<?xml version="1.0" encoding="UTF-8" ?>
<rss version="2.0" xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/">
<channel>
<title>Antoloji.Com - Şiir, Şair ve Edebiyat</title> <link>https://www.antoloji.com/</link>
<description>
Kültür Sanat Edebiyat Portalı. Türkçe şiir ve şair arşivi. Şemsettin Kaya Şiirleri
</description>
 <item>
<title>-Masallar Rüyalar ve İstanbul -</title>
<description>çözülmemiş bir gizin peşine düştüm gözlerimde buğulanmış bir akşam kulaklarımda mavinin hüznünde bir şiir karanlık tünellerinden geçtim tarihin bir sırrın güzelliğine iz sürüyordum  </description>
<link>https://www.antoloji.com/masallar-ruyalar-ve-istanbul-siiri/</link>
<guid>1384818</guid>
<pubDate>2010-04-28T12:14:00+03:00</pubDate>
<author>Şemsettin Kaya</author>
</item>
 <item>
<title>Yalancı Serüven</title>
<description>zamanın neresindeyim hangi sabahın uyanışı içimde sönmüş volkan kaynıyor bir yolculuk telaşındayım köhnemiş duygularımı güneşe çıkarıyorum </description>
<link>https://www.antoloji.com/yalanci-seruven-siiri/</link>
<guid>1367251</guid>
<pubDate>2010-03-30T09:40:00+03:00</pubDate>
<author>Şemsettin Kaya</author>
</item>
 <item>
<title>-Şehir Terminalleri ve Geride Kalanlar-</title>
<description>şehir terminallerinde bıraktım hüzünlerimi zoraki ayrılıkların ürkek çocuğuydum eskiden yüzümde ansızın beliren çizgiler cadde cadde yayılan bir şehir oldu şimdi  şehir bulvarlarında kaldı eski mahçupluğum </description>
<link>https://www.antoloji.com/sehir-terminalleri-ve-geride-kalanlar-siiri/</link>
<guid>1086570</guid>
<pubDate>2008-12-22T15:53:00+03:00</pubDate>
<author>Şemsettin Kaya</author>
</item>
 <item>
<title>Bir Masalın Gönüllü Maceraperesti</title>
<description>ben adsız bir denizin yılgın gemicisiyim hangi kumsal bekler beni başımda yuvalanmış bu fırtınalar varken ve sinsi bir rüzgar tetikte bütün aşklarımı güvertesine çıkardım ömrümün korkmuyorum artık </description>
<link>https://www.antoloji.com/bir-masalin-gonullu-maceraperesti-2-siiri/</link>
<guid>789966</guid>
<pubDate>2007-08-08T10:37:00+03:00</pubDate>
<author>Şemsettin Kaya</author>
</item>
 <item>
<title>Bir Askerin Not Defterinden-2</title>
<description>üstümden bulutlar geçer ağlamaklı yağmurlar başka şehirlere yağar bir gam çöker, sıkılırım gitmek isterim, ayaklarımda yasaklardan prangalar ve silinir yollar inadına sabah olur, inadına gece </description>
<link>https://www.antoloji.com/bir-askerin-not-defterinden-2-2-siiri/</link>
<guid>752214</guid>
<pubDate>2007-06-04T16:16:00+03:00</pubDate>
<author>Şemsettin Kaya</author>
</item>
 <item>
<title>Bir Askerin Not Defterinden 1</title>
<description>doğuşu hep güzeldi güneşin kimsenin görmediği zamanlarda kızıl ve utangaçtı ufuğa gömülürken de gülümserken de sabaha mahçuptu. ben de insanlığımdan utanıyordum o sıralar </description>
<link>https://www.antoloji.com/bir-askerin-not-defterinden-1-2-siiri/</link>
<guid>752197</guid>
<pubDate>2007-06-04T16:03:00+03:00</pubDate>
<author>Şemsettin Kaya</author>
</item>
 <item>
<title>-Göçüp Gidenlere</title>
<description>(Bilal amcanın anısına…)         onlar sonsuzluktan gelmiş gibiydiler ve ansızın gittiler ne çok sevdik öykülerini ne çok dinledik çocukluğumuzu kurutup kursağımızda </description>
<link>https://www.antoloji.com/gocup-gidenlere-siiri/</link>
<guid>467724</guid>
<pubDate>2006-06-01T12:29:00+03:00</pubDate>
<author>Şemsettin Kaya</author>
</item>
 <item>
<title>Hatice Teyze ''Öykü''</title>
<description>Hatice teyzeyle tanışmam çocukluğumun hangi dönemine denk gelmişti tam olarak hatırlayamıyorum. Çocukluğuma onun varlığıyla başlamış gibiydim. Kendimi bir çocuk gibi hissettiğimi hatırladığım andan beri hayatımda o da vardı. Evleri bizim evin önündeydi. Arka cephesi bizim avluya bakıyordu. Buna rağmen bizim en yakın komşumuzdu. Hacı Seyfi amca diye bir kocası vardı… O zamanlar düşünemediğim bir çok ayrıntıyı aradan uzun zaman geçtikten sonra bugün düşünüyorum. Onun yokluğunda şimdi geriye dönüp bakınca hakkında düşünülecek ve sorgulanacak ne çok şey varmış diye düşünüyorum... O zamanlar çocuksu dünyamın canlı renkleri içinde birçok ayrıntıdan uzaktaydım. Renkli tarafını görüyordum belki hayatın… Yada onlar bana öyle gösteriyorlardı.  Hatice teyzenin de bu konuda tartışmasız bir çabası olduğunu düşünüyorum. Çünkü bugün dönüp geriye baktığımda bana bakarken ki gülen yüzünü hatırlayabiliyorum sadece. Onu, hep o haliyle hatırlamamın nedenini de uzun zaman sorgulamadım. Onu o halinden bağımsız düşünememiştim hiçbir zaman... Yüzündeki o ifadeyle zihnimde bir bütünlük olarak yer etmişti çünkü. Hala onun, o ifadenin dışına da çıkabilecek bir insan olup olmadığı konusunda fikir sahibi değilim. Belki bu benim onu hep öyle hatırlamak isteyişimden kaynaklanıyordur. Hepimizin çocukluğunda bu şeklide kutsal bir imgeye dönüşen görüntüler kalmıştır. Yıllar sonra bunu değiştirecek düşüncelerden bile korumaya çalışmışızdır. Konu o görüntülerin üzerine doğru ilerlediğinde bilinçli bir aptallık takınıp onu deşmekten, sihrini bozmaktan çekinmişizdir. Onları öylece bırakmak, bütün gizemiyle çocukluğumuzdaki gibi kalmasını sağlamak işimize geliyordur. Sorgulamaktan kaçınarak bir soru işaretleri yumağı içinde, pembe renkler cümbüşü gibi çocukluk dünyamızın bir bölümü olarak kalmasını arzu etmişizdir bu görüntülerin. İşte Hatice teyze de benim için öyle bir imgedir. Bir insandan çok sıcak bir renk gibiydi dünyamda. Arka tarafı bizim avluya bakan evlerine baktığımda onu görebiliyordum sanki. Onun evde olduğunu hissedebiliyordum. Etrafı aydınlatan kendine özgü bir ışığı vardı. Dünyamda onun renginin  varlığını hala hissedebiliyorum… Bazı insanların sesi hiç ölmez. Sözleri unutulsa bile seslerinin rengi havada sonsuza kadar yaşar. Söylenen şeyler unutulsa bile sesler kaybolmaz. Dün gibi hatırlanır. Hatice teyzenin sesini bu yüzden hala hatırlıyorum. O, sesi