<?xml version="1.0" encoding="UTF-8" ?>
<rss version="2.0" xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/">
<channel>
<title>Antoloji.Com - Şiir, Şair ve Edebiyat</title> <link>https://www.antoloji.com/</link>
<description>
Kültür Sanat Edebiyat Portalı. Türkçe şiir ve şair arşivi. Ş&#252;krullah Yavuzer Şiirleri
</description>
 <item>
<title>Karahindiba</title>
<description> Şehrin en gürültülü caddesinde, her gün binlerce insanın aceleyle basıp geçtiği eski bir kaldırım çatlağı vardı. İnsanlar başlarını telefonlarından kaldırmaz, adımlarını bir yerlere yetiştirme telaşıyla atarlardı. Kimse aşağıya, o daracık, karanlık taş aralığına bakmazdı. Oysa orada, haftalar önce rüzgarın bıraktığı minik bir tohum saklıydı. Üzerine basan ağır botlara, egzoz dumanlarına ve susuz geçen günlere rağmen o tohum pes etmedi. Betonun soğukluğuna inat, toprağın derinliklerine doğru incecik ama kararlı kökler uzattı. Çünkü biliyordu; yaşamak, sadece en uygun koşullarda değil, en imkansız görünen anlarda bile yönünü yukarıya çevirebilmekti. Güneşin Doğuşu Mevsim dönüp de bahar yüzünü gösterdiğinde, o karanlık çatlaktan ani bir parıltı yükseldi. Küçük bir karahindiba, yapraklarını iki yana açarak güneşe selam durdu. İlk açtığı günler, caddenin tüm gri kasvetini dağıtacak kadar parlak, göz alıcı bir sarıya bürünmüştü. Kaldırımdan sızan o küçük ışık parçası, sanki gökyüzündeki devasa güneşin yeryüzüne düşmüş minik bir kopyası gibiydi. Bir sabah, hayatın yükünden omuzları çökmüş genç bir adam oradan geçiyordu. Gözü gayriihtiyari o sarı çiçeğe takıldı. Herkesin koparıp atmak istediği, basıp geçtiği bir "yabani ot", şehrin kalbinde inatla parıldıyordu. Adam durdu, derin bir nefes aldı ve kendi kendine fısıldadı: </description>
<link>https://www.antoloji.com/karahindiba-10-siiri/</link>
<guid>3852609</guid>
<pubDate>2026-07-10T21:50:00+03:00</pubDate>
<author>Şükrullah Yavuzer</author>
</item>
 <item>
<title>Zekâ ve Çalışkanlık</title>
<description>Vicdansız Bir Zihnin En Tehlikeli Silahları mı? Toplumda sıkça duyduğumuz, neredeyse kutsallaştırılan iki kavram vardır: Zekâ ve çalışkanlık. Bir bireyin başarılı olması için bu iki niteliğe sahip olması gerektiği söylenir. Ancak modern dünya, zekâ ve çalışkanlığın "ahlaki bir pusula" olmadan neler yaratabileceğini, daha doğrusu neleri yıkabileceğini acı bir şekilde yüzümüze çarpıyor. Başarının "Karanlık" Yüzü Eğer vicdan, erdem ve ahlak, bu iki yetinin önüne geçemiyorsa, eğitimli insan bir "kurtarıcı" değil, yıkıcı bir silah haline dönüşebiliyor: Mühendislikte İhanet: Bir mühendis düşünün; teknik bilgisi kusursuz, çalışkanlığı tartışılmaz. Ancak yaptığı inşaatın kolonlarından çaldığı her gram demir, aslında onlarca ailenin geleceğinden çalınan bir umuttur. O bina yıkıldığında, suçlu sadece "deprem" değildir; vicdanını hesap makinesinin gerisine gömen o "zeki" zihniyettir. Tıpta İhanet: Hipokrat yeminini etmiş bir doktor, tıp ilminin inceliklerine vakıftır. Ancak o bilgi, bir bebeğin hayatını üç beş kuruşa satacak kadar körelmiş bir vicdanla birleştiğinde, insanlık tarihinin en büyük utanç tablolarından biri olan "yeni doğan çeteleri" doğar. </description>
<link>https://www.antoloji.com/zeka-ve-caliskanlik-siiri/</link>
<guid>3852608</guid>
<pubDate>2026-07-10T21:49:00+03:00</pubDate>
<author>Şükrullah Yavuzer</author>
</item>
 <item>
<title>Bir Saray İki Bakış</title>
<description>Bir Saray, İki Bakış Tarihin sayfaları, sadece zaferlerin veya mağlubiyetlerin değil, aynı zamanda insanın güçle kurduğu ilişkinin de aynasıdır. Muaviye bin Ebu Süfyan’ın ihtişamlı sarayının avlusunda geçen ve Ebuzer el-Gıfari’nin keskin adaletiyle yankılanan o meşhur diyalog, asırlar öncesinden bugüne ulaşan bir vicdan terazisidir. "Yeni sarayımı nasıl buldun, güzel mi?" Muaviye’nin bu sorusu, aslında bir yöneticinin kendi eserini onaylatma arzusunu; güç, estetik ve kudretin bir göstergesi olan yapının yarattığı o sahte memnuniyet arayışını yansıtır. Sarayın duvarları yükseldikçe, o duvarların ardındaki insanın da ruhunu yükselttiği yanılgısına düşülür. Ancak karşısında duran kişi, çöllerin susuzluğunda hakikati aramış, dünyanın geçiciliğine dair sert ama bir o kadar da berrak bir bilince sahip olan Ebuzer’dir. Onun cevabı, sadece bir eleştiri değil, aynı zamanda bir yöneticiye sunulan en ağır ve en hayati ahlaki reçetedir: "Sarayı kendi paranla yaptıysan israf, halkın parasıyla yaptın ise haram." </description>
<link>https://www.antoloji.com/bir-saray-iki-bakis-siiri/</link>
<guid>3852607</guid>
<pubDate>2026-07-10T21:47:00+03:00</pubDate>
<author>Şükrullah Yavuzer</author>
</item>
 <item>
<title>Hanginiz Muhammed?</title>
