi dindir.Bir kısmına göre ise bu güne kadarki dini algılama biçiminin yanlış olması ve dinin hurafelerle dolmasıdır.İlerlemenin yolu ise; radikal modernistlere göre dini tamamen reddetmek ılımlı modernistlere göre ise; toplumun kontrolü ve beraberliğinin de korunması açısından devamının sağlanması ve fakat dini bilimci (Pozitivst) ,akılcı (Rasyonalist) ,sekülarist,(Laik) şüpheci(septik) ve eleştirel bir mantıkla yeniden değerlendirmek ve batının kavramlarını esas alarak yeniden yorumlamaktır.Allah’ı kamusal alanın dışına çıkaran bu algılama biçimi dini kul ile Allah arsındaki yüksek ahlak ve moral değerler olarak tanımlamaktadır.Bu yorumlamanın içine başta mezhepler olmak üzere bütün İslam’ı kaynaklarla beraber dinin kaynağı olan Kuran ve onun yorumu olan Sünnette dahil edilmektedir.Süreç olarak bu akım İslam i eğilimlerin arttığı ve İslam’ın yeryüzünde yükselen değer olarak yeniden gündeme geldiği, beşeri sistem ve ideolojilerin ve emperyalist dünya düzeninin sarsıldığı şu son çeyrek asırda yeniden gündemi teşkil etmeye başlamıştır.Bazı vakıalardan yola çıkarak inşa edilmeye çalışılan bu olgunun İslam’ın özüyle tezat düştüğü bir gerçektir. Modernizim en temel  karakter olarak İslam’ı ideolojik ve entelektüel planda sekülarize etmek suretiyle özellikle batıdan ithal sistem ve  kavramlarla İslam’ı özleştirmek   neticede İslam’ı  bir inanç ve hayat nizamı olmaktan çıkarıp onu  salt ahlaki bir nazariye haline getirerek mevcut sistemlere entegre etme amacını gütmektedir. ‘Kuranın temel isteği eşitlikçi,içtimai ve iktisadi değerlerin gerçekleştirilmesini amaçlayan,ahlak temeline oturmuş bir sosyal nizam kurmaktır.Bu değerler üzerine kurulan bir ülkenin kaynaklarının sınırını dikkate alan her sistem İslam-i olacaktır.(Bkz:Fazlurrahman:330) Ne Allah meclise hangi kanunu çıkaracağını söyler,nede ulama ona bir şeyi doğrudan dikte ettirebilir.(Bkz:FazlurRahman:364) ifadeleri bu algı biçiminin tipik özeti niteliğinde görülebilir. demek oluyor ki  modernist düşünceye göre İslam’ın bir nizam ve devlet modeli yoktur oysa bu düşüncede  temel ilkelerden ve evrensel hakikatlerden bahsedilse de Allah merkezli bir din algısı kabul görmemektedir.Oysa Kuran ilah olarak tek otorite Allah tır ilkesini yaşamın temeli kılmıştır.Kullar ancak Allah’ın hüküm koymadığı yada hükmün kapalı olduğu noktalarda hayrı murat ederek içtihatta bulunurlar,İslam’ın temeli besmeledir besmele ise her yaptığını Allah için onun muradına uygun yapma bilincidir dolayısı ile bir iş doğru yapılsa bile Allah için yapılmadığında ondan İslam-i diye bahsetmek mümkün olmaz kaldı ki yerlerin ve göklerin ilahını kamudan kovmak anlamına gelebilecek bu yaklaşımın İslam-i olduğunu söyleyebilmek mümkün olmasa gerektir.İslam modernistleri İslam’ı dünyevileştirmek ve onun yönetsel bir yönünün olmadığını,onun insanların iktisadi,içtimai ve hukuki hayatlarını yönlendiren bir yönünün bulunmadığını iddia ederek İslam’a rağmen beşeri ideolojilerin varlığını onaylamaya ve onaylatmaya çalışmaktadırlar.Bakınız bu düşüncenin sahiplerinden biri olan Prf.Dr. Ethem Ruhi Fığlalının aşağıda alıntı yaptığımız sözleri bunun en bariz ifadesidir. ‘Kuranda 6666 ayetten sadece 30 civarında ayet muamelata (günlük uygulamalar ve kamu yaşamını düzenleyecek kanunlar) aittir. Dolaysıyla konjektüreldir.Peygamberin ölümü ile artık kul ile Allah arasına  artık kimse giremez.Benim için İslam toplumu Allah’ın tebliğ ile peygamberi kabul eden ve savunan toplumdur.Bu yüzden muamelata ait hükümleri yeni şartlara göre yorumlamak şarttır.Mirastan kadının kıyafetine kadar her şey buna girer.Mesela bir örnek vermek gerekirse hırsızın elinin kesilmesi Kuranın indiği toplum ticaret ve tarım toplumu idi,bu bakımdan ticaret ve tarımla uğraşan bir toplum için en ağır hüküm idi.ama benim gibi hizmet sektöründe çalışan birisi için bu en ağır ceza değildir.Beni tutuklar ve kitap okumaktan mahrum ederseniz daha ağır bir ceza vermiş olursunuz.İslam’da Hıristiyanlıkta olduğu gibi ruhban sınıfı yoktur.Dolaysıyla İslam-i devlet diye Laiklik dışı bir devlet düzeni önermek İslam-i olmaz beşeri bir yoruma işaret eder.Bkz(İslami Araştırmalar Dergisi sayı:1 C:7 s.:102,ayrıca Prf.Dr. Salih Akdemir ders notları tarihsellikle ilgili başlık) İslam’ın teşri yönünü tamamen tarihsel sayan bu yaklaşımın Allah’ı kamusal alandan dışladığı Allah’ın hükmü dışındaki her türlü tağuti sistemle İslam’ı bir tuttuğu,beşer hevası ile Allah’ın irde ve hükmünü eşdeğer gördüğü ortadadır Hatta bu zevattanPrf.Dr. Süleyman Ateş daha da ileri giderek Bakara:62. ayetinden de hareketle Yahudi,Hıristiyan ve diğer inanç sahiplerinden Allah’a ve ahirete inanların İslam’ı kabul etmeden cennete gidebileceklerini savunmaktadır.Bkz:İslam-i Araştırmalar Dergisi C:7 Sayı:1 s:29-37 yazar bu yazısında cennet kimsenin tekelinde değildir başlığını kullanmıştır.son zamanlarda Prf.Dr. Hayrettin Karamanın da aynı iddiaları destekler tuttum ve yazılar yazması manidardır.)  Esasen bu fikri daha önce Reşit Rıza (Menar Tefsiri) ,Mustafa Meraği (Meraği Tefsiri) ,M.Ferid(Dairet al Marifin)  savunmuştur.Bu yorumla beraber İslam ile beşer ideolojileri iman ile küfür yada İslam,Yahudilik,Hıristiyanlık arasında bir farklılığın olmadığı gibi bir felsefe ortaya konmaktadır. Modernistlerin gündeme taşıdığı noktalardan biriside dinlerin yaklaştırılması(Takribu Edyan) dır.Bu meseleyi ilk olarak bu manada gündeme getirenin Cemalettin Afgani olduğunu düşünmekteyiz.Afgani Birlik Teorisi adını verdiği bu fikrini şu cümlelerle açıklıyor: ‘hemen hemen her araştırma,inceleme ve tetkikten sonra şunu gördüm:Üç Tevhit dini(Müslümanlık,Yahudilik,Hıristiyanlık) prensipte ve amaçta tamamen birleşmektedir.Bunlardan birisinde şayet bir eksiklik varsa hemen diğeri onu tamamlıyor.Bu iş mutlak hayır manasındaki emirler noktasında birbirini tamamlar durumdadır….İşte buna,bende çok önemli bir fikir belirdi kafamda büyük bir şimşek çaktı.Dinler nasıl ki özde bir iseler bu üç din erbabı da dinlerin birleştiği gibi birleşebilirler.İşte böyle bir ittihadın ve birleşmenin insanlar barışa doğru bir adım atmış olurlar.İşte ben bu teorim için planlar hazırladım.Bazı satırlar çizdim.Davet için risaleler yazdım.Ancak bütün bunları yaparken çok kısa zamanda bütün din sahiplerini birbiriyle barıştıracağım demiyorum.Çünkü ben bir tek dinin ehli olan kimselerin niçin parça parça gruplara ayrıldıklarını,ihtilaf sebeplerini derinliğine araştırmadım.Bkz(Cemalettin Afgani hatıraları(Abdul Aziz Seyyidül Ehl s:14,158ayrıca İslama göre Dost ve Düşman s:126-127) diyor bu anlayış bu gün dinler arası diyalogun temelini teşkil eden projedir.Gariptir ki global emperyalizmin de desteklediği bu proje önceden modernizmin(Hümanizm adı altında)  sacayaklarından biri iken ve emperyalist emeller için  kullanılırken bu gün katılımcıları ve kapsamı genişletilerek Türkiye de Diyanet,İlahiyat,İslam-i  hassasiyete sahip sivil toplum örgütlerinin büyük bir kısmı v e yine aynı yönelişteki siyaset bu anlayışı temel dünya algısı haline getirmiş drumdadır. Bizce bu yaklaşım İslam’ın anti emperyalist duruşunu zaafa uğratmıştır. </description>
<link>https://www.antoloji.com/islam-modernizmi-uzerine-siiri/</link>
<guid>1042557</guid>
<pubDate>2008-10-14T12:02:00+03:00</pubDate>
<author>Yusuf Aygun</author>
</item>
 <item>
<title>İsra</title>
<description>İsra, Miraç, Namaz Ve İnsanın Yükselişi İnsan Allahın yarattığı bir varlık olarak iki unsur(Madde ve Mana)  ve iki cihete (Aşağıya ve Yukarıya dikey) hareket etme kabiliyetine sahip bir varlıktır. Allah insanı çamurdan yaratmış(Balçık)  ve ona ruhundan üfleyerek hayat vermiştir. Bkz Secde 9,Hac5 Çamurdan olması insanın maddi yönüdür ve bu onun hayvanlarla ortak olan vasfıdır.(yemek, içmek, çiftleşmek ve diğer yaşamsal duyu ve duygular)  Diğer ise manevi yönüdür ki, Allahın kendi ruhundan üfürmesiyle ilgili cihetidir, bu da onun diğer rahmani varlıklarla ortak olan yönüdür(Melekler v.s) Bu iki yöndeki (aşağıya ve yukarıya) hareketi onun maddi veya ruhani boyutuyla ilgili tercihiyle alakalıdır. Bkz.Şems8–10 Bu tercih onun İradesidir ki onun diğer varlıklardan ayıran(hayvanlar ve melekler) kabiliyetidir. O ya sırf maddi yönünü iradesiyle tercih edip hayvan düzeyinde kalacak(Esfel’i Safilin) bkz.Tin5 hatta iradesi olmayan hayvandan daha aşağıya düşerek onlardan daha vahşi bir canavar olur(Belhum edal) bkz. Buna en iyi örnek bu günkü dünyayı kasıp kavuran milyarlarca hem cinsini maddi ve manevi ölüme ve açlığa sürükleyen batı emperyalizmidir. Yâda manevi boyutunu tercih eder(ki bu ciheti tercih edişi maddi boyutunu meşru ölçüler dâhilinde tamamen terk etmeden gerçekleşir.) iradesini bu şekilde kullanarak yaratılış maksadına uygun bir seçimde bulunarak Melek düzeyine hatta daha âli düzeye(Ahsen’i Takvim) çıkar.bkz.Tin4 İnsanın Rabbine dikey çıkışını temsil eden hadise bu cinsin en soylularından olan Peygamberin şahsında hem bedeni hem de ruhani olarak gerçekleşmiştir, bu insanın rabbine doğru bir fethidir. Yani aradaki mesafelerin ve engellerin yok olup rabbinin makamı olan (mekândan münezzeh) A’lay’i İlliyyine ulaşmasıdır. Hz. Peygamber İsra ve Miraçla bu hadiseyi gerçekleştirmiş ve rabbinin delillerini müşahede etmiş alacağı büyük sorumluluğu mutmain bir şekilde omuzlayabilmesi için rabbinin ikram moral ve motivasyonuna mazhar olmuştur.bkz.İsra1–60 Keyfiyetini bu günkü imkânlarla algılayamadığımız bir maddi ve manevi ziyaret gerçekleştirmiştir.bkz.İsra60 bazıları bu ziyareti rüyada gerçekleşmiş saysa da bunun hakikatle alakası yoktur çünkü Allah rüya gibi herkes için gerçekleşebilecek bir durumu Peygamberi için olan üstü bir vakıa olarak niçin nakletsin. Bu anlayış modernistlerin akıllarını putlaştırmalarından kaynaklanan bir hezeyandır. Bu ziyaretin Kabe den Mescidi Aksaya kadar olan bölümüne İsra (gece yürüyüşü) Mescid’i Aksadan yedi kat göğü aşarak arşa ulaşmasına da Miraç(Yükseliş) tabir olunmaktadır. İnsanoğlu ve cin taifesi bu maddi yükselişi(göğün ve evrenin sınırlarını ve sırlarını aşmayı)  hep arzu etmekte bunu madden nispi olarak gerçekleştirse de manen ve sırrına vakıf olarak gerçekleştirememektedir. bkz.Rahman 33 Allah bunun ancak bir Sultanla olabileceğine işaret etmiştir ki zannımızca bu manen Peygamber için Miraç insan için ise namazdır madden ise ilim ve hikmettir. Bu gün insanoğlu ilim ve bilim sayesinde nisbi olarak birtakım ilerlemeler kat etmektedir, bunun temelinde her mucizeyi deşifre etme ütopyası yatmaktadır garip olan bu deşifre işini kitaba inandığını söyleyenlerin değil de inkâr edenlerin gerçekleştiriyor olmasıdır.bkz.İnşikak19 İnkârcılar bu gün bu idealle uzayda dolaşmakta ve evrene hükmetmektedir, oysa müminler yeryüzünde bile aç ve sefil sürünmekte ve zillet içerisinde yaşamaktadırlar bunun sebebi ilim ve hikmeti ihmal etmeleridir. İnkâr edenler ise manen çöküntü içerisindedirler bedenen göklerde dolaşırken ruhen ve ahlaken yerlerde sürünen vahşi hayvanlar gibidirler. Peygamberimizin bu ziyareti nasıl gerçekleştirdiği, yolda nelerle karşılaştığı ve ziyaret sırasında neler müşahede ettiğiyle ilgili bazısı efsane şeklini almış rivayetler vardır. Biz daha sonra dinin mitleştirilmesi(efsaneleştirilmesi) başlıklı yazımızda bu tip anlayışlar üzerinde duracağız. Bu rivayetleri değerlendirmeden önce Burak (Peygamberimizin İsra olayındaki biniti) üzerinde duralım. Burak: Berkin mübalağa çoğulu olup, ışık, şimşek gibi anlamlara gelmekte, bu günkü bilimsel ifadesiyle, ışık hızını ve şimşekle ortaya çıkan elektriğin daha şiddetlisini (mübalağalı)  ima etmektedir, dolayısıyla mahiyetini bilmediğimiz bu binit ışık hızından daha hızlı hareket etmekte ve elektrikle ilgili olduğu anlaşılmaktadır. Burada esas olan İsra ve Miracın Peygamberin şahsında insan cinsi için ne ifade ettiğidir, yoksa bunun mahiyeti insan aklı ve algısının üstündedir. Nitekim Peygamberimiz bu olayı anlattığında müşrikler alay ederken Ebu Bekir vahiy olarak ne söylüyorsa doğrudur demiş ve imani tavrı en önemlisi Rasyonel akılla salim aklın farkını ortaya koymuştur. Bu hadiseyi(isra ve Miraç)  anlatan rivayetleri irdelediğimiz zaman Kuran tarihi ve mantığıyla çelişen birçok rivayete rastlamak mümkündür geleneksel kültür içerisinde (klasik ilmi kitaplar kastedilmiyor)  bu rivayetler inanç haline gelmiş ve esas amaçtan maalesef uzaklaşılmıştır. Özellikle Peygamberimizin Miraç sırasında rastladığı peygamberlerle ilgili diyalog ve manzaralar adeta bir peygamber yarıştırma ve diğer peygamberleri haşa küçük düşürücü İsrailiyat haberleri  ve hurafelerle doludur, örneğin Adem (a.s) ’in yasak meyveden yemesinin eziyet ve ezikliğini hala yaşadığı, Hz Yunusun görev yerini erken terk etmesinin komplesiyle muzdarip olduğu ve diğer Peygamberlerin ayni gelenek içerisinde zelle tabir edilen küçük hatalarından dolayı adeta ceza ve aşağılanma yaşadığı bir durum tasvir edilmektedir ki bu Kuran’ın vermeye çalıştığı Peygamber akidesine taban tabana zıttır.bkz.Bakara 285  Kuran tarihiyle zıt ve bu gecenin üç armağanı olarak sunulan meşhur üç hediye itikadı da bu tip uydurma rivayetlerden kaynaklanmaktadır.Bu tip rivayetler güya iyi niyetle zikredilmiş gibi görünse de aslında dinin temeline dinamit koymakta sahih rivayetlerle çelişmek suretiyle bilmeyenlerin nazarında onları da şüpheli hale getirmektedir.Şimdi bu üç hediye rivayetini irdeleyelim bunlar </description>
<link>https://www.antoloji.com/isra-3-siiri/</link>
<guid>994848</guid>
<pubDate>2008-07-30T16:02:00+03:00</pubDate>
<author>Yusuf Aygun</author>
</item>
 <item>
<title>Paradigmamız</title>
<description>PARADİGMAMIZ.                                                                                                                                27.06.2008 . Mütedeyyin kesim büyük bir temsili yet problemi ve karmaşası yaşamaktadır.onun içindir ki müslümanların yeniden toparlanıp oluşan bu kaosu gidermesi ve dinamiklerini yeniden harekete geçirmek suretiyle topluma önderlik ve rehberlik etmesi gerekmektedir.bu konuda bir takım olumsuzluklar ve zorluklar vardır ve olacaktır.  İslam dininin mensuplarının iyi tespit ve teşhis etmesi gereken bazı hususlar vardır.biz bunları vakayı tespit etme ve objektif kalmaya azami düzeyde sadakatle öz eleştiri ve tenkit sadedinde işlemeye gayret gösterdik.Bunu yaparken  şahıs ismi vermemeye şahıslardan ve olaylardan çok vakıa üzerinde durmaya gayret saffettik.Bizim konuyu ele alışımız milat olarak son dönem itibariyledir.yeni dünya düzeni oluşturma çabaları İslam dünyası üzerinde oynanan yeni senaryolar.dinler arası diyalog  işgaller ve ve yeniden Siyonist ve haçlı ordularının İslam dünyasına başlattığı sıcak savaş  dağılan Rusya bloğunda Siyonizmin yaptırdığı darbeler ve devrimler  İslam dünyasında oluşturulmaya çalışılan ılımlı İslam ve demokrasi hareketleri ve bu meyanda  gönüllü işbirliği yapma yarışında olan ılımlı İslamcılar cemaatler ve sivil toplum örgütleri ve çözüm olarak Tevhidi İslam konumuzun ana mihferini oluşturdu.Aklımızın yettiğince olayları tespit etmeye ve  tartışmaya sunmaya gayret ettik.ve şu kanaatlere vardık. &#61692; 	Dinler arası diyalog yüzyıllardır süren İslam dünyasını Hıristiyanlaştırma çabasının kuzu postuna bürünmüş kurt misali çağdaş bir denemesi olarak karşımızda durmaktadır özellikle  komünist bloğun çökmesi ile vahşi kapitalizmin karşısında engel olarak duran tek güç İslam yükselen değer olarak ortaya çıkmıştır.İslam ı direkt olarak hedef almak onu zayıflatma yerine güçlendirmektedir bunu fark eden emperyalistler taktik değiştirmek suretiyle güya bu dini temsil eden bir takım kurum ve kişilerle sözüm ona.  masumane bir takım ilişkilere girmiştir.dinler diyaloga geçirilmiş konsüller toplanmış hatta bu yeni dinin kitabı bile yazılmıştır.İslam dinini temsilen bu diyaloga soyunanlar her türlü farklılığı inkara hazır olduklarını zaten bu farklılıkların teferruat olduğunu ifade edecek kadar her şeyi feda edebilecek konumda durmaktadırlar.Hz peygambere inanmayı dahi gereksiz gören bu kişi ve kurumların kimin adına neye soyundukları çok açıktır.İslam Allah ın son dini ve hz Muhammet onun son elçisidir Hıristiyanlık ve Musevilik İslam ın hükmünü ortadan kaldırdığı ve daha önceden zaten tahrif edilmiş içi şirkle doldurulmuş batıl yollardır İslam ise arı ve duru olarak durmaktadır arı duru  ve mükemmel olanın eksik ve bulanık olanla ne gibi diyalogu olabilir bu olsa olsa hak ile batılı birbirine karıştırmak olabilir ki bunun ismi şirktir.