ve ifadesi ile güçlü bir bütünlük olarak hafızamda varlığını hala koruyor…  Kocası Hacı Seyfi amca ise ketum bir kişilikti. Bunu  aradan yıllar geçtikten sonra daha iyi görebiliyorum şimdi. Hatice teyzeyle kıyasladığımda, onun çocukluğumda bir renge sahip olmadığını görebiliyorum. Gözlerindeki o sönmüş ışıkla çoğu zaman varlığını unuttuğum bir insandı. Şimdi dönüp baktığımda tuhaf bir merakla hiç konuşup konuşmadığını hatırlamaya çalışıyorum. Hafızamda onun konuşmasıyla ilgili hiçbir görüntü yada ses yok. Şüphesiz konuşurdu. Belli belirsiz bir sesle isteklerini iletiyordu etrafa. Bu isteklerin çoğunun o zamanki dünyamda pek yeri yoktu. Belki de bu yüzdendir konuşmasıyla ilgili hiçbir şey hatırlayamayışım... Bazı insanların seslerinin rengi yoktur. Bütün konuştukları havaya karışıp kaybolur. Zihinlerde yer etmez. Söylenenler hatırlansa bile söylenenlerin ruhu yoktur. Bu yüzden zihnimizin en arka raflarında hiç ihtiyaç duyulmayacak bir yerde dururlar. Hacı Seyfi amca da öyle biri olmalıydı. Sesinin hiçbir rengi yoktu. Aynı dünyanın içinde yaşayan silik bir kişiydi sadece. O dünyanın tam olarak bir parçası olamamıştı çocukluğumda. Şüphesiz bizimle konuştuğu olmuştur. Ama şu anda konuştuğu hiçbir anı hatırlayamıyorum. Belki de Hatice teyzenin güçlü ışığı altında onun varlığı sönmüştü. Varlığı bir gölgeye dönüşmüştü. Onun varlığının etkisini dünyamda belki de bu yüzden çok az hissetmiştim. Hatice teyzeyle aralarında epeyce yaş farkı vardı. Hatice teyze onun ikinci evliliğiydi. İlk evliliğinden iki kızı vardı. Ama evlenip gitmişlerdi. Zaman zaman, daha doğrusu meyvelerin olgunlaştığı aylarda onu ziyarete gelirler, bir süre kaldıktan sonra oturdukları şehre geri dönerlerdi. O zamanlarda Hatice teyze akşama kadar çalışmak zorunda kalırdı. Bir yandan misafirlere yemek  hazırlar öte yandan köydeki işlerini aksatmamaya özen gösterirdi. Söylenenlere göre Hacı Seyfi amcanın büyük kızı Hatice teyzeden yaşça büyüktü. O zamanlar bu tür bir konu benim için pek bir şey ifade etmiyordu. Ama şimdi dönüp baktığımda bunun olağan bir şey olmadığını anlayabiliyorum. Misafirlerin bir an önce gitmelerini en çok isteyenlerden biri bendim o zamanlar… Çünkü o sıralarda annem de pek uğrayamıyordu Hatice teyzelere… Bu yüzden ben de annemle beraber evlerine gidemiyordum. Misafirler gittikten sonra evleri yine tenhalaşırdı. Hatice teyzenin hiç çocuğu yoktu. Bunun nedenini de o zamanki aklımla hiç sorgulamadım. Bu benim aklıma gelecek bir  konu değildi… Benim hatırımda daha çok kalan şeyler, annemle beraber onlara gittiğimiz zamanlarda benimle kurduğu küçük diyaloglar ve bana verdiği ufak tefek şeylerdi. Onların evlerinde yemek yemeği çok seviyordum. Yemek yerken gülümsemesini ve şakalaşmalarını eksik etmezdi çünkü… Çoğu zaman sırf benim için yumurta pişirdiğini iyi hatırlıyorum şimdi. O zamanlar benim için olağan şeyler olmalıydı ki bunları pek düşünmedim uzun zaman… Yemekten sonra da evlerinin etrafı kapalı avlusunda özgürce oyun oynardım. O ise annemle aralarında konuşurlardı. Avluda bulunan küçük dut ağacının altında yere serdikleri şiltenin üstünde pirinç ayıklarlar yada akşam yemeği için dolma hazırlarlardı. Bu arada bende dut ağacına çıkardım. Bahçelerinde tavukları kovalardım. Bazen Hatice teyzeyle kümeslerinden sıcaklığını ellerimde hala hissettiğim yumurtaları toplardık. Annem işleri için evimize dönmesine rağmen ben akşam üzerine kadar orada bekler keçilerin boynuzlarından tutarak Hatice teyzenin süt sağmasına yardım ederdim. Bazen o bize gelirdi. Annemle beraber damda kilim silkelerlerdi. Yada bizim avluda oturup dikiş yaparlardı. Onların varlığı beni öyle mutlu ediyordu ki sonsuza kadar orada kalabilirdim. Onların ne konuştuğunu hiçbir zaman merak etmedim. Beni ilgilendiren onların olduğu bölgede hayal dünyamda ürettiğim oyunları hayata geçirmekti. Bahçede sağa sola koşturuyordum. Hayvanlarla, ağaçlarla türlü oyunlar oynuyordum. O iki kişilik toplantılarda bazen bana gömlekler dikiliyordu. Bazen arkası yırtılmış pantolonlarım yamanıyordu. Arada bir çağırarak üstümde deniyorlardı. Ta ki Hacı Seyfi amca tarladan dönene kadar sürerdi bu. İşlerin çok olduğu zamanlarda Hatice teyze de kocasıyla beraber tarlaya giderdi. Bu durumlarda evinin anahtarını anneme bırakırdı. Eksik kalan işlerini annem tamamlardı. Akşam dönüşlerinde tarladan bana mutlaka bir şeyler getirirdi. Bazen meyveler getirir bazen yenilebilen yabani ot köklerini getirirdi. Şimdi düşündüğüm zaman onun sevgisini hala benliğimde kişiliğimde hissedebiliyorum. Aradan zaman geçince okumak için yatılı okula yazıldım. Köye arada bir gelebiliyordum artık. Gelişlerime annem kadar o da seviniyordu. Mutlaka evine davet ediyordu. Yemekler yapıyordu. Kısacık süren hafta sonlarımdan sonra tekrar okula gidiyordum. Bu gelişlerimde onun yüzünde gizli bir hüzün fark etmeye başlamıştım. Yine gözleri gülüyordu. Yine şakalaşıyordu fakat o hüzün hep bir yerinde sabit duruyordu yüzünün… Belki de bu ifade hep vardı da ben büyüdüğüm için görebiliyordum artık. Bunu hiç öğrenemedim. Ortaokul yıllarımdı o zamanlar… Boyum biraz uzamıştı, küçük bir çocuk değildim artık. Bazı şeyleri merak etmeye başlamış olayların nedenlerini sorgulamayı öğrenmeye başlamıştım. Hatice teyzenin geçmişi hakkında annemle hiç konuşmamıştım. Sanki onun varlığı ile benim varlığımın başlangıcı aynı gibiydi. Her şeyini biliyor gibiydim. O var olduğundan beri ben de vardım sanki… Benim yokken bile onun var olduğunu çok sonraları anlamaya başlamıştım. Nereden geldiğini, ne zamandır Hacı Seyfi amcayla evli olduğunu, ailesinin nerede olduğunu çok sonraları düşünmeye başlamıştım. Onun benim varlığımdan önceki hayatını yok sanıyordum. Oysa onun da bir geçmişi vardı. Acıları umutları olmalıydı. İşte bütün bunları yeni yeni merak etmeye başlamıştım. Bir tatil günümde durup dururken annemle bunları konuşmaya başlamıştım. Annemin