<?xml version="1.0" encoding="UTF-8" ?>
<rss version="2.0" xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/">
<channel>
<title>Antoloji.Com - Şiir, Şair ve Edebiyat</title> <link>https://www.antoloji.com/</link>
<description>
Kültür Sanat Edebiyat Portalı. Türkçe şiir ve şair arşivi. Ş&#252;krullah Yavuzer Şiirleri
</description>
 <item>
<title>İki İnsan</title>
<description>Biz ki fırtınaların vefasız kollarında örselenmiş, Kendi yangınlarında külünü arayan iki insan. Ben hoyrat bir gemi Sen; dalgaların hırpaladığı bu yorgun geminin En emniyetli, en kuytu, en merhametli limanısın. Sana sığınmak, ebedi bir sürgünün ardından </description>
<link>https://www.antoloji.com/iki-insan-22-siiri/</link>
<guid>3888407</guid>
<pubDate>2026-10-04T22:00:00+03:00</pubDate>
<author>Şükrullah Yavuzer</author>
</item>
 <item>
<title>Sar, Hoş Olalım</title>
<description> Sar, hoş olalım, Gecenin omzuna bırakalım yorgunluğumuzu, Bir yıldız düşsün avuçlarımıza, Adı sen olsun...  </description>
<link>https://www.antoloji.com/sar-hos-olalim-2-siiri/</link>
<guid>3888406</guid>
<pubDate>2026-10-04T21:56:00+03:00</pubDate>
<author>Şükrullah Yavuzer</author>
</item>
 <item>
<title>Kum Torbası Metaforu</title>
<description> Adamın biri her gün bisikletiyle sınır kapısındaki gümrükten geçiyormuş. Bisikletinin sepetinde  ise kocaman bir kum torbası taşıyormuş. Sınır gümrük memuru durumdan şüphelenip adamı durdurmuş: "Aç bakalım torbayı, içinde ne var?" demiş. Adam torbayı açmış, memur içine bakmış; gerçekten de torba tamamen kum doluymuş. Adamın üstünü de didik didik etmiş hiç bir şey bulamamış. </description>
<link>https://www.antoloji.com/kum-torbasi-metaforu-siiri/</link>
<guid>3888138</guid>
<pubDate>2026-10-04T09:36:00+03:00</pubDate>
<author>Şükrullah Yavuzer</author>
</item>
 <item>
<title>Zirve ve Dava</title>
<description>ZİRVE VE DAVA Yola çıkarken pusulamızdan emindik. Önümüzde uzun, sarp ve taşlı bir yol vardı. Ufuk çizgisine bir mühür basacak, en yüksek dağın zirvesine davamızın bayrağını dikecektik. İnandığımız şey uğruna yürüyecek, yorulacak, düşecek ve yeniden kalkacaktık. Niyetimiz belki de gerçekten temizdi. İlk adımda yüreğimizde biz vardı. Fakat insanın en eski yanılgılarından biri, kendi ayak seslerinin yankısını hakikatin sesi sanmasıdır. Yol uzadıkça değiştik. </description>
<link>https://www.antoloji.com/zirve-ve-dava-siiri/</link>
<guid>3887281</guid>
<pubDate>2026-10-01T20:30:00+03:00</pubDate>
<author>Şükrullah Yavuzer</author>
</item>
 <item>
<title>Bu Gidişat Nereye?</title>
<description>"Fe Eyne Tezhebûn?": Yitirilmiş Pusula ve Çölleşen Vicdanlar ​Zaman, akıp giden suların ötesinde, insanlığın omuzlarına yüklenmiş ağır bir imtihan silsilesidir. Bugün asfalt sokakların, neon ışıklı caddelerin ve ekran pırıltılarının arasında yürüyen kalabalıklara bakıldığında, tarihin en kadim ve en sarsıcı sorusu boşlukta yankılanıyor: "Fe eyne tezhebûn?" — Peki, bu gidiş nereye? ​İnsanlık, pusulasını kaybetmiş devasa bir gemi gibi, hangi kayaya çarptığını bile fark etmeden karanlık sulara doğru sürükleniyor. ​Tüketim Çölünde Kaybolan Ruhlar ​Bugün modern dünya, insanı merkeze aldığını iddia ederek aslında onu tenin