<?xml version="1.0" encoding="UTF-8" ?>
<rss version="2.0" xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/">
<channel>
<title>Antoloji.Com - Şiir, Şair ve Edebiyat</title> <link>https://www.antoloji.com/</link>
<description>
Kültür Sanat Edebiyat Portalı. Türkçe şiir ve şair arşivi. Vasfi Okur Şiirleri
</description>
 <item>
<title>İz Bırakanlar</title>
<description>Bu günlerde sürekli mazimle yaşıyorum. Maziyi kurcaladıkça da aklıma iz bırakanlar geliyor. Ve o kadar çok ki o iz bırakanlar. Yakında, uzakta. Kimileri yanı başımızda. Kimileri gönül tahtımızda. Kimileri ise mazinin tozlu raflarında. Kurcaladıkça hala taptaze, hala dipdiri ve her an yaşanmakta.  Düşüncelerim beni öyle böyle kırk sene ötesine götürmüştü ve bu memleketten bir Şefik abi gelip geçmişti. Onu gören; çok yüksek tahsil görmüş biri sanırdı. Kırlaşmış saçları, bıyıksız dudağı ve koltuğunun altından hiç ayırmadığı kahverengi el çantası ona kalantor bir kisve verirdi. Halkın dilindeki adı: “Şefik Beydi.” Küçük bir dairede yalnız yaşardı. Sanırım hiç evlenmemişti. Gençler arada bir Şefik abiyi kızdırırdılar ama o genellikle sükûnetini bozmazdı. Bazen ileri gittiklerinde de gençlere kızar sonra sakinleşirdi. Bu halinde bile ciddiyeti hiç bozulmazdı. Bir keresinde caddede bir hâkimle tartıştığına şahit olmuştum. Öyle kelimler söylüyordu ki, gören sanki onu hukuk fakültesi mezunu sanırdı. Hatta o zamanlar memleketimizin avukatlarından birisi ona “sen bizden daha iyi hukukçusun Şefik Bey” sözü, o günlerde Şefik Bey için darbımesel olmuştu. Aslında öğretmen okulu mezunu olup kısa bir süre Anadolu’da öğretmenlik yaptığını da sonradan öğrenmiştim. Daha sonra kader onun yolunu tekrar memlekete çevirmişti. Öğretmen evi ilk yapıldığında da, Şefik Bey öğretmen evinin en kıdemli müdavimlerindendi. Dönemin yöneticilerinden Talat Beyde, eğitim enstitüsü mezunu olduğu için kendisini kabul etmiş, hatta fahri olarak öğretmen evi müdür yardımcısı bile ilan etmiştiler. Emsali olan Musa hoca, Nazir hoca, İlhami hoca ise Şefik Beyin oradaki en samimi arkadaşlarıydı. Kimseden yardım kabul etmez, kendi elinde bir şeyler satardı. Galiba geçimini de sadece oradan kazandıklarıyla temin ederdi. Bıyıksız halinin ona çok yakıştığını hatırlıyorum. Neşeli olduğu zamanlarda üst dudağını hafif kıvırarak tebessüm etmesi kendisine has bir özelliğiydi. Hele birde sigara içişi vardı ki; ona çok kibar ve asil bir görüntü verirdi. Kapısının önündeki minik bir kediye, küçük bir tasın içinde süt verdiğine rastladığım zaman onun sert ve soğuk görünümünün altında çok müşfik bir kalbinin olduğunu anlamıştım. Şefik abiyi kaybedeli uzun zaman olmuştu ama hatırası silinmemişti hafızalarımızdan. </description>
<link>https://www.antoloji.com/iz-birakanlar-siiri/</link>
<guid>3321588</guid>
<pubDate>2022-01-07T10:40:00+03:00</pubDate>
<author>Vasfi Okur</author>
</item>
 <item>
<title>Kaldırımlar</title>
<description>KALDIRIMLAR  Geçenlerde kaldırımları gezmekteydim. Sararmış çınar yapraklarıyla doluydu etraf. Ben gezerken Necip Fazılın mısraları da dilimdeydi. “Kaldırımlar, çilekeş yalnızların annesi.” Yalnız mıydım? Aslında değildim. Bir ben, bir de hayallerim vardı. O zaman neden bu mısralar aklıma geliyordu? Her halde sararmış çınar yapraklarının bana vermiş olduğu ruh halindendi. Çoktandır kaldırımlarla haşır neşir olmamıştım. Neredeyse yabancı hissediyorum kendimi. Gözden ırak olan gönülden de ırak oluyormuş. Yapraklar ıslak, bulutların gözlerinde yaş. Çıplak kalmış çınarlar. Çamları sorarsan “yar ağladı ben ağladım” şarkısını söylüyorlar sanki. İğnelerinde minik şebnemler asılı kalmış. Etrafta hazan. Aylardan kasım. Ömrüme kış mı ne geldi. Heyhat! Benim gönlüm ilkbaharda kalmış! </description>