anlattığı kadarıyla Hatice teyze aynı köyden yakın bir kasabaya göç etmiş bir ailenin kızıydı. Çocukluğunda bu köyde yaşamıştı. Ama bir süre sonra ailesiyle beraber kasabaya yerleşmiş orada büyümüştü. Hacı Seyfi amca ise en başından beri bu köyde oturuyordu. Yıllar önce karısı ölmüş iki kızıyla yalnız kalmıştı. Bir süre sonra iki kızını da evlendirmişti. Kızları köyden göç edip gittikten sonra tekrar yalnız kalmıştı. Sahip olduğu epeyce bağ, bahçe ve eviyle hali vakti yerinde bir adamdı. İki kızı olmasına rağmen hep bir erkek çocuğu olsun istemişti. Malını mülkünü oğluna bırakacağını, soyunu böyle sürdüreceğini düşünmüştü. Ama karısı öldükten sonra bu umudunu yitirmişti. Kızları da evlenip gittikten sonra iyice yalnız kalınca yaşı ilerlemiş olmasına rağmen tekrar evlenmeye karar vermişti. Böylelikle hep hayalini kurduğu erkek çocuğuna sahip olacak hem de sahip olduğu malı mülkü bırakacak bir soy sürdüreceğini düşünmüştü. Hatice teyzenin babasını tanıyan Hacı Seyfi amca fırsatını bulup kızı Hatice’yi kendine istemişti. Fakat babası yaşı ilerlemiş diye kızını vermek istememişti. Hacı Seyfi amca ısrar etmesine rağmen Hatice’nin babası kararından dönmemişti. Ama Hacı Seyfi amca yılmamış ve yörede herkesin korkup çekindiği, köylülerin hastalıklarını dertlerini okuyup üfleyerek derman bulduğuna inanılan Şeyh Mehmet diye bir şeyhe gitmiş. Hatice teyzenin babasının bu şeyhten çekindiğini bilen Hacı Seyfi amca şeyhi devreye sokmak için yanında bir sürü hediye ve para götürmüş ve şeyhi ikna etmiş. Tekrar Hatice teyzenin babasına gitmişler. Adam bu defa yanında şeyhle gelen Hacı Seyfi amcaya yok diyememiş. Çünkü şeyhten çok korkuyormuş. O bunu uygun gördüyse mutlaka bir hayrı vardır deyip kızını vermiş. İşte Hatice teyze genç yaşında Hacı Seyfi amcayla bu şekilde evlenmişti. Şeyh uygun gördükten sonra Hatice teyzenin de diyecek bir şeyi kalmamış ve kaderine razı olmuştu. Ancak aradan yıllar geçmesine rağmen çocukları olmamıştı. Bunun için aynı şeyhe defalarca hediyelerle gitmelerine rağmen yıllar geçmiş ama bir türlü çocukları olmamıştı. Daha sonraları doktorlara da gitmeye başlamışlar ama bir çözüm bulamadan geri gelmişlerdi. Artık umutlarını kesmiş olmalıydılar ki ne şeyhe ne de doktorlara gitmekten vazgeçmişlerdi. Çok sonraları köyde Hacı Seyfi amcanın yaşlılıktan dolayı iktidarsız olduğu ve çocuğunun bu yüzden olmadığı, Hatice teyzenin hala kız olduğu anlatılıyordu. Hatice teyze ise bunu en başından beri biliyordu. Ama bütün sırlarını kalbine gömmüştü. Genç kızlık anılarını, hayallerini ve umutlarını kalbine gömdüğü gibi… Daha sonraları Hacı Seyfi amca bir hastalığa yakalandı. Bu yüzden bir eli aşırı derecede titriyordu. Ona bakmak Hatice teyzeye kalmıştı. Ev işlerinin yanında artık kocasının ihtiyaçlarını da gidermeye çalışıyordu. Ama yine de yüzündeki tebessümü hiç eksik etmiyordu. Fakat değişen bir şey yoktu. Zaman böylece akıp gidiyordu. Okulda geçirdiğim ikinci senenin ortalarında Hacı Seyfi amcanın durumu iyice kötüye gitmeye başlamıştı. Tatil dönüşlerimde durumunun her defasında biraz daha kötüleştiğini görebiliyordum. Bununla beraber Hatice teyze için de durum o kadar kötüye gidiyordu. Sürekli hasta kocasının başındaydı. Bağ bahçe işlerini bırakmışlardı. Sadece sonucu bekliyorlardı. Hatice teyzenin ağladığını ilk defa o günlerde gördüm. Ona o kadar yabancıydı ki ağlamak… Belki bana öyle geliyordu. Belki başka zamanlarda da ağlamıştı. Ama onu bu kadar apaçık ağlarken ilk defa görmüştüm… Annem onu teselli etmeye çalışıyordu. Şimdi düşündüğüm zaman onun tek bir şey için ağlamadığını anlayabiliyorum. Yıllarca içinde biriktirdiği, kalbine gömdüğü bir çok şey için ağlamıştı. Ardında bıraktığı bir çok acı, hayal kırıklığı ve önündeki karanlık gelecek için de ağlamıştı. Onu hiç kimse düşünmemişti. Onun da umutlarının, hayattan beklentilerinin olduğunu kimse hesaba katmamıştı. Belki de kendine ağlıyordu. Sadece kocasının düştüğü duruma değildi o gözyaşları… Başkaları tarafından kendisi için biçilmiş bir hayatı yaşamak zorunda kaldığı içindi belki… Yıllarca gülümsemelerinin arkasına gizlediği gözyaşlarının isyanıydı ağlaması…  Bütün umutlarını yok etmiş, gençliğini, kadınlığını yaşayamamıştı sanırım. Bir tek annelik güdülerini bastıramamıştı. Şimdi çocukluğuma dönüp onun o gülen yüzüyle bana yumurta pişirmesini, şekerler vermesini, giysilerimi dikmesini bir daha düşündüğümde ister istemez boğazım düğümleniyor. Bunları  şimdi daha iyi anlayabiliyorum. Ne çok duygu vardı yaşayamadığı..? Ve ne çok şeye özlem duymuştu Hatice teyze? Her şeye rağmen yüzünde o gülümsemeyi nasıl taşıyabilmişti? Bir hafta sonu köye döndüğüm zaman Hacı Seyfi amcanın vefat ettiğini öğrendim. Sırtı bizim avluya bakan evin üzerinde derin bir sessizlik vardı. Annem Hatice teyzenin günlerdir ağladığını söylüyordu. Hiç kimseyle konuşmuyormuş. Onu o halde görmek istemiyordum. Bu yüzden yanına gitmeye cesaret edemedim. Hacı Seyfi amcanın kızları gelip babalarının cenaze törenini düzenleyip tekrar gitmişlerdi. Hatice teyze yapayalnız kalmıştı hayatta. Kasabadaki anne ve babası cenazeden sonra bir süre gelip yanında kalmışlar. Onu da yanlarına götürmek istemişlerdi ama Hatice teyze bunu istememişti. Ona biçilen bu hayatın kader olduğuna inanmıştı. Daha en başından Hacı Seyfi amcayla evlendirilmesi kararına bile itiraz etmemişti. Üstelik kutsal kişiliği olduğuna inandığı bir insanın buna aracılık etmesinde bir hayır olduğunu düşünmüştü. Kocasını da hayatta olduğu sürece sevmeye çaba göstermişti. Kişisel özlemlerini kalbine gömmüş, tanrının kendisi için bu hayatı uygun gördüğüne inanarak boyun eğmişti. Annesi ve babasına da hiçbir zaman incinmemiş, kırılmamıştı. Yüzündeki o ölümsüz gülümsemeyi takınarak sahip olamadıklarına üzülmek yerine, sahip olduğu küçük şeylerle mutlu olmayı öğrenmişti. Ölümüne kadar kocasına hizmet etmekte kusur etmemişti. Kocası öldükten