<?xml version="1.0" encoding="UTF-8" ?>
<rss version="2.0" xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/">
<channel>
<title>Antoloji.Com - Şiir, Şair ve Edebiyat</title> <link>https://www.antoloji.com/</link>
<description>
Kültür Sanat Edebiyat Portalı. Türkçe şiir ve şair arşivi. Selin &#214;zalan Şiirleri
</description>
 <item>
<title>En Güzel Mağlubiyetim.</title>
<description>En Güzel Mağlubiyetim  İnsan en çok, yenilmeyeceğine inandığı yerde yanılırmış.  İşte bu yazının hikâyesi de tam olarak buradan geliyor.  </description>
<link>https://www.antoloji.com/en-guzel-maglubiyetim-siiri/</link>
<guid>3890381</guid>
<pubDate>2026-10-09T16:51:00+03:00</pubDate>
<author>Selin Özalan</author>
</item>
 <item>
<title>“eylül Gibi Sev Beni” ??</title>
<description>Bahar gibi sev beni, çiçeklerimden kendine bir taç yap. Eylül gibi sev beni, serin ama derin, sessiz ama kuvvetli.  Bazen yağmur ol üstüme, </description>
<link>https://www.antoloji.com/eylul-gibi-sev-beni-siiri/</link>
<guid>3884907</guid>
<pubDate>2026-09-25T14:52:00+03:00</pubDate>
<author>Selin Özalan</author>
</item>
 <item>
<title>Kendime geç kalmışım</title>
<description>Onca sıkıntıyı çektin… Peki kim için, kimin uğruna bu kadar zorlandın? Hani “çok sevdiğim” dediklerin nerede? Düştün, sana güldüler. Yardım istedin; dost bildiklerin bile elini tutmak yerine seni daha da yaraladı. Hâlâ anlamadın mı, insanın bazen kendinden başka kimsesi olmadığını? Kimseye elini fazla uzatma. Çünkü bazı insanlar verdiğinle yetinmez, senden hep daha fazlasını bekler. Sen ne kadar fedakârlık yaparsan yap, bir gün yetmediğini hissettirirler. Düştüğünde elinden tutmak yerine üzerine basarlar. Sonra da dönüp “Sen çok abartıyorsun.” derler. Herkese yetişmeye çalıştım, herkese güvendim ama sonunda kendimle kaldım. Senin asıl sorunun ne biliyor musun? Kendini insanlara o kadar çok kaptırmışsın ki zamanla gerçekten neye ihtiyacın olduğunu unutmuşsun. Onlar için yaşamış, onların dertlerine koşmuş, onların eksiklerini tamamlamaya çalışmışsın. Sen onların eksikliklerini tamamlamaya çalışırken aslında kendinden bir adım daha uzaklaşmışsın. Kendi eksikliklerine de bir o kadar yabancılaşmışsın. Sen verdikçe onlar daha fazlasını istemiş; sen ise fark etmeden kendinden eksilmişsin. Sonra bir gün kendini kaybolmuş hissetmişsin. Çünkü onlara hep “evet” demişsin. Bir kez “hayır” dediğinde ise yanında kimseyi bulamamışsın. “Yetemedim.” demişsin. Hayır… Sen yettin. Hem de fazlasıyla. İnsanlar sadece sahip olduklarıyla yetinmeyi bilmiyor. Sen aslında başkalarına koşmaktan kendine geç kalmışsın. Tüm mesele bundan ibaret. Aklın varsa artık başını kendin okşa. Kendi yarana kendin merhem ol. Sen kendini sev ki dışarıdan gelecek iki övgü dolu söze, iki güzel cümleye muhtaç kalmayasın. Ve ne garip… İnsan herkesten uzaklaşmayı öğrense de bazı seslerden kaçamıyor. Sesin yankılanıyor her yanımda, ama yanımda yoksun işte. İçim paramparça, viraneyim; dışımda ise güller açıyor. Kimse içimde kopan fırtınaları bilmiyor. Herkes gördüğü kadarını biliyor beni. Hikâye bundan ibaret işte… Herkese güçlü görünürken içimde sessizce dağılıyorum. Çünkü herkese yetişmeye çalışırken, en çok kendimi geride bırakmışım. </description>
<link>https://www.antoloji.com/kendime-gec-kalmisim-2-siiri/</link>
<guid>3884706</guid>
<pubDate>2026-09-24T23:36:00+03:00</pubDate>
<author>Selin Özalan</author>
</item>
 <item>
<title>Zincirleri kırdığın yer</title>
<description>Ailelerin çocuklar üzerindeki baskıları o kadar kuvvetli ki, zamanla o ailenin görüşü çocuğa işliyor. Bir baba düşünün, “Yapamazsın.” diyen. Ama özgür ruhlu bir çocuk düşünün. İşte asıl özgürlük, o zincirleri kırmaya başladığında başlıyor.  Herkes sana “Yapamazsın.” diyecek, güvenin kırılacak, yalnız kalacaksın. Ama kendine inandığın zaman, sana o lafları diyenlerin hepsi bir bir gelip seni tebrik edecek. Asıl olay aslında bakış açısından geçiyor.  Sağlıklı düşünen her birey, kendi ayakları üstünde durmayı zor yollarla da olsa öğreniyor. Bazıları altın kaşıkla dünyaya gelir, bazıları sıfırdan inşa eder kendi hayatını. Önemli olan zenginlik ya da fakirlik değil, önemli olan düşüncedir.  </description>
<link>https://www.antoloji.com/zincirleri-kirdigin-yer-siiri/</link>
<guid>3884302</guid>
<pubDate>2026-09-24T00:45:00+03:00</pubDate>
<author>Selin Özalan</author>
</item>
 <item>
<title>Bu satırlar bilir beni</title>
<description>Gece yarısı, konağın kandil ışığında pencereden Boğaz’a bakıp hissettiklerimi döktüm bu satırlara. Siz bilemezsiniz, bu satırlar bilir beni. Onlara sorun beni. Beni anlamak için önce gerçekten bana çok yakın durun. Zira ben herkese biraz mesafeliydim.  Herkesten farkım yok belki de. Ama öğrendiğim şeyleri acı çeke çeke öğrendim. Belki de bu yüzdendir mesafeli oluşum.  Hiç düşündünüz mü?  </description>
<link>https://www.antoloji.com/bu-satirlar-bilir-beni-siiri/</link>
<guid>3879170</guid>