ve maddenin en acımasız cenderesine hapsediyor. Sokaklar; ruhunu dijital ekranlara rehin vermiş, hız tutkusuyla nefes nefese kalmış, her şeyi tükettiği halde doymayan bir açlıkla koşan insanlarla dolu. İnsan, kendi elleriyle ördüğü beton kafeslerin içinde yalnızlaşıyor; kalabalıklar arttıkça kimsesizlik büyüyor. ​"Nereye gidiyoruz?" sorusu, aslında varılacak bir coğrafyanın değil, ruhun sürüklendiği uçurumun adıdır. Değerlerin yaldızları dökülmüş, vicdanlar kaskatı kesilmiş, merhamet ise kulak arkası edilmiş bir dünyada; insan, rüzgârın önündeki kuru bir yaprak gibi savrulup gidiyor. Sahip olduklarıyla övünen ama ne için yaradığını unutan bu gidiş, ruhun kendi öz vatanından sürgün edilişidir. </description>
<link>https://www.antoloji.com/bu-gidisat-nereye-4-siiri/</link>
<guid>3883777</guid>
<pubDate>2026-09-22T19:00:00+03:00</pubDate>
<author>Şükrullah Yavuzer</author>
</item>
 <item>
<title>Aynanın Öteki Yüzü:</title>
<description>Kendi Bahçeni Yeşertmek İnsan, ömrünün büyük bir bölümünü kendi penceresinden bakmayı unutup başkalarının perdelerini aralamaya çalışarak geçiriyor. Komşunun bahçesindeki ağacın neden eğri büyüdüğünü, hangi dalının neden kuruduğunu, meyvesinin neden ekşi olduğunu konuşurken kendi bahçesindeki toprağın çatladığını fark etmiyor. Elimizde çoğu zaman paslanmış bir terazi taşıyoruz. Bir kefesine başkalarının kusurlarını, ötekine hatalarını koyuyor; sonra bütün gün tartıp duruyoruz. Kimin ne giydiğini, nasıl yaşadığını, hangi kararı neden verdiğini, nerede düştüğünü, kimden uzaklaştığını, nereye vardığını hesaplıyoruz. Fakat aynı teraziyi bir kez olsun kendi yüreğimize çevirmiyoruz. Oysa insanın en uzun yolculuğu başkalarının hayatına değil, kendi içine doğrudur. Başkalarının dallarını budamaya harcadığımız zaman, kendi köklerimizi sulamayı unutuyoruz. Ve bazen insan, başkasının bahçesindeki tek bir kurumuş yaprağı göstermek için eğilirken kendi ağacının gölgesini kaybettiğini çok geç anlıyor. </description>
<link>https://www.antoloji.com/aynanin-oteki-yuzu-siiri/</link>
<guid>3883766</guid>
<pubDate>2026-09-22T18:16:00+03:00</pubDate>
<author>Şükrullah Yavuzer</author>
</item>
 <item>
<title>Yolların Ötesi ve Gecikmiş Bir Özür</title>
<description> Başkale’nin kışları, insanın yüzüne yalnızca soğuğu değil, hayatın sertliğini de çarpardı. Ayaz, damların saçaklarında kristal bir sessizlik gibi asılı durur; toprakla taş, sanki aynı kaderin iki parçasıymış gibi birbirine mühürlenirdi. Ben, böyle bir kışın ortasında, kerpiç duvarların koruduğu mütevazı bir evde açtım gözlerimi. On kardeşin yedincisiydim. Benden önce dünyaya gelen altı kardeşim, çocuklukla gençlik arasındaki o ince köprüyü bile geçemeden hayatın ağır yükünü omuzlamışlardı. Ortaokul sıraları onların hayatında kısa bir mevsim gibi kalmış, sonra geçim derdi, aile sorumluluğu ve memleketin sert şartları yollarını başka yerlere çevirmişti. Ben ise içimde, adını tam koyamadığım bir inat taşıyordum. </description>
<link>https://www.antoloji.com/yollarin-otesi-ve-gecikmis-bir-ozur-siiri/</link>
<guid>3883730</guid>
<pubDate>2026-09-22T16:11:00+03:00</pubDate>
<author>Şükrullah Yavuzer</author>
</item>
 <item>
<title>Babadan Oğula Nasihat</title>