sonra da ona bu hayatı uygun gören anne ve babasının yanına gitmeyi kabul etmemiş, kocasının hatırasıyla yaşamaya karar vermişti. Ben ortaokulu bitirip başka bir memlekette liseye kayıt yaptırmıştım. Artık köye eskisi kadar sık gelemeyecektim. Bu yüzden onunla ilgili daha az haber alıyordum. Aradan birkaç ay geçtikten sonra köye döndüğüm bir hafta sonunda annem Hatice teyzenin buradan gittiğini söyledi bana. Annem bunu anlatırken boğazı düğümleniyordu. Ağlamamak için zor tutuyordu kendini…  Onun için de çok zor olmalıydı. Onca yıllık arkadaşı, sırdaşını kaybetmişti. Yıllarca iç içe yaşamışlardı. İşlerini, yemeklerini hep beraber yapmışlardı. İki kız kardeş gibiydiler. Elbette unutması zor olacaktı onun için… Annemi dinlerken ben de ağlamamak için zor tutuyordum kendimi. Araya giren onca zamana rağmen onun gidişi o kadar acı geliyordu ki bana… Arka tarafı avlumuza bakan evlerine dönüp baktım. Bir virane gibi geldi bana… Duvarlar ansızın yosun tutmuş, birden bire yaşlanmış, eskimiş gibiydi o ev... Hatice teyzenin o evde olmadığını hissetmek ne kötü duyguydu. Annemle göz göze gelmemeye gayret ettim. Annem anlatmaya devam ediyordu. Hacı Seyfi amca ona hiç mal mülk bırakmamıştı. Cenazeden birkaç ay sonra kızları gelip her şeyini satışa çıkarmışlardı. Hatice teyzeye de evi satacaklarını bildirmişlerdi. Bunun üzerine Hatice teyze hiçbir şey demeden bohçasını hazırlamış ve geldiği gibi anne babasına geri gitmişti. Sessiz sedasız… ‘Bir tek bizimle vedalaştı diyordu annem.’ Beni çok özlediğini söylemiş, gelince onun yerine beni öpmesini istemişti annemden… Başka herkese küsmüştü. Dayanamadım buna, ağlamaya başladım. Hayat bir kere daha onu aldatmıştı. Yine onun tercihi olmayan bir hayat bekliyordu onu. En başa geri dönecekti. Bir çok şeyini kaybettikten sonra… Nasıl bir döngüydü bu? Nasıl bir yaşamaktı? Ah sevgili Hatice teyzem ah… </description>
<link>https://www.antoloji.com/hatice-teyze-oyku-2-siiri/</link>
<guid>431049</guid>
<pubDate>2006-04-20T12:14:00+03:00</pubDate>
<author>Şemsettin Kaya</author>
</item>
 <item>
<title>-Bir Mart Sabahı Sen Yoktun-</title>
<description>bir hüzün akşamından sonraydı başım ağrılıydı. son damlasını bırakmıştı yağmur, sabahtı. kehribar kokulu bir meltem geçti ürkekçe yanımda olmalıydın toprak kabarmıştı teni kokuyordu, seni kokuyordu. </description>
<link>https://www.antoloji.com/bir-mart-sabahi-sen-yoktun-siiri/</link>
<guid>413612</guid>
<pubDate>2006-03-30T16:57:00+03:00</pubDate>
<author>Şemsettin Kaya</author>
</item>
 <item>
<title>-Yatılı Okul (Öykü) -</title>
<description>Yatılı okula yazıldığım zaman on iki yaşındaydım. Ailemden uzakta, ortaokulun birinci sınıfına başlamıştım. Yazıldığım okul, köyümüze epey uzaklıkta bir şehirdeydi. Uzun süreli tatiller gelmedikçe eve pek gidip gelemiyordum. Hem maddi imkansızlıklar buna el vermiyordu hem de derslerimden geri kalarak bana umut bağlayan ailemi hayal kırıklığına uğratmak istemiyordum. Ama şehir yaşantısını da hiç sevmemiştim. Kendimi çok güçsüz ve yalnız hissediyordum. Araba gürültüleri, gizli bir endişe ve korku barındıran insan bağırışmalarını  üstümde bir ağırlık gibi hissediyordum. Çok yalnızdım. Sokaklarda yürürken her an başıma bir olay gelecek sanıyordum. Ailemi o kadar çok özlüyordum ki bazen her şeyi bırakıp köyüme gitmek istiyordum. Ama kendi kendime verdiğim sözler ve bir gün aileme ıspatlamak istediğim başarılarımı düşünerek bundan vazgeçiyordum. Kaldığım yatılı okulda sağlık koşulları çok kötüydü. Çok çeşitli yerlerden gelmiş yüzlerce çocuk bir arada yaşıyordu. Yedi ile on beş yaşları arasında  yüzlerce çocuk vardı. Çocukların çoğu taşradan, köy ortamından geldiği için şehirdeki çocuklar gibi temizlik alışkanlıklarını edinememişti. Okulun idaresi de her şeyi aynı anda düzeltmeye yetişemiyordu. Zaten yeteri kadar personel yoktu. Sular çoğu zaman kesik oluyordu. Öğrencilerin bir kısmı yıkanma fırsatı bulamıyorlardı. Sular, içi paslanmış depolarda korunmaya çalışılıyordu. Bütün bunların dışında okulda asayişi sağlamak, çocukların didişmelerine engel olmak, onca çocuğu kontrol altına almak ayrı birer sorundu. Kavga çıkmadan biten bir gece yoktu. Her sabah mutlaka birilerinin bir eşyası çalınıyordu. Çocukların neredeyse hepsi mutsuzdu. Kimisi kötü rüyalar gördükten sonra uyanıp ağlıyordu. Geceleri uykuda annelerini çağırıyorlardı. Anladığım kadarıyla hiç biri kendini güvende hissetmiyordu. Yatakhanelerde sürekli ağır bir koku vardı. Yıkanamayan çocuklar, gece altını pisleten yaşı küçük çocuklar ve bu çocukları yaşları küçük olduğu için ezmeye çalışan büyük yaştaki çocukların gürültüleri… Bir tavşan gibi uyumak zorundaydık. Her an birileri dolabını karıştırabilir yada biri gelip ayakkabını, battaniyeni alıp götürebilirdi. Sabahları kalkıp ayakkabısını yerinde bulamayan çocuklar oluyordu. Ağlaya ağlaya görevlilere giderlerdi. O gün ayağına uyan bir ayakkabı bulunduysa ne ala… Yoksa bütün günü çıplak ayakla geçirmek hatta derslere bu vaziyette katılmak zorunda kalırlardı. En kötüsü kış aylarında yataklarına gittikleri zaman battaniyenin yerinde yeller estiğini görmek olurdu. Bu yüzden kendimi tam anlamıyla uykuya bırakıp yeterince dinlendiğimi hatırlayamıyorum. Ders çalışmak için uygun bir ortam bulamıyordum. Her yer çocuk kaynıyordu ve sürekli bağrışma halindeydiler. O kadar çoktular ki seslerini birbirlerine ulaştırmak için bağırmak zorunda kalıyorlardı. Zamanla bu onlarda bir alışkanlık haline geldiği için artık gerekmediği yerlerde de seslerini yükselterek konuşuyorlardı. Geniş salonlarda bile sürekli bir uğultu vardı. Bu yüzden önceleri ders çalışmak konusunda epeyce sıkıntı çektim. Daha sonraları bu ortama alışmış olacağım ki artık pek rahatsız olmadan çalışmaya başlamıştım. Bütün bunların yanında okuldaki ders saatleri ayrı bir kabus gibi yaşanırdı. Sınıflar tıklım tıklım doluyordu. Her sırada üç yada dört kişi