<pubDate>2026-09-11T01:43:00+03:00</pubDate>
<author>Selin Özalan</author>
</item>
 <item>
<title>İki dünya arasında</title>
<description>İçimdeki dünyaya sığamadım, çünkü orada biriken kelimeler susmayı bilmiyordu.  Anılar gitmek istemiyor, duygular yer bulamıyordu kendine. </description>
<link>https://www.antoloji.com/iki-dunya-arasinda-10-siiri/</link>
<guid>3879159</guid>
<pubDate>2026-09-11T01:20:00+03:00</pubDate>
<author>Selin Özalan</author>
</item>
 <item>
<title>Ailelerde Evlatlar Arası Ayrımcılık: “koruma” Diye Adlandırılan Yaralar</title>
<description>Ailelerde evlatlar arası ayrımcılık… Bunu ister farkında olarak ister de olmayarak yaptığınız zaman ebeveynler buna kendi aralarında “koruma içgüdüsü” diyor. İşte yok “endişeleniyorum”, işte “o ablan veya kardeşin senden daha dirayetli, kendini korumasını bilir, nerede ne yapılması gerektiğini bilir ama sen, sen öyle değilsin” diye diye topluma kazandırmak yerine toplumdan silinen bir yetişkin yetiştiriyorsunuz ve sonra gene suçu o çocuğa atıyorsunuz. Çocuğun kendisine güvenmesini sağlayacak bir alan bırakmadan, sürekli onun yerine karar vererek, sürekli onu diğer kardeşiyle kıyaslayarak ve sürekli “sen kendini koruyamazsın” mesajı vererek aslında onu hayata hazırlamıyorsunuz; tam tersine, hayat karşısında kendisinden şüphe eden bir insan yetiştiriyorsunuz. Sonra da o çocuk büyüyüp özgüvensiz olduğunda, kendi kararlarını vermekte zorlandığında, insanlara karşı kendisini ifade edemediğinde dönüp yine “Neyin eksikti mesela?” diye soruyorsunuz. Neyin eksikti? Aileler arasında artık kalıplaşmış bir cümledir ama bir o kadar da iğrenç bence: “Neyin eksikti?” Eksik olan sizce de göz önünde değil mi? Eksik olan duyulmamış olmamız, hep ayrımcılığa maruz kalmış olmamız değil mi? Çünkü bir çocuğun ihtiyacı yalnızca yemek, kıyafet, okul ve maddi imkânlar değildir. Bir çocuğun psikolojik olarak da beslenmeye ihtiyacı vardır. Dinlenmeye, anlaşılmaya, olduğu kişi olarak kabul edilmeye, hata yaptığında aşağılanmamaya, fikrini söylediğinde susturulmamaya, korktuğunda küçümsenmemeye ve en önemlisi kendisine güvenilmesine ihtiyacı vardır. Ama biz ne yaptık? Bir tarafın duygularını, isteklerini ve sınırlarını daha değerli görürken diğer tarafın hislerini sürekli sorguladık. Birinin davranışlarını “O bilir.” diye kabul ederken diğerine sürekli “Sen bilmezsin.” muamelesi yaptık. Sonra da büyüyen o çocuğa “Neden özgüvenin yok?” diye sorduk. Oysa özgüven gökten düşmüyor. Bir çocuğa yıllarca “Sen yapamazsın.”, “Sen beceremezsin.”, “Sen kendini koruyamazsın.”, “Sen diğer kardeşin gibi değilsin.” derseniz, o çocuk bir süre sonra bunları yalnızca sizin söylediğiniz sözler olarak değil, kendi gerçeği olarak görmeye başlar. Bir çocuğun zihninde sürekli “Acaba yanlış mı yapıyorum?” düşüncesi oluşur. Kendi kararını verirken bile ailesinin ne diyeceğini düşünür. Bir şey yapmak istediğinde önce izin arar. Bir seçim yaptığında suçluluk hisseder. Hayır dediğinde kendisini kötü hisseder. Çünkü yıllarca ona kendi sınırlarını çizmek değil, başkalarının çizdiği sınırların içerisinde yaşamak öğretilmiştir. “Biz sana güveniyoruz.” Tabii ya, tabii canım, siz zaten güvenirsiniz. Sizler böyle değil misiniz zaten? Bizden daha mı iyi bileceksiniz? Güveniyorsanız neden sürekli kontrol ediyorsunuz? Neden bir evladınız dışarı çıkmak ister, sorgulamazsınız ama diğer evladınız izin ister, çıkmakta habire ararsınız? Neden birinin nerede olduğunu merak etmezken diğerinin attığı her adımı takip edersiniz? Birinin dışarı çıkmasını normal karşılarken diğerinin dışarı çıkmasını sanki kesinlikle yanlış bir şey yapacakmış gibi değerlendirirsiniz? Bu meraktan çıkıp artık bildiğiniz taciz oluyor. Çünkü sürekli aranmak, sürekli nerede olduğunun sorulması, kararlarına karışılması, özgürlüğüne karşı çıkılması, attığın her adımın kontrol edilmesi bir noktadan sonra korumak olmaktan çıkıyor. İnsan kendisini kendi hayatının içinde bile özgür hissedememeye başlıyor. Kendi özel alanımız bile yok. Evlatlar arasında birinin özel alanına saygı duyulurken diğerinin özel alanına saygı duyulmuyor ve sürekli sanki yanlış bir şey ya yapacak gibi ya da yaptı gibi davranıyorsunuz. Oysa bir çocuğa özel alan bırakmak, onu sevmemek değildir. Tam tersine, onun bir birey olduğunu kabul etmektir. Çocuk büyür. Bir gün yetişkin olur. Kendi hayatını kurmak, kendi kararlarını almak, kendi seçimlerinin sorumluluğunu üstlenmek ister. Fakat bazı aileler çocuğun büyüdüğünü kabul etmekte zorlanır. Çünkü yıllarca koruma adı altında kontrol etmeye alışmışlardır. Çocuğun kendi kararını vermesi onlara göre “söz dinlememek”, kendi sınırlarını çizmesi “saygısızlık”, farklı bir fikir söylemesi “kıskançlık”, kendi hayatını yaşamak istemesi ise “aileden uzaklaşmak” olur. Oysa bir insanın ailesini sevmesi, ailesinin onun hayatının tamamını yönetmesine izin vermesi anlamına gelmez. Siz yönetmek istiyorsunuz ama yönetemezsiniz. Bir nokta