<link>https://www.antoloji.com/kaldirimlar-47-siiri/</link>
<guid>3318218</guid>
<pubDate>2021-12-27T09:55:00+03:00</pubDate>
<author>Vasfi Okur</author>
</item>
 <item>
<title>Son Güz</title>
<description>Havalarda gittikçe soğuyor. Bu sene kış erken mi gelecek ne. Geçenlerde bir takvim yaprağında okumuştum. Orta güz başlangıcı diyordu. Demek ki son güz de var.  Son güz, ardından kış. Nedense Atilla İlhanın mısraları aklıma geldi. “Oysa ben akşam olmuşum. Yapraklarım dökülüyor. Usul usul. Adım sonbahar.” Zaman ne kadar hızlı geçiyor. Sanki dünya yel değirmenine dönmüş. Hani güz demiştik ya, geçenlerde Tokat’a gitmiştim. Yüksek dağların arasında bir doğa harikası. Yeşilin her tonunu bulmak mümkün bu dağlarda. Bir de sarının renkleri vardı. Bu arada kızaranları da unutmamak gerek. Tepeden tırnağa kızarıp kırmızı bir meşaleye dönenleri bir kenara not ediyorum. Gazel düşmüştü dağlara. Kayınlar, gürgenler, yabani kavaklar, meşe palamutları. Hepsi sarı gelinlik giymişlerdi. Yeşil kalan bir çam vardı. O da herhalde ortama itiraz etmişti. Canik Dağlarının zirveleri orta güzü yaşıyordu. Usul usul son güze hazırlanmaktaydılar. Her yerde hazan, her yerde sonbahar. Yüksek yaylarda çobanlar, koyun sürüleri ve kangal köpekleri. Ne kadar sadık bir hayvan bu kangallar. Biri bizi takip ederken bir diğeri koyunların başından ayrılmıyordu. Sadakat ne güzel bir şey. Hele de insanda sadakat, ne büyük bir erdemdir. Bağlarda güz bozgunu vardı. Kala kala bir tek göbekli, lahanalar kalmıştı. Elmalar sararmış, güz soğuklarını beklemekteydiler. Çalı böğürtlenleri kararmış tam kıvamına gelmişlerdi. Kuşburnular toplanmış çoktan reçel olmuştular bile. Yazdan kalma biçilmiş ekin sapları, Allah kadir-i mutlaktır, hele bir yaz gelsin de görüşürüz diyorlardı sanki. Sanırım dağ laleleri biraz erken başlarını uzatmıştılar toprak altından. Mor renkleriyle yaylaları doldurmuş, yağmur duasını beklemekteydiler. Kuraklık oraları da vurmuştu. Bu saatten sonra yağsan ne olur yağmasan ne, der gibiydiler. İlkbaharda halimi hatırımı sormadın da, artık güz gelmiş bu saatten sonra sorsan ne yazar diyen halleri vardı. Esasında çok yağmur duası etmişlerdi ama nedense bu sene yağmur bulutları bu tarafa küsmüş bir türlü barışmamıştılar. Aralarında ki sevgi bağı kopmak üzereydi. Neyse ki dağ laleleri alıngan değildiler. </description>
<link>https://www.antoloji.com/son-guz-7-siiri/</link>
<guid>3317050</guid>
<pubDate>2021-12-24T10:51:00+03:00</pubDate>
<author>Vasfi Okur</author>
</item>
 <item>
<title>Başkan</title>
<description>OKUR’DAN OKURA www.vasfi_okur@hotmail.com 98 17.04.2010   </description>
<link>https://www.antoloji.com/baskan-7-siiri/</link>
<guid>1753267</guid>
<pubDate>2012-08-09T11:47:00+03:00</pubDate>
<author>Vasfi Okur</author>
</item>
 <item>
<title>İnci Tanesi</title>
<description>OKUR’DAN OKURA www.vasfi_okur@hotmail.com 85 18.09.2009   </description>
<link>https://www.antoloji.com/inci-tanesi-13-siiri/</link>
<guid>1753265</guid>
<pubDate>2012-08-09T11:39:00+03:00</pubDate>