otururdu. Okulda yatılı kalanların dışında çevre mahallerden gündüzlü olarak okumaya gelen çocuklar da vardı. Bunlarla beraber sınıflarımızın mevcudu neredeyse iki katına çıkardı. Böyle bir ortamda ders işlemek çok zordu. Öğretmenlerimiz de bu durumdan bezmiş gibi görünüyorlardı. Derslere isteksizce girdiklerini yüzlerinden okuyabilirdiniz. Bütün bu kalabalığın içinde kendimi kaybolmuş gibi hissediyordum. Sahip olduğum bilgileri ve yeteneğimi ortaya çıkarmak için bir türlü fırsat bulamıyordum. Öğretmenler ders boyunca konu anlatmaktan çok öğrencilerin sessiz olmalarını sağlamaya çalışıyorlardı. Böyle bir ortamda hiç kimsenin yaşadığı şeyden dolayı mutlu olabileceğini sanmıyorum. Öğretmenler de öyleydi. Bir zamanlar sahip oldukları idealist düşüncelerini, heyecanlarını kaybetmiş gibi görünüyorlardı. Onlar da bir an önce böyle bir yerden kurtulma çabası içindeydi düşündüğüm kadarıyla… Geceleri yatakhaneme geldiğim zaman o kadar yorgun hissediyordum ki kendimi, ayakta duracak hal bulamıyordum. Zayıf olan bünyemden dolayı diğer çocuklara göre daha bitkin oluyordum. Yatağıma bir an önce uzanıp dinlenmek istiyordum. Oysa duygularım farklı şeyler istiyordu. Aslında heyecanlı bir çocuktum. Sürekli konuşmak gülmek bir şeylerden söz etmek istiyordum. Ama içinde bulunduğum ortam bu isteklerimi yaşamak için uygun olmaktan çok uzaktı. Çocukların konuştuğu konular farklıydı. Daha doğrusu hiç bir şey konuşmuyorlardı, sürekli didişiyorlardı. Bu yüzden kendimi daha çok yalnız hissediyordum. Kimseyle ilişki kuramıyordum. Bunu belki de ben istemiyordum. Yalnız kalmak her ne kadar acı verici olsa da bunu ben tercih ediyordum. Böylece aylar geçti. Bu süre içinde yalnızlığımı giderecek yeni buluşlar aramaya başladım. Önceleri bir radyo almayı düşündüm. Ailemin verdiği az miktardaki parama kıyamamama rağmen dışarıya çıkabildiğim ilk hafta sonunda bir seyyar satıcıdan küçük bir el radyosu aldım. Bu çok hoşuma gitmişti. Köydeyken de evde hep radyo dinlerdim. Okula geldiğimden beri radyo dinleyememiştim. Böyle bir karar verdiğim için kendi kendimle gurur duymuştum. Bu arada radyo dinlemeyi ne kadar çok özlediğimi anladım. Çok mutlu olmuştum. Heyecanla okula geri dönüp bulduğum ilk kuytu köşede radyomu açıp dinlemeye başladım. O gün yalnız kalmayı o kadar istiyordum ki okuldaki çocuklara rastlamamak için köşe bucak kaçıyordum adeta… Kimsenin gitmediği gölgelik kuytu yerlere gidiyordum. Ders aralarında dışarı çıkmıyor, sınıfta cebimde taşıdığım radyomu çıkarıp dinliyordum. Akşamları yatmadan önce kulaklıklarını takarak dinliyordum. Çoğu zaman radyomu kapatmadan uykuya dalıyordum. Sabah uyandığımda pilleri bitmiş vaziyette buluyordum onu. Artık kendimi eskisi gibi yalnız hissetmiyordum. Köydeyken dinlediğim programları burada da dinleyebiliyordum. Bu bana aynı zamanda aileme yakın olduğum hissini veriyordu. Sanki onların yanındaymışım gibi hissediyordum. Bu yüzden eskiye göre daha iyi hissediyordum kendimi. Ama bu pek uzun sürmedi. Yine radyomu kapatamadan uykuya daldığım bir geceden sonra sabah uyandığımda radyomun yerinde yeller esiyordu. Yatağımı büyük bir titizlikle aramama rağmen bulamamıştım. Radyom çalınmıştı. Yatakhanede yatanlara doğru baktım. Ve bütün hiddetimle;  -Radyomu kim aldı..? diye bağırdım. Herhalde böyle bir sesi benden ilk defa duymuş olacaklar ki bütün çocuklar bir anda susup bana doğru baktı. Çok kötüydüm. Ne yapacağımı bilemiyordum. Bir defa daha bağırsam aynı sesi çıkaramayacaktım. Üstelik ağlayacaktım. Kimin yaptığını hiç kimse bilmiyordu. Kimi suçlayacağımı bilemiyordum. O kadar çok çocuk vardı ki… Bunu gidip görevlilere anlatmak istemedim. “Okula elektronik eşya  getirmeyin diye uyarmıştık biz sizi” diye cevap vereceklerdi. Bu bana hiçbir şey kazandırmayacaktı. Yatağımdan kalktım. Ve bütün dolapları arayacağımı söyledim. Kimse itiraz etmedi. Sonra mahçup oldum. Vazgeçtim. Yatağıma gidip oturdum ve ağladım. Neden insanlar başka insanların mutluluklarını yaşamalarına engel oluyorlardı? Bir türlü tahammül edemiyordum. Neden mutlu bir insanın mutluluğunu başka bir insan bozmak istiyordu? Neden kötülük yapmak istiyordu insanlar? Yine eski yalnız günlerime geri dönmüştüm. Birkaç gün süren keyifli zamandan sonra her şey eskisi gibi olmuştu. Öteki çoğunluk beni kendine benzetmeyi başarmıştı. Bir daha radyo almamaya karar verdim. Aynı şeyi bir daha yaşamak istemiyordum. Ama bunun yerine başka bir alternatif bulmam gerekiyordu. Benim için uzun geçen bir süre böyle bir boşlukta yaşadım. Sadece derslere giriyordum. Ayaküstü konuştuğum birkaç çocuk dışında kimseyle iletişim kurmuyordum. Akşam olunca da yatağıma çekiliyor, hiç alışık olmadığım halde erken uyumaya çalışıyordum. Bir gün Türkçe dersimiz esnasında öğretmenim aklıma çok güzel bir fikir getirdi. Okulumuzda bir kütüphane varmış. Ben dahil neredeyse hiç kimsenin bundan haberi yoktu. Haberi olsa bile kimsenin umurunda olduğunu sanmıyorum. Bu yüzden kütüphane unutulup gitmişti. Öğretmenlerin bile onca sorunun içinden akıllarına gelebileceğini sanmıyorum. Ta ki tesadüfen bir derste Türkçe öğretmenimizin aklına gelene kadar… Buna çok sevindim. İlk ders arasında yerini keşfetmeye gittim. İdare bölümünün arka kısmında kapısı kilitli bir bölüm vardı. O kadar az kullanılmış olmalıydı ki kapısı bile pas tutmuştu. Kapısı kilitli olduğu için içeri girememiştim. Dersten hemen sonra Türkçe öğretmenimi bulup kapısını açtırmasını istedim. Kütüphaneyle ilgilenmeme öğretmenim şaşırmış olacak ki; -Adın ne senin? Dedi. O gün anladım ki Türkçe öğretmenim adımı o güne kadar öğrenememişti. Bu beni biraz üzdü ama sınıflarımızın durumunu düşününce ona da biraz hak verdim. Ayrıca derslerde ben de kendimi gösterme fırsatı bulamamıştım. Ama bu bir başlangıç sayılabilirdi; -Adım Kemal öğretmenim. Kitaplara bakabilir miyim? Belki okumak için güzel kitaplar vardır diye düşünmüştüm. Dedim. </description>