<description>Hz. Muhammed’in Yönetim Felsefesi Tarihin akışını değiştirenler, genellikle büyük ordular, ulaşılmaz saraylar ve görkemli protokoller ile anılırlar. Ancak insanlık tarihinin en büyük dönüşümüne imza atan Hz. Muhammed (s.a.v.), kudretini ulaşılmazlıktan değil, "ulaşılabilir olmaktan" almıştır. Ashabının arasına oturduğunda, yabancı birinin gelip "Hanginiz Muhammed?" diye sormak zorunda kalması, bir zafiyet değil, peygamberlik makamının ulaştığı en yüce tevazu zirvesidir. Bugün, modern dünyanın korumalarla çevrili, halkından kopuk, yüksek duvarların ardına saklanmış devlet başkanlarına baktığımızda, o günün saadet asrındaki o "sahici insan" modelini çok daha derin bir özlemle anıyoruz. Ulaşılmazlık mı, İçtenlik mi? Hz. Muhammed’in yönetimi, "yukarıdan aşağıya" işleyen bir otorite değil, "birlikte yol yürüyen" bir yoldaşlıktır. O, yanına korumalar almamış, halkına sırtını dönmemiş, aksine dertlerini dinlemek için kapısını her daim aralık tutmuştur. Onun hükümdarlığı, mülkün sahibi olma iddiası değil, emanetin yükünü taşıma sorumluluğuydu. Bugünün dünyasında devlet başkanlarının, liderlerin ve yöneticilerin etrafına ördüğü o kalın "güvenlik ve statü duvarları", aslında sadece fiziksel bir mesafe değil; bir "anlama mesafesi" yaratmaktadır. Bir lider, halkının acısını hissetmek için değil, kendini güvende hissetmek için yaşıyorsa, oradan çıkacak kararların "halkın hakikatiyle" buluşması imkansızdır. </description>
<link>https://www.antoloji.com/hanginiz-muhammed-siiri/</link>
<guid>3852606</guid>
<pubDate>2026-07-10T21:45:00+03:00</pubDate>
<author>Şükrullah Yavuzer</author>
</item>
 <item>
<title>Kibir ve Vakur</title>
<description>Kibirin Gürültüsü ve Vakurun Sessizliği Hayatın karmaşası içinde, insanoğlunun kendine biçtiği kıyafetler vardır. Kimi bu kıyafeti dışarıdan gelen alkışlarla süslemek ister, kimi ise kendi iç dünyasının sükûnetiyle diker. İnsan ruhunun en çok sınandığı, en çok karıştırıldığı ve nihayetinde birbirine en çok zıt düşen iki kavram ise kibir ve vakur duruştur. Kibir, aslında bir tür çığlıktır. İnsanın kendi boşluğunu, başkalarını basamak yaparak doldurma çabasıdır. Kibirli olan, sürekli bir "ben" aynasının karşısındadır; ancak bu aynada gördüğü şey gerçek kendisi değil, korkularını gizlemek için inşa ettiği o sahte ve devasa gölgedir. Dışarıdan bakıldığında bir heybeti varmış gibi görünse de, aslında temeli oldukça zayıftır. Başkalarının takdirine, onayına ve bazen korkusuna muhtaçtır. Eğer o onay kesilirse, o kule anında yıkılmaya mahkûmdur. Kibir, bir zırh sanılır ama aslında kişiyi içten içe kemiren, ruhunu daraltan ve insanı yalnızlığın soğuk duvarlarına hapseden bir hapistir. Vakur duruş ise, dış dünyanın gürültüsünden uzak, kendi içindeki merkezin sağlamlığıdır. Vakur olan, kimseye bir şey kanıtlama derdinde değildir. O, ağaçların en yaşlısı ve en görkemli olanı gibidir; ne rüzgâra karşı gereksiz bir direnişle titrer ne de köklerinden vazgeçer. Vakur insan, kendi değerinin, hatasının ve doğrularının farkındadır. Sessizdir, çünkü gürültüye ihtiyacı yoktur; mesafelidir, çünkü kendi sınırlarını korumayı, başkalarını küçümsemekten daha yüce bir erdem olarak görür. Vakur, bir duruş estetiğidir. Kibirli insan bir odaya girdiğinde "ben geldim" diye haykırırken, vakur insan odaya girdiğinde, duruşuyla "ben buradayım" der ve sessizliğiyle odanın atmosferini değiştirir. Son tahlilde, kibir insanı küçülten bir büyüklük sanrısı; vakur ise insanı yücelten bir sadelik hakikatidir. Kibir, dışarının rüzgârıyla savrulmaya mahkûmken; vakur, kendi içindeki dinginliğin limanında, fırtınalara rağmen sarsılmadan kalabilme sanatıdır. </description>
<link>https://www.antoloji.com/kibir-ve-vakur-siiri/</link>
<guid>3852604</guid>
<pubDate>2026-07-10T21:43:00+03:00</pubDate>
<author>Şükrullah Yavuzer</author>
</item>
 <item>
<title>İki yol iki kader</title>
<description>İlişkilerde "Cephe" Seçimi İnsan ömrü, doğası gereği inişli çıkışlı bir yolculuktur. Bu yolculukta yanımıza aldığımız yol arkadaşı, sadece günümüzü değil, karakterimizin ve geleceğimizin rengini de belirler. İlişkileri tanımlarken kullanılan o kadim ayrım, aslında sevginin de ötesinde, iki insanın bir "ekip" olup olamadığını sorgular: Hayata karşı omuz omuza duranlar mı, yoksa hayatın karmaşası içinde birbirine cephe alanlar mı? 1. "Biz" Olmanın Gücü: Hayatla Mücadele Edenler Birinci gruptaki çiftler için ilişki, bir sığınak değil, bir güç birliğidir. Onlar için dış dünya; ekonomik sıkıntılar, kariyer kaygıları, toplumsal beklentiler veya ani krizlerle dolu, aşılması gereken engebeli bir arazidir. Ancak onlar bu araziyi tek başlarına geçmeye çalışmazlar. Bu çiftlerin sırrı "biz" bilincidir. Bir sorun kapıyı çaldığında, birbirlerinin gözlerine bakarak "Bu sorunla nasıl başa çıkarız?" diye sorarlar. Birbirlerini yargılamaz, birbirlerini suçlamazlar. Aksine, partnerinin zayıf olduğu yerde diğeri güç olur; birinin yorulduğu yerde diğeri bayrağı devralır. Onlar için hayat, yenilmesi gereken bir düşman değil; birlikte keşfedilmesi, düzeltilmesi ve üzerine inşa edilmesi gereken bir yapıdır. Bu çiftler, zorlukların arasında bile birbirlerine şefkatle tutunarak, o zorlukları birer "olgunlaşma fırsatına" dönüştürmeyi başarırlar. 2. "Sen" ve "Ben" Çatışması: Eşiyle Mücadele Edenler </description>
<link>https://www.antoloji.com/iki-yol-iki-kader-siiri/</link>
<guid>3852603</guid>