İslam ise hak ile batılın diyalogu değil mücadelesi demektir.Bu çalışmaların dikkate mucip diğer bir yönü ise uzlaşma arayan taraflardan hakimiyeti elinde bulunduranın uzlaşmanın ve barışın küçük ortağının dindaşlarının topraklarının bir kısmını zaten işkal etmiş bir kısmını da işkal etmek için proje ve bahane peşinde olmasıdır.Mücadele yerine diyalog diyenlerin tavrı ya safdillik yada maksatlı bir direniş kırma çabasıdır.Hıristiyanlığın ve Siyonizmin dini liderlerinden taktir ve tebrik alan bu kişi ve kurumların iyi niyetli olmadıkları arif olan için malumdur. &#61692; 	Diğer bir oyun ise müsteşriklerin öğrencileri ve bayileri olan bir takım zevatın ve kurumların dini modernize etme çabasıdır buda önceki bahsettiğimiz husus kadar eskiye dayanan bir süreçtir.dünyevileştirilmek istenen dinin buna aykırı hükümleri konjektürel ortam ve zamanla ilgili gibi gösterilmek istenmekte bir kısım farklılıklar ise sembolik sayılmaktadır bu şekilde din ilahi vasıflarından uzaklaştırılmakta ve tahrife uğratılmak istenmektedir.bunda da gaye dini emperyalizmin kalkanı yapma çabasıdır.bu şekilde din asli unsurlarından arındırılarak  emperyalizme karşı bir direnç unsuru olmaktan çıkarılmak istenmektedir.çok yönlü süren bu çalışmalar yerli işbirlikçilerin niyetlerinin algılanamaması ve din konusundaki bilginin ve alimlerin azlığı sebebiyledir ki başarı kat etmiştir.Yeni dünya düzeninin dinini oluşturmaya çalışan bu çağdaş pavlus lar Vatikan İsrail ve İslam dünyasındaki gönüllü ve görevli kişi ve kurumlarla ortak çalışmakta bütün literatürde ortak çalışmalar ortaya koymakta adeta bu yeni dinin temellerini oluşturmaktadır.yeni bir kitap vaz edilmiş adı da FURKAN olarak belirlenmiştir.İslam medeniyetinin tarihi şahsiyetleri olan Mevlana Yunus Ahmet yesevi hacı bektaş ı veli Muhuddini arabi v.s bu ortak çalışmanın kobaylarıdır.ana kaynaklar bu zevatın tahrif edilen felsefesi doğrultusunda yorumlanarak güya ortak bir nokta bulunmakta bu şahısların ismi geçtiği içinde bazılarınca cazip bulunmaktadır.oysa hedef son ilahi vahyi bu noktadan girerek bozmaktır.müslümanların yapması gereken şey ana kaynaklara dönmek ve sağlam bir birikim sahibi olmaktır. &#61692; 	Diğer bir tehlike mukavemeti bölen ve halkı siyasetten ve emperyalizme karşı koymaktan din adına alıkoyan ve insanlara ılımlı bir din olgusu aşılayan dinin siyasetle ve yönetsel alanla alakasının olmadığı inancını mütedeyyin kesime pompalayan olgudur.Tarikat ve cemaat gibi dini terminolji de kullanılınca inandırıcılık kazanan bu olgu gücünü taklit ve cehaletten almaktadır.şeyhler ve cemaat liderlerinin öğrettiği dinle yetinen bu kesimin emperyalizme karşı yapabileceği bir şey yok gibidir.Çoğu zaman yukarıdan beri saydığım bu akımlar emperyalistler tarafından kaynak olarak ta beslenmektedir tekkeler özel okullar ve bu gibi eğitim ve iletişim kurumları dahi kurmaları sağlanmaktadır.diğer dini kesimler baskı altında tutulurken bunlara dokunan yoktur.Tabi ki hak yolunda olanlar tenzih edilmelidir  bizim kastettiğimiz hak kisvesine bürünmüş batıl hareketlerdir.Müslüman hakla batılı ayırıp batılı inkar edebilendir velev ki geleneğinde olsa bile. </description>
<link>https://www.antoloji.com/paradigmamiz-siiri/</link>
<guid>975175</guid>
<pubDate>2008-06-27T10:45:00+03:00</pubDate>
<author>Yusuf Aygun</author>
</item>
 <item>
<title>Dünya ahiret dengesi ve veraset</title>
<description>DÜNYA AHİRET DENGESİ VE VERASET Müslümanların Kuranı yanlış anlamaları, Kuranı bırakıp bir takım felsefeleri ve mistik inanışları takva zannetmeleri ve özelliklede felsefi tasavvufun İslam dünyasında hakim kültür haline gelmesiyle Kuranın bu eksende yorumlanmaya ve tefsir edilmeye başlanması Müslümanların dünya olgusunu algılama noktasında içinden çıkılamayacak bir çıkmaza düşmelerine  ve Allah’ın kendilerine yüklediği yer yüzünün hilafeti ve verasetini(Bk.:Bakara:29 Enam:165,Araf:69-74,Yunus:14,73,Neml:62,Fatır:39,Sad:26) kaybetmelerine yol açan bir uçuruma yuvarlanmalarına sebebiyet vermiştir.Tabi ki bahsettiğimiz bu süreç uzun bir zaman almış Asrı Saadetten sonra ortaya çıkan saltanat serüveniyle başlamış ve en son Osmanlı devletinin zayıflayıp yok olması ve yerine İslam dünyasında seküler hukukun yerleşmesiyle emperyalizmin hakimiyetine kendisini teslim etmiştir bu sürecin algılanması ve yeniden bir dirilişin yaşanması dünyanın yeniden tanımlanması ve Kuran bağlamında dünya ahiret birlikteliğinin ve dengesinin sağlanması ile mümkündür.Sorunu tanımlayabilmek ve giderebilmek elbetteki kaynağına gitmekle mümkün olduğundan bizde bu sorunun kaynağını tespit etmeye ve olumsuzluğu gidermeye hiç olmasa bu bağlamda atılacak adımlara bir katkı sunmaya çalıştık.Asrı Saadetten sonra Muaviye ile başlayan ve dünyevileşmenin başlangıcı olarak nitelendirebileceğimiz süreç zevk ve sefaya düşkün olan Yezidin ehli beytin bireylerine zulmetmesi ve hilafet merkezini Medine’den Şama taşıması, Emevi sülalesinin israf ve debdebeli bir hayatı benimsemesi,saraylar yaptırması ve yeni Müslüman olmuş halka iyi davranmaması v.s dünyevileşmenin yaygınlaşmasına sebebiyet vermiş bu zihniyet Abbasilerle de devam etmiş bu süreçte insanlar ya saltanat taraftarı olmuş ya saltanatla mücadele etmiş yada bu iki tavrın dışında bir tavır geliştirerek münzevi hayatı seçmiştir daha sonra saltanata karşı çıkanların acı kayıplar vermeleri ve başarısız olmaları ile birlikte  toplumda saltanat taraftarı ve onlardan uzak duran zahitler olarak  iki tip insan prototipinin kalmasıyla seçenek(Sosyal tavır)  ikiye inmiştir daha sonra kendi felsefelerini de üreten bu düşünce kemikleşmiş ve bir disiplin olarak ortaya çıkmıştır.birisi dünyevileşmeyi diğeri ise mitleşmeyi (Ruhbaniyet)  temsil eden bu iki aşırı uç neredeyse hakikati kendilerine uydurma adına bir düşünce sistemi geliştirmiş ve bu sistemlerini İslam adına sunar duruma gelmiştir.      Kuran’a parçacı yaklaşan ve esasen Antik felsefe,Hint mistizmi, doğu felsefesini ve Hıristiyanlığın ruhbaniyet(Bk:Hadid:27)  anlayışını İslam’a taşıyan bu düşünce sistematiğinin öncüsü olan mutasavvıflar dünyayı çok kötü bir şekilde tavsif etmişlerdir. Mesela kendinden önceki sûfîlerin Kuran yorumlarını derleyen Ebû Abdurrahmân es-Sülemî(ö.412/1021) ,şu sözleri nakletmiştir: Zünnûn el-Mısrî: Dünya mezmûm(zemmedilmiş, kınanmış)  olarak yaratılmıştır. Ebû Bekr el-Verrâk: Dünya bela, meşakkat ve hevâ yurdudur. Her kim bu dünyadan yana muradını ifnâ ederse her şeyden/belâdan salim olur. Sehl et-Tüsterî: Dünya tıpkı bir ağaç gibidir. Kökü cehalet, dalı yiyip içme, giyinip kuşanma, uyuyup istirahat etme, kadın, güzel koku ve malı sevmektir. Semeresi ise ilâhî azabı mucip olan günahlardır.(Tefsirüssülemi Hakaikuttefsir:C.2S.233) sûfî müfessir Kuşeyrî (ö. 465/1072)  de şöyle bir izah getirmiştir: “Dünya hayatı yok olmaya mahkumdur. O ne [bir saniye] rötar yapar ve ne de bir yerde karar kılar. O filhal Allah’tan alıkoymaktadır. Gerçi ekmek aş verir ve fakat karın doyurmaz. Tıpkı çocukların oyunları gibi hiçbir kural (istikamet)  tanımaz. İnsanı haktan ve hakkı hakkıyla kavramaktan alıkoyar.”(Kuşeyri Lataif’ul İşarat C.3 S.290)  Ebû Hâmid el-Gazâlî’nin (ö. 505/1111)  İhyâu Ulûmi’d-Dîn adlı tasavvuf klasiğinin Zemmü’d-Dünyâ bölümünde de dünyayı tahkir ve tezyif eden birçok manidar söze rastlamak mümkündür. Gazâlî’nin bu bölümde aktardığı bilgilere göre dünya mutasavvıfların gözünde maddeye yönelen nefsin arzularından (hevâ ve şehvet)  ibaret olup bütün kötülüklerin kaynağıdır. Çünkü dünya özü itibariyle insanı alçaltan ve aslî maksadını ona unutturan bir niteliğe sahiptir. Hakk’a giden yoldaki en büyük mâniadır(engel) . Bu yüzden kimi sûfîlerce “domuz” diye adlandırılmıştır. Dünya yalan, âhiret gerçektir. Dünya ile âhiret iki kuma gibidir. Biri memnun edildiği ölçüde diğerinin rahatsız olması kaçınılmazdır. Dünya Allah’ın düşmanıdır. Dışı çekici bir kadın, içi çirkin bir kocakarı gibidir. Allah dostu olan bir insanın dünya ile ilgi kurması muhaldir.(Gazali İhya:C:3S:214-225) Gazâlî, hayra vasıta olan nesnelerde kısmen de olsa hayır bulunduğu düşüncesinden yola çıkarak dünyanın mutlak surette bir düşman olarak algılanmaması gerektiğini söyler ve böylece tasavvufî gelenekte daha mutedil bir anlayışı benimser. Bununla birlikte, dünya sevgisinin mutlak surette ciddi bir tehlike ve risk içerdiğini belirtmeyi de ihmal etmez. </description>
<link>https://www.antoloji.com/dunya-ahiret-dengesi-ve-veraset-siiri/</link>
<guid>971463</guid>
<pubDate>2008-06-20T09:27:00+03:00</pubDate>
<author>Yusuf Aygun</author>
</item>
 <item>
<title>Aşkın ardından</title>
<description>Her şey gibi aşkı da tükettik artık.  Dünyevileşmenin kahredici kasveti ölü toprağı gibi çöktü aşkın üstüne. Şiirlerde kaldı her şey. Geçmiş günlerden anlattığımız tatlı bir hatıradır artık aşk Ah! Ne aşklar varmış diyoruz artık. Sanki kalp aynı et parçası ama içi boşalmış sadece bir organ. </description>
<link>https://www.antoloji.com/askin-ardindan-siiri/</link>
<guid>940256</guid>
<pubDate>2008-04-22T12:33:00+03:00</pubDate>
<author>Yusuf Aygun</author>
</item>
 <item>
<title>İslam düşüncesinde ifrat..</title>
<description>İSLAM DÜŞÜNCESİNDE İFRAT VE  TEFRİTİN İKİ YANSIMASI TEKFİR VE İRCA İslam düşünce tarihi derin ayrılıkların, itikad-i,siyasi ve ameli hizipleşmelerin ümmeti bölük pörçük ettiği ve gücünü kırdığı ifrat ve tefrit yaklaşımlarına sahne olmuştur.Bu hizipleşmelerin değişik isimler adı altında sergilenmeye devam ettiği de bir gerçek olarak karşımızda durmaktadır.Belki başlangıçtaki derecede bir disiplin ve mezhep olarak devam etmese de bu ayrılıkçı (ümmet bilinci açısından)  telakkiler zihinsel olarak devam etmektedir. Bu zihinsel sapkınlıklar çoğu zaman derin bir İslam ve Kuran bilgisinin yokluğundan kaynaklansa da tarihi, kültürel, sosyolojik bazen da psikolojik sebepleri ihmal edilemeyecek kadar etkindir. Hz. Peygamberin vefatıyla bir çok siyasi ve sosyal kurum oluşmadan Mihne(Fitne ve kargaşa)  hadiselerinin ortaya çıkışı, Hz.Ömer, Hz.Osman ve Hz..Ali’nin suikast yoluyla   şehit edilmeleri Cemel,Sıffın vakalarında bir çok Müslüman’ın ölmesi  ve Ümmete rağmen Emevi sülalesinin Şurayı rafa kaldırarak kanlı bir baskınla iktidarı saltanata çevirmesi Hz..Hüseyin’in Kerbela da şehit edilmesi  bu olaylar karşısında çoğu zaman hissi tavırların ve fikirlerin ortaya konması ve akabinde saltanata ve baskıya dayalı bir rejimin Emeviler ve ardından gelen Abbasiler tarafından model olarak ümmete dayatılması bu dönemde sağlıksız bir İslamlaşmanın ve kültürel kozmopolitleşmenin doğal neticesi olarak İslam’ın sadeliği ve duruluğunun bozulması tehlikesi baş göstermiştir.Bu dönemde tartışmaya ve hizipleşmeye neden olan sorular; Cemel ve Sıffın da birbirini öldüren Müslümanların işledikleri fiilin niteliği,bu işlenen fiil acaba Haram mı? yoksa Küfür mü? idi,büyük günah işleyen Kafir mi? olur yoksa bu fiil İmana asla zarar vermez mi? , Müslümanların yöneticiliği İmana ve verasete(Ehli Beyt)  dayalı bir Nas mıdır? ,bu hakkı hakeme devreden Hz Ali Allah’ın hükmünden vazgeçerek Kafir mi olmuştur? yoksa bu bir maslahat(Şartlara dayalı seçim)  mıdır? ,Hilafeti devre dışı bırakan ve kendi saltanatını yerleştirmek için bir çok entrikaya baş vuran Emevilere karşı ayaklanmanın hükmü nedir? , bu iktidardan yana olanlar Müslüman mı? Kafir midir? ,Büyük günah işleyenler hakkında kararı kim verecektir? , bunlar Kafir ise bunların küfründen şüphe edenlerin hükmü nedir? ,yani Kafire kafir demeyen kafir olur mu? ,Allah’ın her hangi bir hükmünü uygulamayan yahut askıya alanın hükmü nedir? , Allah’ın hükmüyle kamilen hükmetmeyen bu devletlerde vazife alanların hükmü nedir.? Bu soruları zincirleme olarak artıran ve tavrını İslam tarihi boyunca bir ifrat(Aşırılık)  ve bağnazlık düzeyinde ortaya koyan Hariciye(Tekfir hareketi)  bütün bu sorulara hükmü Küfür olarak belirlemiş güçlendiği zaman bu düşünce sahiplerine ve rejimlere karşı güç kullanmış(İsyan, Kıyam) ,suikastlarda bulunmuştur.  güçsüz zamanlarında ise bir kenara çekilerek kapalı bir yapı olarak yaşamını devam ettirmiştir bu tavrın doğal yansıması  en azından İslam dünyasında yapıcı bir tavır ortaya koyamaması şeklinde tezahür etmektedir.Aslında bu düşüncenin İmamet konusundaki fikri en tutarlı düşüncedir ki; Haricilere göre İmametin mümin ve liyakatli olmak dışında herhangi bir şartı yoktur hatta İmamın Sünnilerin aksine güçsüz bir kabileden olması eftaldir ki bunun gerekçesi de İmamın şeriata uymayan bir fiilinde azledilmesinin kolay olmasının sağlanması açısından daha uygun olacağı temeline dayanır fakat sırf bu fikirleri tutarlı ve faydalı bir İslam düşüncesi oluşturmaları açısından yeterli olamamıştır.Cemel ve Siffında savaşan Müslümanların durumu Kuran bağlamında Hücürat süreside müminlerin çarpışması olası bir durum olarak nitelendirilirken niçin iman küfür meselesi yapılmıştır doğrusu anlamak çok güç gözüküyor(Bk:Hücürat:9-10)  Allah burada birbirini öldürenlere mümin derken bu fırka her iki gruba kafir diyor.Yukarıda Haricilerin gündeme taşıdığı ve hükmünü küfür olarak belirledikleri hususlara dikkatle bakılırsa şu açıkça görülür ki Hariciler topluma kim Müslüman dır sorusunun cevabını bulmak için  değil kim Kafirdir? perspektifinden bakmakta ve Hz..Peygamberin yakın arkadaşlarının gündeme getirmediği ve sormadığı soruları türeterek kıyas ve zorlama yoluyla  insanları Tekfir etmekte ve içinden çıkılamayacak bir kargaşanın da önünü açmaktadırlar.Tekfir felsefesine sahip olanların idrak edemedikleri önemli bir konu şudur İslam’a müntesip olmakla İslam’ı temsil etmek aynı şey değildir Hz peygamber insanlara akıllarına ve düzeylerine göre yükümlülük yüklüyor bir kısım taşradan gelenlere(Bedevi Arabi)  İslamın emir ve yasaklarını basitçe anlatıyor ve bu emirleri yerine getirmeleri ve yasaklardan kaçmaları haline cennete gideceklerini müjdeleyip onları memleketlerine geri gönderiyor ve beklide bu kimseler peygamberi bir daha hiç görmüyor idi.Bunlar müntesip olan Müslümanlardı. Diğer bir takım insanları ise iman etmeleri halinde yanında alıkoyuyor ve onları Ashabu Süffede yetiştirerek davanı eri haline getiriyor ve kendisine arkadaş ve yoldaş ediniyor idi işte Sahabe bunlardır ve bu özel insanlar İslam’ın temsilcileridir öncüleridir Peygamberin ilk bahsettiğimiz insanlarla bu bahsettiğimiz özel sınıftan beklentisi aynı değildir,Tekfir düşüncesine sahip olanlar ise bu ayrımı yapamamaktadır.Onlar bir köylü ümmi ile bir şehirli aydını aynı kefeye koymak istiyorlar bu mümkün olamayacak bir durumdur.(Bk:Hücürat:14) . En çok yanıldıkları konu ise Haram ve günah ile Küfür ve Şirki aynı zannetmeleridir.Oysa bu iki kavram farklı olup Allah günahları dilediğini bağışlarken Küfrü ve Şirki asla bağışlamaz.(Bk:Nisa:116)   Çağdaş Tekfir hareketinin türettiği sorular ise daha düzeysiz ve komiktir İslam’ı kuraların işlemediği bir ülkenin nüfus cüzdanını taşımaktan tutunda o ülkenin parasını taşımaya kadar bir çok akideyle ilgili olmayan konular kıyasla tekfir sebebi haline getirilmektedir.Dikkat çeken bir hususta bu düşünce sahiplerinin kendilerini merhum Seyit Kutup ve Mevdudi’ye (Allah ikisinden de Razı olsun)  nispet etmeleridir ki bunun hakikatle alakası yoktur. Seyit Kutup, Mevdudi ve diğer yeni Selefi (Kuran ve Sünnete dönüş)  hareketi önderlerinin mücadelesini ve hayatını takip edenlerin onların bu tür ifrattan uzak olduklarını ve hayatlarını insanlığı uyandırmaya adadıklarını görür.   Bu siyasi fırkanın  zıddı bir düşünce hizbi  olan ve bütün bu tavırlarda(Yukarıda bahsi geçen)  İmana zarar verecek bir husus söz konusu değildir, inandım demek yeterlidir, kişinin hiçbir fiili bu ikrarını bozmaz inandım diyen kişi yahut iktidar(Rejim) İslam’ı ve Kuranın hükmünü uygulamasa da bu onun imanına ve meşruiyetine zarar getirmez diyen ve tefritin(Sulandırma ve Dünyevileşme) tarih boyu temsilcisi olan bu düşünce doğal sonuç olarak İslam’ı söze ve vicdana hapsetmiş ve Kültür Müslümanlığının devamını sağlarken İslam’ın hükmünü askıya alanlara da çanak tutmuş ve tutmaya devam etmektedir.Bu düşünce ekolüne göre kişinin Kuran bağlamında küfür sayılan fiilleri varsa da bunun hükmünü vermek Müslüman’a düşmez kişi açıkça inkar etmediği müddetçe onun gerçek hükmü ahrette Allah’a kalmıştır.(İrca, Mürciye) .Bu gün bu düşünce üzülerek ifade etmek gerekir ki Ehli Sünnet olarak lanse edilmektedir,akidenin Kelamlaştırılmasıyla başlayan bu süreç saltanat rejimleri tarafından resmileştirilmiş ve kilit bir kavramla(Ehli Sünnet)  formilize edilmiştir.Esasen her Müslüman Ehli Sünnettir.Fakat bir Kelam ekolünün bu kavramı kendine resmi isim olarak zimmetlemesi diğer Müslümanları bu tanımın çerçevesinin dışında bırakmıştır.Hatta ilk klasik Kelam kitaplarında Ehli Sünnet sayılan Selefiyye daha sonra ideolojik sebeplerle bu tanımın dışına çıkarılmış ve artık Vahabilik adıyla anılır olmuştur.Şunu da ifade etmek gerekir ki Selefiyye diğer Sünni Kelam mezheplerinden İrca  konusunda ayrılmaktadır ve Ehli Sünneti temsil etme anlamında diğer Sünni kelam ekollerine göre daha tutarlı ve saf bir felsefeye sahiptir.Sünni mezhebin diğer iki kolu olan Maturidiyye ve Eşariyye ise daha çok felsefik ve Tasavvufi bir içerik kazanmıştır.Bunda Türklerin İslamlaşmasının ve bu iki mezhebe mensup olmasının etkisi büyüktür.      