<link>https://www.antoloji.com/yatili-okul-oyku-siiri/</link>
<guid>398949</guid>
<pubDate>2006-03-10T09:22:00+03:00</pubDate>
<author>Şemsettin Kaya</author>
</item>
 <item>
<title>-Gitmeler Zamanı-</title>
<description>hazan mevsimi geldi yine kuşlar göçüp gitti buralardan ufuklarda yankısı kaldı son çığlıklarının ve rüzgarın şarkısı sustu bir geçmiş daha yaşandı gözler uzaklara bakar oldu </description>
<link>https://www.antoloji.com/gitmeler-zamani-siiri/</link>
<guid>385471</guid>
<pubDate>2006-02-16T09:20:00+03:00</pubDate>
<author>Şemsettin Kaya</author>
</item>
 <item>
<title>-Beyaz At	-(Öykü)</title>
<description>						 Köyümüzün her tarafının beyaz bir kar örtüsüyle kaplı olduğu günlerinden birinin sabahında uyanmış alelacele kahvaltımı yaparak evimizin karşısındaki tepede arkadaşlarımla oluşturduğumuz kayak yerine gitmeye hazırlanıyordum. Sabahın sert soğuğu ve karlı havanın yapışkan, ıslak dünyası beni bu heyecandan hiçbir zaman alıkoyamamıştı. Altını törpüleyerek dümdüz hale getirdiğim ayakkabımı birazdan giyecek, alt tarafını kaydıra kaydıra eskittiğim pantolonumun üstüne gocuğumu giyip kapıdan rüzgar gibi çıkıp gidecektim. Her tarafın karla kaplı olduğu bir kış günüydü ve hava açıktı. Yerde beyaz bir deniz gibi serili olan karın üzerine yeni doğan güneşin ışığı vurmuş, geceleyin buzlaşmış küçük kar taneleri pırıl pırıl parlıyordu. Birazdan yükselecek güneşin etkisiyle kar sertliğini yitirmeden kayabilmek için hemen dışarı fırladım. Annemin ardımdan söylenmelerini duyamamıştım bile… Dışarısı pırıl pırıl bir kış sabahıydı. Karla kaplı avlumuzun sol yanındaki duvardan atlayarak evimizin birkaç yüz metre ötesindeki tepeye gidecektim. Gecenin soğuğunda taşlaşmış karları ezerek duvarın önüne kadar gittim. Gideceğim yeri görmek için yerde bir tümsek oluşturan taşlara basarak duvarın arka tarafında kalan geniş araziye doğru baktım. Kayak yapacağımız küçük tepenin yamacında köylülerin ağıllarından temizlenmiş gübrelerini döktükleri yerde bembeyaz bir at vardı. Alnındaki siyah benek olmasa yerdeki karın bir parçası sanılırdı. Çöplerin üstünde bir şeyler yemeye çalışıyordu. Biraz hareket edince topalladığını fark ettim. Sabahın bu saatinde bu at nereden gelmiş olabilirdi. Sanki yıllardır hep oradaymış gibi, oraya aitmiş gibi sakin bir edayla çöpleri karıştırıyordu. Duvarı hemen tırmanarak öbür tarafa atladım. Sertleşmiş karların ayağımın altında gıcırdayan sesleri arasında yer yer karlara batarak oraya doğru koştum. Tepeyi çıkana kadar nefes nefese kalmıştım. Atın benden korkup kaçmasından çekinerek yanına yavaşça yaklaştım. O hiç oralı bile olmadı. İnsanlara alışık bir at olmalıydı. Teni bembeyazdı. Upuzun bir kuyruğu vardı. Alnındaki siyah benek duruşuna bir asalet, bir ağırlık katmıştı. Çok sakin bir şekilde çöpteki kuru otları yiyiyordu. Yanına yaklaşınca başını kaldırdı ve küçük bir hamleyle yana doğru kaçtı. Bu hareket esnasında arka ayağındaki topallık ortaya daha çok çıkmıştı. Toynaklarının hareketini sağlayan eklemlerde bir sakatlık vardı. Toynağı ters dönmüş gibiydi. Nerdeyse yere değdirmeyerek yürümeye çalışıyordu. Arka ayağını kullanamıyordu. Büyük ihtimalle iyileşmeyecek bir sakatlıktı bu… Etraftaki köylerden birilerinin atı olmalıydı. Artık işe yaramayacağı düşünülmüş olmalıydı. Kış mevsimi de gelip karlar yağınca ona verecekleri yemlerle başka hayvanları doyuracaklarını düşünüp kovmuşlardı. Kendi başının çaresine bakmasına karar vermişlerdi büyük ihtimalle... Kim bilir nasıl bir attı? Ne yiğitleri sırtında dolaştırmış ne sabanlara koşulmuştu. Ya da çektiği arabalarda ne değerli şeyler taşımıştı? Kim bilir kaç kişi güzelliğine hayran kalmıştı? Ama işlerine yaramayacağını anladıkları anda terk etmişlerdi onu. Yalnız başına salmışlardı onu kurdun kuşun içine… Bu soğuk karlı havalarda ne yiyip ne içecekti? Nerede barınacaktı? Aç köpekler, kurtlar gördükleri anda, kokusunu aldıkları anda parçalayacaklardı onu… Dörtnala koşup kaçacak sağlam ayakları da yoktu. Zaten ayakları sağlam olsaydı bu hale düşer miydi? Bütün bunların farkındaymış da acısını yüreğine gömmüş, umursamaz bir tavır takınmış gibi kuyruğunu sallayarak önündeki çöpleri ayıklamaya çalışıyordu. Mağrurluğundan hiçbir şey kaybetmemişti. Bembeyazdı. Tüyleri parlıyordu. Kuyruğu upuzun, bir ressamın tuvalinden çıkmış gibi düzgün hatlarıyla bakanı hayran bırakacak bir güzellikteydi. Topal ayağını göstermemeye gayret eder gibi duruyordu. Hareket etmedikçe ayağının topal olduğu anlaşılmıyordu. Belki de böyle görünmeye gayret ederek düştüğü acıklı durumu saklamaya çalışıyordu. Çaresizliğini gizleyerek onurunu incitecek bir şekilde görünmekten kaçınıyordu sanki. Elimi uzattım ve boynuna dokundum. Gözlerim dolmuştu. İçimde sonsuz bir dilekle ayağının iyileşebilmesini umdum. Bu at benim olmalıydı. Bu at çakalların köpeklerin sofrasına yem olmamalıydı. Asaleti ayaklar altına alınmamalıydı. Her zamanki gibi mağrur olmalıydı. Yaşlanıncaya kadar, ölünceye kadar benim olacaktı. Beni sırtında gezdirecek, onunla beraber ilkbaharda rüzgarların içine dalacaktık. Geniş kanatlarını çırpan bir kuş gibi gezecektik köyümüzün bayırlarını… Beni sonsuzluğa doğru uçuracaktı. Boynunu hafifçe okşadım. Bana dönüp dostça baktı. O bakıştan sonra onu artık bu şekilde bırakamayacağımı hissettim. Arkadaşlarımla karda kayma düşüncelerimin hepsi bir anda silinmişti kafamdan. Onu peşimden götürmek için bana bir ip lazımdı. Çöplerin arasında bulduğum bez parçalarını birbirine bağlayarak işimi görecek uzunlukta bir ip yapmayı başardım. Atın boynuna geçirip bağladım. Bana hiç bir tepki göstermedi. İpin kalan kısmını da kavrayarak arkamdan çekmeye başladım. Karların içine batan ayakları ve topallığı nedeniyle arkamdan gelmekte zorluk çekiyordu. Buraya gelirken karların üstünde oluşturduğum ayak izlerine basa basa ilerliyordum. At da arkamdan seke seke geliyordu. Sabah