sonra yönetemezsiniz. Çünkü evlatlarınız sizin uzantınız değildir. Siz evlatlarınız aynı sizin gibi olsun istiyorsunuz. Onların ayrı bir birey olduğunu her zaman unutarak, onların ayrı bir fikirleri olduğunu unutarak her şeyimize karışıyorsunuz. Kendi doğrularınızı onların hayatına uygulamaya çalışıyorsunuz. Kendi yaşadıklarınızı onların da yaşaması gerektiğini düşünüyorsunuz. Kendi korkularınızı onların hayatına taşıyorsunuz. Kendi toplum baskınızı onların omuzlarına yüklüyorsunuz. Sonra da neden bu kadar yorulduklarını anlamıyorsunuz. Bir çocuk ailesinin yanında kendisi olamıyorsa, sürekli bir şeyleri yanlış yapmaktan korkuyorsa, sürekli kendisini açıklamak zorunda hissediyorsa, orada yalnızca bir aile baskısından değil, çocuğun psikolojik gelişimini etkileyen ciddi bir durumdan söz etmek gerekir. Çünkü sürekli eleştirilen ve kontrol edilen çocuk zamanla kendi iç sesini kaybedebilir. Kendi ne istediğini anlamak yerine ailesinin ne istediğini düşünmeye başlayabilir. “Bunu yaparsam annem ne der?”, “Bunu söylersem babam kızar mı?”, “Bunu giyersem ne düşünürler?”, “Şuraya gidersem sorun çıkar mı?” diye yaşarken insanın kendi hayatıyla arasına görünmez duvarlar örülür. Ve siz o duvarları yıllarca ördükten sonra bir gün çocuğunuza dönüp “Neden bu kadar içine kapanıksın?” diye sorarsınız. Sürekli bizim yakınımızda olsun, sürekli benim istediğim olsun diye diye zamanla sizden nefret eden, hatta var oluş amacını bile sorgulayan, herkesten kendini alıkoyan, depresif, sürekli öfkelenen gençler ortaya çıkıyor. Çünkü baskı altında büyüyen bir insanın içinde yalnızca itaat oluşmaz; bazen büyük bir öfke de birikir. Çocukken ifade edilemeyen duygular büyüdükçe öfkeye, uzaklaşmaya, içe kapanmaya ve insanlardan kendini geri çekmeye dönüşebilir. Ama ne yazık ki ele âlem ne der lafı ağzınıza dolanmış, bir türlü gitmiyor. “El âlem ne der?” Peki el âlem benim hayatımı mı yaşayacak? Benim yerime üzülecek mi? Benim yerime pişman olacak mı? Benim yerime nefes alacak mı? Hayır. O zaman neden benim hayatımı onların düşüncelerine göre şekillendiriyorsunuz? Neden kendi çocuğunuzun mutluluğundan önce hiç tanımadığınız insanların ne düşüneceğini önemsiyorsunuz? Neden toplumun gözündeki görüntünüz, evladınızın kendi hayatındaki huzurundan daha önemli hâle geliyor? Bazen ebeveynler farkında olmadan çocuklarının üzerinde “el âlem” üzerinden bir korku sistemi kuruyor. Çocuk kendi istediğini yapmak yerine insanların ne düşüneceğini hesaplıyor. Kendi mutluluğunu değil, başkalarının onayını arıyor. Böyle yetişen bir insanın özgürleşmesi de kolay olmuyor. Çünkü özgürlük yalnızca dışarı çıkabilmek değildir. Özgürlük, kendi kararını verebilmek, kendi hayatının sorumluluğunu alabilmek ve kendi seçimlerinin arkasında durabilmektir. Ben nişanlıyım. Hâlâ, hâlâ bakın hâlâ, karşılıyor “Ne yapacağım, ne edeceğim?” diye. Ama diğer yandan kardeşim öyle, istediği şeyleri yapar. Neden? Çünkü çalışıyor. Neden çalışıyor, neden erkek gibi? Bu kalıpları size kim öğretiyor ya da siz nerden duyuyorsunuz? Bir insanın özgürlüğünü neden cinsiyetine, ekonomik durumuna ya da aile içindeki rolüne göre belirliyorsunuz? Neden bir erkek evlat kendi kararlarını verebilecek kadar güçlü görülürken bir kız evlat hâlâ korunması, yönlendirilmesi, kontrol edilmesi gereken biri olarak görülüyor? Neden bir kardeşin çalışıyor olması ona daha fazla özgürlük kazandırıyor da diğerinin kendi hayatını kurmak istemesi sürekli sorgulanıyor? Bir şey dediğim zaman, sadece nedenini sorgulamak istediğim zaman, bana “Niye bunlar sağlanmıyor?” dediğim zaman ise dediğim onca laf ağzıma tıkanıyor. Yok işte “kıskançsın.” Hayır. Belki kıskanç değilim. Belki sadece adalet istiyorum. Belki kardeşimde olan bir şeyin bende neden olmadığını anlamaya çalışıyorum. Belki aynı hayatı istemiyorum ama aynı saygıyı istiyorum. Belki aynı şeyleri yapmak istemiyorum ama aynı güveni görmek istiyorum. Belki kardeşim gibi olmak istemiyorum ama kardeşim kadar birey olarak görülmek istiyorum. Ve belki de yıllarca “Sen farklısın.” denilmesinin bende bıraktığı şeyi anlatmaya çalışıyorum. Siz istediniz öyle olsun. Şimdi yarattığınız insandan nefret ediyorsunuz. Önce onu sürekli kontrol ettiniz, sonra bağımsız olamadığı için eleştirdiniz. Önce kararlarını elinden aldınız, sonra “Neden kendi kararını veremiyorsun?” dediniz. Önce onu sürekli kıyasladınız, sonra kendisine güvenemediği için suçladınız. Önce onu korkuttunuz, sonra neden cesur olmadığını sordunuz. Önce her adımına müdahale ettiniz, sonra neden kendi ayakları üzerinde duramadığını sorguladınız. Bu nasıl bir çelişkidir? Bir çocuğun kendi ayakları üzerinde durmasını istiyorsanız, önce ona düşmesine izin vermelisiniz. Hata yapmasına izin vermelisiniz. Yanlış karar vermesine, sonra o kararın sonucunu görüp yeniden ayağa kalkmasına izin vermelisiniz. Çünkü hayat böyle öğrenilir. İnsan yalnızca ailesinin söylediği doğrularla büyümez. Kendi