<description>Liderin Pusulası: Dört Halifenin İzinde Bir Ömür ​"Hikmet, müminin yitiğidir; nerede bulursa onu alır." — Hz. Muhammed (s.a.v.) ​Kıymetli evladım, ey bu makamın ve davanın taşıyıcısı bugünün yöneticisi! ​Yönetmek; sadece bir koltuğu doldurmak, kararlar almak veya kalabalıklara yön vermek değildir. Yönetmek; ateş üstünde yürürken adalet terazisini titretmemek, fırtınalar koparken limanı korumaktır. Hayatın ve makamın sarp yollarında hakikat pusulanı kaybetmemek için, Hulefâ-yi Râşidîn’in karakterini ruhuna nakşetmelisin. ​İşte seni hem vicdanen taçlandıracak hem de kalıcı kılacak o dört kutsal düstur: </description>
<link>https://www.antoloji.com/babadan-ogula-nasihat-siiri/</link>
<guid>3881361</guid>
<pubDate>2026-09-15T23:21:00+03:00</pubDate>
<author>Şükrullah Yavuzer</author>
</item>
 <item>
<title>İnsanlığın Anadili; İnsanca...</title>
<description>İNSANLIĞIN ANADİLİ: İNSANCA Seslerin binbir maskeye büründüğü, kelimelerin anlamını yitirip bazen boğazımıza takılan paslı birer demir parçasına dönüştüğü gürültülü bir çağda yaşıyoruz. Herkes konuşuyor, fakat nedense kimse birbirini duymuyor. Kelimeler çoğalıyor, anlamlar azalıyor. Cümleler uzuyor, kalpler birbirinden uzaklaşıyor. Oysa hepimizin doğuştan bildiği, fakat zamanla unutmaya yüz tuttuğu bir dil var: İnsanca... Ne bir sözlüğe sığar ne de bir gramer kitabının sayfalarında bulunur. Alfabe istemez, tercüman beklemez. Dünyanın en eski ve en berrak nehri gibi, insanın içinden doğar ve doğrudan başka bir insanın yüreğine akar. İnsanca; bir çocuğun annesine bakarken gözlerinde beliren o tarifsiz güven, yaşlı bir insanın titreyen ellerine uzanan bir el, yolda düşenin yanında bir an durup eğilen yabancının sessiz merhametidir. Bir annenin çocuğunun saçlarını okşarken söylemediği cümledir. Bir yetimin gözlerinde bekleyen umut, bir yaralının başucunda sessizce beklemektir. </description>
<link>https://www.antoloji.com/insanligin-anadili-insanca-siiri/</link>
<guid>3880820</guid>
<pubDate>2026-09-14T21:42:00+03:00</pubDate>
<author>Şükrullah Yavuzer</author>
</item>
 <item>
<title>İslam Ahlakının En Zirve Noktalarından Biri</title>
<description>İsar, İslam ahlakının en zirve noktalarından biridir; kişinin kendi şiddetli ihtiyacına ve yokluğuna rağmen, kardeşinin sıkıntısını gidermek için elindekini ona vermesi, yani başkalarını kendine tercih etmesidir. Diğerkâmlık veya özgecilik kavramlarının ahlaki ve manevi mertebedeki en derin karşılığı olan isar, fedakârlığın en saf halini ifade eder. Kur'an-ı Kerim ve Sünnetteki Yeri İsar, İslam literatüründe övülen ve müminlerin vasfı olarak zikredilen temel bir erdemdir. Haşr Suresi'nin 9. ayetinde, Mekke'den göç eden Muhacirleri Medine'de kucaklayan Ensar'ın ahlakı şu çarpıcı ifadelerle övülür: "Daha önceden Medine'yi yurt edinen ve gönüllere iman yerleştiren kimseler, kendilerine hicret edip gelenleri severler; onlara verilenlerden dolayı içlerinde bir rahatsızlık duymazlar; kendilerinde fakirlik ve ihtiyaç olsa bile onları kendilerine tercih ederler." Hz. Peygamber (s.a.v.) de isar ahlakını yaşantısıyla bizzat örneklemiş, ümmetine bu ruhu aşılamıştır. Bir gün evine gelen bir misafiri ağırlamak