<author>Vasfi Okur</author>
</item>
 <item>
<title>Bir Macere</title>
<description>BİR MACERA  Bu maceranın başında mıyız sonunda mıyız anlamdım doğrusu. Sahi, macera demişken adını demedik. Gönül macerası desem; hadi canım sende(!)  Diyeceksiniz. Yaşını başını almış bir adamsın, gönül macerası da nerden çıktı diyeceksiniz. Peki, biz buna yol macerası desek nasıl olur? Ha bak(!)  Sakın buna da olmaz demeyin. Birçoklarımızın askerlik macerası gibi yol maceraları da meşhurdur. Dilden dile anlatılır gider. Bizimki o kadar meşhur olmamakla birlikte, sonuçta bir yol macerası diyebiliriz. Efendim, macera şöyle başlamaktadır: Bir dostumuzu ziyaret için memleketimizin uzak bir vilayetine uzun zamandan beri seyahat düşünüyorduk. Vakta ki bir müddet tehire bıraktıktan sonra, bir yaz günün bunaltıcı bir sıcağında seyahate karar verdik. Yalnız bu seyahati hem iş yerimden hem de eşimden gizlemek zorundaydım. Sebebini sormayın. Sakın yanlışta anlamayın. Önce eşime A vilayetin de bir resmi işim olduğunu ve bir bürokrat arkadaşımı ziyarete gideceğimi, iş yerine de B vilayetinde bazı sağlık gerekçelerimi gösterip bir günlük idari izin istedim. Sonuçta hem eşimden hem işimden izni kopara bilmiştim. Sıra C vilayetine gitmek için bir vasıta ayarlamam gerekiyordu. Zira C vilayeti bulunduğum yere göre o kadar ters bir yol güzergâhındaydı ki doğrudan bir vasıta yoktu. Tabiri caiz ise; kulağımı biraz başımın arkasından tutmam gerekecekti(!)  Nihayet öyle yapmaya da karar verdim. </description>
<link>https://www.antoloji.com/bir-macere-siiri/</link>
<guid>1699046</guid>
<pubDate>2012-03-31T13:25:00+03:00</pubDate>
<author>Vasfi Okur</author>
</item>
 <item>
<title>Mektup</title>
<description>OKUR’DAN OKURA www.vasfi_okur@hotmail.com 22  28.05.2007  </description>
<link>https://www.antoloji.com/mektup-449-siiri/</link>
<guid>1683852</guid>
<pubDate>2012-02-24T11:37:00+03:00</pubDate>
<author>Vasfi Okur</author>
</item>
 <item>
<title>Zelal</title>
<description>Altın sarısı saçlarında, kadife bir zarafeti, genel fiziğine baktığınız zaman da, iri gözlerinde; saf Anadolu kızlarının içten ve insanın içine işleyen bakışlarını görürdünüz. Bu içtenlik ve samimiyet, almış olduğu aile terbiyesinin ve yetişmiş olduğu toprakların göstergesiydi sanki. Aslında; kızgın, kırsal alan iklimlerinin sert bakışlı, kalkık ince karakaşlı yeni yetme kızlarına da benzetebilirdiniz. Onun yüzüne bakan, saf bir Anadolu kızının özverili, ılık bakışlarıyla karşılaştığını sanırdı. Fakat sesini duyan bunda biraz teretdüte düşebilirdi. Büyük şehrin zalim dokusu sesinde tarif edilmez bir cesaretin ve erkeksiliğin tonuyla; oldukça şaşırtır, sesi ve yüzü birbirine tezat oluştururdu. Arada bir saçlarını ensesinde topuz yapar arada bir omuzlarına salındırdığı zaman, duygulu bakışlarının arasında, siyah gözlerinin irisleri daha da belirgin hale geliyordu. Bazen; boş vermişliğin kendi kaderinde, hafif bir tebessüm, dudaklarının kenarında kıvrımlar oluştururken, gözlerinde hep hüzün vardı. O; uzakların kadınıydı. En içten gelen samimiyetini hep dışa vurumsamalarının ardından saf ve katıksız davranışlarıyla bir anda onun Nilüferler dolu dünyasının içine girerdiniz. Yüzünde ki çizgilerde; kısa ama çileli bir hayatın kaybolmaz izleri açıkça belli olurdu. Ona ilk baktığınızda rahat kırk yaşın üstünde hatta elliye yakın bir hanım var sanırdınız. Oysaki henüz otuz üç yaşındaydı Zelal. </description>