<pubDate>2026-07-10T21:41:00+03:00</pubDate>
<author>Şükrullah Yavuzer</author>
</item>
 <item>
<title>Sessizliğin Derinliği</title>
<description> Bir Erdem Olarak Susmak Toplumda genellikle konuşmak bir güç göstergesi, sesini yükseltmek ise haklılığın nişanesi olarak görülür. Oysa gerçek anlamda bir olgunluk, kelimelerin bittiği yerde başlar. Sessizlik, hiçbir şeyin eksikliği değil; aksine, her şeyin fazlalığıdır. Susmak çoğu zaman bir eksiklik veya çekinme hali olarak yanlış anlaşılır. Ancak insanın kendi iç dünyasında ve dış dünyasıyla kurduğu ilişkide sessizlik, aslında en rafine ifade biçimlerinden biridir. Neden Susar İnsan? Her sessizliğin arkasında farklı bir niyet, farklı bir duruş yatar: Edebinden Susan: İnsan, muhatabına duyduğu saygıdan ötürü susar. Cevap verebileceği halde, ortamın nezaketini bozmamak adına dilini dizginler. Bu, sözün bittiği yerde karakterin devreye girmesidir. </description>
<link>https://www.antoloji.com/sessizligin-derinligi-2-siiri/</link>
<guid>3852602</guid>
<pubDate>2026-07-10T21:39:00+03:00</pubDate>
<author>Şükrullah Yavuzer</author>
</item>
 <item>
<title>Vicdanlardaki Esaret</title>
<description>Eskiden, gökyüzünün en berrak olduğu, nehirlerin bereketle aktığı bir diyar vardı. Bu ülke, taşın toprağın bile huzurla uyuduğu, adalet terazisinin şaşmadığı bir altın çağ yaşıyordu. Ancak zamanın çarkı dönerken, kader bu toprakların üzerine talihsiz bir gölge düşürdü: Başa, liyakatten nasibini almamış, basireti bağlanmış bir sultan geçti. Sultanın sarayı, kısa sürede bir yetenek mezarlığına dönüştü. Bilgeler, ahlak sahipleri ve ülkenin gerçek mimarları saraydan sürgün edilirken, yerlerini dalkavuklar, beceriksizler ve hırsızlar doldurdu. Yiğitler toprağın bağrına emanet edildi, hakikatin sesi olan alimler ise zindanların rutubetli ve karanlık duvarları arasına mahkûm edildi. Bu alimlerden biri, hüznü bir pelerin gibi omuzlarına almış, zindanın taş duvarlarına bakarak günlerini geçiriyordu. Onu asıl yaralayan, zincirlerinden ziyade dışarıdaki sessizlikti. Halk, her gün bir parça daha küçülüyor, haksızlığa karşı kör, zulme karşı dilsiz kalıyordu. Ancak alim, kalbindeki o ince umudu hiç söndürmedi. Her sabah, güneşin ilk ışıkları zindan demirlerinden süzüldüğünde kendi kendine fısıldardı: "Bugün uyanacaklar. Kahramanlarına, alimlerine ve kendi onurlarına sahip çıkacaklar." Bir gün, zindanın ağır kapısı gıcırdayarak açıldı ve içeriye halktan biri, sıradan bir adam atıldı. Adam, köşede oturan yaşlı alimi gördüğünde, gözlerinden boşalan yaşlara engel olamadı. Hıçkırıkları zindanın duvarlarında yankılanıyordu. Alimin kalbi, aylardır beklediği o müjdeyle hızla çarpmaya başladı. "İşte," dedi içinden, "Nihayet birisi haksızlığın farkına vardı! İçinde bir vicdan kırıntısı taşıyan, bir alimin zindana atılmasının utancını hisseden biri çıktı." Umudu, bir bahar çiçeği gibi yeniden yeşerdi. Yavaşça ve şefkatle mahkumun yanına sokuldu, elini onun omzuna koydu. Sesinde, yılların verdiği yorgunluğun yanında, bir uyanışın heyecanı vardı: </description>
<link>https://www.antoloji.com/vicdanlardaki-esaret-siiri/</link>
<guid>3848691</guid>
<pubDate>2026-06-30T18:33:00+03:00</pubDate>
<author>Şükrullah Yavuzer</author>
</item>
 <item>
<title>Heybedeki Sessizlik</title>
<description>HEYBEDEKİ SESSİZLİK Bahçesaray’a yeni atanan kaymakam, göreve başlamadan önce ilçesini tanımak istiyordu. Ancak bunu makam aracının konforlu koltuğundan, devletin imkânlarıyla değil; halkın yaşadığı gerçeklerin içinden öğrenmek istiyordu. Van merkeze ulaştığı gün, üzerinde sade bir kıyafet, elinde küçük bir çanta ile kendisini kalabalığın arasına bıraktı. Ne yanında bir koruma vardı ne de onu tanıyan biri… O gün o, sadece Bahçesaray’a giden sıradan bir yolcuydu. Dolmuş durağına geldiğinde karşılaştığı manzara, daha yolculuk başlamadan ona Bahçesaray’ın nasıl bir yer olduğunu anlatmaya başlamıştı. Durağın önünde bir dolmuş bekliyordu. Aracın kaportası yılların yorgunluğunu taşıyor, motorundan gelen ses sanki “Ben bu yolları çok gördüm” diyordu. Dolmuşun arkasına ve üst tarafına bağlanmış kazmalar, kürekler, halatlar dikkatini çekti. Kaymakam bir süre onları izledi. “Herhalde yolcuların kazma ve kürekleri” diye düşündü. Ama biraz sonra bunun bambaşka bir hazırlık olduğunu anlayacaktı. Dolmuşun önünde uzun bir yolcu kuyruğu vardı. Kimi elinde torbasıyla, kimi sırtında yüküyle, kimi de soğuktan ellerini ovuşturarak sırasını bekliyordu. Herkesin gözünde aynı merak vardı: “Acaba bugün seçilecek miyim?” Çünkü burada mesele sadece dolmuşa binmek değildi. Dolmuş şoförü, kalın montunun içinde, yılların verdiği tecrübeyle yolcuları tek tek inceliyordu. Sanki yolcu almıyor da zorlu bir dağ seferine ekip kuruyordu. Önüne geleni baştan aşağı süzüyor… Boyuna bakıyor… Omuzlarına göz gezdiriyor… Yaşını başını hesaplıyor… Bazen de hiç çekinmeden pazularına dokunuyordu. “Sen geç.” diyordu. Seçilenler gururlu bir şekilde dolmuşa biniyor, seçilemeyenler ise hafif bir mahcubiyetle kenara çekiliyordu. </description>