deneyimleriyle de büyür. Ama siz çocuğun deneyim kazanacağı her alanı kapatırsanız, sonra onun hayata karşı hazırlıksız olmasına şaşırmamalısınız. Bir de “Annelik hakkımı helal etmem.”, “Senin gibi evlada yazıklar olsun.” gibi cümleler var. Hak falan diyorsunuz da bu dünyaya gelmeyi biz mi istedik? Bunları yaşamayı biz mi seçtik? Bir çocuk dünyaya gelmeyi seçmez. Nasıl bir aileye doğacağını, nasıl yetiştirileceğini, hangi sözleri duyacağını, hangi korkularla büyüyeceğini seçmez. Bu yüzden ebeveynlik bir çocuğun ömür boyu borçlu hissetmesini gerektirmez. “Ben seni büyüttüm.” diyerek bir insanın hayatının tamamını yönetemezsiniz. Evet, anne ve babanın emeği vardır, fedakârlığı vardır, sevgisi vardır. Ama sevgi, bir insanın özgürlüğünü elinden alma hakkı değildir. Ebeveynlik, çocuğun hayatını kendi hayatınız gibi yönetmek değil; bir gün kendi hayatını yaşayabilecek kadar güçlü olmasını sağlamaktır. Özgüvensiz nesil yetiştirip “Of, sen de bir şey beceremiyorsun.” diyorsunuz. Peki o özgüvensizliği kim oluşturdu? Çocuk kendi kararını vermeyi öğrenmeden önce onun yerine karar verdiyseniz, kendi kararlarına güvenmemesinin sorumluluğunu yalnızca ona yükleyemezsiniz. Bir insanı sürekli yetersiz hissettirip sonra neden kendisini yetersiz gördüğünü sormak büyük bir çelişkidir. Ve sonra çocuk büyüdüğünde ailesinden uzaklaşmaya başladığında “Bizi sevmiyor.” diyorsunuz. Belki de mesele sevmemek değildir. Belki insan bazen kendisini korumak için uzaklaşır. Çünkü sürekli baskı altında kalmak, sürekli kontrol edilmek ve sürekli kendisini açıklamak zorunda olmak insanı yorar. Bazen çocuk ailesinden değil, ailesinin yanında olmak zorunda kaldığı kişiden uzaklaşır. Yani kendisini kaybetmiş hâlinden uzaklaşır. Ben bütün bunların içinde hâlâ neşeli olmaya, hayatın tadını çıkarmaya devam ediyorum. Bütün bu yaşadıklarımın beni tamamen karanlığa çekmesine izin vermemeye çalışıyorum. Hâlâ gülüyorum, hâlâ seviniyorum, hâlâ güzel şeylere heyecanlanıyorum. Çünkü artık şunu anlamaya başladım: Beni yıllarca eksik hissettiren şeylerin gerçekten benim eksikliğim olduğuna inanmıyorum. Belki eksik olan bendeki bir şey değildi. Belki eksik olan, beni gerçekten dinleyen bir çift kulaktı. Belki eksik olan, bana güvenen bir bakıştı. Belki eksik olan, “Sen de yapabilirsin.” diyen bir cümleydi. Belki de eksik olan, kardeşimle kıyaslanmadan sadece ben olduğum için değerli olduğumu hissetmekti. Çünkü her evlat aynı olmak zorunda değil. Her çocuk aynı karaktere, aynı cesarete, aynı dayanıklılığa sahip olmak zorunda değil. Birinin daha güçlü olması diğerinin daha değersiz olduğu anlamına gelmez. Birinin daha rahat hareket etmesi diğerinin daha fazla kontrol edilmesi gerektiği anlamına gelmez. Birinin erkek olması ona sınırsız özgürlük, diğerinin kadın olması ona sınırsız denetim verilmesi gerektiği anlamına gelmez. Bir çocuğu korumak, onun hayatını yaşamak değildir. Onu korumak, kendi hayatını yaşayabilecek kadar güçlü olacağı zemini hazırlamaktır. Ona her adımında “Dur.” demek değil, gerektiğinde düştüğünde yanında olacağını bilmektir. Ona sürekli “Ben senin yerine bilirim.” demek değil, “Sen ne düşünüyorsun?” diye sormaktır. Çünkü bir çocuk ailesinin yanında kendisini anlatamıyorsa, dışarıda kendisini anlatmakta da zorlanabilir. Bir çocuk ailesinin yanında sürekli yanlış anlaşılmışsa, bir süre sonra anlaşılacağına dair umudunu kaybedebilir. Bir çocuk sürekli kıyaslanmışsa, kendisini kendi özellikleriyle değil başkalarının sahip oldukları üzerinden değerlendirmeye başlayabilir. Bir çocuk sürekli kontrol edilmişse, özgürlük karşısında bile suçluluk hissedebilir. Ve bütün bunlar yetişkinlikte insanın ilişkilerine, kararlarına, kendisine bakışına ve hayatla kurduğu bağa kadar uzanabilir. Bu yüzden ailelerin çocuklarına söyledikleri cümleleri küçümsememesi gerekiyor. “Sen yapamazsın.” sadece bir cümle değildir. “Sen kardeşin gibi değilsin.” sadece bir kıyaslama değildir. “Ben annelik hakkımı helal etmem.” sadece öfkeyle söylenmiş bir söz değildir. “El âlem ne der?” sadece bir soru değildir. Bunların her biri çocuğun zihninde yıllarca taşınabilecek izler bırakabilir. Ve bazen çocuk büyüdüğünde ailesine karşı öfkelendiğinde, aile yalnızca çocuğun öfkesini görür. Ama o öfkenin altında yıllarca duyulmamış cümleler olduğunu görmek istemez. “Beni dinleyin.”, “Bana güvenin.”, “Beni kardeşimle kıyaslamayın.”, “Ben de bir bireyim.”, “Benim de özel alanım olsun.”, “Benim de kendi kararlarım olsun.”, “Beni sürekli yanlış bir şey yapacakmışım gibi görmeyin.” Belki de çocukların yıllarca söylemeye çalıştığı şey tam olarak budur. Ve belki de artık ailelerin kendilerine “Çocuğum neden böyle?” diye sormaktan önce “Ben çocuğumun böyle olmasına nasıl katkıda bulundum?” diye sorması gerekiyor. Çünkü bazen sorun çocuk değildir. Sorun, çocuğun içinde büyüdüğü ortamdır. Bazen sorun çocuğun özgüvensiz olması değildir. Sorun, özgüvenini oluşturmasına izin