Şunu ifade etmek lazımdır ki Allah kitabını ve dinini korumayı garanti altına almıştır fakat Asrı Saadetten sonra bahsettiğimiz bu olumsuz faktörlerden dolayı Kitabi (Sahih)  İslam la kültürel İslam(Nazari)  arasında mücadele devam edip durmuştur.Bazı toplumlarda kültürel İslam tamamıyla Kitabi İslam’ın. yerini almış ve topluma hakim olmuştur.Seküler hukukun hakim olduğu adı İslam ülkesi olan coğrafyada ise mücadele  kültürel İslam ile Laik, totaliter dayatma arasında cereyan etmektedir.1.Dünya savaşı ile birlikte En azından bazı kurumlarıyla Kitabı İslam’ı  temsil ve himaye eden Osmanlı imparatorluğunun ortadan kaldırılması ve yerli emperyalist işbirlikçilerle(İttihat ve Terakki grubu ve onların çağdaş halefleri)  İslam coğrafyasının dayatma ve despot rejimlere mahkum edilmesi ve aynı kültüre ve milliyete sahip İslam topraklarının emperyalist güçlerce doğal olmayan sınırlarla bir takım manda derebeyliklerine ve totaliter rejimlere teslim edilmesiyle bu rejimler tarafından bu bahsettiğimiz kültürel İslam’ın da kültür erozyonu ve emperyalizmi ile yok edilmeye çalışılması söz konusudur. Öyle ki bu bağlamda  İslam ülkelerinde dayatma devrimler ve yenilikler halka savaş açma ve  toplu imha safhasına vardırılacak sınırlara kadar taşınmıştır.Hama ve Halepçe katliamları ve Mısırda Müslüman Kardeşler hareketine uygulanan işkence ve katliam yine yakın zamanda Cezayir’de Fıransız güdümlü cuntanın seçim kazanmış FİS hareketine uyguladığı muamele bunun en bariz misalleri olarak tarih sayfasına geçmiştir. Tam bu noktada Kuran ve Sünnete dayalı bir  İslam siyaset ve hareket düşüncesi belirlemesi gereken Müslümanların önüne yeniden çağdaş Hariciye(Tekfir)  ve Mürciye (Küfür hükmünü Allah’a bırakan) iki uç (ifrat ve tefrit)  felsefesi çıkmıştır,bu iki felsefe de hem Müslümanların enerjisini ve gücünü bölmekte hem de totaliter Küfür rejimlerinin ayakta kalmasını sağlamaktadır, tekfir daha çok Müslümanlara karşı işletilen ve gücünü bölen bir silah konumunda icra edilirken İrca  ise batıl rejimleri ve mensuplarını halkın ve kültürel Müslümanların nefretinden korumaktadır, adı Müslüman ismi olmasına karşın İslam düşmanlığı yapıp aynı zamanda bende müslümanım  diyen  Tağuti güç ve rejimleri ayakta tutan İrca (Mürciye)  felsefesine sahip olan anlayıştır.Oysa İslam ne Tekfircilerin ellerindeki küfür damgası ile insanları mühürledikleri bir yafta ne de Mürciyenin  dediği gibi itikadi bir belirsizlik hali değildir. İslam Allah’ın gönderdiği iki cihan saadeti sağlayacak ve doğrulukla eğriliği, hakla batılı, iman ile küfrü(İlhat,Şirk ve Nifak)   insanların anlayacağı açıklıkta ortaya koyan(Bk:Bakara:256-257)  ve insanları kurtarmaya çalışan bir tebliğ hareketidir uçurumun kenarında duran beşeriyeti oradan çekip salim ve sağlam zemine taşıyan bir insanlık ve merhamet hareketidir.(Bk:Ali İmran:103) Allah merhameti gereği tebliğ ulaşmayan ve hakkında afaki ve enfüsi deliller belirmeyen insanlara azap etmemeyi taahhüt etmişken(Bk:isra:15,Maide:19,Kasas:47,Taha:134,,Nisa:165,Şura:208-209)  ve peygamber en azılı inkarcılara yüzlerce defa tebliği ve hakikati götürmüşken Harici bir felsefeyle inadi küfür sahiplerinin bırakılıp bir takım zaruretlerden(Maslahat) ,özel durumlarından(stratejik konum) yada güçsüzlükten(İkrah)  dolayı dinlerini kamilen ortaya koyamayan Müslümanların(Bk:Nahl:106-107,Ali İmran:28,Mümin:28)  harcanması(küfürle itam edilmesi) , İslam’ın kendi özgün siyasetinden saptırılarak siyasetin imanileştirilmesi değildir.En azından bu insanların durumlarının Allah’a havale edilmesi İrca kapsamında değerlendirilemez.Fakat şunu ayırt etmek lazımdır ki; İslam adları Müslüman olanların hem İslam’a düşman olup hem de halkı Müslüman olan halkları kandırmak için iki yüzlülük yaptığı camiye karşı kahrolsun şeriat diye bağıranların kendilerini hala Müslüman zannederek umreye gittiği  bir inanç kargaşası ve lakaytlığı  asla değildir,hele Masonik emperyalist güçlerin işbirlikçiliği ve beşer ideolojilerinin gönüllü kulluğu asla değildir(Bk:Maide:50) .Kişi hem Müslüman hem de başka bir İzimden olamaz bu iki İlaha kulluktan başka bir manada ifade etmez oysa İslam bütün insanlığı tek Allah’a kulluğa çağırmaktadır. Şunu ifade etmek gerekir ki; Kuranın mesajını Hz.Peygamberden sonra bütün insanlara eksiksiz bir biçimde açıklamak Müslümanların yegane vazifesidir.Bu yapılmadan Kuranın davetini hiç duymamış duysa bile kasıtlı olarak saptırılmış bir mesajı duyan toplumların helak olmalarını beklemek ve bu gibi toplumları Tekfir ederek rahatlamak hem Kuranın mesajını hem de Sünnetullahı anlamamak demektir.Zira toplumların helaki ve Tekfiri ile ilgili hüküm çerçevesine davetle karşılaşan ve uyarılan toplumlar girer.(Bk: Enam:131) Sonuç olarak şunu demek lazım gelir ki; İman ile Küfür apaçık bellidir.İslam ne içtihatla Müslüman’ı tekfir etmeye ne de Küfrü belli olanın hükmünü Allah’a havale ederek İmanı bir muammaya ve belirsizliğe çevirmeye müsaade etmez.Müslüman Kuranın hakikatini ve nurunu insanlığa her türlü vasıtayla duyurmak zorundadır.Müslüman’ın vazifesi cennete insan kazanmaktır ve insanlığa merhamet etmektir bu merhamet ise tebliğle tecelli eder,yoksa Müslüman’ın kimseye hidayet etme yetkisi yoktur.  YUSUF AYGÜN </description>
<link>https://www.antoloji.com/islam-dusuncesinde-ifrat-siiri/</link>
<guid>939740</guid>
<pubDate>2008-04-21T15:52:00+03:00</pubDate>
<author>Yusuf Aygun</author>
</item>
 <item>
<title>İslam siyaset felsefesinde kırılma</title>
<description>İSLAM SİYASET FELSEFESİNDE KIRILMA NOKTASI OLARAK KUREYŞİLİK                                                                  VE EHLİ BEYT KAVRAMI  İslam siyaset felsefesi,kavramsal yönetim bilinci oluşmadan Emeviler tarafından saltanata dönüştürüldüğünden bu alanda Kuranın öngördüğü sistematik ve kurumsal  bir siyaset anlayışı ve felsefesi oluşamamıştır.Cahiliye döneminde Mekke’nin yönetimi Kureyş’in iki kabilesi olan Haşimilerle Emeviler arasında bir rekabet konusu idi,bu iki kabile arasındaki rekabet Kabe’nin hakimiyeti ve söz sahipliği noktasında idi ve dönem dönem aralarında bu hakimiyet uğruna savaşlar dahi çıkmakta idi.Hz.Peygamberin Rısaletle görevlendirildiği sırada bu hakimiyet Emevi Sülalesinin (Ümeyye oğulları)  elinde olup reisleri ise Ebu.Süfyan idi.Ümeyye oğullarının Hz.Peygambere İmanlarını olumsuz etkileyen önemli faktörlerin başında da yine bu kabilecilik zihniyeti etkin bir rol oynamakta idi çünkü Peygamberi kabul etmeleri halinde bu hakimiyet Haşim oğullarına –Haşim oğullarının reisi bu sırada Ebu Taliptir.- geçecekti. Cahiliye döneminde bu Kabe hakimiyeti Ehli Beyt kavramı ile ifade edilmekte ve Allah’ın  evinin hakimi ve putların ve onlara ziyaret için gelenlerin hizmetlerini icra eden otorite ve şerefli kabile anlamına gelmekte idi.Hz.Peygamber döneminde hiçbir siyasi ve dini anlamı bulunmayan bu kavram cahiliye döneminden kaynaklanan Emevi,Haşimi hesaplaşmasına alet edilerek Şiiler tarafından dini bir anlam zeminine kaydırılarak günümüze değin devam edecek olan bir bölünmenin ve ayrışmanın aracı haline getirildi.Hz.Peygamberin vefatından hemen sonra ilk olarak Müslümanların emirinin kim olacağı ve bu kişinin karizması konusunda kısa bir tartışma yaşandıysa da –Ki Medineli Ensar devlet merkezi Medine olacağından ve kendilerini Hz. Peygambere yardım etmelerinden dolayı bu işin hak edeni olarak görmekte idiler- sonradan formilize edilecek olan ve asla Kurandan referans bulması mümkün olamayan Kureyşilik(Halife Kureyştendir  rivayeti) kavramıyla bu iş kısa bir süre için halledilmiş gibi gözükse de Hz.Ebu Bekir ve Ömer’in dirayetli ve kabiliyetli İmamlığından(Emir)  sonra  Hz. Osman’ın Müslümanların emiri olası kendisinin yumuşak huyluluğundan, yönetim kabiliyetinin eksikliğinden ve Ümeyye oğullarından olması hasebiyle akrabalarının devlet kademelerinde kadrolaşması,Hz. Ebu Bekir ve Ömer’in  sahabenin ileri gelenlerini yakınında meşveret için tutarken Hz.Osman’ın bunu sağlayamayışı bu dönemde bir çok sahabenin Medineyi değişik sebeplerle terk edişi Ebu Zer,Ammar b.Yasir,Selman-i Farisi gibi saygın sahabelerin Hz. Osman’ın icraatlarını eleştirmesi   halkta hem  Hz.Osman’a hem de yönetime karşı bir güvensizlik ve içten içe muhalefet kanadı oluşturdu ve nihayet bu muhalefet Hz.Osman’ın öldürülmesine varan ve yeniden Ümeyye, Haşim oğulları mücadelesine sahne olacak fitne olaylarının ortaya çıkmasına sebep oldu.Hz. Alinin Müslümanların emiri olması ile birlikte bu aşıret kavgası daha da büyütüldü artık ümeyye oğullarının bu kavga için bir mazeretleri de vardı bu mazeret Hz. Peygamberin kaldırdığı ve cahiliyye adeti dediği kan davası idi.Çünkü Hz. Osman Ümeyye sülalesinden idi ve Şam valisi  Muaviye kendini onun kanının varisi ilan etmişti,sonunda Hz. Alinin suikast sonucu öldürülmesi ile Müslümanların emirliğini ele geçirdi ve artık Kuranın ekseninden tamamen uzaklaşan bir devlet yönetim yapısı(Siyasi sistem)  şekillendi.Bu gayri meşru yapının karşısında olay meşru iktidarı suikastla bitirilen Hz.Alinin şahsında Haşim oğullarının hem intikam ve hem de aşiret mücedelesine döndürüldü burada meşruiyet gerekçesi olarak ta Ehli Beyt kavramı öne çıkarıldı.yukarıda da ifade ettiğimiz gibi aslında siyasi ve itikadi bir içeriği olmayan ve İslam öncesi Ebu Süfyan ki bu şahıs Muaviye’nin babasıdır ile Hz. Alinin Babası olan Ebu Talip arasında olan iktidar çatışması bu kavramla yeni bir hüviyet kazanarak İslam literatürüne taşınmış oldu. Bu kavram tevil ve uydurma rivayetlerle(Mübahale olayı ile ilgili rivayetler Mübahale ayeti için Bk:Aliİmran:61,Zil Kurba kavramı Bk:Şura:23)  de daha sonraki süreçte beslendi ve Hz. Hüseyin ve Hasanın evlilik sebebiyle akrabası olan İranlı Müslümanların geçmiş kültürlerinden kaynaklanan(Zerdüşlük)  yönetici İlah kral anlayışının da etkisiyle bu kavrama Allah tarafından üstün özellikler yüklenmiş seçkin sülale anlamında Velayet-i Evladü Resül anlamı kazandırıldı bu yeni anlamla beraber artık Ehli Beyt hem siyasi hem de dini bir anlam içeriği kazanmış oldu.Bu anlayışa göre aslında yönetme hakkı Peygamberin Hz.Fatma’dan olan evlatlarının ve neslinindir ve bu hak Ehli Beyt kavramı çerçevesinde Nasla (Ayet ve Hadis)  belirlenmiştir.(Ashab-u Aba ve Ashab-u Kisa  ve Sakaleyn hadisleri) Artık ümmet yönetim erki konusunda biri bu işi Kureyşe tahsis edip Ümmet ve İnsan cinsinin ortak vazifesi ve hakkı olan Hilafeti kavramını bir sülaleye tahsis ederken Ki Sünni kelam kitapları Kureyş’li olmayan bir Müslüman’ın Kureyş’li bir Müslüman’a denk(Küfüv)  olmadığı gibi İslam’a aykırı ifadeler içerir.Sünniler bu olayı nas olarak algıladıkları için Abbasilerden ve Şii Büveyhilerden sonra Hilafet(İmamet)  sembolik bir kurum haline gelmiş ve kurumsal yapısını kaybetmiştir çünkü artık güçlü bir Ehli Beyt devleti yoktur ve güçlü olan devlet reisleri(Selçuklu,Memlük,Osmanlı)  bu sülaleden gelmediği için bu ünvanı temsil edememiştir.diğeri(Şia)  bu hakkı dini ve siyasi bir içerik kazandırarak bir aileye hasretmiştir. tartışma bu çerçevede kalınca da maalesef Kuranın öngördüğü siyaset felsefesi daha doğmadan tartışma dışı bırakılmıştır gerçi Hariciler bu hakka vurgu yapmışlarsa da diğer rijit fikirlerinden dolayı bu fikirleri de kale alınmamıştır.Ehli Beyt kavramının Kurandaki müradifleri (Eşanlamlı)  ile birlikte  kullanımları dikkate alındığında kelimenin siyasi erk anlamında bir içeriğinin olmadığı açıkça görülecektir.Bu kavram Ehli Beyt ifadesi ile Kuranda kullanımı şu ayetlerde geçmekte Bk: Hüd:73, Kasas:12, Ahzab: 33, birinci ayette İbrahim(a.s)  ‘in ev halkı kastedilmekte, İkinci ayette Musa(a.s)  süt anneliği yapacak aile(anne) ,üçüncü verdiğimiz ayete Hz.Peygamberin kendisi ve eşleri kastedilmektedir.Bu kelimeye Kuranda eş anlamlı olarak kullanılan (Al)  kavramı ise kimi zaman aile kimi zaman ise mensubiyet anlamında kullanılmakta,Kamer:41,Mümin:28 ve 46 ayetlerinde kavim anlamına,Kamer:34,Hicr:58-60 ve 61 de ev halkı,Aliİmran:33 ve 34. ayetlerinde ise soy ve zürriyet anlamında kullanılmaktadır.Ta-Ha:29-32 de kardeş(Hz.Harun) ,Kasas:12 de Anne (Hz.Musanın annesi) ,Kasas:8 de aile (Fravn ve eşi) ,Şura:214te yakın akraba,Hud:46 da ise Nuh (a.s)  iman etmeyen oğlundan bahsedilirken O senin Al-inden değildir denilerek mensubiyetin inançla alakalı olduğuna işaret edilmiştir.Ankebut:33. Ayetinde de Hz.Lut’un hanımından aynı kapsamda bahsedilmektedir.  Al-i Davut:Sebe:13, Al-i Musa,Al-i Harun Bakara:248,Al-i İbrahim Nisa:54,Al-i Fravn:Bakara:49 ayetlerinde ise aileden çok kavim, halk ve tabiler kastedilmekte. Bu kavramlardan(Ehli Beyt kavramıyla alakalı)  biride (Ehl)  olup Kuranda  on yerde farklı anlamlarda kullanılmaktadır. Araf:97: Bir ülkenin sahipleri Ali İmran:64,65,70:İncil ve Tevrat okuyanlar. Nisa:58: Mal sahibi ve mülkü elinde bulunduranlar. </description>
<link>https://www.antoloji.com/islam-siyaset-felsefesinde-kirilma-siiri/</link>
<guid>939737</guid>
<pubDate>2008-04-21T15:50:00+03:00</pubDate>
<author>Yusuf Aygun</author>
</item>
 <item>
<title>Peygamber...</title>
<description>NASIL BİR PEYGAMBER?   Peygamberlik, insanlık tarihiyle yaşıt, H.z. Adem’in yaradılışı ile başlayan özde hilafet göreviyle ilgili bir kurumdur.Allah insana olan merhametinden,tevhidin tesisi ve kula kulluğun ortadan kalkması iradesinden dolayı peygamberleri tebliğ,tebyin,talim ve numune-i timsal olmaları için bazen bir kitapla bazen da daha önceki peygamberin hukukunu uygulamaya devam etmek üzere göndermiştir.(Bkz:Nahl:2,36,43-44,Enbiya:7,25) Allah kendisine uyarıcı göndermediği toplumları asla sorumlu tutmayacağını(Bkz:Şuara:208-209)  çünkü soyut insan aklının vahyin katkısı olmadan hakikate ulaşamayacağını belirtmektedir.(Bkz:Enam:131)  Çok büyük filozzoflaların bile basit bir müminin inancına ulaşamadığı düşünülürse risalatin gerekliliği daha rahat anlaşılabilir.Peygamberler vahye muhatap olma bakımından diğer kullardan farksızdır,yani onlar vahye muhatap olma anlamında nesne,vahyi yayma ve yaşatma anlamında ise öznedir,peygamberler sadece vahyi ileten postacı olmayıp onun anlaşılması,açıklanması, yaşanması, uygulanması ve pratiği anlamında evvele kendi nefislerinde tatbik eden edilgen bir role sahipken,vahyin diğer insanlara bir hidayet,yol gösterici,hak ile batılı ayırt edici bir yaşam ve hayat nizamı olarak anlatmak ve kendisine uyanlarla beraber onu hakim kılmak noktasında ise etken bir role hayızdır.(Bkz:Bakara:151,Aliİmran:164) Yani peygamberler sadece mesajı iletmek üzere gönderilmiş ve kurgulanmış olağan üstü robot vari varlıklar değildir, onlar biyolojik ve fiziki yapısı itibariyle tamamen bir insandır,tarih boyu onların olağan bir beşer olması insanların dikkatini çekmiş gerek inananlar gerekse de inanmayanlar onlarda olağan dışı özellikler aramıştır.(Bkz:İsra:94) Kuran ise onların kendilerine vahy edilmesi dışında birer beşer olduğunu(Bkz:İbrahim:11)  ve zaten insanların onları taklit ve örnek edinebilmesi için bunun şart olduğunu belirtmekte ve onlarda olağan dışı özellikler arayanların davranışlarının yanlışlığına dikkat çekmektedir.(Bkz:İsra95) Çünkü Allah insana gücünün üstünde bir teklif sunmamakta(Bkz:Bakara:286)  ve bu teklife aracı(elçi)  ve numune kıldığı peygamberleri de onun kendi cinsinden göndermektedir.Bu husus imanın ikinci rüknü olan Peygamberlere iman ilkesinin  tarih boyunca insanlar tarafından sağlıklı anlaşılması hususunda kırılma noktası olmuştur.İnanmayanlar, ‘bize yanında hazineler bulunan, kendisine olağan dışı özellikler verilen mucizelerle desteklenen bir melek gönderilmeliydi,bu gönderilen kişiler de bizim gibi yiyen, içen, çarşıda dolaşan, acıkan hatta  bazıları fakir ve kendilerince toplumun alt katmanlarından kişiler bu özelliklere sahip birisi nasıl Allah la iletişim kurabilir.’Bu vazife ille de verilecekse bizden birisine verilseydi.’(Bkz:Zuhruf:31)  dediler.(Bkz:Muminün:33-38,Furkan:7-8,21)  İnanmayanlar benzer isteklerle ve gerekçelerle  peygamberlere ve peygamberlik müessesesine karşı çıkmışlardır.Sünnetullah(Allah’ın sosyal yasaları)  gereği peygamberlerden mucize isteyenlere Allah inanmamaları durumunda helak la cezalandırmak neticesini doğuran bir takım Kevni(genel tabiat kanunları)  kanunlara aykırı olaylar göstermiştir ki bunlar asla peygamberden kaynaklanmaz.(Bkz:İsra:90-96) İnanmayanlar genelde bu gösterilen harikuladelikleri inkar ve alayla karşılamış ve peygamberin şahsından zannederek sihir ve büyü diyerek reddetmişlerdir.