<link>https://www.antoloji.com/bahcesaray-5-siiri/</link>
<guid>3845750</guid>
<pubDate>2026-06-22T21:34:00+03:00</pubDate>
<author>Şükrullah Yavuzer</author>
</item>
 <item>
<title>Yalnız Kurt</title>
<description>​Zamanın ötesinde, göğe mızrak gibi uzanan karlı zirvelerin kuytusunda, yalnız bir kurt yaşardı. Adı dağların rüzgârında fısıldanır, gölgesi kayalıkların şahı diye anılırdı. Yazın kavurucu güneşi tüylerini ağartır, kışın jilet gibi keskin ayazı tenini döverdi ama o, her fırtınaya göğsünü gererdi. Adımları hür, bakışları mağrurdu. ​Kendi rızkının peşinde, bozkırın sonsuzluğunda bir fırtına gibi eserdi. Avını yakalamak çetin bir savaştı; pençeleri kanar, nefesi tükenirdi ama her lokması minnetsizdi. Ne kimseye boyun eğer ne de kimseden merhamet dilenirdi. Karanlık çöküp de gece mavi bir kadife gibi dağların üzerine serildiğinde, yüksek bir kayanın tepesine çıkar, dolunaya karşı ruhunun derinliklerinden gelen o asil ezgiyi koyuverirdi. O ulurken, sanki kâinat susar, gecenin tek hakimi o olurdu. ​Zorlu bir mücadelenin ardından taçlanan sofrası her daim zengindi. Kimi gün çalılıkların arasında hızla süzülen çevik bir tavşanın, kimi gün ise bozkırın asil bir ceylanının peşinde koştururdu. Susadığında, dağların kalbinden kopup gelen, buz gibi berrak kar sularından kana kana içer; geceleri ise kimsenin ayak basamadığı, heybetli çam ağaçlarının altındaki en tenha kuytularda huzurla uykuya dalardı. ​Vadinin Çağrısı ve İlk Temas ​Ancak zaman, en sert kayaları bile aşındıran bir nehir gibi akıp giderken, o mağrur yüreğe sinsi bir sızı çöktü: Yalnızlık. ​Hep yüksek tepelerden, sislerin arasından merakla izlediği o insan yerleşimine, köye doğru bakarken buldu kendini. İçindeki o hür ama yorgun ses fısıldadı: "Belki de orada, o çitlerin ardında benim gibi canlar vardır. Belki de bu dipsiz sessizlik son bulur." </description>
<link>https://www.antoloji.com/yalniz-kurt-18-siiri/</link>
<guid>3843401</guid>
<pubDate>2026-06-16T10:51:00+03:00</pubDate>
<author>Şükrullah Yavuzer</author>
</item>
 <item>
<title>Uçan Balıklar</title>
<description>Uçan Balıkların Mücadelesi Güneş, sabahın ilk ışıklarını Doğu'nun kadim diyarı Van'ın üzerine serperken, gölün yüzeyi dev bir ayna gibi ışıldıyordu. Uzak dağların karlı zirveleri, durgun suyun üzerinde titrek hayaller gibi yansıyor; gölün derinliklerinde ise bambaşka bir yaşam sessizce akıyordu. Van Gölü'nün maviliklerinde yaşayan milyonlarca inci kefalinden biri de Gümüşkanat'tı. Gençti. Meraklıydı. Pulları güneş ışığı değdiğinde işlenmiş gümüş gibi parlar, sürüyle birlikte yüzdüğü zaman sanki suyun içinde bir yıldız kayıyormuş gibi görünürdü. Hayatı boyunca gölün sonsuz gibi görünen sularında yaşamıştı. Dalgaların ninnisiyle büyümüş, akıntıların dilini öğrenmişti. Ona göre dünya, Van Gölü'nün sınırlarından ibaretti. Ta ki bir bahar sabahına kadar... Nisan ayının ortalarında gölün derinliklerinde alışılmadık bir hareketlilik başladı. Yaşlı balıklar sürülerin arasında dolaşıyor, gençleri çağırıyordu. Suların içinde görünmez bir heyecan dolaşıyor, her kalpte aynı çağrı yankılanıyordu. </description>
<link>https://www.antoloji.com/ucan-baliklar-4-siiri/</link>
<guid>3841502</guid>
<pubDate>2026-06-10T21:51:00+03:00</pubDate>
<author>Şükrullah Yavuzer</author>
</item>
 <item>
<title>Taşlarla Konuşan Adam</title>
<description>Çavuştepe Kalesinin yorgun bekçisi Mehmet KUŞMAN, başında yılların güneşinden solmuş şapkasıyla ağır ağır yürüyordu. Sanki yalnızca bir kalenin değil, binlerce yıllık bir hafızanın da bekçisiydi. Çavuştepe Kalesi onun için yalnızca çalıştığı bir yer değildi; ömrünü adadığı, taşlarına ruhunu bıraktığı ikinci eviydi. Kale, sert rüzgârların dövdüğü bir tepenin üzerinde, yüzyılların suskunluğunu taşıyan heybetli bir anıt gibi yükselirdi. Güneş doğduğunda sarı taşlar kızıl bir ışığa bürünür, akşam olunca gölgeler eski çağların fısıltıları gibi surların arasına sinerdi. Mehmet, tam elli sekiz yıl boyunca bu taşların arasında yürüdü. Her çatlağı, her yazıtı, her sessizliği ezbere biliyordu. Gürpınar Ovası’nın sabahları başka olurdu. Gün daha doğmadan, göğün mavisine ince bir kül rengi yayılır; uzaklarda Artos, Erek ve Başet dağlarının heybetli gölgesi, ovanın üzerine dev bir çınar gibi düşerdi. Bahar aylarında toprağın kokusu sert rüzgâra karışır, tandır dumanları köylerin üstünde ağır ağır yükselirdi. Gürpınar’a bağlı o küçük köylerde hayat, taşın ve toprağın sabrıyla akardı. Mehmet’in doğduğu Çavuştepe’deki ev de işte o coğrafyanın yorgun ama vakur evlerinden biriydi. Kerpiç duvarlı, düz damlı, küçük pencereli bir ev… Kışın kara teslim olur, yazın ise duvarlara sinen is ve dağlardan kopup gelen kekik kokusu, tandırda pişen ekmeklerin sıcaklığıyla birleşirdi. Avlunun bir köşesinde yığılı tezekler, diğer yanında eski saban demirleri dururdu. Kapının önünde birkaç kavak ağacı vardı; rüzgâr estiğinde yaprakları birbirine çarpar, sanki görünmez bir dilde konuşurlardı. Çiftçi bir ailenin çocuğu olan Mehmet, çocukluğunu toprağın içinde büyüterek geçirmişti. Sabahları babasının ardından tarlaya gider, nasırlı ellerle toprağı sürmeyi öğrenirdi. </description>