<link>https://www.antoloji.com/zelal-7-siiri/</link>
<guid>1615979</guid>
<pubDate>2011-09-25T15:02:00+03:00</pubDate>
<author>Vasfi Okur</author>
</item>
 <item>
<title>Terör</title>
<description>TERÖR  İçimizde ki terör belası… Tam otuz yıldır, otuz binin üzerinde can. Hele evveliyatını da hiç sormayın. Her kim olursa olsun, can; candır ve Allahın emanetidir. Allahın verdiği bir canı almaya sebep olmak, çocukları yetim eşleri eşinden ayırmak… Daha besmele demeden yaşanan aile dramları ki, her biri bir yürek yangınıdır. Ya yaralanıp sakat kalanların dramları… Onların kiler meğer ölenlere benzer. Yıllarca süren tedaviler, kaybedilen uzuvlar, yıllarca yarım yamalak yaşamalar. Hem kendi hem sevenleri… Ya bu devletin harcadığı; savunma sanayine, sağlık giderlerine, personeline… Nasıl dirilsin bu ülke? Bu giderleri bir de teknolojiye ve eğitime aktarıldığını düşünün her halde Avrupa ülkelerinden aşağı kalır yanımız olmazdı. </description>
<link>https://www.antoloji.com/teror-33-siiri/</link>
<guid>1570292</guid>
<pubDate>2011-06-08T15:00:00+03:00</pubDate>
<author>Vasfi Okur</author>
</item>
 <item>
<title>Geçmiş Zaman Olur Ki</title>
<description>GEÇMİŞ ZAMAN OLUR Kİ    Yetmişli yılların buhranlı zamanlarıydı; kahvehane işletiyoruz. Kahvelerin henüz kıraathane olmadığı dönemler… Yoklukların kol gezdiği kısıtlı günler. Çay yok, şeker yok, gaz yok, tüp yok… Bir kilo şeker için saatlerce sıra beklemeler… Hele gaz yağı kuyrukları ki; ekseriyetle kışın olurdu. Sen seyret o zaman keskin ayazda sıra beklemeleri. Arada bir de kavgalar olurdu. Kuyruk kavgaları. Gün gelirdi; babam Kelkit’e gider çay otu getirirdi. 										Kahvehanemizin küçükte bir oteli vardı. İki katlı. Babam, umumiyetli birinci katını talebelere ve toplu yatan işçilere verirdi. Bir keresinde Kürt işçiler gelmişti. Kanalizasyon borularını döşemek için. Her halde müteahhit firma, Bayburtlu değildi. İşçileri de Sanırım Tunceli’den getirmişti. Kırk elli kişi. Hepsi bizim otelin birinci katında kalırdılar ve kendi getirmiş oldukları yer yataklarında yatardılar. Akşam oldu mu büyükçe bir halay çevirirdiler. “Hezali yelli yelli yelli can. Dezali yelli yelli yelli can. Oğlan kıza iş attı. Vay hele hele itoğlu it” Hep bu türkü dillerindeydi. Söyler oynardılar. </description>
<link>https://www.antoloji.com/gecmis-zaman-olur-ki-8-siiri/</link>
<guid>1570291</guid>
<pubDate>2011-06-08T14:58:00+03:00</pubDate>
<author>Vasfi Okur</author>
</item>
 <item>
<title>Dost</title>
<description>DOST 13.10.2006     </description>
<link>https://www.antoloji.com/dost-512-siiri/</link>
<guid>1508948</guid>
<pubDate>2011-01-29T18:29:00+03:00</pubDate>
<author>Vasfi Okur</author>
</item>
 <item>
<title>Kanaat</title>
<description>KANAAT  Hepimizin, her kese tavsiye ettiği fakat hiçbir zaman kendisinde tatbik etmediği bir terimdir. Bazen de tembellikle, uyuşuklukla, pısırıklıkla karıştırdığımız ölçülerimizdendir. Kanaat; terim olarak verilene şükretmek, rıza göstermek; verilmeyene ise ısrarcı olmamak, üzülmemek şeklinde ifade edebiliriz. Allah Resulü ise bu konuda şöyle diyor “Ölümü çok zikredin. Zenginlik anında ölümü hatırlarsanız, bu (zenginliğin vereceği azgınlık ve şımarıklığı)  yıkar. Fakirlik anında hatırlarsanız, bu, (halinizden şikâyeti önler)  elinizdekine kanaat etmenize sebep olur.” Hadis (İbn-i Ebi’d-Dünya) </description>