için yiyecek hiçbir şeyi olmadığını gören Hz. Peygamber, sahabelerinden birinin misafiri evine götürmesini istemiştir. O sahabe (Ebû Talha veya benzer bir rivayette rivayet edilen Ensarî), evindeki azıcık yemeği çocuklarının aç kalması pahasına misafire ikram etmiş, hatta karanlıkta lamba sönmüş gibi yaparak eşiyle birlikte sofrada yemek yiyormuş gibi davranarak yemeğin tamamını misafire bırakmışlardır. Bunun üzerine indirilen ilahi vahiy, bu yüksek ahlakı tescillemiştir. İslam Tarihinden ve Hayattan Çarpıcı Örnekler </description>
<link>https://www.antoloji.com/islam-ahlakinin-en-zirve-noktalarindan-biri-siiri/</link>
<guid>3877326</guid>
<pubDate>2026-09-06T16:04:00+03:00</pubDate>
<author>Şükrullah Yavuzer</author>
</item>
 <item>
<title>İlahi Nizamda Emek ve Gayretin Sırrı</title>
<description>Eylemsiz Mucize Olmaz: İlahi Nizamda Emek ve Gayretin Sırrı İlahi kudretin sınırı yoktur; Allah dileseydi mucizeleri bir "Ol" emriyle, kulun hiçbir katkısına gerek kalmaksızın doğrudan ve en kısa yoldan gerçekleştirebilirdi. Hz. Meryem’e taze hurmaları ikram etmek için ağacı silkelemesini buyurması, Hz. Musa’ya asasını denize vurmasını emretmesi, Hz. Nuh’a günlerce süren bir gemi inşa ettirmesi ve Hz. Hacer’in (sarıya/Hacer validemizin) topuğunu yere vurarak Zemzem’e ulaşması, ilahi iradenin işleyiş mekanizmasını gözler önüne seren en büyük delillerdir. Necm Suresi 39. ayette buyurulduğu gibi, "İnsana ancak çalıştığının karşılığı vardır." Allah, kullarını sadece dua eden, bekleyen ve tembellik eden varlıklar olarak yaratmamıştır. O, insanın potansiyelini ortaya çıkarmasını, iradesini harekete geçirmesini ve kaderin çarkını kendi alın teriyle döndürmesini diler. Mucize, kulun gayretinden sonra gelen ilahi bir lütuftur; gayretin kendisini ortadan kaldırmaz, aksine onu taçlandırır. Ağacı sallayan Hz. Meryem olmasaydı, belki o hurmalar dökülmeyecekti. Geminin tahtalarını tek tek çakmayan Hz. Nuh olmasaydı, tufan dalgaları arasında bir kurtuluş umudu olmayacaktı. Asayı taşa veya suya vurmayan bir Musa tasavvur edilemez. Buradaki en büyük hikmet, kulun eyleminin, ilahi rahmeti celbeden birer anahtar rolü oynamasıdır. Allah insana akıl, kol, bacak ve irade vermiştir; bu nimetlerin hakkı ise onları harekete geçirmektir. Hayatın akışında da durum bundan farksızdır. Rızık Allah’tandır ancak kuldan gayret beklenir. Şifa Allah’tandır ancak hekime gitmek, ilaç aramak insanın payına düşen adımdır. Beklemek ve sadece istemek ruhu köreltirken; çabalamak, ter dökmek ve yola koyulmak insanı hem maddeten hem de manen olgunlaştırır. Rabbin bizden beklediği, sonuç ne olursa olsun o yolda yürümemiz, elimizden gelen gayreti göstermemizdir. Zira asıl kıymetli olan, ulaşılan netice değil, o neticeye varıncaya kadar sarfedilen emeğin ve dökülen alnı terinin kendisidir. </description>
<link>https://www.antoloji.com/ilahi-nizamda-emek-ve-gayretin-sirri-siiri/</link>
<guid>3877325</guid>
<pubDate>2026-09-06T16:01:00+03:00</pubDate>
<author>Şükrullah Yavuzer</author>
</item>
 <item>
<title>Sevk Kağıdı</title>