<link>https://www.antoloji.com/taslarla-konusan-adam-siiri/</link>
<guid>3835470</guid>
<pubDate>2026-05-27T22:41:00+03:00</pubDate>
<author>Şükrullah Yavuzer</author>
</item>
 <item>
<title>Canani Kanter</title>
<description>Canani Kanter… Van’ın Erciş ilçesinde, yoksulluğun rüzgârla birlikte kapı aralıklarından içeri sızdığı eski bir kerpiç evde doğmuştu. Evinin çatısı her kış biraz daha çöker gibi olur, annesi yağmur damlalarının altına bakır leğenler dizerdi. Ama ne yoksulluk ne de eksiklik, Erciş’in güzelliğini onların gözlerinden silebilirdi. Çünkü insan bazen ekmeğe hasret yaşar ama güzelliğe doya doya bakarak büyür. Erciş… Van Gölü’nün masmavi aynasına yaslanmış, yeşilin bin bir tonuyla bezenmiş mütevazı bir ilçe… İlkbaharda dağların eteklerinden inen kar suları, ince gümüş şeritler gibi ovayı yararak geçerdi. Dağların bağrından kopup gelen buz gibi dereler, taşlara çarpa çarpa türküler söyler; söğüt ağaçlarının gölgelerinde serinleyen çocukların kahkahalarına karışırdı. Sabahın erken saatlerinde çayırların üzerine düşen çiğ taneleri, güneş vurunca sanki toprağa saçılmış cam kırıkları gibi parıldardı. Bir tarafta uçsuz bucaksız Van Gölü… Gün doğarken gölün yüzeyi, gökyüzünden çalınmış bir mavilik gibi dururdu. Hafif rüzgâr çıktığında kıyıya vuran dalgalar, yorgun bir annenin ninnisi kadar yumuşak sesler bırakırdı geride. Akşamları ise göl, kızıl ve mor renklerle yanar; ufuk çizgisi sanki ateşten bir kuşağa dönüşürdü. Zilan vadisinde toprağın bağrından yükselen sıcak termal suların buğusu, sabah serinliğinde ince bir sis gibi yayılır; insanın yüzüne dokunan o sıcaklık, kışın ortasında bile umut hissi verirdi. </description>
<link>https://www.antoloji.com/sampiyon-21-siiri/</link>
<guid>3832469</guid>
<pubDate>2026-05-21T07:46:00+03:00</pubDate>
<author>Şükrullah Yavuzer</author>
</item>
 <item>
<title>Ekşi Elmalar</title>
<description>İspiriz Dağı’nın zirvelerinden süzülüp gelen sert sonbahar rüzgârı, ilçenin sokaklarında kışın ilk fısıltılarını gezdiriyordu. Ağaçların yorgun dalları bu hoyrat esintiyle çatırdarken, sarının ve kızılın bin bir tonuna bürünmüş yapraklar birer birer toprağa düşüyordu. Aslında dökülmekten ziyade, dalından kopan her yaprak sanki zincirlerini kırmış, özgürlüğüne kavuşmak için aylardır beklediği o kutsal rüzgârı bahane ederek gökyüzünün boşluğunda çılgınca raks ediyordu.  Gündüzün yalancı güneşi artık yerini gecenin ayazına bırakmaya başlamış, dağların arkasından süzülen karanlık, havayı bir bıçak gibi keskinleştirmişti. Gökyüzünde ise hüzünlü bir vedanın resmi çiziliyordu; güneye doğru kanat çırpan göçmen kuşların devasa karaltısı, mavi boşluğu örtüp giden kederli, kara bir bulut gibi yayılıyordu. Bu esnada yüksek yaylaların kekik kokulu düzlüklerinden ilçe merkezine doğru hummalı bir göç başlamıştı. Sokaklar ve caddeler, tozu dumana katarak ilerleyen, çan sesleri sokak yankılarına karışan sürü sürü koyunların ayak sesleriyle şenlenmişti. İşte bu telaşın tam ortasında, çarşının bir köşesinde ahşabın sıcak kokusu yükseliyordu. Korali Amca, ekmek teknesi olan küçük kulübesinin önünde adeta zamanla yarışır gibi harıl harıl çalışıyor, bir içeri girip bir dışarı çıkıyordu. Dışarıdan bakıldığında rüzgâra göğüs geren bu mütevazı ahşap kulübe, sadece bir dükkân değil; onun ömrünün, emeğinin ve sığındığı sessiz dünyasının bir parçasıydı. Herkes ona Korali Amca derdi. Nüfus kâğıdında yazan "Abdullah Burgaz" ismi çoktan hafızaların kuytu köşelerinde unutulup gitmişti. Gençlik yıllarında okyanusları aşıp gittiği uzak bir coğrafyadan, Kore’den gazi olarak döndüğünde yakasına takılan "Koreli" lakabı, zamanın değirmeninde bu kasabanın şivesine uymuş ve "Korali"ye dönüşmüştü. Bir gün kulübesinin önünde, gözlerini İspiriz’in dumanlı zirvelerine dikip derin bir iç çekerek söylediği şu sözler zihnime bir çivi gibi çakılmıştı: "Ülkem için bin canım olsa feda ederim ama hiç bilmediğim bir ülkeye, kimin çıkarı için gittiğimi ve neden savaştığımı hala bilmiyorum... "Bu kırgın ama vakur cümlenin sahibi olan eski asker, şimdilerde o küçük kulübesinde bambaşka bir hayatı ilmek ilmek örüyordu. Nasır tutmuş elleriyle; dağlardan özenle seçtiği sert odunları yontar; kazma, kürek, tırpan ve orak sapları yapardı. Bir de buraların amansız kışlarında yolları açacak olan, adını duyarken bile insanın üşüdüğü o ahşap "berfing"leri –kar küreklerini– satardı. Sadece ahşaba can vermezdi Korali Amca; Başkale ile Yeni Köprü arasındaki o geçit vermez, yalçın dağların eteklerinden kendi elleriyle topladığı doğanın mucizelerini de getirirdi çarşıya. Tezgâhında yaban ekşi elmaları, kokusu üstünde armutlar, kayısılar, kıpkırmızı yumuşanlar  (alıçlar) dizilir; mevsimine göre dağ pancarları, uşkunlar ve topraktan yeni kopmuş mantarlar onun helal lokmasının vesilesi olurdu. Ne var ki, bu huzur kokan dükkân bazen tatsız anlara da şahitlik ederdi. Çarşıda ne zaman bir hırgür çıksa, öfkeden gözü dönmüş kalabalık hemen bu kulübeye doğru