<link>https://www.antoloji.com/kanaat-15-siiri/</link>
<guid>1508945</guid>
<pubDate>2011-01-29T18:28:00+03:00</pubDate>
<author>Vasfi Okur</author>
</item>
 <item>
<title>Veda</title>
<description>VEDA                                           Bu gün de güneş ufukta sensiz belirdi. Ne garip senden ayrılalı bu gün, kırkıncı gün. Ne senden ayrıyım, ne ayrı deyilim. Ne seninleyim, ne sensizim. Sen bir bahar rüzgârı kadar hafif, uçup gittin. Bense hala eski şarkılarla kendi kendimi avutmaktayım.  Özlem rıhtımında dün akşam oldu Sarıl küreklere gel usul usul Güller menekşeler saçını yoldu </description>
<link>https://www.antoloji.com/veda-160-siiri/</link>
<guid>1508943</guid>
<pubDate>2011-01-29T18:26:00+03:00</pubDate>
<author>Vasfi Okur</author>
</item>
 <item>
<title>Nerye Gidiyoruz</title>
<description>NEREYE GİDİYORUZ   Nereye gidiyoruz sorusunu sormadan evvel. Nerden geldiğimizi bilmemiz lazım. Biz nerden geldik? Araştırdığımız zaman buna birçok cevap buluyoruz. </description>
<link>https://www.antoloji.com/nerye-gidiyoruz-siiri/</link>
<guid>1502512</guid>
<pubDate>2011-01-13T13:44:00+03:00</pubDate>
<author>Vasfi Okur</author>
</item>
 <item>
<title>İnter Net</title>
<description>İNTER NET   18.08.2006   </description>
<link>https://www.antoloji.com/inter-net-siiri/</link>
<guid>1502510</guid>
<pubDate>2011-01-13T13:41:00+03:00</pubDate>
<author>Vasfi Okur</author>
</item>
 <item>
<title>Şampiyon</title>
<description>ŞAMPİYON  Onu ilk gördüğümde; kalınca bir sopanın ucuna bağladığı çatı pullarından yaptığı bir halterle çalışıyordu. Halteri her kaldırışında irice pazıları meydana çıkıyor, boynunda ki damarlar, parmak kalınlığında dışarı çıkıyordu. Aslında bu merakı daha sekiz yaşında başlamış, Uzakdoğu sporlarından King Boks, Karate, Tekvando çalışmıştı. Sonra güreşe merak sardı. On sekiz yaşına geldiğinde Grekoromen güreşte Milli Takıma girdi. Onu da bırakıp, Karakucak güreşe başladı. Artvin, Bilecik (Söğüt) , Bayburt da dört kez Başpehlivan seçildi. 1999 Yılı onun için bir dönüm noktası oldu. Daha sonra antrenörü ve dostu olacak Hamit AKTAŞLA tanıştı. O günkü Spor İl Müdür olan Kemal Köprücü’nün teşvikiyle de bilek güreşine başladı. 2000 senesinde ilk kez Bilek Güreşi, Türkiye Şampiyonasına katıldı ve Çorumda Türkiye ikincisi oldu. 2001 Yılında Sivas da yapılan Kulüpler Şampiyonasında ferdi olarak Türkiye şampiyonu ve takım olarak da Türkiye üçüncüsü oldular. Aynı yıl Vatani görevini yapmak için İskenderun’a gitti. Orda da Türkiye ikincisi oldu. Asker dönüşü Kulüpler Türkiye Şampiyonasın da Türkiye birinciliği ve takım halinde Türkiye ikincisi oldular. Yalova Dünya şampiyonu “Dursun Önderin” bileğini bir türlü deviremiyordu. Bu ikinciliklerde onun hatırası olarak kaldı spor kariyerinde. Üç sene bu bileği deviremedi. </description>
<link>https://www.antoloji.com/sampiyon-7-siiri/</link>
<guid>1491285</guid>
<pubDate>2010-12-16T22:14:00+03:00</pubDate>
<author>Vasfi Okur</author>
</item>
 <item>
<title>Muhacir</title>