<description>Bir hastane koridoru, zamanın eriyip gittiği, akrep ile yelkovanın birbirini kovalamaktan vazgeçtiği bir araftır; burada her nefes, görünmez bir terazide tartılır. Sedye tekerleklerinin gıcırtısı, acil servis kapılarında yankılanan yakarışlar ve beyaz önlüklerin ardına saklanmış o steril kayıtsızlık arasında, bir adam vardı. O, hiçbir yere yetişmeyen; aksine, hayatın gerisinde kalmayı seçmiş bir zaman sığırtmacı gibi duruyordu. Onu ilk karşılaştığımda başımı kaldırıp birkaç saniye öylece baktım. Kalabalığın içinde herkes bir yere yetişiyor, bir kapıdan çıkıp ötekine giriyor, telefonlar çalıyor, sedyeler hızla geçiyor, beyaz önlüklüler koridorların içinde telaşla kaybolup yeniden beliriyordu. O ise hiçbir yere yetişmiyor gibiydi. Ya da belki yıllardır yetişmeye çalıştığı tek bir yer vardı ve bir türlü oraya varamıyordu. Üzerindeki ceket, sanki başka bir adamın omuzlarından düşmüş de onun zayıflayan bedenine bol gelmiş gibi duruyordu. O koca kumaşın içinde eriyen adamın yalnızca bedeni değil, bütün bir ömrü, göğsünün sol yanına bastırdığı o buruşuk kâğıttan ibaretti. Siyah saçlarına ve sakallarına düşen aklar, kışın erkenden bastığı dağ eteklerini anımsatıyordu. Fakat yüzündeki asıl hüzün, rengini kaybetmiş teninde değil, o dipsiz, yorgun gözlerinin en kuytu köşesinde saklıydı. Orada, bütün bir felaketin ortasında küçücük bir kor gibi titreyen o “belki” vardı; insanın aklını yitirmesini göze alarak bağlandığı o son sığınak. </description>
<link>https://www.antoloji.com/sevk-kagidi-siiri/</link>
<guid>3877076</guid>
<pubDate>2026-09-05T20:19:00+03:00</pubDate>
<author>Şükrullah Yavuzer</author>
</item>
 <item>
<title>Uyan!</title>
<description>Hiç görmediğim bir şehrin ‎Hüznü var içimde ‎Annesine sığınır gibi ‎Ölümün kucağına sığınan ‎Çocukların şehri ‎Kanafani'ye öykünen </description>
<link>https://www.antoloji.com/uyan-429-siiri/</link>
<guid>3876302</guid>
<pubDate>2026-09-03T23:47:00+03:00</pubDate>
<author>Şükrullah Yavuzer</author>
</item>
 <item>
<title>Biraz Eylül'üm Biraz Sonbahar</title>
<description>Bir yaz daha bitti; Deniz kabukları toplamadan Kumlara yazılar yazmadan... Sarı kurşun bir güneş eriyor Camın pervazında, Göğsüm kilitli serin bir rıhtım </description>
<link>https://www.antoloji.com/biraz-eylul-um-biraz-sonbahar-siiri/</link>
<guid>3875612</guid>
<pubDate>2026-09-02T11:59:00+03:00</pubDate>
<author>Şükrullah Yavuzer</author>
</item>
 <item>
<title>Aynı Gemideyiz</title>
<description>Aynı gemideyiz, doğru… Ama sen ipek perdelerin ardında, denizi seyrediyorsun; ben karanlık ambarda, ağır küreklerin gölgesinde yol alıyorum. Aynı ufka bakıyoruz. Aynı yöne gidiyoruz doğru... Ama dalgalar ikimize aynı şeyi anlatmıyor. Çünkü aynı gemide olmak, aynı kaderi yaşamak değildir.  </description>
<link>https://www.antoloji.com/ayni-gemideyiz-3-siiri/</link>
<guid>3871492</guid>
<pubDate>2026-08-23T19:20:00+03:00</pubDate>
<author>Şükrullah Yavuzer</author>
</item>
 <item>
<title>Bir Çaylık Nezaket</title>