amansız bir koşu tuttururdu. Amaçları, Korali Amca’nın bin bir emekle yonttuğu o sağlam kazma ve kürek saplarını kapıp birbirlerine vurmaktı. İnsanların bu hırçınlığı, onun o koca yüreğinde derin yaralar açar, yüzündeki çizgileri daha da derinleştirirdi. Uzak topraklarda savaşın en kanlı, en acımasız yüzünü görmüş, barut kokusunu ciğerlerine çekmiş ve oradan gazi olarak dönmüş bir adam için şiddetin her türlüsü katlanılmazdı. O, savaştan ve kavgadan ruhunun her zerresiyle nefret ediyordu. Rüzgâr şiddetini biraz daha artırırken, Korali Amca alnındaki teri şapkasının tersiyle sildi. Yaklaşan beyaz esaretin, buraların o meşhur çetin kışının kapıda olduğunu biliyordu. Eğildi, elleriyle sevgiyle şekillendirdiği, ahşabın taze kokusunu taşıyan kar küreklerini kışa hazırlık için kulübesinin önünde tek tek sergilemeye başladı. Her bir kürek, kavgaya değil, hayata ve emeğe uzanan birer umut gibi diziliyordu sonbaharın sarı yaprakları arasına... 1978 yılının Ağustos sonlarıydı. Zaman, o bildik acelesiyle akıp giderken, doğup büyüdüğümüz bu küçük ama vakur ilçe, kışın habercisi olan o meşhur ayazını kuşanmaya çoktan başlamıştı. Deniz seviyesinden binlerce metre yüksekte, Türkiye’nin adeta göğe en yakın ev sahipliğini yapan bu en yüksek yerleşim biriminde, sonbahar takvimleri beklemezdi; Ağustos’un tam ortasında, İspiriz’in bağrından kopan serin bir nefesle kapıyı çalardı. </description>
<link>https://www.antoloji.com/eksi-elma-lar-siiri/</link>
<guid>3831084</guid>
<pubDate>2026-05-17T17:16:00+03:00</pubDate>
<author>Şükrullah Yavuzer</author>
</item>
 <item>
<title>Hırs ve Azim</title>
<description>Sonbaharın sarıya çalan ışıkları, şehrin eski taş binalarının yüzüne yorgun bir akşam hüznü serpiyordu. Kaldırımlarda biriken kuru yapraklar, insanların telaşlı adımları altında ezilirken ince bir hışırtı bırakıyordu geriye. O gün bir eğitimci olmam hasebi ile belediyenin işçi alım mülakat komisyon başkanlığını yapmak üzere belediye binasına gittim. Mülakat salonunda tüm komisyon üyeleri yerini almış hazır bekliyorlardı. İş görüşmeleri için onlarca genç, belediyenin önünde sıraya dizilmişti. Her yüz başka bir hikâye taşıyordu; kimisinin gözlerinde umut, kimisinin bakışlarında korku, kimisinin dudaklarında ezberlenmiş cümleler vardı. Ben ise mülakat salonunun geniş camından dışarıyı izliyordum. Yağmur yağmaya hazırlanıyordu. Gökyüzü, içine attığı bütün sıkıntıları birazdan şehrin üzerine boşaltacakmış gibi ağırdı. Kapı hafifçe tıklandı. “Girebilir miyim efendim?” dedi genç bir ses. Başımı kaldırdım. İçeriye yirmili yaşlarının başında bir delikanlı girdi. Üzerindeki elbiseler eskimişti ama tertemizdi. Ayakkabıları yeni değildi. İnsan bazen birinin yoksulluğunu değil, o yoksulluğa rağmen gösterdiği emeği görür. İşte o gençte tam da bu vardı. </description>
<link>https://www.antoloji.com/hirs-ve-azim-2-siiri/</link>
<guid>3829418</guid>
<pubDate>2026-05-13T10:35:00+03:00</pubDate>
<author>Şükrullah Yavuzer</author>
</item>
 <item>
<title>Baston</title>
<description>Ellerim… Annemin avuçlarının arasında duran ellerim, yarım asrı aşmış bir ömrün bütün yorgunluğunu taşıyordu. Parmaklarımın arasına sinmiş zaman, kırgınlıklar, kayıplar ve sessizce omuzlandığım yıllar; onun dokunuşuyla bir anda çözülüp dağılıyordu. Sanki annemin elleri yalnızca etten ve kemikten değildi de, insanın ruhundaki bütün yaraları bilen kadim bir şefkatten yaratılmıştı. O an, yaşımdan sıyrılıp yeniden çocuk oldum. Yeniden onun dizinin dibine kıvrılan, korkunca eteğine saklanan küçük bir çocuk… Karşımda duran kadın, doksan sekiz yıllık bir ömrü alnının çizgilerinde taşıyan koca bir çınardı. Yılların rüzgârı dallarını eğmiş, mevsimler yapraklarını soldurmuştu belki ama köklerindeki merhamet hâlâ dimdik ayaktaydı. Yine de bugün içimi paramparça eden bir şey vardı: O güçlü gövdeye ilk kez yabancı bir el değmişti. Soğuk, sert, duygusuz bir baston… Bugün anneme bir baston aldık... Annem yerinden doğrulmaya çalışırken dizlerindeki titremeyi gördüm. İşte o an içimde görünmeyen bir yer kırıldı. Çocukluğum boyunca benim gözümde yorulmayı bilmeyen bir kadındı o. Sabahın ilk ışıklarıyla uyanır, evi bir şarkı gibi dolaşırdı. Mutfağın tencerelerinde bereket kaynar, onun sesi duvarlara sıcaklık verirdi. Evin her köşesinde onun telaşı, onun neşesi, onun hayat dolu adımları yankılanırdı. Şimdi ise ayağa kalkabilmek için  bir bastona yaslanıyordu. Bastonun yere her vuruşunda çıkan kuru ses, sanki ömrümün içinden bir parçayı koparıp alıyordu. </description>
<link>https://www.antoloji.com/baston-26-siiri/</link>
<guid>3829350</guid>
<pubDate>2026-05-13T07:59:00+03:00</pubDate>
<author>Şükrullah Yavuzer</author>
</item>
 <item>
<title>Kardeşim</title>