(İsra:59,101Araf:146,132) Kavramsal olarak Mucize; aciz bırakan anlamında olup meydan okuma ifade eder. Kafirlere karşı aciz bırakıcı delil niteliğindeki olaylara mucize denilirken(Mucizenin oluşumunda talep eden ve meydan okuyan iki taraf vardır ve bir iddialaşma söz konusudur)  daha sonra meydan okuma söz konusu olmadan görülen İnayete(İlahi yardım ve destek)  de mucize tanımı çerçevesinde bakılmıştır.oysa İnayet Kevni(Tabiat yasaları)  kanunlara aykırı olmasına rağmen meydan okuma gerekçesiyle gerçekleşmediğinden mucize değildir..bu İnayetlere İkram ve yardım anlamında Keramet denilir.Keramette; Mucize gibi Allah tarafından meydana getirilir ve Peygamberin bu olayda bir dahli ve gücü söz konusu değildir.(Bkz:Mümin:78,Rad.:38) (Allah peygamberler dışında bir takım kullarına da çeşitli ikramlarda bulunur) Daha sonraki dönemlerde kavramsal zemininden kaydırılan bir çok kavram gibi İnayet(Keramet)  ve Mucize kavramı bir birine karıştırılmış ve belli çabalarla elde edilen ve sahip olmak için iman dahi gerekmeyen marifetlerle bu kavramlar aynı zannedilmeye başlanmıştır. Şiş saplama,para psikoloji, ateş üzerinde yürüme,uzun süre aç ve uykusuz durabilme v.s gibi aslında insanın belli eğitimlerle elde edebilmesi mümkün olan imanla ve dinle hiçbir ilgisi olmayan Budist rahiplerin ve Hint fakirlerinin ve illizjonistlerin  değişik versiyonlarını yapabildikleri hususları Kurandaki Keramet ve Mucizeyle aynı sayma ve cebinden çıkarır gibi Keramet serdetme ve bunların Evliyaya(Allah dostu:Kuranda bu kavram müminlerle ilgili kullanılırken Mutasavvıflar bunu özel bir sınıf hakkında kullanır)  mahsus ayrıcalıklar ve faziletler olduğunu zannetme yanılgısı devam edip gitmektedir.  Özellikle felsefi Tasavvufla başlayan bu süreç daha sonra asli kaynaklarla da desteklenerek içinden çıkılmaz bir hal almış ve mitolojik şahsiyetlerin uçma kaçma hikayelerine çevrilmiştir.Daha önceki bir yazımızda belirttiğimiz Peygamberimizle ilgili onun tek mucizesi Kurandır sözü bu çerçevede anlaşılmalıdır. Bunu söylediğimizde insanlar bize şu soruları yöneltti peki peygamberin yaşadığı Kuranda da örnekleri bulunan  olağan dışı olaylara cevabınız nedir.? Bu kişilerin sorduğu sorular, meydan okuma ve aciz bırakma anlamındaki Mucizenin ıstılahı(kavramsal tanımı)  ile yardım ve inayet anlamındaki Kerameti bir birine karıştırmaları sebebiyle aynı zannetmelerinden kaynaklanmaktadır.Örneğin Bedirde Allah’ın meleklerle inananlara yardım etmesi(Bkz:123-124) ,Uhut’ta yenilgiden kaynaklanan ümitsizlik ve hüzünden sonra onlara bir sükunet bahşetmesi(Bkz:Aliİmran:154)  tanım olarak Mucize değil İnayet(Keramet)  kapsamında düşünülmelidir. çünkü bu olaylarda bir meydan okuma değil müminlere kendi güçleri dışında yardım vardır.Kuranın kendisi ise bir belağat ve fesahat abidesi olarak  edebiyat ve şiirle uğraşan Arap toplumuna meydan okumakta ve bu kelamın bir benzerini  meydana getirmeyi kendilerine teklif etmektedir.(Bkz:Bakara:23-24)  İşte bu Kuranın onları aciz bırakması ve meydan okuması Mucize tanımına girer,bunun dışındaki kıyamete kadar devam eden mucize İslam’ın  kendisini kabul edenlere sunduğu dünya ve ahiret huzurudur bu mecazi manada bir Mucizedir.Yukarıda bahsettiğimiz İnayet kapsamındaki benzer olaylar değerlendirildiğinde hep bahsettiğimiz çerçevede gerçekleştikleri görülecektir.Ama Keramet menkıbelerini iman ve inanç biçimi haline getirmiş kimselerin bu söylediklerimizi anlaması oldukça zordur.Maalesef seleften sonra özellikle Felsefi Tasavvufla(bununla züht ve takva hayatını ilke edinenleri kastetmiyoruz)  ümmetin peygamber ve alim telakkisi de değişmiştir. Bu düşünce sahiplerinin mantığı peygamber ve ümmet yarıştırma mantığıdır onlar şöyle demektedir ‘ Musa(a.s)  asa ile denizi yarıyor, yılanı ejderha yapıyor,İsa(a.s)  ölüyü diriltiyor, dilsizi konuşturuyor, körün gözünü açıyor, Süleyman(a.s)  cinlere hükmediyor v.s ve onların etrafındaki müminlerde olağan üstü haller varda alemlere rahmet olarak gönderilen peygamberimizde niçin olmasın bizim peygamberimiz ve alimlerimiz onlardan daha mı? düşük.’(Kurandan başka mucize arayanlara Kuranın cevabı.Bkz:Ankebut:50-51) İşte bu kıskançlıkla ve bu tip Allah’ın yardım ve inayetlerini ve de o ümmetlerin inkarcılarının önce ısrarla istediği  fakat Allah onların meydan okumalarına cevap verdiği halde inanmamalarıyla sonuçlanan(Bakz:Aliİmran:183)  ve  helaklerine yol açan mucizeleri sanki bir üstünlük vesilesiymiş zannetmelerinden dolayı peygamberimize de yakıştırmaya kalktılar  neticede  ümmetin dünyasında bir sürü hurafe ve çelişki oluşturdular.Sonunda  Üsvey-i Hasene (Taklit ve Takip edilecek en iyi model)  olan peygamber(Bkz:Ahzap:21)  gitti onun yerine taklit edilmesi mümkün olmayan her işini Allah’ın verdiği olağan üstü güçle yapan ve bir kulun uyması mümkün olmayan meleksi ve mitolojik bir varlık peygamber olarak telakki edildi. peygamber bu haliyle yalnız kalmasın diye üretilen İnsani Kamil(Felsefi tasavvufla giren bir kavram olup mükemmel, günahsız insan manası içeriyor)  kavramı ve kerametleriyle peygamberlerinin arkasından giden ümmet bireyleri türetildi.Bu İnsan kavramına Allah’ın yüklediği değer ve anlamın anlaşılamayışı ve yanlış anlaşılmasıyla alakalıdır.Kuranda belirtildiği üzere varlıkların en üstünü(Ehsen-i Takvim)  ve mükemmeli olan insan Allah’ın Halifeliği gibi bir makama laik görülmüşken(Bkz:Enam:165) ve Allah insana kendi ruhundan üflemişken(Bkz:Hicr:9)  bu düşünce sahipleri onu Hint,İran,Yunan felsefesi ve muharref  kitapların oluşturduğu olumsuz ve hurafe kültürle eksik, günahkar addetmişler ve bu Allah tarafından kendisine  değer verilen varlığın değerini yok etmeye çalışmışlardır. Felsefi Tasavvufun İslam dünyasında hakim kültür haline gelmesiyle bunu başardıkları da söylenebilir.Yani şunu demek istiyoruz ki insan olmak ve insani özelliklere sahip olmak öyle zannedildiği gibi hafife alınacak bir husus olamadığı gibi bilakis çok şerefli bir meziyettir,melek olmak ise bundan daha aşağı(derece bakımından)  bir durumdur.Çünkü Allah bütün mahlukata olduğu gibi meleklere de insana secde etmesini emretmiştir.(Bkz:Bakara:34)  bu Allah’ın insana biçtiği değeri ortaya koymaktadır.  onun için Allah peygamberlerini bu yüce vasıfla yaratmıştır ona tabi olanlardan da melek olmalarını değil insan olmalarını beklemektedir.Tarihi süreç içerisinde insanların peygamberlere  karşı oluşan yaklaşımlarını şu üç mantık çerçevesinde ifade etmek mümkün olacaktır.Peygamberleri Allah’ın elçileri olarak telakki edip onlara uyanlar,bu kimselere Kuran ortak bir isim olarak Müslüman diyor.(Bkz:Hac:78) Bu kimseler tarih boyunca peygamberleri uyulacak ve itaat edilecek Allah’ın örnek ve seçilmiş kulları olarak telakki etmişler ve yaşantı olarak onların yolundan gitmeye gayret etmişlerdir hiçbir Müslüman onları aracı ve Allah’ın bir parçası yahut yer yüzündeki yansıması olarak telakki etmemiş ve beşer üstü varlıklar olarak algılamamıştır. bu telakki sahiplerinin peygamberlere karşı misyonu onlara(peygamberlere)  Ensar(yardımcı)  olanlardır.(Bkz:Saf:14)  İkinci sınıf ise değişik gerekçelerle peygamberleri inkar eden, onları insan olmaları,seçkin bir sınıftan(Mele ve Mütref)  olmamaları, kendi milletlerinden yahut kabilelerinden olmamaları, kendi geleneksel dinlerini(Bkz:Sad:4-5) (Kuran buna atalar dini demektedir)  reddetmeleri(Bkz:Bakara:170) ,çoğunluklada toplumun ileri gelenlerinin(Mel’e ve Mütref,Tağut)  (Bkz:Araf:75-76,Hüd:27) iktidarıyla peygamberlerin getirdiği öğretinin(Tevhit)  çatışması ve kulları kul ve köle edinenlerin sömürdüklerinin ellerinden çıkıp sadece Allah’a kul olmasını kabul edememelerinden kaynaklanmaktadır.(Bkz:Fatır:42-43) Üçüncü ve yaygın olan sınıf ise peygamberleri kabul etmekle birlikte onlara dinin öğretilerine ve Tevhidin gereğine göre değil de kendi yanlış(zan)  ve hurafe (Türedi)  bilgi ve kültürlerine uygun bir tanım ve misyon yüklemelerinden kaynaklanan inanç biçimidir.(Bkz:Furkan:43) Bunlar yukarıda da ifade ettiğimiz üzere peygamberleri mitleştirip ve soyut efsaneler haline getirip hayatın dışına çıkaran ve dini felsefeleştiren kimselerdir,peygamberlerin öğretilerini tahrif edenlerde bunlardır kendi kültür ve anlayışları doğrultusunda kutsal kitapları yorumlayan bu kimseler dindeki sapmalara sebebiyet vermişler ve dini toplumdan buharlaştırmışlardır.İnsani vasıflara sahip bir peygamberi akıllarına yediremeyen bu kimseler peygamberleri melek ve yarı ilah varlıklar haline getirmekte buna  da referans olarak dini metinlerdeki Müteşabih(Benzeşik)  ayetleri  dayanak yapmaktadırlar(Bkz:Aliİmran:7)  güya peygamberleri ululamayı niyet edinen bu kimseler aynı sapkınlığı Salih ve alim kimseler noktasında da yapmaktadırlar. Hıristiyanların İsa’ya Yahudilerin ise Uzeyr’e Allah’ın oğlu deme sapkınlığı bu yanlış(Şirk)  mantıktan kaynaklanmaktadır.(Bkz:Tevbe:30-31) Aynı anlayış Nuh’un kavminin daha önce yaşamış ve aslında Salih kimseler olan şahısları aracı (Şefaatçi)  putlar haline getirmelerine sebebiyet verdiği gibi(Bkz:Nuh:21-24)  benzer mantık Arap toplumunda daha önce yaşamış dört Salih şahsiyetin Allah’ın ortakları(Şefaatçi)  şeklinde kendini göstermesi şeklinde ortaya çıkmaktadır.(Bkz:Necm:15-23)  insan tabiatı tarih içerisinde  gerek inanç ve gerek inançsızlık gerekse de salim ve batıl inanç olarak benzeşmekte ve kendini tekrarlayıp durmaktadır.(Bkz:Bakara:118) Yani müşriklerin ve tevhit ehlinin devir değişse de mantık biçimleri değişmemektedir. herkes kendi aslına benzemektedir. Hz.Peygamberin ümmeti de ona tabi olmak bakımından şu üç karakteri taşımaktadır(kıyamete değin gelecek bütün insanlar inanan ve inanmayan olarak onun ümmetidir yani tebliğine muhataptır): Birincisi onu,Üsvey-i Hasene görenlerdir.Bunlar onun sahabeleri(ona yakın olan ve doğru inanan yakın arkadaşları)  ki bu sahabeler onun bir beşer ve kendisine vahiy edilen bir insan olduğunu biliyor, ona getirdiği vahiy çerçevesinde tabi oluyor peygamberin insan olmasından kaynaklanan durumlarda ise onunla istişare ediyor bazen ona itiraz dahi edebiliyorlardı.örneğin Uhut savaşının yapılacağı yeri peygambere rağmen sahabenin gençleri çoğunlukla istendiği için burası seçilmiştir yoksa peygamberimiz savaşı Medine de savunma savaşı olarak düşünmekte idi. Hiçbir Sahabe peygamberi Allah’ın yer yüzündeki gölgesi yahut aracısı olarak görmüyor idi.Sahabe onu en güzel örnek ve en yetkin öğretmen olarak telakki etmiş peygamber mantığını bu çerçeve üzerine oturtmuştur nas(vahiy)  olan konularda ona uyuyorlar olamayan konularda ise onunla istişare ediyorlar,bu istişarelerde her zaman peygamberin fikri kabul görmüyor olabiliyor ve kimse bunu peygambere itaatsizlik ve imansızlık olarak görmüyor idi.peygamber ve ashabı Kuranı beraber öğreniyor ve hükümlerinin hakim olması için beraber mücadele ediyor idi.onları yaşantısı oldukça sade ve gerçekçi idi hiç biri mitolojik, uçan, kaçan,garip ve doğa üstü varlıklar olmadıkları gibi yaşantıları da oldukça rasyoneldir.(sebep sonuç ve doğallık içerisinde devam etmektedir)  Samimi olduklarında savaşı ve mücadeleyi kazanıyor(Bedir savaşı) ,zafiyet gösterdiklerinde ise yenilgiye uğruyorlardı (Uhut ve Huneyn savaşı) ,hata edebiliyor(Bkz:Tevbe:25)  günah işleyebiliyor. ama gaflete düştüklerinde çokça tövbe edip hemen toparlanıyorlardı.Yani birilerinin zannettiği gibi onların ismet sıfatı yoktu. bir biriyle yardımlaşıyor,adalet,kardeşlik, paylaşım,sadakat, doğruluk,güzel ahlak,doğru muamele, istişare onların görünen ve gerçek yaşantı düsturları idi.bu duygular toplumlarında azalınca da bir biriyle savaşabiliyorlardı.bütün bunlar insani ve doğal şeylerdi ve zaten onlar doğa üstü varlıklar değildi.Allah’ta onlardan insan ve kul olmalarını istiyordu melek yahut mitolojik kahramanlar değil.Bu nesli Tabiin,Tebe-i Tabiun ve müçtehit alimler dönemi yani Selefi Salihin (Kuran ve Sünneti ilke edinenler)  takip etti bir takım olumsuzluklara rağmen peygamber telakkisi bu dönemde de değişmedi,fakat uydurma hadisler ve İslam’a yeni giren toplumların kültürlerini İslam’ a taşımaları bozulmanın da işaretlerini verdi. İkinci gurup ve dönem ise Seleften sonra başlayan saltanatında  beslediği felsefe ve mitolojinin İslam dünyasına girmesi ve özellikle Hint,İran,Yunan ve Türk kültürü ile giren bazı unsurların İşraki felsefe ile sistematik hal aldığı ve mistik yapılanma ile doruğa ulaştığı Felsefi Tasavvuf telakkisi sürecidir..(Sühreverdi,İbni Arabi ve Mevlana bunun en önemli öncüleridir bu şahıslar çok renkli ve karma(değişik felsefe ve inançlardan devşirme)  bir batini İslam anlayışına sahiptir)  bu anlayış şekilcilik ve taklitçilik  üzerine bina edilmiştir.Peygamber örnek insan olmaktan ve tevhidi hakim kılma çabasından sıyrılmış münzevi(felsefi ve ruhani)  bir hayatın yarı melek temsilcisi haline getirilmiştir,artık ona itaat onun davasını yer yüzünde hakim kılmaktan çıkarılmış siyasetten uzak münzevi hayat ve  güzel ahlak ilkelerine indirgenmiştir,Saltanat artık hak ve adalet savaşçıları değil kendisine sorun çıkarmayacak uysal vatandaşlar üretmeyi istemektedir.onun için peygamber ve örnek şahsiyetler yeniden tanımlanmıştır. Sünnet sarık, sakal, cübbe, bol namaz, nafile oruç,tespih, yemeğe tuzla başlama v.s gibi basit ve şekilcilik düzeyine indirgenmiş ve Allah’ın kainattaki  muradı(Bkz:Araf:29,Enbiya:105)  (müminleri yer yüzüne varis kılmak) unutturulmuştur.Maalesef bu şekilde bizim peygamber telakkimiz de daha öncekilerinkine benzemiş ve peygamber buharlaştırılmıştır.Üçüncü sınıf kültür ise tamamen bilgiden yoksun kulaktan duyma söylenti ve zanlarıyla Peygamberi ve peygamberliği algılayan sınıftır ki,bu inanca ikinci sınıfın olumsuzluklarının yanında bidat,hurafe ve şirk bulaşmıştır.Bunların içinde peygamberi postacı mesafesinde görenlerden tutun da ona her türlü mitolojik yakıştırmayı anlayış edinenler mevcuttur.Bu saydıklarımız kendini İslam’a mensup sayanların telakkisidir.bunun dışında gerek Müslümanların yanlış temsilinden gerek,bilgisizlikten gerekse de tarih boyu peygambere düşmanlığı alışkanlık haline getiren çağdaş emperyalistlerden  dolayı şu an dünyada var olan peygamber karşıtlığı ve anti propagandasıdır.İslam’ın yeniden yükselen değer haline gelmesi ve  özünde var olan emperyalist güçler ve onların yerli işbirlikçilerine karşı aksiyoner misyonunun fark edilmesi şeytan ve dostlarına peygambere saldırma onu insanların gözünde kötü ve farklı gösterme dürtüsünü yeniden uyandırmıştır.Bu bağlamda hem görsel hem de yazılı basın kullanılmakta her türlü çirkinlik ve şirretlik sergilenmektedir.Peygamberimizin risaletle görevlendirildiği yıllarda da aynı olaylar sergilenmiş(Bkz:Furkan:4)  fakat ters tepmiştir. Fakat şu anda küfredenler açısından şartlar aynı değildir çünkü o gün hem peygamber kendini doğru bir şekilde ifade edebiliyor hem de o günkü müminler peygamberlerinin misyonunu doğru taşıyabiliyorlar idi. Bu gün ise Müslümanlar bu şuurdan ve bilgiden yoksundur. Peygambere sahip çıkmayı kuru gürültü ve protesto mitingi ve birkaç hamasi nutuktan ibaret görerek ona sahip çıkılamayacağı gibi  oturup binlerce defa salavat getirip mevlit ve naat okutarak ta bu gerçekleşmez.bunun yolu peygamberin getirdiği mesajı ilk dönem nesli gibi hayat rehberi telakki ederek evvela onu evrensel düzeyde bilgi düzeyine taşımak ve yaşanmasını kendi nefsinden başlayarak misyon haline getirmektir.yoksa bilgisiz ve düzeysiz sevgi hamasetten öteye gitmez. Sonuç olarak şunu diyebiliriz ki,peygamberlik misyonu doğru bir şekilde yeniden Kuran ve Sünnet bağlamında kavramsal zemininde doğru algılanmalıdır.çünkü bu misyon sahih imanın da ana gereğidir. YUSUF AYGÜN/ İLAHİYATÇI imatadil@hotmail.com </description>
<link>https://www.antoloji.com/peygamber-5-siiri/</link>
<guid>925964</guid>
<pubDate>2008-03-26T20:17:00+03:00</pubDate>
<author>Yusuf Aygun</author>
</item>
 <item>
<title>Bedir savaşı..</title>
<description>ALLAH KÂFİRLERİ SAVAŞ ÖNCESİ MÜ’MİNLERE VE RESULÜLLAH’A AZ GÖSTERDİ®   “ O vakit ki Allah sana onları rüyada az gösteriyordu eger sana onları çok gösterseydi korkacaktınız ve kumandada tartışmaya düşecektiniz fakat Allah(sizi bundan)  kurtardı Şüphesiz o kalplerin özünü bilir” Enfal 43 “ Allah olacak bir işi yerine getirmek için (savaş alanında)   karşılaştığınız zaman onları sizin gözlerinizde az gösteriyor side onların gözlerinde azaltıyorduBütün işler Allaha döner” Enfal 44 Allah kâfirleri müslümanlara müslümanlarıda kâfirlere az göstererek cesaretlendirdi ki Müminlerin vasıtasıyla onların belini kırsın ve müslümanlar onları çok görerek cesaretleri kırılmasın Müminleride anlara savaşın başlangıcında az göstererdi ki müminlere saldırsınlarda Allah bu vesileyle onları müminler vasıtasıyla cezalandırsın  </description>
<link>https://www.antoloji.com/bedir-savasi-siiri/</link>
<guid>925962</guid>
<pubDate>2008-03-26T20:15:00+03:00</pubDate>
<author>Yusuf Aygun</author>
</item>