verilmemesidir. Bazen sorun çocuğun ailesinden uzaklaşması değildir. Sorun, ailenin çocuğun yanında kendisi olabileceği bir alan bırakmamasıdır. Ve ben artık bütün bunların içinde kendimi eksik görmemeyi öğreniyorum. Çünkü ben kardeşim değilim. Ben ailemin istediği kişi olmak zorunda değilim. Ben el âlemin görmek istediği insan olmak zorunda değilim. Benim de ayrı fikirlerim var. Benim de ayrı kararlarım var. Benim de kendi hayatım var. Ve bütün bunların içinde neşeli olmaya, hayatın tadını çıkarmaya devam edeceğim. Çünkü belki de yıllarca bana verilen en büyük mücadele, kendim olmama karşı verilen mücadeleydi. Benim şimdi yapmam gereken ise kendimden vazgeçmemek. Ne kardeşim gibi olmak zorundayım ne de başkasının çizdiği hayatı yaşamak. Ben sadece kendi hayatımın sahibi olmak istiyorum. Ve belki de bütün bu hikâyenin sonunda söyleyebileceğim en net cümle şu: Biz eksik değildik. Eksik olan, bizi olduğumuz hâlimizle görebilecek anlayıştı. Eksik olan, duyulmamızdı. Eksik olan, bize güvenilmesiydi. Eksik olan, bir evlat olduğumuz kadar ayrı bir birey olduğumuzun kabul edilmesiydi. Ve artık ben, beni yıllarca eksik hissettiren insanların cümleleriyle değil, kendi sesimle kendimi tanımlamak istiyorum. </description>
<link>https://www.antoloji.com/ailelerde-evlatlar-arasi-ayrimcilik-koruma-diye-adlandirilan-yaralar-siiri/</link>
<guid>3875403</guid>
<pubDate>2026-09-01T21:14:00+03:00</pubDate>
<author>Selin Özalan</author>
</item>
 <item>
<title>Kendime dönüş ?</title>
<description>İnsan büyüdükçe her şeyin kolaylaşacağını sanıyor. Çocuklukta taşıdığı yüklerin bir gün omuzlarından sessizce kayacağını, korkuların zamanla küçüleceğini, kırgınlıkların ise yalnızca eski bir anı olarak kalacağını düşünüyor. Oysa zamanın öğrettiği ilk şey şu oluyor: İnsan büyüdükçe yükler kaybolmuyor, sadece onları taşıma biçimi değişiyor.  Bir süre sonra anlıyorsun ki hayat, herkesi aynı yerden sınamıyor. Kimisi kaybetmekten korkuyor, kimisi yalnız kalmaktan, kimisi anlaşılmamaktan. Dışarıdan bakıldığında güçlü görünen insanların bile kimsenin bilmediği sessiz savaşları oluyor. Çünkü insanın en büyük mücadelesi çoğu zaman başkalarıyla değil, kendi zihniyle verdiği mücadeledir.  Zihin ilginç bir yerdir. Seni korumak isterken bazen seni en çok yoran yere dönüşebilir. Olasılıkları hesaplar, ihtimalleri sıralar, yaşanmamış acıları bile önceden hissettirmeye çalışır. Bunun adına kimi zaman kaygı derler, kimi zaman tedbir. Ama ikisinin arasındaki ince çizgiyi ancak yaşayan bilir. Çünkü insan bazen kötü ihtimali düşündüğü için değil, hazırlıksız yakalanmaktan korktuğu için her senaryoyu zihninde defalarca yaşar.  </description>
<link>https://www.antoloji.com/kendime-donus-7-siiri/</link>
<guid>3858829</guid>
<pubDate>2026-07-24T02:43:00+03:00</pubDate>
<author>Selin Özalan</author>
</item>
 <item>
<title>Anlaşılmak</title>
<description>Bazen insanın içinde öyle cümleler birikir ki, onları kimseye anlatamaz. Anlatmak istemediğinden değil; bazı duyguların kelimelere döküldüğünde anlamını yitireceğini düşündüğünden. İşte yine gecenin sessizliğinde, saatin kaç olduğunu bilmeden, kalemim elimde, içimde yıllardır taşıdığım ama artık yük olmaktan çıkıp bana yol gösteren hisler dökülüyor satırlara. Hayatım dışarıdan bakıldığında yolunda. Her şey olması gerektiği gibi akıyor. Büyük bir problem yok. Belki de bu yüzden insanlar "Her şey yolundaysa neden hâlâ böyle hissediyorsun?" diye sorabilir. Kimileri bunu ilgi arayışı sanabilir. Oysa insanın görülmek istemesi ilgi düşkünlüğü değildir. Sevilmek istemek zayıflık değildir. Değer görmek istemek ise bencillik hiç değildir. Bunlar insan olmanın en sade, en doğal ihtiyaçlarıdır. Ben de herkes gibi yalnızca hak ettiğim sevgiyi, hak ettiğim değeri görmek isteyen biriyim. Hak etmediğim hiçbir şeyde gözüm olmadı. İnsan bazen "İyileştim." der ama iyileşmek her zaman acının tamamen yok olması anlamına gelmez. Ben bunu en çok bir ameliyat yarasına benzetiyorum. Büyük bir ameliyat geçirirsiniz. Açık olan yaranız dikilir, kabuk bağlar ve gün gelir tamamen kapanır. Dışarıdan bakıldığında hiçbir şey kalmamıştır. Fakat hava değiştiğinde, en ufak darbede ya da beklenmedik bir harekette o eski yara kendini yeniden hatırlatır. İşte ruh da böyledir. Yaralar kapanır ama bazı izler yaşamaya devam eder. Bu, yeniden kırıldığınız anlamına gelmez. Sadece yaşadıklarınızın sizde bıraktığı izlerin hâlâ nefes aldığı anlamına gelir. Ben de hayatım boyunca birçok yara aldım. Kimi zaman sessizce ağladım. Kimi zaman sesimi yükselttim. Bazen hakkımı aradım, bazen sayfalarca yazdım. Şarkılar söyledim, sustum, düşündüm ama hiçbir duygumu içime gömmedim. Çünkü biliyorum ki içine gömülen her duygu, zamanı geldiğinde daha büyük bir fırtınaya dönüşüyor. Belki de bu yüzden bazı insanlar benden uzaklaştı. Çünkü ben hiçbir zaman nefretimin, öfkemin ya da kırgınlığımın esiri olmadım. İnsanlar çoğu zaman duygularına teslim