<description>Bizim ilçemizde mevsimler, doğanın sert kanunlarıyla hüküm sürerdi; bahar nazlı bir misafir gibi geç gelir, kış ise kapıda bitiveren davetsiz bir ev sahibi gibi erkenden yerleşirdi. Çoğu zaman ilkbahar ile sonbaharın o ince tınısı arada kaynar gider; bahar tadında yaşanmaya çalışılan kısa bir yazın ardından, daha yapraklar sararmaya fırsat bulamadan kışın beyaz örtüsü üzerimize çökerdi.  Yazın sıcağında bile dağların kalbinden süzülüp gelen kaynak suları, sanki erimiş bir buz kütlesi gibi akardı. O suların altına elinizi uzattığınızda, daha parmak uçlarınız ıslanmadan buz kesilirdiniz. Çocukluk heyecanıyla arkadaşlarımızla buz gibi suyun başına dizilir, ayaklarımızı aynı anda o soğuk sulara daldırırdık. Bir dayanıklılık yarışı başlardı aramızda; lakin bu meydan okuma en fazla kırk beş saniye sürerdi. O an ayaklarınızın soğuktan değil de, keskin bir testereyle biçiliyormuşçasına sızladığını hissederdiniz. Soğutulması için suyun bağrına bırakılan karpuzlar, o ayaza dayanamayıp bir cam misali ortadan ikiye çatlardı. Bu sert coğrafyada kış ne kadar uzun ve acımasızsa, o kısa yazlar da bir o kadar kıymetli ve tadına doyulmazdı. Arada bir heyecanla izlenen at yarışlarında çıkan küçük hırçınlıkları bir kenara bırakırsak, insan ilişkilerinde kadim bir zarafet, komşuluklarda ise sarsılmaz bir hukuk vardı. İnsanların kalpleri birbirine sevgi ve saygıyla mühürlenmişti. Düğünlerin neşesi de, taziyelerin kederi de tek bir sofrada paylaşılırdı. O inanılmaz dayanışma ruhuyla herkes, bir başkasının yükünü omuzlamak için adeta birbiriyle yarışırdı. Doğanın soğuğuna inat, insan sıcaklığının hüküm sürdüğü unutulmaz bir devirdi o günler. Uzun ve çetin geçen kış aylarının ardından gelen o kısa yaz ise adeta bir ödül gibiydi; her anı kıymetli, her günü dolu dolu yaşanırdı. İnsan ilişkileri içtenliğin ve samimiyetin en güzel örneklerini taşırdı. Komşuluk hakkı gözetilir, insanlar birbirine sevgi ve saygıyla yaklaşırdı. Düğünlerde sevinçler çoğalır, taziyelerde acılar paylaşılırdı. Böylesi zamanlarda ortaya çıkan dayanışma görülmeye değerdi; herkes elinden gelenin en iyisini yapar, kimseyi yalnız bırakmamaya özen gösterirdi. İlçede yaşam, çoğu zaman zorluklarla iç içe ilerlerdi. İnsanlar geçimlerini genellikle sınırın öte yakasıyla kurdukları kaçak ticaretten ve hayvancılıktan sağlarlardı. </description>
<link>https://www.antoloji.com/kardesim-131-siiri/</link>
<guid>3826949</guid>
<pubDate>2026-05-06T19:19:00+03:00</pubDate>
<author>Şükrullah Yavuzer</author>
</item>
 <item>
<title>Son Resim</title>
<description>Ülker öğretmenimiz gülen gözleriyle sınıfa girdi. “Günaydın kuzucuklarım. Çevre konulu bir resim yarışması düzenlenecekmiş. Yarışmaya katılmak isteyenler resimlerini yapıp, resim öğretmenine teslim edebilirler” dedi.  Bu yarışma çok ilgimi çekmişti. Resim yapmayı, renklerle, boyalarla uğraşmayı seviyordum. İnsanın hayallerini, duygularını; rengârenk boyalarla kâğıda aktarması çok zevkli gelirdi bana. Akşam tamamen resim çizmeye odaklandım. Kendimce de çok güzel bir resim yaptım. Dereceye girmeği çok istiyordum öyle ki, sabahı zor ettim. İlk kez bir resim yarışmasına katılacaktım ve çok heyecanlıydım. Sabah okula vardığımda resim öğretmenini sordum. Öğretmenler odasında olduğunu söylediler. Heyecanla öğretmenler odasına girdim. Resim öğretmeni uzun boylu, iri yapılı, bıyıklı bir öğretmendi. Öğretmenler odasındaki büyük masanın etrafında on civarında öğretmen oturmuş muhabbet ediyorlardı. Resim öğretmeni bir şeyler anlatıyor diğer öğretmenler onu dikkatlice dinliyor; sonra kahkaha atıyorlardı.  “Öğretmenim” diye seslendim, bana dönmediği gibi diğer öğretmenlerle konuşmasına devam etti. Beni duymadığını düşünüp, susmasını bekledim. Susunca tekrar: “Öğretmenim” dedim. Birden bana dönerek: “Ne var?” dedi, sert bir dille. Masadaki tüm öğretmenlerin bakışları bir anda bana yöneldi. Öğretmenin sert cevabı ve öğretmenlerin bakışı beni çok tedirgin etti. Yutkundum, derin bir nefes aldım: “Şey, Resim yarışması vardı ya…”   “Eeee ne olmuş?” dedi, elimdeki resmi ona doğru uzatarak: “Ben yarışmaya katılmak istiyorum,” dedim. Sert bir hareketle elimdeki resim kâğıdını kaptı. Alaylı bir dille “O hu!” dedi. “Resim yapmışmış da yarışmaya girecekmişmiş de derece yapacakmışmış da,” diyerek resmimi, masada düzensiz bir şekilde duran diğer resimlerin üstüne fırlattı. Diğer öğretmenler de bana bakarak gülüştüler. Kutsal saydığım bir mekânda, kutsal bir mesleğin bir mensubu onurumu kırmış, beni önemsemediği gibi bir de alay etmişti. Gurum incindi, bir beden büyük önlüğümün içinde küçüldükçe küçüldüm. Ağlamamak için kendimi zor tuttum. Öğretmenin alaycı konuşması, öğretmenlerin kahkahaları beynimde zonkladı, durdu… Öğretmenler odasından hızla ayrıldım. Öğretmenler sohbetlerine kaldıkları yerden devam ettiler. </description>
<link>https://www.antoloji.com/son-resim-21-siiri/</link>
<guid>3826947</guid>
<pubDate>2026-05-06T19:17:00+03:00</pubDate>
<author>Şükrullah Yavuzer</author>
</item>
 <item>
<title>İlk Mektup</title>