<description> Biz öğrenciyken bugünkü gibi dolaplarımız kıyafetlerle dolup taşmazdı. Bir pantolon, bir gömlek, bir kazak… Çoğumuz için bunlar yeterdi. Kıyafetlerimiz birkaç gün üst üste giyilir, kirlenince de annelerimizin ellerine teslim edilirdi. Akşam olunca evin bir köşesinde sessiz bir telaş başlardı. Annemiz, ertesi gün okulda giyebilmemiz için kirli elbiselerimizi yıkar, sobanın borusuna geçirilmiş çubuklara asardı. Islak kumaşlardan sobanın üzerine süzülen su damlaları, kızgın sobaya değdikçe ince bir “cızır cızır” sesi çıkarırdı. Biz o sesin ninnisiyle uykuya dalardık. Sabah olduğunda sobanın sıcaklığıyla kuruyan elbiselerimizi giyer, yüzümüzü yıkayıp okula koşardık. O yıllarda okul kıyafeti de bugünkü kadar serbest değildi. Kumaş pantolon, gömlek, kravat ve ceket olmazsa olmazdı. Kot pantolon giymek yasaktı. Uzun saç da öyle… Lise birinci sınıftaydım. Bir sabah uyandığımda annemin elbiselerimi yıkamadığını fark ettim. Dolabın karşısında çaresizce durup düşündüm. Kirli pantolonla okula gitmek istemiyordum. Ama başka pantolonum da yoktu. </description>
<link>https://www.antoloji.com/bir-caylik-nezaket-siiri/</link>
<guid>3871132</guid>
<pubDate>2026-08-23T02:01:00+03:00</pubDate>
<author>Şükrullah Yavuzer</author>
</item>
 <item>
<title>Korkuyorum Baba</title>
<description>Korkuyorum baba... Dediklerin bir bir çıktı. Çıkıyor... Gaz lambasının titrek ışığında, toprak tabanlı tek odanın duvarlarına vuran gölgeler meğer yoksulluğun değil, birbirimize yaslanmanın gölgeleriymiş. Aynı yorganın altına sığan on kardeş, birbirinin nefesiyle ısınırdı. Açlık bile aramıza giremezdi. Şimdi ise her biri saray gibi evlerde yaşıyor; ama hiçbir ev, o tek odanın sıcaklığı kadar insan kokmuyor. Duvarlar yükseldi, gönüller alçaldı. Evler büyüdü; aile küçüldü.  Korkuyorum baba... Eskiden kapılar kilitlenmezdi. Çünkü hırsız gelmez  komşu gelirdi. Bir tas çorbanın kokusu sokağın öbür ucuna ulaşır, "Buyurun." demeye gerek kalmadan sofraya oturulurdu. Şimdi çelik kapılar, güvenlik kameraları, yüksek duvarlar var. Fakat insanın içine çöken güvensizliği hiçbir kilit tutamıyor. Evler korunaklı, kalpler savunmasız. </description>
<link>https://www.antoloji.com/korkuyorum-baba-3-siiri/</link>
<guid>3868018</guid>
<pubDate>2026-08-15T19:28:00+03:00</pubDate>
<author>Şükrullah Yavuzer</author>
</item>
 <item>
<title>Bir Problem İki Farklı Bakış</title>
<description>BİRAZ DA MATEMATİK Millî Eğitim Müdürlüğü görevim sırasında, ilçeye bağlı küçük bir köy okulunu ziyaret etmiştim. Köyün sessizliği, okulun bahçesine adım attığımda yerini çocuk seslerine bırakmıştı. Okul binası, çevresindeki taş ve toprak evlerin arasında mütevazı bir yapı olarak duruyordu. Bahçede birkaç çocuk koşuyor, bazıları duvarın dibinde kendi dünyalarına dalmış oyun oynuyordu. Sınıfları gezerken üçüncü sınıfta matematik dersi yapıldığını öğrendim. Kapının önünde durup öğretmenden izin istedim. — Müsaadeniz olursa dersinizi dinlemek isterim. Öğretmen biraz heyecanlandı ama gülümseyerek: </description>
<link>https://www.antoloji.com/bir-problem-iki-farkli-bakis-siiri/</link>
<guid>3865105</guid>
<pubDate>2026-08-08T21:22:00+03:00</pubDate>
<author>Şükrullah Yavuzer</author>
</item>
 <item>
<title>Zirvelerin Aşkı</title>