 <item>
<title>Dinin mitleşmesi..</title>
<description>Bir değeri hayattan uzaklaştırmanın iki yolu vardır.(bilinçli ya da bilinçsiz)  Birincisi yok sayıp inkâr etme ya da dünyevileştirme(kutsaldan koparma)  şeklinde tezahür etmekte, ikincisi ise dini mitleştirip (efsaneleştirip) , hayattan kaldırıp, münzevileştirmek suretiyle azınlığın hayatı ve yaşam biçimi haline getirme, insanlar tarafından hayranlık duyulup yaşanılamaz hale getirme şeklinde tezahür etmektedir. Tarih boyu bütün dini değerler bu iki yolla buharlaştırılmış, özelliklede mitleştirme bunu sağlayan en etkin yol olmuştur. Bu bazen iyi niyetle de yapılmış olsa sonuç değişmemiş din insanların arasında buharlaşıp gitmiş geriye ulaşılamaz efsaneler ve efsane kahramanları kalmıştır. Maalesef bu durum metni Allah tarafından güvenceye ve korumaya alınan fakat kafalarda (bilgi düzeyinde)  ve hayatlarda(ameli eylem)  düzeyinde mitleşen İslam dini içinde aynen geçerlidir, korunan kitap yüksek askılarda arada sırada indirilip mitolojik günlerde okunan ve fakat hayat düzleminde hükümleri ayaklar altına alınan bir kitabe düzeyine indirgenmiştir. Şimdi bunun nasıl ve hangi yöntemlerle gerçekleştirildiğini izah etmeye çalışalım. İlk mitleşme dinin ana kaynaklarının ilki olan kitapta(Kuran)  gerçekleşti, evvele kitap(Kuran)  herkes tarafından anlaşılamaz onu ancak âlimler ve veliler anlayabilir(âlimliğin ve veliliğin ölçüleri de mitleştirildi) , kitapla ilgili şahsi rey’ini ifade eden cehennemlik olur, kitapla ilgili tefsir ve tevil hakkı sadece mitolojik kahramanlar olan zümreye ait bir haktır, ilim özelliklede teknik konular için gerekliliği tartışılamaz bir araç olsa da bu mitleştirilerek insanların Kuranı öğrenme ve algılamasının önüne engel olarak konulamaz. Hz. Aliye nispet edilen ve daha sonra Batıniler ve Tasavvuf ehli tarafından Kuranın ana maksadının dışına taşınmasına aracı kılınan Kuranın batini manalarının olduğu ve kitabın görünen manaları dışında çok değişik manalarının olduğu B(harfi Arapçada) ’nin  noktasının manasının bile yazmakla bitmeyeceği ve derin anlamlarının olduğu mitolojisi ve diğer bu tarz yüzlerce rivayet bir takım insanların kuranın maksadını bırakıp onda manasının dışında ve fevkinde rumuzlar ve şifreler aramaya ve kitabın mitleştirilerek maksatlarının dışında çıkarılmasına zemin oluşturdu, bu şekilde kapanması mümkün olmayan defterler ve ihtilaflar İslam aleminde açılmış oldu. Oysa ümmi bir Arap Hz. Peygamberden kitabı dinliyor ve o hükmü hayatına tatbik ediyor ve bu anlayış medeni, kardeş, ihlaslı ve bilgili bir toplum dahası dünyaya hakim olan bir medeniyet kurmaya yetiyor idi. esasen kitapla ilgili ölçü için bakınız Ali İmran 7 burada kuranın muhkem(açık, anlaşılabilir) hükümlerinin öğrenilip yaşanılması –ki kitabın ana konusunu bu hükümle teşkil eder-Müteşabih(benzeşik, sembolik)  ifadelerinin ise sadece inanılıp geçilmesi ve bunların yorumlarına takılıp gidilmemesi idi.-kaldı ki bahsi geçen bu ayet bile bu fikir sahipleri tarafında oluşturacakları fikre zemin teşkil edecek biçimde ayak oyunlarıyla tahrif edilmiştir.-diğer bir husus aslında konsept olarak amacının dışına taşınan ve Leh’fi Mahfuz la mahfuzla alakalı olan ‘yaş ve kuru ne varsa hepsi bir kitaptadır.’ Ayetinin kuranla ilgili gibi gösterilmek suretiyle Kuranda olmayan şeyleri onda arar gibi yapıp kendi kültürlerini ve yabancı unsurları-felsefi mitler ve bilimsel teoremler- Kurana sokma çabasıdır-bunun ilk örneği Hurufilik ve felsefi tasavvufun temeli olan İşrakiliktir.- oysa bahsi geçen ayet Allahın sonsuz bilgisini ifade eden Leh’fi Mahfuz la alakalıdır ve Kuran bu bilgiden cüzi bir kesit alarak Hz. Peygamber vasıtasıyla insanlığa kıyamete kadarki zaman dilimi için gönderilmiş bir hayat nizamı sunmaktadır. Kuran ne felsefi bir nazariye ne çözümlenecek bir denklem ve bulmaca ne de bilimsel bir nazariyeler bütünü  değildir, bir mitoloji asla değildir o,inananlar için bir hidayet,rahmet ve hayat nizamıdır,onda insanlığa lazım olan temel hükümler vardır ve o, hayatın genel hükümlerinin bilgisini verir bundan sonrası ona tabi olanların temel hükümlerden yapacağı içtihatlara bırakılmıştır. Diğer bir mitleştirme ise saygı(!)  bahanesi ile kitaba (Kuran)  dokunmayı belli kural ve litörallere bağlama anlayışıdır. ‘ona temiz olandan başkası dokunamaz’ ayetini hiç mi hiç alakası olmayan bir biçimde maksadının dışına taşıyarak böyle bir mit oluşturulmuş bu gayretkeşlik takva ve saygı(!)  istismarıyla-ki bu şeytanın ve dostlarının hayır kapısından yanaşmasıdır- Kuran ve onun bağlılarına olay cazip gösterilmek suretiyle Kurandan insanların uzaklaştırılmasının bir adımı daha atılmıştır. Oysa ayetin öncesi ve sonrası(siyak ve sibak)  incelendiğinde konunun bu anlayışla hiç alakalı olmadığı Allahın Kuranı ve onun geldiği membaı (lef’i Mahfuz)  şeytanlardan ve cinlerden ve onların kirli emellerinden koruduğuyla alakalı olduğu anlaşılır şu temel espri bilinmelidir ki ‘ mümin her haliyle temizdir.’ Dolayısıyla her haliyle Kuranı okur ve okumalıdır, esasen bunu men edenler anlayışlarını şeytanın İğvasından temizlemeleri şarttır. Üstelik bunu iddia edenler bu ayetin indiği dönemde ayetlerin birçok basit ve ilkel malzemeye yazılıp yatak altlarında saklandığını ve dokunulacak bir Mushafsın ortada olmadığını göz ardı etmektedir atalardan Kuran olan odada ayağını uzatıp uyumadı mitolojileri anlatma yerine sahabenin üstüne yattığı ve oturduğu yazıları nasıl dünyaya hâkim kıldığı kâğıdın değil hükmün kutsal olduğu artık dantelli kılıflarda çok yükseklere asılan ve anlaşılmayan yaldızlı kâğıt yığınının değil hayat nizamı ve kanun kitabı olan Kuranın önemli olduğunu anlamanın zamanı gelmiş ve geçmiştir. Kitabı  okumak için  abdest almaya ve bağdaş kurmaya gerek yoktur, sahabe onu otururken, yatarken ve yaslanırken hatta devesinin üstünde seyahat ederken kısaca zaman ve imkan ayrımı yapmadan bir mit olarak değil bir hayat reçetesi olarak okumuştur.bkz….bununla ilgili son olarak söylenmesi gereken şey şudur sahih hadis kaynakları Kuranın abdestsiz hatta cünüp kuran okunabileceği ile ilgili rivayetlerle doludur,hatta İmam Buhari’nin bu konuda müstakil bir risalesi bile vardır. Buna rağmen aykırı rivayetler de mevcuttur bu demek oluyor ki dini mitleştirenler anlayışlarını ortaya koymak için Allah Resulünü bile istismar etmişlerdir.Bir de kitabın efsunlaştırılması vardır ki o da kitabı ölüye,hastaya ve deliye okumaktır aslında kitap diriler ve akıllılar için iken onu bu hale getirmek dahası onu muska ve efsun yapıp üflemek ve bu nefesten hayır beklemek birde bunu ticarete dökmek ona yapılacak en büyük zülümdür. Diğer bir mitleştirme peygamberlik misyonu ile ilgilidir. Tarih boyunca bu misyon ya Yahudilerin yaptığı gibi hafife alınmış peygamberler katledilmiş ve onlara yakışmayacak yakıştırılmalarda bulunulmuş –ki Yahudiler bu yakışıksız fikirleri Allaha dahi yapabilmiştir-yada Hıristiyanların yaptığı gibi mitleştirilmiş ve peygamberler ilahi vasıflarla vasfedilmiş hatta Hz. İsa örneğinde olduğu üzere ilah sayılmıştır bu vasıf adına ilah denmese dahi mitleştirme anlamında bu ümmette de rastlanabilecek aşırılıklar şeklinde anlayışlar şeklinde ortaya çıkabilmektedir, peygamberi postacı mesabesine indirgemeye çalışanlar olduğu gibi onu insan üstü görmek isteyen ona mitolojik bir varlık gibi bakmayı onu yüceltmek olarak algılayanlarda vardır. Bu iki tavrı da Kuranda şiddetle kınanmaktadır. Hz. peygamberle ilgili bir takım anlayışların mitleştirmekten kaynaklandığı ve sağlıklı bir inanca yol açmadığı ortadadır, bu konuda peygamberimizin çocuklukta peygamberliğine bir dizi mitoloji atfedilmiş, peygamber yarıştırma sevdasıyla peygamberliğinden vefatına bir dizi mucize kendisine yakıştırılmıştır. Oysa onun bunları yapmaya gücü olmadığı gibi risaleti için böyle şeylere ihtiyacı da yoktur onun en büyük mucizesi Kurandır.bkzAraf188 Ayrıca o bir mitoloji kahramanı değil örnek alınması gereken (üsvey’i hasene) bkz.Ahzab 21 bir kul ve resüldür.bkz Fussilet6 doğumundan peygamberliğine peygamberliğiyle ilgili bir çok mitoloji uydurulmuştur(Kalbinin çocukken yarılması, amcasıyla bir seyahatte iken bir rahibin kendisini görmesi ve gelecekte peygamber olacağını söylemesi, çölde giderken başında bulut gezip gölge etmesi, doğumundan önce ve sonra zuhur eden olaylar gibi) eğer bu tip olaylar doğru olsa idi peygamber kendisine gelen risalete hayret eder ve şoka girer mi idi, peki o kendisine gelen vahye niçin şaşırdı,ve Kuran ondan niçin peygamberlikle ilgili bir fikrin yoktu diye bahsediyor bkz Kasas 86 yine onun risaletinden sonra Kuranda zikredilmeyen bir çok mitoloji anlatılmakta bu rivayetler onu mitleştirme çabasının bir ürünüdür.O bu şekilde insanların hayatından çıkarılmış, mevlit ve naatlara  malzeme edilmiştir. Suyuti gibi bir alim Peygamberin idrar ve dışkısının necis olmadığından, onun kokusun doğal misk olduğunu, elbisesine sinek konmadığını ve burada zikretmekten haya ettiğimiz ve insan değil adeta melek bir peygamber tarifi yapmaktadır bkz.El Hasais  oysa peygamber normal bir insandır ve kuran buna vurgu yapmaktadır, onu örnek almak onun sahih sünnetini –ki bu sünnet Kuran ekseninde koruma altına alınmıştır-taklitle mümkündür, sünnet ise onun İslamı biçimidir yoksa bir meleği hayranlıkla kutsama yada bir Arap adetleri ve kıyafetleri takip değil şekil değil özdür sünnet 1400 sene önce yaşamış bir mitoloji kahramanının mitlerini anlatmak değil onu bu gün bir iman ilkesi olarak hayata taşıma çabasıdır onda güzel örnekler vardır demek budur Kitap örnek değil resul örnektir onun için Hz Ayşe ‘o yürüyen kurandı’ demiş resulsüz kuran olamayacağını ima etmiştir evet peygamber kitapsız olabilir ama kitap peygambersiz olmaz kitabı yaşatan uygulayan ve öğreten peygamber dolayısıyla sünnettir. Bu anlamda önemli mitlerden biride sahabe topluluğudur. Çünkü bu topluluk H.z peygamber gibi bir örnekten beslenmiş ilk nümü ney’i timsallerdir. Fakat mitleştirilip hata yapmaz günah işlemez gökteki yıldızlar haline4 getirildiklerinden efsaneleşen bu varlıklar ümmetin hayatından sökülüp alınmıştır. Oysa sahabenin yaşantısı oldukça gözetlenebilir ve örnek alınabilir tablolardan oluşur, yaptıkları fedakârlıklar, çektikleri açlık sefalet ve işkenceler, sabır ve sebatları ve Islama sadakatleri hicretleri, mallarını paylaşımları cihatları güzel ahlakları örnek alınabileceği gibi bir birini iktidar uğruna öldürmeleri de ibret alınabilecek bunu da rahmet sayanların bu ibreti algılama şansı yoktur çünkü bu fikir sahiplerine göre sahabenin bir birini öldürmesi içtihat farklılığıdır ve bunu anlamayan Filistin’i ve Afganistan’ı dahası İslam dünyasını anlayamaz, daha doğrusu insanı anlayamaz. Aynı mitleştirme Mezhep imamları ve Hadis imamları hakkında da geçerlidir. 40 yıl gece abdestiyle sabah namazı kılan, keçiyi yemle kandırdı diye hadisi alınmayan, bir dinlemede binlerce hadisi ravisiyle ezberleyebilen fikirleri sahih hadise terste olsa bir hikmeti bulunan ve de içtihatları aşılmayan –ki gerçek imamların hiç biri bu nu iddia etmediği halde- mitler haline getirildiler bu içtihadı dondurdu ve insanlar fikirlerini söylemeye korkar oldular.+ </description>
<link>https://www.antoloji.com/dinin-mitlesmesi-siiri/</link>
<guid>925957</guid>
<pubDate>2008-03-26T20:12:00+03:00</pubDate>
<author>Yusuf Aygun</author>
</item>
 <item>
<title>Af..</title>
<description>AFFLA İLİGLİ AYETLER  a)  Affedici Olmak ve Öfkesini Yenmek.  O takva sahipleri ki, bollukta da darlıkta da Allah için harcarlar; öfkelerini yutarlar ve insanları affederler. Allah da güzel davranışta bulunanları sever. (Ali İmran 134) İçinizden faziletli ve servet sahibi kimseler akrabaya, yoksullara, Allah yolunda göç edenlere (mallarından)  vermeyeceklerine yemin etmesinler; bağışlasınlar; feragat göstersinler. Allah’ın sizi bağışlamasını arzulamaz mısınız? Allah çok bağışlayandır, çok merhametlidir.  (Nur 22) </description>
<link>https://www.antoloji.com/af-24-siiri/</link>
<guid>925955</guid>
<pubDate>2008-03-26T20:10:00+03:00</pubDate>
<author>Yusuf Aygun</author>
</item>
 <item>
<title>Tenkidin tenkidi..</title>
<description>TENKİDİN  TENKİDİ  VE TASSUBUN KOMİKLİĞİ  Taassup yanlış algılama ve anlayamama dahası önyargı hastalığı bu gün ümmeti bölüp parçalayan ve de emperyalizme yumuşak lokma yapan en önemli hastalıklardır.Birleştirici olan unsurlar yerine; mezhep meşrep siyaset ve tarikat taassubunu İslami algılama biçimi hatta bundan öte itikat edinenlerin düşeceği nihai durum maalesef bu olmuştur ve de bu durum uzun süre böyle devam edecek gibi görünmektedir.Esasen Müslümanlar için Kuran ve sahih Sünnet dışında bağlayıcı mutlak  ittifak edilecek bir kaynak yok iken tarihi süreç içerisinde ihdas edilen bağlılıklar ve bağımlılıklar dün olduğu gibi bu günde ümmetin vahdetinin önünde en büyük engel olmaya devam etmektedir. İman edenlerin yeniden iman etmeye çağrılışlarının beklide en elzem olduğu bu nokta daha önceki ümmetlerinde vahiy atmosferinden kopmalarını sağlayan virüstür. Yahudi Hıristiyan ve diğer milletlerin sapmaları hep bu hastalık sebebiyle olmuştur.Geçmiş uluları Salih insanları ve hatta peygamberleri kul ve tebliğci olma konumundan çıkarıp değer verme ve saygı bahanesiyle olduklarının dışında birer mitoloji kahramanı haline getiren ve kutsayan zihniyet güya bu sadakatlerini onları anıtlaştırma (putlaştırma) ya kadar taşımış tabiri caizse Şeyh uçmamış Mürit onu uçurmuştur.Hz İsa’nın bile bir peygamber olarak başına gelen bu durum bağlılarını sevgide aşırıya gitme neticesinde onu ilahlaştırmaya kadar taşımıştır.Bu gün Hıristiyanlar Hz İsa’yı peygamber olarak görenleri onun gerçek kıymetini taktir edememekle suçlamaktalar.Hz peygamberden sonra Müslümanların yaşadığı süreçte budur.Peygamber ve sahabeye daha sonra büyük alim ve Salih zevata maalesef bu olumsuz misyon yüklenmeye çalışılmıştır.İnsan nefsinde bulunan bu putlaştırma virüsü bu saydığımız zevatı Kitap ve Sünnetin emrettiği ölçü dışına taşıma ile neticelenmiştir.Sonuçta ortaya atalar dini diye tabir edebileceğimiz hurafe ve mitolojinin yoğunlaştığı bir anlayış çıkmıştır.Daha sonraki dönemlerde itikadi ve siyasi mezheplerin hadis dahi uydurarak kendi mezheplerini Fırka’i Naciye (Kurtulan Gurup)  ilan etme çabasının ürünü olarak bu anlayış daha da kemikleşmiş ve içinden çıkılmaz bir ayrılığın temeli haline gelmiştir.Bunu tarikat tasavvuf anlayış ve algılama biçimleri takip etmiş ve kendi içerisinde farklı birer disiplin olan bu meşrepler çerçevesinde yeni hizipler oluşmuştur.Son dönem itibariyle İslam’i değerleri ön plana çıkaran devlet olgusunun yerini laik devlete bırakması insanları daha da başı boş bırakmış bu disiplinler dışında müstakil yapılar oluşmuş her birey kendine uygun bir fikir ve ya alimin istimdadını medet eder hale gelmiştir.Bu zevat içerisinde  mutlaka büyük hizmetleri olanlar olduğu halde kitlenin cehaleti daha sonraki dönemlerde bu alimlerin fikirlerini kemikleştirip Kuran ve Sünnetin yerine koyma ve en iyi alim benimkidir anlayışı içerisinde yeni hizipleşmelerin kaynağı haline getirmiştir.Bazen aynı alimin talebeleri kendi içinde 40 50 hizbe ayrılabilmektedir veya aynı şeyhin aynı şehirde bağımsız birkaç halifesi bulunabilmektedir. İlim dergisinde büyük alim ve müceddit Sait Nursi ille ilgili yazdığım yazıya maksadını aşan bir niyet okuma ve söylemediğimi bana söyletme dahası söylediğim bir çok şeyi kendisinin Risaleleri dikkatli okumaması sebebiyle benim uydurduğum fikirler gibi algılaması ve de mesleği olan avukatlık psikolojisi ile karşı tarafı haklı da olsa haksız çıkarma ve davayı kazanma mantığı ile tenkit eden zatın yazısına istinaden tekrar yanlış algılanan şeyleri tasih ve bu zatın hem İslami kavramları hem de risaleyi iyice  bilmemesi sebebiyle indi kanaatlerinden doğan     hamasi söylemine cevap olarak yazma gereği duydum.Genel olarak yukarıda bahsettiğim hastalıktan kaynaklanan mantık dışında olayı spesifik olarak ortaya koymam hakikat adına gereklidir diye düşünmekteyim.Şimdi hem bu ata hem de bu anlayışı paylaşanlara düşünmeleri ve Kuran ve Sünneti ve Klasik kaynakları  ve de ellerindeki Risal’i Nurları araştırarak cevaplamaları gereken bir dizi soru soracağım  1-Müceddit nedir olumsuz bir mana içerir mi? </description>
<link>https://www.antoloji.com/tenkidin-tenkidi-siiri/</link>
<guid>925954</guid>
<pubDate>2008-03-26T20:06:00+03:00</pubDate>
<author>Yusuf Aygun</author>
</item>
 <item>
<title>Taaddüd..</title>