olmuş insanları anlamayı daha kolay buluyor. Ben ise duygularımı yaşamayı ama onların beni yönetmesine izin vermemeyi seçtim. Gidenlere kızmıyorum. Hatta iyi ki gittiler. Çünkü onların gidişi bana kalanların değerini öğretti. Kim gerçekten yanımdaydı, kim yalnızca iyi gün dostuydu, bunu acılar sayesinde öğrendim. Canım çok yandı. Öyle zamanlar oldu ki nefes almak bile ağır geldi. Ama hiçbir zaman hayatı suçlamadım. İsyan etmek yerine mücadele etmeyi seçtim. Çünkü biliyordum ki insanı güçlü yapan, hiç düşmemesi değildir. Her düştüğünde yeniden ayağa kalkabilmesidir. Hayat, her gün bize yeni bir ders verir. Fakat çoğu zaman o dersi görmek istemeyiz. Çünkü gerçeklerle yüzleşmek kolay değildir. Bazen görmezden gelmek daha güvenli gelir. Bazen kabul etmemek daha az acıtır. Ama hayat beklemez. Er ya da geç insanı kendi gerçeğiyle baş başa bırakır. Zorluklar hiçbir zaman tamamen bitmeyecek. Sizi vazgeçirmeye çalışan insanlar da olacak. Kalbinizi kıranlar, sizi küçümseyenler, size eksik olduğunuzu hissettirenler de çıkacak karşınıza. Fakat onların söyledikleri sizi tanımlamaz. Bir insan size değersiz olduğunu söyledi diye değersiz olmazsınız. Bir hata yaptınız diye kötü biri olmazsınız. Çünkü hata yapmak insan olmanın en doğal parçasıdır. Bu dünyada hatasız olduğunu söyleyen biri varsa, belki de yaptığı en büyük hata budur. Kimimiz yanlış insanları severiz. Kimimiz yanlış arkadaşlıklar kurarız. Kimimiz ait olmadığımız ortamlarda bulunuruz. Kimimiz kendimizi unutacak kadar başkalarını önemseriz. Hepimiz yanılırız. Ama önemli olan düştüğümüz yer değil, düştüğümüz yerden ne öğrendiğimizdir. Çünkü insanı büyüten yaptığı hatalar değil, o hataların ardından aldığı kararlardır. Eğer yaşadıklarından ders çıkarıyorsan, acını başkalarına zarar vermek yerine kendini geliştirmek için kullanıyorsan, zaten iyiliği seçmişsindir. Kendini bulmaya başlamışsındır. İnsan kendini tanımaya başladığında, yıllarca başkalarının sözleriyle kendine ne kadar haksızlık ettiğini fark ediyor. Bir gün aynaya bakıp "Ben bunca yıl neden kendime bu kadar yabancı kaldım?" diye soruyor. Sonra gözlerinin içine bakıyor ve ilk defa gerçekten kendini görüyor. O an anlıyor ki aslında eksik olan kendisi değilmiş. Eksik olan, kendine duyduğu sevgiyi başkalarının onayına bağlamasıymış. Kendini gerçekten seven insanın gözleri değişir. Gülüşü değişir. Dünyaya bakışı değişir. Çünkü insan önce kendi içindeki karanlığı aydınlatır, sonra etrafındaki ışığı fark etmeye başlar. Sürekli mutsuzluğu besleyen biri ise zamanla her yerde yalnızca mutsuzluk görür. Çünkü dünya çoğu zaman bizim ona baktığımız göz kadar güzeldir ya da karanlıktır. Bu yüzden hissettiklerinizi söylemekten korkmayın. Sesinizi duyurmaktan vazgeçmeyin. Kendiniz olmaktan utanmayın. Başkalarının doğrularıyla değil, kendi vicdanınızın doğrularıyla yürüyün. Çünkü insanlar hiçbir zaman konuşmayı bırakmayacaklar. Saçınızdan kıyafetinize, okulunuzdan işinize, hayallerinizden yaşam biçiminize kadar mutlaka eleştirecek bir şey bulacaklar. Siz değişseniz bile onların söyleyecekleri değişmeyecek. O hâlde neden kendi hayatınızı başkalarının düşüncelerine göre yaşamaya çalışasınız? Kendinize şu soruları sormayı öğrenin: "Ben bu insanı hayatımda tutuyorum ama o beni gerçekten hak ediyor mu? Bulunduğum bu ortam bana iyi geliyor mu? Burada kendim olabiliyor muyum?" Çünkü bazen yanlış insanlar insanın karakterini değil, huzurunu çalar. Unutmayın, sizi gerçekten seven insanlar kusurlarınızı size karşı silah olarak kullanmazlar. Hatalarınızı yüzünüze vurup sizi küçültmezler. Aksine, düştüğünüzde elinizden tutarlar. Yorulduğunuzda yanınızda yürürler. Siz kendinizi unutmaya başladığınızda size kendinizi hatırlatırlar. Ve eğer bir gün etrafınızda size sarılacak kimse kalmazsa, dünyanın sonu gelmiş değildir. O gün kendinize sarılmayı öğrenin. Çünkü insan en uzun yolculuğunu kendi içine yapar. En büyük savaşı kendi zihninde verir. En büyük zaferini de yine kendi içinde kazanır. Belki herkes bir gün kendi sessizliğinde kaybolacaktır. Ama önemli olan o sessizliğin içinde kendini kaybetmemektir. Çünkü insan, kendini bulduğu gün yeniden doğar. Ve o günden sonra artık kimsenin onayıyla büyümez, kimsenin sözüyle küçülmez. Sadece kendi vicdanının, kendi emeğinin ve kendi sevgisinin ışığında yürümeye devam eder. </description>
<link>https://www.antoloji.com/anlasilmak-29-siiri/</link>
<guid>3849931</guid>
<pubDate>2026-07-03T02:17:00+03:00</pubDate>
<author>Selin Özalan</author>
</item>
 <item>
<title>Kaybetmekten korktuğum şeyleri terk ettim</title>