koşarak geldiğim yolu şimdi yavaş adımlarla ve içimde sabahkilere hiç benzemeyen duygularla aşıyordum. Sabah atladığım duvarı bu defa dolanarak evimizin avlusuna kapıdan girdik. Annem kapının önündeki karları temizliyordu. Sesimizi duyunca dönüp arkasına baktı. Yanımda bir atla geldiğimi görünce önce bir anlam veremedi. Ama arkamdan gelen atın topal olduğunu görünce durumu az çok tahmin etmiş olacak ki; -Nereden buldun bu sakat atı Cemil? Dedi. -Çöplükte gördüm anne, nerden geldiğini bilmiyorum. Ama çok güzel bir at. Dayanamadım eve getirdim. Annem iyice doğrulup ata doğru bakarak; -İyi, bir şeyler ver karnını doyursun sonra sal gitsin. Baksana ayağı topal, işe yarasa bırakmazlardı. Dedi. Annemin böyle diyeceğini tahmin etmiştim. Son derece kararlı bir sesle; -Anne ben bu atı bize getirdim. Ona ben bakacağım. Çok iyi bir at. Ayağı iyileşirse işimize çok yarar.  Baksana daha gencecik… Annem: </description>
<link>https://www.antoloji.com/beyaz-at-oyku-siiri/</link>
<guid>345592</guid>
<pubDate>2005-12-09T16:15:00+03:00</pubDate>
<author>Şemsettin Kaya</author>
</item>
 <item>
<title>-Şehrin Karanlığında Aşk- (Öykü)</title>
<description>Buraya gelmeden önce büyük bir şehirde yaşıyordum. Belli bir süreden sonra rutinleşmiş bir hayatın pençeleri arasında mekik dokuyordum. O zamanlarda, sabahları güneşin doğuşundan hemen sonraki güzelliği gerçek tadıyla yaşadığımı hiç hatırlamıyorum. Bunu yaşamamak için gerçek bir nedenim de yoktu aslında… Bütün duygularımı bedenimin küçük bir cebine sıkıştırıp, bazı şeylerin değişmesini bekliyordum sanki… Gün boyu bir bedenden ibaret olan varlığımla dolaşıyordum her yerde. Bütün bunların farkındaydım. Ama bazı şeylerin değişmesinin beklentisiyle özel alanlarımı dondurmuş, hazlarımı yaşama zamanını erteliyordum. Sürekli bir çalışma içindeydim. Bir şirkette muhasebe işlerine bakıyordum. Benden sürekli bir şeyler isteniyordu. İşlerin günlük olarak bitirilmesi gerekiyordu. İşlerimi bitirdiğim zaman ise gün bitmiş oluyordu çoğu zaman. Çoğunlukla günün nasıl bittiğinin farkında bile değildim. Makine cızırtıları, ne anlattıklarına pek dikkat etmediğim ama sesleri sürekli bir uğultu halinde kulağımı dolduran insan sesleri, kağıtlar, işlevleri farklı bir sürü alet ve eşya içinde çalışıyordum. İşim çok dikkat ve dolayısıyla rahat bir ortam gerektirdiği halde, çalıştığım yer dar bir alandan, işime oranla küçük bir masadan ibaretti. Şehrin kenar mahallelerinin birinde küçük bir ev kiralamıştım. İşyeri hayatımın dışındaki zamanımın büyük bir kısmı burada geçiyordu. Kendimle baş başa kalmayı seviyordum. Yada bu hayata başladıktan sonra böyle yaşamayı sevmeye başlamıştım. Kendimce küçük bir müzik arşivi oluşturmuş, zamanımın çoğunu bu müzikler eşliğinde kitap okuyarak geçiriyordum. Şiire merak sarmıştım. Elime geçirdiğim bütün şiir kitaplarını okurdum. Sanırım insanın yalnızlık zamanlarında en yakın olduğu sanat dalıydı şiir... Müzik ve şiir… Bu meczup hayatımın belki de en canlı renkleriydi. Veya uzak kaldığım ışığın, hayatın canlı renklerinin temsilcileri olarak girmişti hayatıma bu iki güzel sanat... Gün geçtikçe insanlardan uzaklaşıyor, şiirin soyut dünyasına daha çok dalıyordum. Müzik bu yolculukta bana eşlik ediyordu. Alıştığımdan mıdır bilmiyorum, yalnızlık duygusu benim için bir tercih olmaya başlamıştı. Artık yalnız olmak bana zevk veriyordu. Bunları düşündükçe kendimden ürktüğüm de oluyordu. Acaba gün geçtikçe asosyal bir kişilik hali mi gelişmeye başlamıştı bende? Bu bir çöküş müydü? Bir depresyon mu yaşıyordum? O günlerin güncel olaylarına yabancı kaldığım için çoğu zaman işyerinde konuşulan konulara da katılamıyordum. Acaba insanlar dışarıdan bana baktıkları zaman neler düşünüyorlardı. Tuhaf bir adam gibi mi görünüyordum. İşlerim aksamıyordu, yanlışlar yapmıyordum ama insanlar tarafından normal biri gibi görünmediğimi hissediyordum. Bu bende bir kompleks haline dönüşebilirdi. Bir an önce bir şeyler yapmalıydım. İnsanların şüphe ve endişeyle yaklaştıkları bir insan görüntüsünden uzaklaşmalıydım. Bunu en azından yaşantımın gereklerini karşılayan işimin geleceği için yapmalıydım. Kendi evimdeki görüntüm pek sorun değildi. Bu sadece beni ilgilendirirdi. Kendi yaşantımdan pek de rahatsız değildim. Ama başkalarının ilgileri beni rahatsız ediyordu... Bir şeyler yapmalıydım. …  Onunla tanışmam bir tesadüften ibaretti. Her zamanki gibi evde dinlediğim müziklerden almak için bir cumartesi günü plakçıya gitmiştim. Çoktandır almayı düşündüğüm, aslında kimsenin pek ilgilenmediği birkaç albüm arıyordum. Plakçıdaki tezgahta kendi müzik anlayışıma uyan alana doğru ilerlerken,  onun sesiyle irkilmiştim. -Merhaba Ergin! Şaşırmıştı: </description>
<link>https://www.antoloji.com/sehrin-karanliginda-ask-oyku-siiri/</link>
<guid>340309</guid>
<pubDate>2005-11-29T14:12:00+03:00</pubDate>
<author>Şemsettin Kaya</author>
</item>
 <item>
<title>Gidemiyorum-</title>
<description>eksik kalmış bir sevda mektubu bitirilemeyen bir veda imgesiz bir şiir gibi senin varlığın bir yanımda bir yanda ürküten bir hürriyetin kıyısında başlanmamış bir hayatın gizemiyle </description>
<link>https://www.antoloji.com/gidemiyorum-22-siiri/</link>
<guid>281716</guid>
<pubDate>2005-07-15T16:05:00+03:00</pubDate>
<author>Şemsettin Kaya</author>
</item>
 <item>
<title>-Hoyrat Bir Gecenin Hüzünlü Yalnızı-</title>
<description>geceye hüznü düştü yağmurların perdelerde bir şeytan oyunu başlamış lambanın ışığı titrek, umut vermiyor karanlık üstüme geliyor duvarlardan bütün kuşanmışlığıyla gece kapıya dayanmış lambada alev titrek, korkak, yenilgiye baştan teslim </description>
<link>https://www.antoloji.com/hoyrat-bir-gecenin-huzunlu-yalnizi-siiri/</link>
<guid>257318</guid>
<pubDate>2005-05-03T14:45:00+03:00</pubDate>
<author>Şemsettin Kaya</author>
</item>
 <item>
<title>Nergis Çiçeği              ''Öykü''</title>