<description>TAADDÜD’İ ZEVCAT VE AŞK’I MEMNÜ  Evlilik müessese olarak ilk insanla beraber başlayan bir kurumdur.Allah insanı birbirine ilgi duyan ve birbirini tamamlayan iki ayrı cins olarak yaratmış ve bu iki cins arasındaki ilişkiyi nikah olarak addedilen bir akitle meşru zemine oturtmuştur.Bu kurum sadece iki cinsin şahsi ilişkisinden ibaret  olmayıp boşanma (talak) ,miras intikali,nafaka,nesep tespiti,akrabalık ve sıhriyet bağı gibi bir dizi şahsi ve toplumsal muameleyi beraberinde getirir.Tarih boyunca bu meşru ilişki biçiminden sapmak suretiyle farklı saplantılara yönelen toplumlar olagelmiştir.Kadının  sömürüldüğü ve cinsel istismar konusu edildiği bu toplumlar neticede sağlıklı nesillerin oluşmaması sebebiyle tarihten silinip gitmişlerdir.Değişik tarihi ve toplumsal sebeplerle evlilik müessesesi toplumlarda değişik biçimlerde ortaya çıkabilmektedir uzun süren savaşlar ve hakimiyet kavgaları,göçler ve zor koşullar sebebiyle güce dayalı üstünlüğün öne çıkması ve yaradılışı erkeği kadına hakim duruma getirmiştir.Bu gücü elinde bulunduran erkek doğal olarak evlilik ilişkisi ve hakimiyeti noktasında da inisiyatifi elinde bulunduran taraf konumundadır.Biyolojik tabiatı itibari ile  daha erken yaşlanan ve yıpranan taraf olarak kadın muhtemel rakiplerine(kuma)  fırsat tanımakta ve bu çoğu zaman isteği dışında gerçekleşmektedir. Bazen da uzun süren savaşlar ve afetlerde yok olan erkek nüfusun koruması altındaki kadınları sahipsiz bırakması bir erkeğin birden çok kadınla ilişkisine zemin oluşturmaktadır,dolayısı ile genelde toplumlar erkeklerin Poligam (çok eşli)  olması neticesini doğurmaktadır.Bu ve bunun benzeri sebeplerle insanlığın başlangıcından beri yaşanmakta olan çok eşlilik konusuna İslam’ın duyarsız kalması düşünülemez elbette çünkü İslam hayattan ve realiteden kopuk salt bir felsefi nazariye değildir.O muhatap aldığı insanı ve toplumu bazen toptan bir radikal değişime uğratırken bazen de onun davranışlarındaki aşırılıkları meşru zemine çekmekte ve ıslah etmektedir.Taaddüd-i Zevcat  dediğimiz çok nikahlılık bu ıslah ve dönüştürme çabası ve olağan dışı durumlara çözüm kapsamında ele alınması gereken İslam’ın bu tarihi gerçeğe müdahalesidir.Bu vakıayı anlamamızda çok evliliğin tarihi toplumsal sürecini incelememizin katkısı olacağını düşünmekteyiz.Geçmiş medeniyetlerde çok evlilik şöyle idi: Eski Mısır Hukuku: Koca bazı şartlar altında birden fazla kadınla evlenebilirdi Babil Hukuku: Hamurabi kanunlarına göre, zevce çocuk doğurmazsa veya ağır bir hastalığa tutulursa, koca odalık                   alabilirdi. Çin Hukuku: Kocanın serveti müsait olursa, ikinci derecede zevceler alabilirdi. Şu kadarki, bu kadından doğacak çocuklar, birinci ve asıl zevcenin çocukları sayılırdı. </description>
<link>https://www.antoloji.com/taaddud-siiri/</link>
<guid>925953</guid>
<pubDate>2008-03-26T20:04:00+03:00</pubDate>
<author>Yusuf Aygun</author>
</item>
 <item>
<title>Kavramların kayması..</title>
<description>KAVRAMLARIN KAYMASI ANLAMLARIN KAYBOLMASI  Kavramlar, bir toplumun yada medeniyetin kültür kodlarıdır.Bu kavramlarla ortak düşünce ve inancı paylaşır ortak hisler duyarlar.Bir medeniyeti yahut felsefeyi  yozlaştırmanın en kolay yöntemi  onun müntesiplerinin kavramsal hafızasını ifsat etmekten geçer. ‘hayvanlar koklaşa koklaşa,insanlar konuşa konuşa anlaşır.’atasözü sosyal barışın dil ve müşterek kavramlarla mümkün olduğunun bir ifadesi olsa gerektir.Bu aynı dili konuşan uluslar için böyle olunca dolayısı ile ortak kültür ve inanç sahibi farklı milletlerin kaynaşması ve anlaşabilmesi anlamında daha köklü ve uzun paylaşım gerektiren bir meseledir.Bu gün Avrupa toplumu bunun farkında olduğu için ortak dil ve kavram zemini oluşturmaya devam etmektedir, yine alfabeleri çok zor olan toplumlar bu kültür birliktelikleri ve kodlarını muhafaza için direnmektedirler.Kendi dilini kullanabilmek için uzun süren savaşlar veren toplumlar var olmuştur,yine bu gün batı toplumu dili kültürel ve ekonomik sömürünün aracı yapmaya devam etmektedir, İngilizce bunun en iyi örneğidir,yıllarca Fransızca ve Latince bu işlevi devam ettirmiştir ve henüz tıp dili Latince’dir.bir çok İslam ülkesinde maalesef eğitim ve ticaret dili bazılarında ise genel kullanım dili İngilizce ve diğer batı dilleridir. bu gün Müslüman ülkelerin caddelerini gezip ticarethanelerinin tabelalarına baktığımız zaman hep bu bahsettiğimiz batılı ülkelerin dillerinde isimler görürüz,Müslümanların konuşma dili de bilinçsiz kullanılan batılı sözcük ve kavramlarla doludur. Bu girişten sonara bizim işleyeceğimiz esas konu İslam-i kavramlardaki kayma ve bunun neticesi olarak ta İslam-i algılama biçimimizdeki kargaşa olacaktır.Kuran korunmuş bir biçimde aramızda bulunduğu halde anlayışımız ve yaşantımızın Kuran ve Sünnetten fersah fersah uzakta olmasının ve de bölük pörçük oluşumuzun en bariz sebebi kavramlara yüklenilen manaların ifsat edilmesinden kaynaklanmaktadır.Bu bozulma ve kayma bazen siyasi bazen sosyal bazen da kültürel sebeplerle olmuştur.Siyasi  olarak Emeviler veAbbasiler le başlayan baskıcı ve saltanatçı tarihi süreç hem bir çok kavramın asli hüviyetini kaybetmesine hem de olmayan bir çok yeni kavramın türemesine sebebiyet vermiştir.Fetihlerle beraber İslam’a yeni giren toplumların kendi kültürlerinden taşıdıkları kavramların zamanla İslam’a sokulması ve İslam’dan zannedilmesi siyasi baskılara verilen tepkiler v e yeni hizipleşmelerle de bir çok kavramın ya farklı anlamlara kayması yada bir takım yeni kavramların literatüre girmesi bir de felsefe ve yabancı kültür unsurlarının yoğun biçimde devlet ve saray eliyle tercüme ettirilmesi ve kültüre sokulması bu kültürler etkisiyle Kuran’ı ve Sünneti yorumlama çabaları bu kavram kargaşasını artıran sebeplerdir.Daha önceki ümmetlerinde dinlerinin temel mesajından sapmaları bu kavram yozlaşması sebebiyle olmuştur.Kuran İsrail oğullarından ve Yahudilerden bahsederken ‘onlar kelimelerin yerini değiştirdiler.’Bkz Nisa 46 Maide 13., ‘Dillerini eğip bükmek,yoluyla şuna helal buna haram demek suretiyle Allah’a iftira ederler.’Bkz Ali İmran78der  Hıristiyanlar içinde ‘Dinde Ruhbaniyet ihdas ettiler Hadid 27…’….şeklinde ifadesini bulur.Kuran bütün bu ifade ve örneklerle Yahudi ve Hıristiyanların dinlerindeki yozlaşma ve sapmanın sebebini kavramsal kayma ve gerçek anlamlarından uzaklaşmaya bağlamaktadır.Allah yine Yahudileri uyararak peygambere’ Raina demeyin Unzurna deyin.’Bkz. Bakara 104diyerek kavramların yerinde ve iyi niyetle kullanılmasını emretmektedir. H.z peygamberin vefatıyla –özelliklede mihne (fitne) döneminde-meydana çıkan siyasi çatışma ve çalkantılar neticesinde yönetimin saltanata dönüşmesi ile beraber bir çok temel kavramın asli hüviyetini ve kimliğini kaybetmesi ve bir çok yeni kavramın literatüre girmesi söz konusu olmuştur. Biz burada konuyla ilgili bazı temel kavramları örnek olarak paylaşmaya çalışacağız.Esasen bu konu çok geniş bir araştırma konusudur ve bu konularda parça parçada olsa bir takım çalışmalar yapılmıştır.Biz bu konuda konun bir boyutunu teşkil edecek bazı kavramları   ortaya koymaya çalışalım.Mesele burada bahsedeceğimiz kavramlardan ibaret olmayıp bu kavramlar sadece örnek teşkil etmesi anlamında zikredilmiştir. İman:Kavram olarak kelimey’i Tevhit ön şartıyla başlayan –ki diğer iman şartları bu kavramdan mülhem açılımlarıdır-ve ilk kelimesi nefiy ‘la’sı yani ret ve inkar olan bu kavramın tarihi süreç içerisinde inkar edilecekler bölümü yani sahte İlahlar ve ilahlaştırılanlar(Tağut- ki bu kavramda daha sonra anlamı daraltılıp sadece şeytan olarak anlaşılır olmuştur.)  kısmı unutularak kelamik tartışmalar içerisinde kavramsal anlam kaymasına uğramış ve iman sadece kabul yani tasdik boyutuna indirgenmiştir tabi ki bu netice itibariyle imanı bozan durumların(şirk)  kavram kapsamının dışında kalmasına sebebiyet vermiştir müstekbir ve Tağut yöneticiler ümmeti diledikleri gibi yönetmeyi becerebilmiştir artık bu zevatın ben Müslümanım demesi ümmet için iman tanımı içerisinde doğrulanabilir bir hal almıştır.O sebepledir ki İslam hukuku kamusal alana müdahil olmaz diyen Tauti rejim ve zevatı ümmet iman dairesinde değerlendirebilmektedir.Bu meseleye esasen sebebiyet veren islamın siyasi çalkantılar dönemlerindeki oluşan siyasi mezhep hizipleşmeleridir.sırf belli hizip tanımına girmemek adına yapılan bazı yanlışlardan biride Sünni kelam ekolünün Mutezile mezhebindeki Tevhit ilkesini görmezlikten gelmesi dolayısı ile sağlıklı bir iman tanımı oluşturamayışıdır.Bu anlamda Tevhit kavramı da Allah’ın zatı itibari ile birlenmesi olarak algılanmış sıfatları anlamsal olarak daraltıldığı için bu anlamdaki tevhit kavramı içi boş bırakılmıştır.Misalen Rab kavramı  terbiye eden ve rızıklandıran olarak tercüme edilip yönetme yetkisi sadece kendisine ait olan yegane kanun koyucu anlamı geçilince tevhidin siyasal boyutu ortadan kaybolmuştur bu  iktidarını hiç kimseyle paylaşmak istemeyen saltanat anlayışının İslam dünyasına hakim olmasını sağlamıştır..Bu konudaki örnekler için Mevdudi nin Kuranda Dört Terim kitabına bakmak yeterli olacaktır. </description>
<link>https://www.antoloji.com/kavramlarin-kaymasi-siiri/</link>
<guid>925952</guid>
<pubDate>2008-03-26T20:03:00+03:00</pubDate>
<author>Yusuf Aygun</author>
</item>
 <item>
<title>İtaat kültürü..</title>
<description>İTAAT KÜLTÜRÜ VE SİVİL İSYAN (İTEATSİZLİK)   Toplumlar düzenlerini devam ettirmek ve adaleti sağlamak üzere yazılı veya şifa-i bir takım kurallar oluştururlar bazen da bu kurallar orijinini ilahi yasalardan alır.  bu kurallar uyulduğu zaman bir düzen oluşturur.  kurallara uyma biçimi ve alışkanlığı itaat kültürü olarak tanımlanabilir bu kuralların muhafazası da aynı tanım çerçevesinde değerlendirilmelidir.Bu kurallara uymak ile karşı çıkmak ya belli kural ve biçimlere bağlanmış(demokratik tepki,müşavere)  yada bu konuda yönetenlerle yönetilenlerin arasındaki güç dengesine bırakılmıştır her tür toplumda  kurallara usulsüz uymamak  anarşi kapsamında değerlendirilir,ancak kurallara uymama işi totaliter toplumlarda mutlak itaat bağlamında her halükarda anarşi olarak nitelendirilirken demokratik ve özgürlükçü toplumlarda bu meşruiyetine göre ve biçimine göre nitelik kazanır.  bu meşruiyet ise değerlendirildiğinde kuralların uygulayıcılar tarafından yanlış uygulanması yahut uygulama biçiminin toplumun elde etmek istediği temel değerleri ve menfaatleri gerçekleştirmekten yoksun olması yahut yetersiz kalması ile ölçülür.neticesinde toplumun verdiği meşru tepkinin  tanımı sivil isyan yahut sivil itaatsizlik olarak nitelendirilir bu toplumun kendi bütünsel menfaatini sağlama noktasındaki duyarlılık ve tepkisinin niteliğini ve toplumsal iradesini de tanımlayan bir kavramdır. Kapalı ve totaliter toplumlarda bu irade toplum ile yönetenler arasındaki iktidar  ve kuvvet mücadelesi şeklinde devam edip durur bu toplumlarda değişim çoğu zaman kanlı ve zorba yöntemlerle gerçekleşir ve toplum bu değişim ve direniş kültürünü ya mutlak itaat yada anarşi üzerine bina etmiştir. bazen bu zorbalığı ortadan kaldıranların temel mantaliteleri ve kültür kodları el vermediğinden gelen gideni aratır,toplum bir nevi mazoşist bir karaktere bürünmüştür toplumun söz sahipleri ve onlara iktidar gücü sağlayanlar halkı değil statükoyu ayakta tutma çabası içerisindedirler halk ise zulümlerden zülüm beğenir fakat asla baş kaldırmayı düşünmez.Potansiyel olarak bunu düşünme eğiliminde olanlar ise beşinci kol faaliyetleri ve derin devlet organizasyonlarıyla bertaraf edilir güya güvenlik amaçlı örgütler ve çeteler oluşturulur ve bu çeteler çoğu zaman kuranların haberi dahi olmayan ek faaliyetlere girişir türlü cürümler ve faili meçhul cinayetler işlenir bu tip rejimlerde en geçer faaliyet vatan kurtarma adı altında işlenen cürümlerdir. Bu tip rejimlerde devlet suni hizipler ve bir birine düşman örgütler üreterek toplumsal çatışmalar var eder sonra kavga eden tarafları güya cezalandırarak kurtarıcı rolüne bürünür ve bu kavgalardan kendi meşruiyetini ve itibarını temin eder bu rejimleri toplumu tek tip yapmaya çalışan topum mühendisleri şekillendirir.Asker,bürokrasi,sermaye, basın yayın ve diğer resmi gayri resmi kurumlar hep bu fasit yapıyı korumaya çalışır güç hep bu taife arasında paylaşılır halka ise hep şüpheyle yaklaşılır.Halkın kaderi bu çabalar içerisinde kullanılmak ve ezilmektir.   Ezilenler bir şekilde statü değiştirdiği zaman aynı zulmü kendileri de tatbik eder artık bu toplumda adalet değil zulüm geçer akçe olmuştur.Bu tip toplumlarda önemli ve baki olan rejim ve statükodur onun uğruna her türlü kurban meşrudur ve bu statüko kendine karşı itaatsizlik yapacaklara karşı anarşi uygular yasalar rejimi ve güvenliği sağlama üzerine bina edilmiştir.Her tür nimet rejim yanlıları içindir.Şahsa ve ırka dayalı bazen bir soy ve aşirete dayalı ilkel yönetim biçimleri bu tip rejimlerin yönetim biçimidir ve rejimin kendi özel muhafızları ve kendini koruyan özel yasaları vardır halk ise bu rejimleri korumak ve kollamak için vardır. açık ve özgür rejimlerde ise esas olan toplumun mutluluk ve huzuru olduğundan değişim toplum- yöneten uyumu ve ahengi çerçevesinde ve verilen tepki de sivil itaatsizlik şeklinde cereyan eder yani toplum tepkisini verir yönetenler bu tepkiye uygun düzeltmeleri yapar genelde çağdaş batı toplumlarında rastladığımız bu model uzun ve kanlı mücadeleler sonucunda varılmış toplumsal bir alışkanlık ve itaat isyan kültürüyle ilgili oluşmuş bir bilinç biçimidir.Demokrasi ve insan hakları batıda bedeli milyonlarca insanı kanı ve etiyle beslenmiş ve karşılığı fazlasıyla ödenmiş kavramlardır ve henüz tam anlamda kendi içerisinde mutlak olgunluğa ulaşabilmiş değildir,daha düne kadar hakir görülen zenci ırkı ve diğer ayrımcı unsurlar bunun somut kanıtlarıdır batı diğer toplumlara ise kendi hizmetinde olan köleler olarak bakmaya devam etmektedir yani batının sağladığı hürriyet ve eşitlik kendi içinde çifte standartlıdır.Buna rağmen batı kendi içerisinde uzun ve kanlı sınıfsal mücadelesini vermiş ve İnsan merkezli toplum anlayışını ve nısfi  özgürlüğünü sağlamıştır.bu toplumlarda birey devlet ilişkisi karşılıklı denetim ve ortak yönetim kültürü ve sivil itaat üzerine bina edilmiştir toplum sivil kurumları yoluyla devletten her tür hakkını alabilmekte tepkisini de aynı kurumlar vasıtasıyla sivil isyan şeklinde verebilmektedir bu şekilde sivil kurumlar vasıtasıyla birey yönetime bizzat ortak olabilmektedir.Bu batının Yüzyıllardır etkisinden olduğu  totaliter Aristokrasi,kilise ve diğer sınıfsal hegomanyaya karşı verdiği toplu ve kanlı mücadelenin bir sonucudur batının aydınlanma ve Renösansla elde ettiği ve Fransız devrimiyle perçinlediği  bu değerler haçlı seferleri sırasında İslam coğrafyasından elde ettiği değerleri ve bilgiyi yorumlaması neticesinde kendi aydınlanmasını ve toplumsal bilgilenmesini bunun neticesinde  toplumsal ve yönetsel dönüşümün gerçekleştirmesiyle mümkün olmuştur.İslam dünyası ise kendinde var olan bu dinamikleri henüz hayata ve topluma tatbik edebilmiş değildir bu İslam dünyasının temel değerlerini algılayamayıp bölgesel olumsuz geleneklerini koyu bir muhafazakarlık içerisinde skolastik bir vazgeçilmezlik ve inanç haline getirmesi ve halen aşiret ve soy sop mantığının toplum, insan mantığının üstündeki hegomanyasının devam etmesi  ve toplumsal aydınlanma ve inancında var olan değerlere ulaşamayışından kaynaklanmaktadır.Hz. peygamberle gelen nurun sınıf ve kula kulluğu ortadan kaldıran, bir köleyle efendiyi bir kralla dilenciyi eşit ve kardeş yapan değerleri cahiliyye zulmeti içerisindeki Arapları çok kısa sürede dünyanın en medeni ve en özgür toplumu yaparken bir kölenin oğlunu da bu toplumda önder,komutan konumuna taşıyabilmiştir.Toplumun işlerini müşavere(istişare ve danışma)  ve ehliyet liyakat ölçüleri üzerine oturtturan ve bütün bireyleri iyiliği emretme ve kötülüğe karşı çıkma(sivil itaatsizlik)  konusunda eşit düzeyde vazifeli kılan bu inanç ve toplum düzeninin sağladığı itaat ve isyan kültürü kendinden sonraki bütün toplumlara model teşkil etmişken maalesef İslam dünyasına Emevilerle birlikte hakim olan saltanat alışkanlığı toplumda olmasa da yönetim düzeyinde bu dengeyi bozmuştur İmamlar ve evladı-ı Resülle sürdürülmeye çalışılan sivil itaatsizliğin Kerbela da kanlı bir biçimde bastırılması ve değişik hile ve katliamlarla toplumun inancından kaynaklanan kötülüğü ve adaletsizliği def etme ve eşitliği sağlama kültürü yok edilmeye çalışılmıştır daha sonraki kitap ve eserlere(siyaset nameler ve kelam kitapları)  ve de ilim adamlarına hakim olan maslahatçı ve devleti her ne pahasına olursa olsun ayakta tutma(ehveni şer)  mantığı ve zalimde olsa imama itaat ve bu itaatin ortadan kalkmasının fitne ve anarşi olarak telakki edilmesi ve maalesef bunun itikad-i bir mezhep haline getirilişi bu  anlayış ve felsefenin resmi medrese kuruluşları ve mezhepsel görüş olarak halkada kabul ettirilmesi neticesinde sivil isyan kültürü İslam dünyasında yok edilmiştir.Artık din zalim sultanın elinde bir kılıç ve onun meşruiyetine alet ettiği bir emniyet sıbabıdır.