<description>MUHACİR  O gün şehirde birileri, çok önemli şeyler diyeceği için, Kaleardının büyükleri de toplanıp şehre indiler. Çarşı meydanında, sehpanın üstüne çıkan rütbeli bir asker; bağıra bağıra haber veriyordu: — Allahını seven; karısını kızını, çoluğunu çocuğunu alsın çıksın. Artık Rus’u tutamıyoruz. Altı aydan beri Ruslarla savaşan askerlerimiz; Ruslar karşısında artık tutunamayarak geri çekiliyorlardı. Büyük ağabeyim Abu zer on iki senelik askerliğini bitirmiş, altı ayın üstüne seferberlik ilan edildiği gibi, küçük ağabeyim Cafer’le beraber tekrar Rus cephesine gönderilmiştiler. Babam eve geldiğinde, anama toparlanmamızı söyledi. Muhacir çıkıyorduk! Hayvanlarımız dağdan henüz gelmemişlerdi. Danalarımız ise bayırda otluyorlardı. Ogün nasılsa sürüye karışmayan bir inek ve deli tosunumuzu yanımıza aldık. İneğimizin üstüne yarma, bulgur, un, tencere, kap kacak yerleştirdik. Tavuklarımızı evin içerisine toparladık önlerine, yarma, bulgur döktük. Daha doğrusu götürebileceğimiz kadar gıda maddesi yanımıza aldık diğerlerini tavukların önüne koyduk. Büyükçe de kaplara su doldurup içerisine taş koyduk, bizden sonra hayvanlarımız aç susuz kalmasınlar diye. Diğer hayvanlarımız ve eşyalarımız kalıyordu. Teciri, tereği düzülü evimize son kez doya doya baktık. Belki de bir daha göremeyecektik. </description>
<link>https://www.antoloji.com/muhacir-9-siiri/</link>
<guid>1491283</guid>
<pubDate>2010-12-16T22:06:00+03:00</pubDate>
<author>Vasfi Okur</author>
</item>
 <item>
<title>Feryad</title>
<description>FERYAD 25.04.2007    Şu sıralarda komşu ülkemizde birçok insanlık dışı dramlar yaşanmakta, eski yöneticilerin yerini başka yöneticiler işgal etmekte, o yöneticilerden bir kısmı ise çok kısa zaman önce Türkiye cumhuriyetinin vermiş olduğu diplomatik pasaportla seyahat edebiliyorlardı. Hatta o zamanlar dostlarımız, kardeşlerimiz, dindaşlarımız… Abi dediler mi bir daha demiyorlardı.                                                                                                                            Şimdiler de abisine kafa tutar oldular. </description>
<link>https://www.antoloji.com/feryad-25-siiri/</link>
<guid>1488532</guid>
<pubDate>2010-12-09T23:36:00+03:00</pubDate>
<author>Vasfi Okur</author>
</item>
 <item>
<title>Terkedenler.1 Ve.2</title>
<description>					TERKEDENLER   Hacali zili çal! Bu sert emir karşısında; Hacı Ali; koşa koşa okulun merdivenlerinden çıkar, tahta saplı, sarı dökümden, iri tokmaklı, kocaman; okulun zilini eline alır, hafif ileri doğru kaykılarak merdivenlerin başında zili çalmaya başlardı. </description>
<link>https://www.antoloji.com/terkedenler-1-ve-2-siiri/</link>
<guid>1488176</guid>
<pubDate>2010-12-09T11:19:00+03:00</pubDate>
<author>Vasfi Okur</author>
</item>
 <item>
<title>Kurbanlık</title>
<description>KURBANLIK  İlkbahar mevsiminin ılık meltemleri, yeşil çayırlar üzerinde sessizce salınıyordu. Sarı gelincikler; ılık meltemin narin salıntısı karşısında hafifçe boyunlarını büküyorlar, ince ve zarif bedenlerinde farklı şekiller oluşturuyorlardı. Tabiatın bu karşı konulmaz tavrına ebegümeçleri, madımaklar, ince uzun çayır otları “bizde buradayız” diyerek, karşılık veriyorlar henüz toprağın altından uzatmış oldukları kafalarıyla, ılık güneşi selamlıyorlardı. Henüz yeşermeye başlayan çayırın kenarından, köyün deresi; önüne katmış olduğu kar sularını çılgınca sürüklüyor, ağaç kovuklarının içinden köklerin altından geçiyor, henüz oymuş olduğu toprak oyuklarında anaforlar oluşturuyordu. </description>
<link>https://www.antoloji.com/kurbanlik-4-siiri/</link>
<guid>1487164</guid>
<pubDate>2010-12-06T14:29:00+03:00</pubDate>
<author>Vasfi Okur</author>
</item>
 </channel>
</rss>