<description>Kaybetmekten korktuğum şeyleri terk ettim.  Bu cümle, dışarıdan bakıldığında bir vazgeçiş gibi görünebilir. Oysa benim için bir kayıp değil, bir uyanıştı. Çünkü bazı şeyler insanın elinde kaldıkça değerli değil, insanı yoran bir yüke dönüşür. Ve ben, o yüklerin altında ne kadar kaldığımı, ne kadar kendimden uzaklaştığımı fark ettiğimde anladım: Asıl kaybettiğim şeyler değil, kendimdi.  İnsan bazen bir şeyi kaybetmemek için o kadar çok çaba gösterir ki, aslında kendini kaybettiğini fark etmez. Bir ilişkiyi, bir insanı, bir alışkanlığı ya da bir düşünceyi… Tutunmak, bazen sevginin değil, korkunun şekline dönüşür. “Ya giderse?” sorusu, zamanla “Ben ne istiyorum?” sorusunun önüne geçer. Ve insan, kendi hayatının içinde ikinci plana düşer.  </description>
<link>https://www.antoloji.com/kaybetmekten-korktugum-seyleri-terk-ettim-siiri/</link>
<guid>3849330</guid>
<pubDate>2026-07-02T01:38:00+03:00</pubDate>
<author>Selin Özalan</author>
</item>
 <item>
<title>“yaşın Değil, Yaşadıkların Konuşur”</title>
<description>Bana en çok dokunan cümlelerden biri “Sen gençsin, ne derdin olacak?” oldu. Çünkü bu cümle, dışarıdan bakıldığında basit bir teselli gibi dursa da, aslında insanın iç dünyasını tamamen yok sayan bir cümleydi. Sanki yaş, acının ölçüsünü belirliyormuş gibi… Sanki insan sadece belli bir yaşa geldiğinde yorulabilirmiş, üzülme hakkı kazanabilirmiş gibi…  Oysa insanı yoran şey yaş değil, yaşadıklarıdır. Bazen bir çocuk, bir yetişkinin taşıyamadığı duyguları taşır. Bazen bir genç, kimsenin fark etmediği bir sessizliğin içinde her gün biraz daha eksilir. Ve çoğu zaman en büyük mücadeleler dışarıdan görünmez. İnsan, en çok içindeyken yorulur ama en az o yorgunluğu anlatabilir.  Toplumun en büyük yanılgılarından biri, hayatı sadece görünen tarafıyla değerlendirmesidir. “Yediğin önünde, yemediğin arkanda.” denir mesela. Evet, belki bir tabak yemek vardır. Belki bir düzen, bir dış görünüş, bir “normal” hayat vardır. Ama insan sadece bedenden ibaret değildir ki… Bir insanın içindeki boşluğu, anlaşılmama hissini, sürekli güçlü görünme zorunluluğunu kim ölçebilir?  </description>
<link>https://www.antoloji.com/yasin-degil-yasadiklarin-konusur-siiri/</link>
<guid>3849325</guid>
<pubDate>2026-07-02T01:33:00+03:00</pubDate>
<author>Selin Özalan</author>
</item>
 <item>
<title>Kendi değerini hatırlama yolculuğu</title>
<description>Siz kendinize odaklanın; çünkü eğer kendinize değer vermezseniz kimsenin size gerçek anlamda değer ve sevgi göstermesi çoğu zaman mümkün olmaz, öncelik olarak insanın kendisini her haliyle kabul edebilmesi gerekir, kusurlarınızla savaşmak yerine onlarla barışmayı öğrenmelisiniz, çünkü insan kendisiyle barışmadığı sürece dış dünyada aradığı huzuru da tam olarak bulamaz, aynaya her baktığınızda sadece kusur aramak yerine o kusurların sizi siz yapan parçalar olduğunu fark edin, çünkü sürekli olumsuz düşünmeye devam ederseniz hayatı hep gri görmeye başlarsınız ve bu da zamanla yaşamı ağır, yorucu ve çekilmez bir hale getirebilir, o yüzden kendinize saygı duymayı, özgüvenli olmayı ve kendi değerinizin farkına varmayı öğrenin çünkü gerçekten kimsenin kimseye sürekli bir faydası yoktur, insanı yükselten de düşüren de büyük ölçüde yine kendi bakış açısıdır, değerinizi de saygınızı da aslında siz belirlersiniz, başkalarının sözlerine çok fazla takılmayın çünkü insanlar ne yaparsanız yapın konuşacak bir şey bulurlar, iyi de yapsanız kötü de yapsanız mutlaka bir yorumları olur, bu yüzden kendi cümleleriniz, kendi fikirleriniz ve kendi duruşunuz olsun, hayata karşı bir amacınız olsun ve o amaç doğrultusunda yürümekten vazgeçmeyin, hayatı her ne olursa olsun sevmeye çalışın çünkü hayat sadece güzel günlerden ibaret değildir, bazen insanın üstüne üstüne gelir, bazen nefes almak bile zor gelir, bazen her şey aynı anda üst üste biner ve insan kendini kaybolmuş gibi hisseder ama önemli olan bu duyguların içinde kaybolmamak, onlarla nasıl savaşacağını öğrenmektir çünkü insan bunu öğrendiğinde hiçbir duygunun esiri olmaz, elbette sizi üzecek, kıracak ve hayal kırıklığına uğratacak insanlar olacaktır çünkü herkes aynı değildir, bazı insanlar sizin enerjinizden, bazıları başarınızdan, bazıları ise sadece sizin ışığınızdan rahatsız olup onu söndürmeye çalışabilir ama ne olursa olsun kendinize olan güveniniz ve saygınız yerindeyse hiçbir insan sizi kolay kolay yıkamaz, bazen gerçekten acımasız olmayı da öğrenmek gerekir çünkü sürekli susmak, sürekli alttan almak ya da herkes kırılmasın diye kendini geri plana atmak bir süre sonra insanı yıpratır, insanlar sizi kırarken çekinmediyse sizin de kendinizi korurken çekinmemeniz gerekir, size nasıl geliyorsa öyle yaşayın ne eksik ne fazla, kimse için kendinizden vazgeçmeyin, değer verenle değer verilir vermeyene ise aynı şekilde karşılık verilir ve aslında hayatın en basit ama en çok unutulan gerçeği budur, biz çoğu zaman bu dünyanın bitmeyen telaşında kaybolurken kendimizi hep ikinci plana atarız, başkaları için yaşar gibi hissederiz ama aslında en çok unutulan şey insanın kendisidir, oysa insan kendini unutunca her şey eksik kalır, insanlar hep konuşur, iyi de yapsanız kötü de yapsanız her zaman söyleyecek bir şey bulurlar, bu yüzden siz kendi yolunuza bakın, arkanıza bakıp geçmişi taşımak