İslam’ın kaldırmaya çalıştığı kölelik ve ırkçılık  ve erkekle eşitlemeye çalıştığı kadının cariyeliği artık din adına yeniden geri getirilmiştir İslam’ın bütün bireyleriyle yönetime dahil ve müdahil ettiği halka ise her halükarda düşen ise devletin bekasını sağlamak ve bu uğurda ölmektir.artık sembolize edilen zülüm formülüyle Allah adına devleti yönetenlere itaatsizlik Allah’a itaatsizlik sayılacaktır Raşit halifeye ‘sen hata yaparsan seni kılıcımla düzeltirim’ ‘Nil de bir kurt kapsa koyunu  Adli İlahi Ömer den sorar onu’ mantığı ortadan kalkmıştır. Artık iyi Müslüman kayıtsız itaat eden ve yöneticisin zulmüne sabredip devletin bekası için dua edendir.İtaatsizliği ve sivil isyanı önerenlerin adı artık ya Harici ya Şii yada Mutezili olacaktır haktan ve adaletten yana olmak artık İslam’ın emri olmaktan çıkacak fitne olarak isimlendirilecektir.Müslümanların Kuranla gelen kendi yöneticilerini seçebilme(Beyat)  ve kendi lehindeki koşullara dair fikir serdetme (Meşveret ve İstişare)  haklarının ellerinden zorba saltanat rejimleri tarafından alınmasıyla başlayan ve kanla dolu bu tarihi süreç İslam dünyasında bünyesine uymayan ve yine yönetici elit tarafından ona dayatılan ithal seküler rejimler ve batılı ülkelere uydu ve manda olma zilleti içerisindeki kutsal rejim serüveni ve kurtarıcı rejim önderleri ve bekçileri kültürü çerçevesinde devam etmektedir.Artı kralların unvanları değişmiş fakat zihniyet değişmemiştir ulus kavramına dayalı diktatörya  rejimler kendi bekaları uğruna kurban almaya devam etmektedir aslında mesele rejim meselesinden çok itaat ve isyan kültürüyle alakalıdır çünkü her millet laik olduğu ve bedelini ödeyebildiği hayatı yaşayabilmektedir özgürlük ve hürriyet ise uğruna feda edecek değerleri olanlar içindir. Bu değerleri gerçekleştirecek olanlar maalesef Kerbelada  yenilmiş ve ümmet hedeflerini ve özgürlüğünü gerçekleştirememiştir.Oysa İslam  bu değerleri ve özgürlüğü bünyesinde en mükemmel ilkeleriyle barındıran ve bütün dünyayı hem batının sadece kendi insanına özgürlük ve refah sağlayan çifte standartçı anlayışından uzak hem de zulmü kendi halkına reva gören doğu toplumlarının totaliter ve baskıcı rejimlerinde kurtaracak evrensek değerlere sahiptir,İslam canın,malın,aklın,neslin ve fikrin(inancın ve ideolojinin)  kutsal sayılıp güvence ve teminat altına  alındığı bir inanç ve hayat nizamı olarak asrı saadette sağladığı ve dünyanın karanlıkta olduğu orta çağda kendisine tabi olan toplumları taşıdığı medeni ve adil atmosfere bütün insanlığı taşımak için beklemektedir.İnsanı ve onun huzurunun her şeyin önüne ve merkezine koyan bu din bu saadeti sağlayacak dinamiklere dün sahip olduğu kadar bu gün de sahiptir mesele onu temsil edenlerin sivil itaatsizlik ve isyan çerçevesinde bu alternatifi yeniden insanlığa sunabilmeleriyle alakalı ve orantılıdır.bu bir terör hareketi değil bütün kurumlarıyla küfre ve zulme karşı hakkı ve adaleti arama çabasıdır bu çaba tamamen sivil ve merhamet hareketidir,bir medeniyet ve özgürlük mücadelesidir,kaynağında barış,sevgi,merhamet,ilim ve hikmet vardır ve başarıya ulaşması uğruna fedakarlık yapacak özgürlük ve hürriyet aşıklarının çalışmalarına bağlıdır. Son olarak bu husustaki Kuranın evrensel hükümlerini içeren ayetleri sunmayı yeterli görmekteyiz bunlar sadece birkaç dikkat çekici örnek olması için sunulmuştur,Kuran her alanda bu evrensel kaidelerle doludur.Veda hutbesi ise İslam’ın bütün insanlığa manifestosudur İnsan hakları evrensel beyannamesi kaynağını veda hutbesinden almaktadır.Bizde ise bu değerler Batıda aranmakta kendi değerlerimize ise saldırılmaktadır. Şura: Ali İmran 159,Şura:36-38,Duhan:38 bu ayetler danışma ve demokratik toplumun en ideal numuneleridir. Adaleti sağlama: Sad:26,Nahl:126,Mümtehine: 8,Nisa: 58,105,135, Maide:8 </description>
<link>https://www.antoloji.com/itaat-kulturu-siiri/</link>
<guid>925951</guid>
<pubDate>2008-03-26T20:01:00+03:00</pubDate>
<author>Yusuf Aygun</author>
</item>
 <item>
<title>İctihat penceresi..</title>
<description>İCTİHAT PENCERESİ KAPALIMI?    İslam’ın evrensel misyonunu çağlara taşıyan yegane menbağ içtihattır. Allah insanın yaşamının genel çerçevesini çizmiş bunun dışındaki zamana ve zemine müteallik spesifik konuları ise bu temel hükümlere bağlı kalmak koşuluyla insan aklına bırakmıştır.Bu Allah’ın insana merhameti ve tanıdığı fikri özgürlüğünün bir göstergesidir. Bkz. Maide101-102 İslam’ın temel prensibi olan ‘Eşyada asıl olan mubahlıktır.’düsturu Allah’ın insan cinsi için sağladığı yaşam kolaylığını ve şartlara,zamana ve zemine göre hareket edebilme kabiliyetini sağlamışken bu akışın durması ise İslam’ın canlılığını ve dinamizmini yok etmiştir.Aklın yerini taklidin ve dogmanın alması,asıl ile füru olanın birbirine karışması skolastik bir Ortodoks İslam’ının doğmasını sağlamıştır bu zamanla İslam’ın bir yönetim biçimi olarak yerini seküler  hukuka bırakmasına da zemin hazırlamış İslam-i bir hayat nizamı olmaktan çıkarmış bireysel bir mistik inanış haline getirmiştir. Bahsetmiş olduğumuz bu süreci hazırlayan sebepler siyasi,tarihi ve sosyal olup bu süreç uzun bir zaman serüveninde ortaya çıkmıştır.												Başta şuraya dayalı yönetim biçiminin saltanatla birlikte ortadan kaldırılması,dini hassasiyetin yerini soy sop ve asabiyet anlayışının alması bu olumsuz durumun başlangıç sebebidir,akabinde uzun süren iç çekişmeler ve çatışmalarda sahabe ve tabinin ileri gelenlerinin ölmesi,uzun süren fikri ayrılık ve hizipleşmenin oluşturduğu mezhepleşme kavgaları ve oluşan tarafgirlik ve taassup atmosferi, Ehli Beyte ve onlardan tarafa duranlara uygulanan baskı tecrit ve dışlamaya karşın bir kısım tarafgir ilim ehlinin iktidardan yana oluşturduğu fikri atmosfer ve resmi din anlayışının dayatılması,sünnet fikri yerine daraltılmış hadis anlayışının ve resmi fıkıh anlayışının siyasi otorite tarafından dayatılması,farklı fikirlerin resmi din kurumlarınca sapıklıkla itham edilmesi ve bir çok ilim adamının sürgün ve idam edilişi temel siyasi etmenlerdir.Tercüme faaliyetleriyle birlikte  farklı kültürlerin İslam’a girmesi, baskı ortamından bıkan halkın ilmi faaliyet yerine zahitliği ve münzevi hayatı tercih etmesi,zamanla felsefi tasavvufla birlikte doğru din algılama biçiminin bulanması ve bu kültürle birlikte İslam’a giren münzevi yaşam biçiminin din zannedilmesi ve İlmin ihmali bu ortamı hazırlayan sosyal sebeplerden sayılabilir.Batınilik  ve diğer sapık fikir akımlarının cahil bırakılmış halk üzerinde etkili oluşu ve buna karşı resmi mezhep oluşturma tavrı ve İçtihadın bu resmi mezhep çerçevesinde oluşturulmaya çalışılması,halk için taklidin özendirilmesi ve bunun formüle edilmesi bu arada resmi görüşe uymayan bütün görüşlerin reddedilmesi ve kısıtlanması bu olumsuzluğun ilmi sebeplerinden sayılabilir.Bu ifade ettiğimiz sözleri ne kadarda kötü niyetli kimseler gelenek düşmanlığı olarak lanse etmeye çabalasa da biz esasen  bu dönemlerde müctehit ve müceddit ulamanın gayretlerini ve ortaya koydukları güzel eserleri hayırla yad ediyoruz,bizim problemimiz kitabi kültürle değil piyasa kültürüyledir.’ Kara Kablı Kitap’ olarak fıkralara dahi konu olan bu kitap sırf taklidi ve cehaleti öğütleyen ve El cevap caizdir el cevap caiz değildir ifadeleriyle dolu ümmeti aptal ve koyun yerine koyan kültürle alakalıdır bizim isyanımız.Tarihte hiçbir selef alimi ben mutlak hakikat sahibiyim beni taklit edin beni ve benim gibileri taklit etmeyenler yoldan çıkar dememiştir.Bilakis onlar bunun tersini söylemişler bir çok alim taklidi imanı en azından caiz görmemiştir,bu alimler içinde taklidi geçersiz sayanlarda vardır,Kuranda atalar dini olarak zemmedilen ve alim ve ruhbanları ilahlaştırmakla eş görülen taassup maalesef bu gün dahi bir kısım insanlar tarafından sağlam Müslümanlık ve alimlere vefa olarak lanse ediliyor.Bkz.Tevbe31 oysa bakın İmam Gazzali İhya’sında ‘Taklit yolu ile mezhebe bağlanarak inceleme yapmadan yalnız duyduğuna inanmak sureti ile körü körüne orada donup kalmak,böyle bir kişinin müşahedesi hissine bağlanmış olur şayet kendisine bir ışık deliği açılırda inancının aksine bir gerçeğe ulaşırsa hemen taklit şeytanı ona saldırarak ’ecdadının inancına uymayan bu gibi şeyleri nasıl hatırına getiriyorsun der.’ Diyerek geçmiş ulemanın da taklide hoş bakmadığına bir numune teşkil eder.Bkz.İhya Ulumu-d Din s. 804 -807 19.yüzyılla birlikte seküler hukuk sisteminin İslam ülkelerinde hakim duruma gelmesiyle İçtihat müessesesi tamamen unutuldu,artık Müslümanlık tamamen bireysel bir duyarlılık ve vicdan meselesi olarak algılandı zaten içtihat edilse de uygulanacağı ortam kalmamıştı kaldı ki zaten kapı kapalıydı.İhvan-ı Müslümin hareketi,İran İslam devrimi,Hindistan ve Pakistan’daki Cemaat-i İslamiye hareketi ve diğer Selefi hareketlerle yeniden Kurana ve Sünnete dönme ideali İslam dünyasında canlandı.Radikal ve siyasal İslam temelli bu hareket alternatif sistem modelini tamamen içtihada müstenit olarak ortaya koydu aksi taktirde geleneksel kültür içerisinde böyle bir örnek söz konusu değildi onun içindir ki bu hareketler en başta gelenekçi dindarlardan tepki aldı,onlara göre tarihte her şey halledilmişti bize düşen onları taklit etmekti biz Kuranı anlayamazdık bu yeni İslamcılık sapıklık ve tahrifçilikti,bu akımı İngiliz misyoneri Lavrens’in talebesi Muhammet b.Abdul Vehhab kurmuştu ve her Kuranı anlayalım diyenin adı artık  Vahabi  idi.Peki şimdi kapı kapalıdır diyenlere soralım(içtihat kapısı) 1-Müslümanlar bu piyasa koşullarında,faiz, kredi,vade farkı,taksit v.s gibi klasik İslam hukukunda cevaz verilmeyen konularda ne yapacak.Faiz ile Riba aynı şey midir. </description>
<link>https://www.antoloji.com/ictihat-penceresi-siiri/</link>
<guid>925949</guid>
<pubDate>2008-03-26T19:59:00+03:00</pubDate>
<author>Yusuf Aygun</author>
</item>
 <item>
<title>Dinler arası dialog..</title>
<description>DİNLER ARASI DİYALOG MU DİYALOGLAR ARASI DİN Mİ   Birbirini muhatap kabul edenler arasındaki iletişim olarak tanımlayabileceğimiz diyalogun üzerine oturduğu kavramlar hoşgörü,çoğulculuk,farklılıklara tahammül,İbrahim’i dinlerin birliği şeklinde sıralanabilir. 1962-1965 Vatikan Konsili  dinler arası diyalogun başlangıcı olarak görülse de bu tarihi kendi tanımları çerçevesinde H.z Peygambere kadar götüren düşünce sahipleri vardır.Diyalogda taraflar söz konusu olduğundan değerler ve niyetler ister istemez olayı yönlendiren ana etkenler olacaktır,bazen diyaloga taraf olanların söylemleri ortak olsa da niyetleri farklı olabilir,bazen da niyetlerin aynı olması değerlerle çatışabilir.Biz burada olayı niyetler ve değerler çerçevesinde incelemeye çalışacağız pek tabi ki bunu yaparken gerçeklikten ve konjöktürden de  bağımsız olamayız çünkü gerçekle ve pratikle bağdaşmayan niyet ve değerler nazariyattan öteye bir kıymet ifade etmez.şimdi olayı taraflar açısından değerlendirirsek; bir kere arada eşitlerin olmadığını görürüz bu başlangıçta diyalogun realitede imkanını zayıflatan bir etkendir.Bir tarafta arkasında resmi bir devlet yapısı olan bir yapı(Vatikan)  ki bu yapı bir çok batı ülkesinde siyasi simge olarak güç sahibidir. Diğer tarafta ise  kendi ülkesinde dahi değerleri rejim açısından risk ve tehlike addedilen mensuplarına şüpheyle bakılan hiçbir siyasi desteği ve dayanağı olmayan Müslümanlar ve onlar adına bağlayıcı bir temsiliyet  hüviyeti bulunmayan kişi ve ya gruplar dolayısı ile bu yapıda konjöktür açısından bir denklik bulunmadığından diyalogun sağlıklı olarak gerçekleşmesi daha işin başında mümkün gözükmemektedir.Diğer bir faktör ise diyalogun hakim tarafı olan Ehli Kitabın (Hiristiyan ve Yahudi)  ittifak halinde diyalogun zayıf tarafı olan Müslümanların yaşadığı ülkelerde işgalci konumunda bulunması,Ekümenlik arzusuyla yeni bir din merkezi oluşturma talepleri, İslam ülkelerindeki ayrılıkçı ve azınlık düzeyindeki gruplara yaptıkları siyasi ve lojistik destekler, İslam ülkelerinden hak iddia eden değişik unsurlara verdikleri destekler,İslamın ve Müslümanların hatta Hz peygamberin bizzat Papa ve diğer Ehli Kitap kanaat önderleri tarafından Terörist olarak nitelendirilmesi, Hıristiyan ülkelerin ülkelerinde yaşayan Müslümanlara karşı takındıkları ayrımcı tavırlar,İslam peygamberine karşı yapılan hakaretlerin ve iftiraların bu ülkelerde himaye ve destek bulması, İslam ülkelerini İşkal girişimlerini Haçlı seferleri olarak nitelendiren Amerika ve onun müttefiki olan ülkelerin ortak hareket etmeleri yine bu ülkelerin İsrail ve onun Zulümlerine Çanak tutup destek olmaları ve bu zulme karşı hiçbir tavır sergilemeyen diyalogun güçlü tarafı  v.s gibi daha bir çok siyasi ve stratejik sebep en iyi ihtimalle diyalogun nazariyeden ibaret kalacağının göstergesi olmaya yetecektir.Aslında olay siyaseten   Hıristiyanlık Yahudilik ittifakıyla İslam’ın değil  bu ittifakla bir takım Müslüman din adamlarının ara bulma çabasıdır burada bir tarafta bu dinler(Hıristiyanlık ve Yahudilik)  destekleyen  devlet yapısı diğer tarafta bu güçten yoksun olan bireysel teşebbüsle muhataptır. Müslüman din adamları burada diyalog kuran değil merhamet dilenen ve dinlerini temize çıkarmaya çalışan, geçmişin hesabını veren ve özrünü sunan konumundadır.Bu tavra en azından yukarıdaki tanım çerçevesinde diyalog demek mümkün gözükmemektedir.Niyetler ve değerler açısından her iki tarafın ortaya koyduğu argümanları irdelememiz olayı ortaya koymamıza yardımcı olacaktır.Ayrıca her iki inanç gurubundan diyaloga karşı çıkanlarda bir vakıadır. Vatikan için diyalog ve Misyonerlik bir birinden ayrılamayacak iki kavramdır.Vatikan için diyalog ortamı uygun zemin haline getirme operasyonudur.2.Vatikan Konsilinde misyonerlik için Diyalogun şart olduğu bilgisi verilmektedir.Bu iki olgu aynı bağlamın birbirini bütünleyen cüzleridir.Vatikan’a göre diyalog tan kasıt dünyada imajını kaybeden Hıristiyanlılığın önünü açmaktır. Papa 13. John Konsil açılışında kiliseyi günümüze taşıyacak ve onun çağdaş misyonunu yerine getirmede daha etkili hale getirmek ifadesini kullanmıştır. Yine Papa 2. Paul’Birinci bin yılda Avrupa  Hıristiyanlaştırıldı ikinci bin Yılda Amerika ve Afrika Hıristiyanlaştırıldı  üçüncü bin yılda ise Asya Hıristiyanlaştırılacaktır’ diyerek evrensel diyalogun hedefini ortaya koymaktadır.2. Konsilde alınan kararlar dini bağlayıcılığa sahip olup kıyamete kadar bütün Papaları bağlayıcı niteliktedir.Burada dikkat çekici bir husus şudur ki bu Konsile  kadar diğer din mensupları kötü iken bu Konsilden sonra Hıristiyan olmaya aday olarak tavsif edilmiştir.Nostra Aetate isimli deklarasyonda diğer dinlerle ilgili şu şekilde ifade edilir:’diğer din mensupları hakkında kilise bu dinlerdeki gerçek ve kutsal olan hiçbir şeyi reddetmez.Kendi öğretisinden bir çok yönden farklı olmakla birlikte bütün insanlığı aydınlatan ilahi gerçeğe ait bir parça ışık yansıtan doktrin,ahlaki kural hareket ve hayat tarzlarına büyük saygı duyar.Fakat yinede kilise gerçek yol ilahi hakikat ve doğru hayat olan Mesih’i ilan etmeye mecburdur.’ Görüldüğü gibi diyalogun güçlü tarafı taviz vermeyeceği noktayı çok net olarak belirlemiş ve doğruluğun ölçüsünü de Mesih öğretisine bağlamıştır. Yine Ad Gentes isimli deklarasyon da: ‘İyi unsurlar diğer inançlara Kutsal Ruh tarafından sunulmuştur.’denilerek bu felsefe açıkça ortaya konmaktadır.yine aynı deklarasyon inançları yakınlık bakımından sınıflandırırken:’ Hıristiyanlara özel bir bağı olan Yahudiler Katolik kilisesine en yakın olan kimselerdir.İkinci sırada Monoteist bir inanca sahip olan ve İbrahim’i örnek alan Müslümanlar vardır.Daha sonra münzevi yaşantı derin meditasyon ve Tanrıya güven ve sevgiyle yönelme esasına dayanan Hindu ve Budistler gelmektedir.’ Denmektedir başlangıçta bu metinde sadece Yahudiler varken derin tartışmalar neticesinde Müslümanlar ve diğer din mensupları metne eklenmiştir burada dikkate değer iki nokta vardır bu ve diğer metinlerde dikkat çeken önemli iki husus vardır birisi Yahudileri kendilerine yakın görmeleri ki bu pratikte de böyledir, ikincisi ise metinde İslam değil de Müslümanlar ifadesinin geçmesidir.dolayısı ile muhatap alınan İslam değil Müslümanlardır çünkü İslam batıl addedilmekte müntesipleri ise misyonerlik kapsamında değerlendirilmektedir.bunu daha açık 6.Paul(Müteveffa papa) ’ün yayınladığı Eclesiam Suams adlı genelgede kullandığı  şu ifadelerden anlamaktayız:’Biz ne kadar diğer dinlere ve ahlaki değerlere saygı duysak ta bizim için gerçek yegane din Hıristiyanlıktır.’ Bir önceki papanın söylediği bu sözler Büyük ortağın niyetini açıkça ortaya koymaktadır.Burada şunun ifade etmek gerekir ki bütün bu deklarasyon ve genelgelerde şu açıkça ilan ediliyor; ‘Kilise İsa Mesihin temsilcisidir,diyalog misyonerlik gereğidir.1974 te Roma da yapılan diyalog toplantısında  bu iki husus ifade edilmiş PapaPaul:’Diyalog Tanrının krallığına doğru bir yoldur,bunun süresini ve mevsimini sadece baba bilse de mutlaka sonuç verecektir.’diyerek diyalogun kendileri açısından nihai hedefinin ne olduğunu ve küresel emperyalizmle diyalogun ilintisini ortaya koymuştur.16.Benedict diğer seleflerine göre bu niyetini ve İslama bakışını daha açık ve düşmanca ortaya koymuş ve Hz peygambere Terörün kaynağı diyebilmiştir.bu Müslüman diyalogcuları halklarına karşı zor duruma düşürünce siyaseten bir yumuşama görünümü vermişse de bu fikri kilisenin resmi inancının gereğidir ve hiçbir papa şahsi görüşünü yansıtmaz bu bir doğmadır ve Papalar bu doğmalara göre düşünmek zorundadır.birde deklarasyonlarda kullanılan Enkülasyon kavramı vardır ki bu Hıristiyan kültürünün diğer kültürlerin bünyesine sokularak benimsetilmesidir.Bu konuda bütün basın yayın sanat v.s seferber edilmiş ve nispeten başarılı olunmuştur.Noel kutlamaları bunun en bariz örneğidir, bir çok Müslüman kadının çocuklarına Allah baba bizi görüyor dediği duyulur olmuştur. Bu farkında olmadan kültürel alt yapının oluşmasıdır. </description>