<description>Ömer için dağlar yalnızca yükseltilerden ibaret değildir; her zirve sabrın, her patika umudun, her dere insanın kendisiyle yaptığı sessiz bir yolculuğun adıdır. O, doğayı seyreden değil; onunla aynı nefesi alan, rüzgârın dilini, taşın sabrını, suyun türküsünü dinlemeyi bilen bir dağ adamıdır. Bu tutku, zamanla bir hayale dönüşür. Hayalini bir spor kulübü kurarak gerçeğe dönüştürür. Ancak onun kurduğu kulüp yalnızca yürüyüş yapan insanların buluştuğu bir topluluk değildir; dostluğun, dayanışmanın, disiplinin ve doğaya duyulan sonsuz saygının yeşerdiği büyük bir ailedir. Her gezi başlamadan günler önce tek başına yollara düşer. Kimi zaman sislerin arasına gizlenmiş bir şelaleyi bulur, kimi zaman kartalların gölgesinin düştüğü yalçın kayalıkları keşfeder. Ayak basılmamış patikaları adımlarken yalnızca rota çizmez; insanların doğayla yeniden buluşacağı unutulmaz anların da haritasını çıkarır. Sonra gün doğmadan yola koyulurlar. Bir gün bulutlara komşu olmuş bir zirvede, ertesi gün çağlayan bir derenin kıyısında, bazen göğe uzanan kayalıkların arasında saklı bir kanyonda... Grubunun en önünde hep Ömer vardır. Adımlarını aceleyle değil, güvenle atar. Arkasına her döndüğünde yalnızca sporcularını değil, kendisine emanet edilmiş hayatları görür. Onun liderliğinde doğa yürüyüşü yalnızca kilometrelerce yol katetmek değildir. Her mola küçük bir eğitimdir. Bir kayanın yaşı, bir çiçeğin hikâyesi, bir kuşun göç yolu, gökyüzünü okuyabilmenin incelikleri, pusulanın dili, yön bulmanın sırları... Çantasındaki her malzemenin bir amacı, anlattığı her bilginin bir değeri vardır. Sporcuları yalnızca yürümeyi değil, doğayı anlamayı öğrenir. </description>
<link>https://www.antoloji.com/zirvelerin-aski-siiri/</link>
<guid>3864622</guid>
<pubDate>2026-08-07T21:47:00+03:00</pubDate>
<author>Şükrullah Yavuzer</author>
</item>
 <item>
<title>Karahindiba</title>
<description> Şehrin en gürültülü caddesinde, her gün binlerce insanın aceleyle basıp geçtiği eski bir kaldırım çatlağı vardı. İnsanlar başlarını telefonlarından kaldırmaz, adımlarını bir yerlere yetiştirme telaşıyla atarlardı. Kimse aşağıya, o daracık, karanlık taş aralığına bakmazdı. Oysa orada, haftalar önce rüzgarın bıraktığı minik bir tohum saklıydı. Üzerine basan ağır botlara, egzoz dumanlarına ve susuz geçen günlere rağmen o tohum pes etmedi. Betonun soğukluğuna inat, toprağın derinliklerine doğru incecik ama kararlı kökler uzattı. Çünkü biliyordu; yaşamak, sadece en uygun koşullarda değil, en imkansız görünen anlarda bile yönünü yukarıya çevirebilmekti. Güneşin Doğuşu Mevsim dönüp de bahar yüzünü gösterdiğinde, o karanlık çatlaktan ani bir parıltı yükseldi. Küçük bir karahindiba, yapraklarını iki yana açarak güneşe selam durdu. İlk açtığı günler, caddenin tüm gri kasvetini dağıtacak kadar parlak, göz alıcı bir sarıya bürünmüştü. Kaldırımdan sızan o küçük ışık parçası, sanki gökyüzündeki devasa güneşin yeryüzüne düşmüş minik bir kopyası gibiydi. Bir sabah, hayatın yükünden omuzları çökmüş genç bir adam oradan geçiyordu. Gözü gayriihtiyari o sarı çiçeğe takıldı. Herkesin koparıp atmak istediği, basıp geçtiği bir "yabani ot", şehrin kalbinde inatla parıldıyordu. Adam durdu, derin bir nefes aldı ve kendi kendine fısıldadı: </description>
<link>https://www.antoloji.com/karahindiba-10-siiri/</link>
<guid>3852609</guid>
<pubDate>2026-07-10T21:50:00+03:00</pubDate>
<author>Şükrullah Yavuzer</author>
</item>
 </channel>
</rss>