<description>İlkokul üçüncü sınıfa yeni başlamıştım. O yaşta bir çocuğun dünyası, öğretmeninin sesiyle şekillenir, bakışıyla genişler, sevgisiyle güven bulur. Oysa biz, birinci sınıftan üçüncü sınıfa kadar geçen sürede dört öğretmen değiştirmiş, hiçbirine kök salacak kadar alışamamıştık. Her gelen biraz umut, her giden biraz eksiklik bırakıyordu içimizde. Sınıfımız, sürekli yarım kalan bir hikâyeye benziyordu.  İkinci dönemin başında kapı bir kez daha açıldı. İçeri giren kadın, sanki sınıfın havasını değiştirmişti. Zarif, ince yapılı, uzun boylu… Omuzlarına dökülen saçları, beyaz teni ve dudağının üstündeki küçük ben, onu ilk bakışta aklımıza kazımıştı. Dizlerine kadar uzanan çizmeleriyle sınıfa doğru yürürken, biz çocukların gözünde bir öğretmenden çok bir masal kahramanı gibiydi. Tahtaya adını yazdı: Şengül Öğretmen. “Ben İzmir’in Tire ilçesinden geldim,” dedi yumuşak ama kendinden emin bir sesle. “Sizler benim ilk göz ağrılarımsınız.” O an, içimizde bir şeyler filizlenmişti. Belki de ilk kez bir öğretmen, bizi yalnızca öğrenci olarak değil, birer emanet gibi görüyordu. Yoklama sırasında sesimizi, adımızı, varlığımızı tek tek tanıdı. Sonra sınıfa dönüp sordu: “Bu sınıfın başkanı kim?” İlhami ayağa kalktı. “ seni kim seçti?” diye sordu. İlhami “Önceki öğretmenimiz seçti.” dedi. Şengül Öğretmen’in gözlerindeki ifade değişmişti. “Böyle olmaz çocuklar,” dedi. “Temsil etmek, seçilmeyi gerektirir. Seçim ise adaletle olur.” O gün ilk kez demokrasiyle tanıştık. Tahtaya çıkan dört çocuktan biri bendim. Yüzümüz tahtaya dönükken, arkamızda yükselen küçük parmaklar aslında bize sorumluluğun ne demek olduğunu fısıldıyordu. Oylama bittiğinde sınıf başkanı seçilmiştim. Ama asıl kazandığım şey bir unvan değil, güven duygusuydu. ‎	Teneffüste soluğu duvara asılı haritanın önünde aldım. Parmaklarım, Türkiye’nin batısına doğru uzun bir yolculuğa çıktı. İzmir’i, sonra Tire’yi bulduğumda, öğretmenimizin ne kadar uzaklardan geldiğini anladım. O an, bir insanın başka çocukların hayatına dokunmak için ne kadar yolu göze alabileceğini düşündüm. O gün öğretmen, okul çıkışında beni yanına çağırdı. Birlikte bakkala gittik. Aldığı birkaç temizlik malzemesi ve bir ot süpürgesiyle yeni evine doğru yürüdük. Ev dediği yer; kerpiç duvarlı, toprak damlı, mütevazı bir yapıydı. İçeri girdiğimizde yoksulluk değil, düzen ve emek kokuyordu. Bir odada somya, küçük bir masa, iki sandalye… Ortada solgun bir halı, köşede kuzineli soba… Pencere kenarındaki küçük kitaplık ise o evin en zengin köşesiydi. “Elimden tutup kitaplığa götürdü.” “İstersen buraya gelip okuyabilirsin,” dedi. “Kitaplar paylaşıldıkça çoğalır.” O an uzattığı kurabiye bile bu teklif kadar tatlı gelmemişti. Çünkü o, karnımızı değil zihnimizi doyurmayı öğretiyordu. </description>
<link>https://www.antoloji.com/ilk-mektup-15-siiri/</link>
<guid>3826946</guid>
<pubDate>2026-05-06T19:16:00+03:00</pubDate>
<author>Şükrullah Yavuzer</author>
</item>
 <item>
<title>Bir Hayal ve Bir Öğretmen</title>
<description>BİR HAYAL VE BİR ÖĞRETMEN Bitlis’in Tatvan ilçesine bağlı, haritalarda küçük bir nokta gibi görünen ama içinde koca hikâyeler saklayan bir köy… Sırtını Nemrut Krater Gölü’ne yaslamış, yüzünü ise Van Gölü’nün uçsuz bucaksız maviliğine dönmüş bir yer burası. Dağ, sabahın ilk ışıklarıyla birlikte ağır ağır uyanır. Yamaçlarını saran ağaçlar, rüzgârın en hafif dokunuşunda bile fısıldaşır; sanki yüzyıllardır aynı hikâyeyi anlatır gibi. Nemrut’un krateri, tepede bir sır gibi saklanır. Krater gölü, gökyüzünü içine çekmiş bir ayna gibidir; mavi değil yalnızca, derin, sessiz ve insanın içine işleyen bir mavilik… Suyu durgun görünür ama bakmayı bilen için içinde binlerce yıllık bir zamanın dalgalanışı saklıdır. Dağın eteklerine serpiştirilmiş köy, sanki doğanın bir parçası gibi… Tek katlı, taş duvarlı evler dar sokakların iki yanına dizilmiş; birbirine yaslanmış, birbirinden güç alır gibi. Kapı önlerinde yılların yorgunluğu, duvarlarda rüzgârın ve karın izleri vardır. Sokaklar dardır ama hikâyeleri geniştir; her taşın altında bir çocuk kahkahası, bir hüzün, bir bekleyiş gizlidir. Nemrut Dağı’nın tepesi mavi… Öyle sıradan bir mavi değil; gökyüzünün en duru hâli gelip oraya yerleşmiş sanki. Zirvede duran Nemrut Krater Gölü, sessiz bir bilge gibi derinliğini saklar; bakana sadece rengini değil, içindeki zamanı da gösterir. Gölün yüzeyi, sabahın ilk ışıklarıyla cam gibi parlar, akşamüstü ise laciverte çalan bir hüznün aynasına dönüşür. Kraterin etrafını saran ağaçlar, yemyeşil bir kuşak gibi gölü korur. Rüzgâr dalların arasından geçerken, yapraklar fısıldaşır; doğa burada sadece görünmez, konuşur. Yeşilin her tonu, maviyle yan yana durur; biri diğerini gölgede bırakmaz, aksine birbirini yüceltir. Bu büyülü ağaçlık alana adım attığınızda, ilk başta sizi sessizlik karşılar. Ama bu bildiğiniz türden bir sessizlik değildir. İçinde sayısız hikâye saklayan derin ve tetikte bir sessizlik. Rüzgâr gölün yüzeyine dokunup kıyıdaki ağaçların yapraklarını sallarken, sanki görünmeyen bir nefes ormanın içine yayılır. Burada yürürken ayaklarınızın altında çatırdayan kurumuş dallar bu kadim mekânın dilidir. </description>
<link>https://www.antoloji.com/bir-hayal-ve-bir-ogretmen-siiri/</link>
<guid>3826945</guid>
<pubDate>2026-05-06T19:14:00+03:00</pubDate>
<author>Şükrullah Yavuzer</author>
</item>
 </channel>
</rss>