<description>Yürüyordu… Yaklaşık kırk dakika sonra bahçenin olduğu yere varacaktı. Ama yolun uzamasını her günkünden daha fazla istiyordu bugün… Çünkü yol boyunca hayalini kurduğu şeyler tükenmeden, yolun bitmesini, kurduğu düşlerin yarım kalmasını istemiyordu. Bir dizi filmi gibi her gün kurduğu düşlerine kaldığı yerden devam ediyordu. Onlar onun hayatının bir parçası haline gelmişti. Bu gün yine o hayallerine kaldığı yerden devam ederek yürüyordu. Bir gün evi olunca küçük bir bahçe yapacaktı. Orada sebze, yetiştirecekti. Evin bahçenin bir bölümünü ayırarak, orada da hayvanlar beslemeyi düşünüyordu. Bahçesinin bir bölümüne de en sevdiği çiçekleri ekecekti. En sevdiği çiçeklerin başında kokusunu çok sevdiği nergis çiçeği geliyordu.  Baharın en erken müjdecileriydi nergisler… Şubatla beraber kırlarda, kaya diplerinde, kimi yol boylarında öbek öbek nergis çiçekleri açardı… O sihirli kokularıyla her tarafı  cennete çeviriyorlardı. Bu çiçekleri günün birinde kendi bahçesine de ekmek istiyordu. Bugünler tam da nergislerin açma zamanıydı.…Birazdan, Alicenin Kuyusunu geçtikten sonra sağ yamaçtaki kayanın dibinde her yıl olduğu gibi yine açmış nergislerle karşılaşacağını düşünerek adımlarını istem dışı hızlandırdı. Alice Kuyusuna göz ucuyla bir bakış attıktan sonra hiç duraklamadan yoluna devam etti. Bu, bir neden olmadığı sürece yapmadığı bir şeydi.  Alicenin Kuyusu onun için bu yolun en vazgeçilmez parçalarından biriydi çünkü. Buradan geçtiği her gün, geç kalmış olsa bile bir süre yoluna ara verir, eğer kurduğu düşler varsa onları da bir yerde dondurarak kuyunun başına çömelir ve dakikalarca kuyunun dibindeki suyu seyrederdi. Suyun yansımalarına dalıp yaşamın farklı boyutlarına giderdi.  Bu esnada zamanı durdurur, en sevdiği yönleriyle arkadaşlarını, annesini, babasını ve kardeşlerini de yanına alarak, kurallarını kendi belirlediği fani bir hayatın ayrıntılarında yaşamaya çalışırdı.   Bugün Alicenin Kuyusunu adımlarının hızını pek düşürmeden geçmişti. Alicenin Kuyusu nasıl olsa her zaman oradaydı. Ama nergisler her zaman oldukları yerde kalmayacaklardı. Ömürleri pek kısaydı,  dünyada pek uzun süre kalmıyorlardı. Belki dünya onlar için çok vahşiydi ve buna katlanacak kadar güçlü değillerdi. Sebep her ne olursa olsun, nergis çiçekleri kısa zaman sonra etrafta görülmeyeceklerdi. Mart ayının son günleriydi. Hatta bu günlerde açan nergisler için, baharın farkına geç varmış  tembel nergisler denilebilirdi. Bunlar ilk açanlar kadar canlı olmazlardı. Fakat yine de görülmeye, koklanmaya değerdi bu çiçekler… Bir süre yürüdükten sonra yamaçtaki kayalıkların uç tarafları görünmeye başlamıştı.  Bir bahar sabahı olmasına rağmen bugün havada bir geç kalmışlık duygusu vardı sanki… Kuşlar, böcekler uykunun sersemliğinden daha sıyrılamamışlar, ilkbahar sabahlarının o cıvıltılı atmosferini yaratacak zamanı bulamamışlardı sanki. Belki de bu onun ruh haliyle ilgili bir durumdu. Yol boyunca içine daldığı düşüncelerden dolayı dış dünyadaki hareketliliğin farkına varamamıştı. Bu düşüncelerle bir yüz metre yürüdükten sonra yamaçtaki kayalara  yaklaşmıştı. Kayalıklar yaklaşık iki yüz metre uzaklıkta olmalarına rağmen şimdiden gölgeliklerinde beyazımsı bir hareketlilik göze çarpıyordu. Kayaların dibinden aşağıya doğru bir kuzu sürüsü otlanmaktaydı sanki… Bunlar, kayaların diplerinden aşağıya doğru yayılmış nergis öbekleriydi. Adımlarını onlara doğru hızlandırarak yürümeye devam etti. Birkaç dakika sonra kendini nergis kokuları içinde buldu. Yüzlerce nergis çiçeği etrafı kokular içinde bırakmıştı. Bir süre etrafta kararsızca gezindikten sonra bulduğu büyük bir taşın kenarına biraz dinlenmek için oturdu. Yolun bitmesine daha yirmi dakikaya yakın bir zaman vardı. Birazdan kalkıp tekrar yoluna devam edecekti. İstemsiz bir şekilde adımlarını hızlandırmış olmanın verdiği yorgunluğu hissediyordu dizlerinde…Bu günkü yolculuğu her zamankinden biraz daha yorucu olmuştu. Bu yoldan o kadar çok geçmişti ki en küçük ayrıntıyı bile biliyordu artık. Etraftaki her nesnenin yeri, biçimi beynine kazınmıştı.  </description>
<link>https://www.antoloji.com/nergis-cicegi-oyku-siiri/</link>
<guid>232263</guid>
<pubDate>2005-02-11T09:23:00+03:00</pubDate>
<author>Şemsettin Kaya</author>
</item>
 <item>
<title>Bir Kadın</title>
<description>bir kadın ömrü gözlerinde kalmış dünleri yaşamakta yüreği tersine yaşayabilmek umudunda her şeyi yaşanmışlıklarını ters yüz çevirebilmek hayatının ve gözlerini yeniden açmak gençlik çağına </description>
<link>https://www.antoloji.com/bir-kadin-16-siiri/</link>
<guid>227495</guid>
<pubDate>2005-01-24T11:12:00+03:00</pubDate>
<author>Şemsettin Kaya</author>
</item>
 <item>
<title>-Her Şey Yine Sen</title>
<description>bir köpek inliyor kuytuda yürüyorum çöp bidonları, sokak satıcıları evsizler ve dar kaldırımlar seni hatırlatıyor caddeler aşıkçılık oynayan yeni yetme çocuklar </description>
<link>https://www.antoloji.com/her-sey-yine-sen-siiri/</link>
<guid>223814</guid>
<pubDate>2005-01-10T10:18:00+03:00</pubDate>
<author>Şemsettin Kaya</author>
</item>
 <item>
<title>Gidişin</title>
<description>Gidişin ince bir sızıydı yüreğimde Ansızın başladı ve yıllarca süren, Gidişin bir kasım sonuydu. Bu son bitmedi mevsimler değiştikçe Ağustosta da ağladım yokluğuna, Mayısta da gözüm yaşlıydı. </description>
<link>https://www.antoloji.com/gidisin-151-siiri/</link>
<guid>194499</guid>
<pubDate>2004-09-27T09:36:00+03:00</pubDate>
<author>Şemsettin Kaya</author>
</item>
 <item>
<title>Bir İntiharın Son Çığlığı</title>
<description>midem bulanıyor. şehrin meydanlarına gölge düşmüş caddelerde böcekler geziniyor bir dev dışkılamış bu akıntıyı  başım dönüyor. </description>
<link>https://www.antoloji.com/bir-intiharin-son-cigligi-siiri/</link>
<guid>189736</guid>
<pubDate>2004-09-10T09:30:00+03:00</pubDate>
<author>Şemsettin Kaya</author>
</item>
 </channel>
</rss>