<link>https://www.antoloji.com/dinler-arasi-dialog-siiri/</link>
<guid>925948</guid>
<pubDate>2008-03-26T19:58:00+03:00</pubDate>
<author>Yusuf Aygun</author>
</item>
 <item>
<title>Dinin dünyevileştirilmelimi</title>
<description>DİNİN DÜNYEVİLEŞTİRİLMESİ (SEKÜLARİZİM)   İslam’ın en temel umdesi olan Allah için (lillahi) ve Allah adına (fi sebilihi)  iş yapma olgusu dünyevileşme süreciyle kaybetmekte olduğumuz iman’i değerlerimizdir.Salih amel olarak vasıf edilen ve sırf Allah rızası ve Allah adına yapılan her tür iş bu kapsama girer.Allah Resülü iman’ın şubelerini sayarken 72 şubeden bahsetmiş ve en yüksek şubeyi kelimeyi Tevhit en düşük şubeyi ise yoldan geçenlere eza veren bir taşı kaldırmak olarak sınıflandırmıştır.Burada dikkati çeken diğer bil ölçü Allah için sevmek ve Allah için buğuz etmek yine imani bir amel olarak zikredilir.Dolayısıyla bütün işlerde bun temel ölçü esastır.İslam bir işi besmele bilinci ile yapmak bunun zıddı olan dünyevileşme ise besmeleyi ortadan kaldırıp dünyayı ve menfaati onun yerine koymak esasına dayanır.Ameller tarih boyu bu iki niyet çerçevesinde gerçekleşip durmuştur.Besmeleyi kaldırmanın diğer bir ifadesi bu gün laiklik olarak ortaya konulmaktadır.Aşkının kamudan ve hukuktan dışlanması olarak algılayacağımız bu ideoloji dünyevileşme dolayısı ile besmeleyi(Allah adına iş yapma)  dışlama faaliyetidir. Son iki yüz yıldır bu dünyevileşme batı eksenli düşünme ve batının kör hayranlığı neticesinde İslam dünyasında da hakim ideoloji haline gelmiştir.Fakat bu sapmanın temeli kurumsal olarak Emevilere kadar dayanır.Bireysel olarak ise önceden abit bir sahabe olan Salebe örneğinde vücut bulan bu dünyevileşme daha sonra Emevilerle bir yönetim biçimi haline gelmiştir.Devleti ve yönetimi kutsallaştıran hatta Arap ırkını mitleştiren tavrın çözülüşü olarak başlayan dünyevileşme ve bu ifrat duruma karşı terfidin ifadesi olan saltanat zevk,sefa ve zülüm kurulan bir düzen Abbasilerle devam eden ve Allah adına işlenen zülümler,Allah’ın yer yüzündeki gölgesi olarak ünvanlandırılan  sultanlar ve bunların güya Allah adına işlediği cürüm ve işkenceler ortaya koymaktadır ki  bir işi Allah adına işleniyor diye lanse etmek o işin Allah’ın rızasın uygun olduğunu ispat etmek için yetmemektedir.Burada temel ölçü ‘emredildiğin gibi dost doğru ol.’emri ilahisidir.Bir iş hem Allah adına,hem Allah için hem de Allahın koyduğu temel ilkelere uygun olacak ki orada Salih amelden söz edilebilsin.Amel görünürde kurallara uygun da olsa Allah için değilse ondan Salih amel olarak söz edilemez.bu o işin iyi niyetle yapılsa bile temel kurallara uymaması durumunda da aynı sonucu doğurur.Yahudileşme de diyebileceğimiz bu felsefenin temel argümanı dini besmeleden uzaklaştırıp sırf zahiren hukuka uygunmuş gibi gösterme diğer bir ifade ile muhafazakarlık olgusudur.Politika ile (siyaset kastedilmiyor)  hayatımıza ve inancımıza musallat olan –bazan devlet baskısını ve din dışı eğilimler bahane edilerek-muhafazakarlık ve ılımlı İslam söylem ve anlayışı bu dünyevileşme ve raydan çıkışı ifade eden ideolojik kavramlardır.Bu mantığa göre aslı yerine uygun benzerini ve ılımlısını (yılışığını) koyma –Yahudiler gibi Cumartesi balıkların önünü bentle kesip Pazar avlayarak avlanma yasağına uyduğunu zannetme-modern tabiriyle ortanın sağı,merkez sağ,muhafazakar milliyetçi,reel politik gibi tabirler bu dünyevileşmeyi ifade eden kavramlar olarak ortaya atılmakta,Allah katıksız (hanif)  bir inanç ve nizam isterken değişik gerekçelerle bazen da kasten İslam ülkelerinde ortaya çıkan İslam Liberalizmi, İslam Sosyalizmi, yeşil Müslümanlık ve ılımlı İslam gibi nazariyeler hep bu dünyevileşme ve aşkını dışlama ve süte su katma hastalığının tezahürleridir.Bazen dünyevileşmeye güya masumane şu gerekçede mazeret olarak sunulabilmekte:İslam karşıtları onun gerçek hali ile yaşanmasına ve savunulmasına müsaade etmiyor o zaman menderes çizelim,saman altından su yürütelim,en azından bir kısmını sulandırıp seyreltelim,ehven,i şer olanı yahut maslahat olanı yaşayalım İslam siyasetini yaşamak mümkün değil,o zaman Müslümanlar olarak mevcut sistemi işletelim v.s gibi argümanlarla kitleyi sistemin içine çekmekte ve dünyevileştirmektedir.bu argümanların ne kadarı ne ölçüde doğrudur bu başlı başına geniş ve problemli bir konudur ama ümmeti taşıdığı nokta maalesef dünyevileşmedir. bu şekilde din karşıtlarının zorbalıkla ve baskıyla beceremediği şeyi Müslüman politikacı becermekte kendisiyle beraber Müslüman kitleyi dünyevileşmenin kucağına sunmaktadır.Bu bir nevi Müslüman siyasetçi eliyle seküler rejimin kutsanmasıdır.Büyük imamların hayatlarını incelediğimiz zaman onların Emevi ve Abbasi yönetimlerinde görev almaktan şiddetle kaçındıkları hatta teklif edilen büyük makamları işkence görmek bahasına reddettikleri hatta büyük imam Ebu Hanife ‘nin bu sebeple zindanda işkence altında şehit olduğu bilinen bir tarihi gerçek olup hep bu sistemi meşrulaştırma endişesinden kaynaklanmaktadır. Dünyevileşmenin en temel karakteri beşeri ideoloji ve sistemlerle ilahi otoriteyi sentezleme çabasıdır bu çaba dinin beşer arzu ve isteklerine kurban edilmesi olarak ta algılanabilir.bunun ismi ister laiklik ister muhafazakarlık isterse de  ılımlı İslam olsun netice hep aynı noktaya çıkmaktadır.Katıksız ve halis bir din yerine batıl elbisesi giydirilmiş hak kisvesidir bu.Oysa İlahi otorite dini Allaha tahsis etmeyi emretmektedir.Bu dinin en yetkili temsilcisi olan H.z. peygamberin örnek mücadelesi incelendiği zaman onun bu tip bir sentezi şiddetle reddettiği sağ eline güneş sol eline ay verilse de böyle bir uzlaşı ve tavize yanaşmadığını ve en son aşamada ‘sizin dininiz size benim dinim bana.’Bkz.Kafirun Süresi diyerek bu sentez ve uzlaşmanın mümkün olmayacağını ve de hak ile batılın asla bir noktada buluşup uzlaşamayacağını ortaya koymuştur.Her ne sebeple olursa Olsun bu böyledir.Peygambere dahi maslahat ve reel politik olarak böyle bir uzlaşı hakkı tanınmamıştır.kaldı ki diğer kulların bu konuda hiçbir yetki salahiyetleri yoktur. Diğer bir dünyevileşme hastalığı beşeri felsefelerle İslam’ı yorumlama yanlışlığıdır.tarihte de sıkça rastlanan Hint ve İran mistizmi yada Bizans ve Yunan felsefesi yada diğer milletlerin efsaneleri ile İslam’ı yorumlama çabası hep aynı sonucu vermiş ve ortaya Kuran ve sünnetten uzak Allah’ın kabul etmeyeceği düşünce biçimleri çıkmıştır.Bu gün de Rasyonalizm,pozitivizm v.s gibi modern düşünce ekseninde Kuran ve sünneti anlama ve yorumlama çabası bu dünyevileşmenin ürünüdür.Bu dini kendi asli bağından ve otoritesinden koparıp dünyevileştirmedir. </description>
<link>https://www.antoloji.com/dinin-dunyevilestirilmelimi-siiri/</link>
<guid>925946</guid>
<pubDate>2008-03-26T19:56:00+03:00</pubDate>
<author>Yusuf Aygun</author>
</item>
 <item>
<title>Din..</title>
<description>DİNİN MİTLEŞTİRİLMESİ   2  Dinin mitleştirilmesi anlamında en büyük sorun ilmin kaynağı noktasın da ortaya çıkmaktadır.Felsefi Tasavvufla İslam literatürüne girmiş olan ve Kuranda ki bir kısım kıssaları kendine mesnet alan bu düşünceye göre (Hızır Musa kıssası Davut Belkıs kıssası gibi)  ilim Vahiy ve kesb (çalışarak kazanma)  dışında ilham keşif ledün burhan rüya nazar v.s yollarla da öğrenilir ve bu yollar belli nefis mertebelerine ulaşmış zevata has olup bu bilgi kaynakları tamamen ilahidir.Ve bu yolla elde edilen bilgiler (Musa Hızır kıssasında olduğu üzere) Zahirle çelişebilir  ve şeraitin görünen zahiri hükümleriyle tezat teşkil edebilir işte bu düşünce bir takım zevat ve zümreye exra yorum ve tahrif hakkı tanımakta bu zevat elde ettiği bu yetki ile beraber ben hakkım (tanrı)  diyebilecek kadar kendini yetkin hissetmekte ortaya koyduğu bu cürüm ise kendisi ve bağlıları tarafından ‘Biz kabuk ilmi olan şeraitle mukayyet değiliz biz ilim ehlinin anlayamayacağı bir mevki ve bilgiye sahibiz bize ilham ediliyor diyebilmekte bazen aldıklarını söyledikleri ilhamla şeraitin haram kıldığı bir çok fiili işleyebilmektedirler.Esasen son peygamber Hz. Muhammet ile kayda bağlanan vahiy bu anlayışla bu anlayışla birlikte Vehbi bilgi olarak devam ettiği argümanı mitleştirilen bu zevat tarafından istismar edilmeye devam edilmektedir.Bu hurafe ile tarih boyunca bir sürü Mehdi Mesih Evliya v.s türemiş ve türemeye de devam edecek gibi görünmektedir.Bu zevatı ve eserlerini tenkit etmek mümkün değildir çünkü bu zevatın ilimleri ve eserleri Vehbi olarak yazdırıldığından bunları tenkit etmek  o ilmi gönderen zata karşı çıkmakla eş anlama  gelmektedir. Bu şekilde bir mitolojik şahsiyet ve onun etrafında dokunulmazlık sağlanmaktadır. Bu şahsiyet müritlerini her türlü murakabe ve gözetim altında tutabilmekte baş parmak tırnağına bakarak sayıları ne olursa olsun ve ne halde olurlarsa olsunlar onları görebilmekte hatta gece kaç defa sağına ve soluna döndüklerini bile bilebilmektedirler. Oluşturulan mitlerden biriside içtihat selahiyeti  meselesidir.Burada içtihat edecek kişilere yüklenen yüce vasıflar aşılmaz duvarlar haline getirilmek sureti  ile İslamın her türlü şarta ve probleme çözüm olma yönü yani evrenselliği ortadan kaldırılmış bu şekilde yeni meselelere din çözüm getiremeyince insanların indinde dinin evrenselliği zaafa uğradığından bu durum din düşmanları için bir fırsat olmuş ve de kainat boşluk kabul etmez kuralınca bu boşluk seküler hukuk la doldurulmuştur. Birileri içtihat kapısını kapatma yetkisini kendisinde görüp İçtihat ehliyetini de mitolojik varlıklara bırakınca İslam hukukunun en hayati damarı olan bu yol kapanmış bu anlayış içtihat edecek din alimlerinin de cesaretini kırmıştır. Bu gün yer yüzünde ki binlerce alim ve aydın bu korkuyla yeni bir şeyler ortaya koyma yerine zamanla mukayyet olan içtihatları nakil etme kolaylığını seçmektedir. Oysa Mecellede ifade edildiği gibi ‘Ezmanın tağayyürü  ahkamın tağayyüruna mani değildir.’esasınca zamanın değişimi ile yeni şartlara uygun ahkam oluşturmak müçtehit alimlerin görevidir.Bulunduğu asrın imkanlarıyla mukayyet olan içtihatları günümüz toplumuna uygulamak islamın izzetine yaraşır bir durum değildir.İçtihada engel olmak devamlı bir menbağ olarak akması gereken ve dinin canlılığını sağlayan içtihat ırmağını kurutur ve maalesef bu gün bütün İslam ülkelerini emperyalist seküler hukuk yönetir hale gelmiştir bunun vebali içtihat kapısını kapatanların ve bunu ümmete lanse edenlerindir. Bir diğer konu sınıfsal mitolojidir ki erenler dedeler kutuplar gavslar üçler beşler yediler kırklar veliler mürşitler üstatlar v.s bir çok manevi makam ihdas edilmiş bu zevat olağan üstü güçlerle donatılmış ve bağlıları bunlara rabıtayla bağlanıp bu zevattan istimdat ve medet umar hale getirilmiştir.İşlerini bu zevata havale eden dini bu zevatın buyruklarından ibaret sayan ve bunların kendilerini gözetip kolladığını düşünen hidayet ve himmeti bu zevata hasreden onların kabirlerine adak adayıp dilek dileyen ölseler de tasarruflarının devam ettiğine inanan  anlayışın İslam ve medeniyet adına ortaya ne koyabileceğini varın siz düşünün.Kuranda ve sahih sünnette hiçbir karşılığı olmayan bu kavramlar Hint İran ve eski Türk kültürüyle islama girmiştir.Oysa dinde sınıfsal ruhbaniyet yoktur diyen Kurana uymayan bir dizine mitoloji kahramanı ve onlar adına üretilen bidatler kendisine isnat edilen bu kimselerin bir çoğu büyük din alimi ve fazıl kişilerdir.Fakat esas problem onların isimlerinden nem’alanan ve onların tahrif ettikleri fikirlerini kendilerine ve meşreplerine ayrıcalık edinenlerde onlar önce kutsallaştırdıkları bu zevatı ümmetin üstüne kılıç gibi doğrultmakta  ve bu ulu şahsiyetlerin yüzü suyu hürmetine ümmeti maddi ve manevi sömürmektedirler.Bu o ulu şahsiyetlerin kusuru ve eksiği değildir tabi ki çünkü cahiliyye döneminde Arapların dört büyük putu olan meşhur putlarda daha önce yaşamış Salih insanlar olduğu düşünülürse aynı hastalığın Salih insanların putlaştırılması şeklinde devam ettiği söylenebilir.Bizim inancımız geçmişte yaşamış bütün alimleri ve  Salihleri hayırla yad etmektir.Fakat bizim bu hayırla anışımız onlara atfedilen hurafe ve bidatlere karşı çıkmamıza engel teşkil etmez Bir alimi yada Salih insanı sevmek onu mitleştirip insan üstü vasıflar yüklemekle değil onun fikirlerinden istifade etmekle olur bu istifadenin ölçüsü ise Kuran ve Sünnet mihengine vurma bu ölçüye uyanı alma uymayanı ise reddetmekle olur.Bir alimin büyüklüğü bıraktığı Salih hizmet ve eserlerle ölçülür bazı alimlerin kendilerine ait yazılı eserleri yoksa da hizmetleri çoktur veya yetiştirdikleri talebeler vardır ilk müçtehit alimler eser kaleme almamayı başkalarının fikirlerini ipotek altına almamak için özellikle tercih etmişlerdir.İşte bu tavır mitleşme endişesindendir.Ebu Hanifenin kendisine nispet edilen küçük hacimli beş risale dışında yazılı bir eseri bulunmamaktadır ki bir çok alime göre bu eserleri de ondan talebeleri derlemiş olup kendisine ait yazma eseri bulunmamaktadır.fakat bu onun hizmetinin değerini azaltmamıştır talebeleri onun bir kısım fikirlerini kabul ederken bir kısmına da itiraz etmişlerdir.Bu şunu gösterir ki ilk dönem nesline göre bir alimin fikri tabu değildir mutlak hakikat asla değildir.tenkit edilir gerekirse de reddedilir bu selef döneminde garipsenen bir durum değilken maalesef süreç içerisinde taassup hastalığı fikirlerin ve alimlerin mitleştirilmesiyle sonuçlanmıştır.Bu mitleştirmeyle ilmi gelişme durdu ve kör taklit ve taassup dönemi başladı artık müstakil fikir serdetme yerine eski eserlere şerh haşiye zeyl yazılmaya başlandı ve bütün fikirler eski fikirlerin kompleksli gölgesinde kaldı ve netice olarak İslam dünyası bu günkü içler acısı durumuna düştü. Bir takım kötü niyetli kişiler ise alimlerin eserlerini şerh haşiye ve zeyl eklerken kendi fikirlerini o alimin ismi altında pazarlamaya bazen da o alimin fikirlerini tahrif ederek kendi sapık fikirlerini empoze etmeye başladılar.Bu konuda tabiki en büyük zülüm hadis konusunda ortaya konmuştur peygamber söyledi deyip zehirlerini ümmetin aşına kattılar peygamberi mitleştirenler hemen bu fikirleri aldı bunlar peygambere ait olamaz diyenleri ise aynı kişiler sapıklık ve dalaletle suçladılar.Peygambere yapılan bu zülüm alimlere hayliyle daha rahat bir şekilde yapıldı bu tahrifat bazen alim zatın talebeleri tarafından bile değişik gerekçelerle yapılabilmekte dikta dönemlerinde kitapları kabul ettirebilmek yasak yayın olmaktan çıkarabilmek daha anlaşılır hale getirmek başka bir dile tercüme etmek ve o dilin tercüme edilen tarafından tam bilinmeyişi gibi nedenlerle bu tahrifat gerçekleşebilmektedir.Bu durum AbdulKadir Geylani  İbni Arabi Mevlana gibi alim zevatın eserlerinde çok bariz bir biçimde görülebilmektedir.Bazen bir alim hayatta iken bile bu durum başına gelebilmektedir.kaldı ki ölenin başına gelenleri tahmin etmek zor olmasa gerektir. Diğer bir kutsama tarihle ilgilidir.İnsan psikolojisinde nostaljik olarak geçmiş hep daha iyi olarak algılanır geçmişler ve atalar devamlı doğru ve güzel şeyler yapmış olarak düşünülür buna birde vefa duygusu eklenince bu duygu bir kat daha artar tabi bu din konusunda olunca ortaya atalar dini miti çıkmakta ve aşılamaz tabular var edilmektedir.Töre ve örf de işin içine girince bu kültürü tenkit vatana millete ve geçmişe ihanet sayıldığından hakikati ortaya koymak artık çok daha güçtür.Bazen bu kültür ve mitleri kanunlarla da korunuyor </description>
<link>https://www.antoloji.com/din-6-siiri/</link>
<guid>925945</guid>
<pubDate>2008-03-26T19:53:00+03:00</pubDate>
<author>Yusuf Aygun</author>
</item>
 </channel>
</rss>