yerine onu geride bırakmayı öğrenin çünkü geçmişi bırakabilmek insanın kendisiyle barışmasının en önemli adımlarından biridir, geçmişin yüklerini attıkça insan biraz daha hafifler, biraz daha net görmeye başlar ve kendine daha çok yaklaşır, çünkü siz isterseniz gerçekten her şeyi değiştirebilirsiniz ama bunun başlangıcı kendinize inanmanızdır, hayallerinizden vazgeçmemenizdir, yol kolay olmayacak bunu herkes bilir ama önemli olan kolay olmamasına rağmen devam edebilmektir, herkes bir şeyler söyler, herkes bir şeyler düşünür ama bazen en doğru şey herkese ve her şeye biraz sağır olmayı öğrenmektir çünkü bazı sesleri duymamak insanın kendi iç sesini daha net duymasını sağlar ve belki de en önemlisi budur; kendinizi duymak, kendinizi seçmek ve en sonunda kendi hayatınızın gerçekten sahibi olabilmektir. </description>
<link>https://www.antoloji.com/kendi-degerini-hatirlama-yolculugu-siiri/</link>
<guid>3845483</guid>
<pubDate>2026-06-22T00:39:00+03:00</pubDate>
<author>Selin Özalan</author>
</item>
 <item>
<title>Onca ihtimaller arasında en imkansız olanıyız</title>
<description>İnsan bazen birine değil, o kişinin içinde kurduğu hayale bağlanıyor. Ben bunu çok geç anladım. Seni ilk tanıdığımda hissettiklerim gerçekti. O heyecan, o kalp çarpıntısı, o “bulduğum şey bu” hissi… İnsan bazı insanları ilk gördüğü anda tanıdığını zanneder ya, ben de öyle sandım. Sanki yıllardır eksik olan bir parçam yerine oturmuş gibi geldi. Sen vardın ve ben artık tamamlanmıştım. Ama insanın kendini bir başkasında tamamlamaya çalışması, en büyük eksikliğiymiş aslında. Biz birbirimizi severken her şey çok yoğundu. Seninle gülerken gerçekten mutluydum. Yanındayken dünya biraz daha katlanılabilir geliyordu. Ama zamanla o mutluluğun içine küçük çatlaklar girmeye başladı. Önce önemsemedim. Her ilişkide olur dedim. Herkes tartışır, herkes kırılır… Ama bazı kırılmalar vardır ki ses çıkarmaz, sadece içten içe büyür. Sen bana her kırıcı davrandığında ben seni daha çok anlamaya çalıştım. Her hakaretinde “sinirliydi” dedim, her uzaklaşmanda “yorulmuştur” dedim. Kendimi susturmayı öğrendim. Çünkü seni kaybetmekten korkuyordum. Aslında seni değil… Sensiz kalmayı. İnsan bazen acıya bile alışıyor. Hatta öyle bir alışıyor ki, acı yoksa bir şeyler eksikmiş gibi hissediyor. Ben de öyle oldum. Gidişlerine alıştım, dönüşlerine umut bağladım. Her seferinde “bu son” dedim ama her dönüşünde yeniden başladım. En tehlikelisi de buydu zaten: Sana değil, düzeleceğine inandığım “biz”e tutunuyordum. Ama bir gün… her şey bir anda değil, içimde yavaş yavaş bitti. Çünkü bazı insanlar bağırarak değil, susarak vazgeçer. Beni en çok kıran şey söylediklerin değildi aslında. Beni en çok kıran şey, en savunmasız halimi alıp onu bana karşı kullanmandı. Gizli kalması gerekenleri ortaya dökmen, beni koruman gerekirken beni herkesin önüne bırakmandı. İnsan sevdiği birine bunu yapmaz. Sevgi, birini rezil etmek değildir. Sevgi, birinin yarasını kanatmak değildir. O gün anladım ki… ben birini sevmemişim sadece, aynı zamanda kendimden vazgeçmişim. Sonrası kolay olmadı. Kimse sana “bitti” dedikten sonra gerçekten bitirebildiğini söylemesin. Çünkü bedenin uzaklaşır ama zihnin kalır. </description>
<link>https://www.antoloji.com/onca-ihtimaller-arasinda-en-imkansiz-olaniniz-siiri/</link>
<guid>3842254</guid>
<pubDate>2026-06-13T03:52:00+03:00</pubDate>
<author>Selin Özalan</author>
</item>
 <item>
<title>Güvenli liman</title>
<description>İnsan bazen kendi içinde sessizce bir liman inşa eder. Dışarıdan bakıldığında sakin görünen ama aslında içinde fırtınalardan kaçıp saklandığı bir yer… Çünkü geçmişte yaşanan kırgınlıklar, hayal kırıklıkları, yarım kalan cümleler ve insanın ruhunda iz bırakan olaylar bir süre sonra kişiyi yorarken aynı zamanda değiştirir de. Eskiden herkese kolayca güvenebilen biri, zamanla kendi duvarlarını örmeyi öğrenir. İşte o güvenli alan tam olarak böyle oluşur; insanın kendini korumak için kurduğu görünmez bir dünya gibi. Orada huzur vardır çünkü artık kimsenin zarar vermesine izin verilmez. Ama aynı zamanda korku da vardır çünkü insan o alanın dışına çıktığında yeniden kaybolacağını, yeniden kırılacağını hisseder. Bu aslında psikolojik olarak çok doğal bir durumdur. Çünkü insan zihni kendini güvende hissettiği yerlere bağlanır. Acı çeken bir ruh, yeniden aynı acıları yaşamamak için kontrollü bir hayat kurmaya çalışır. Bu yüzden bazen huzurla korku aynı anda yaşanır. Bir tarafın “burada güvendesin” derken diğer tarafın “ya tekrar incinirsen” diye fısıldar. İnsan büyüdükçe şunu anlıyor; herkes hayatına bir şey öğretmek için geliyor. Kimi sevgiyi öğretiyor, kimi sabrı, kimi de nasıl ayağa kalkılması gerektiğini… Ve insan her yara aldığında biraz daha güçleniyor aslında. Eskiden kırıldığı şeylere bugün aynı tepkiyi vermemesinin nedeni de bu. Çünkü artık biliyor ki kötülüğe kötülükle karşılık vermek insanın ruhunu daha da ağırlaştırıyor. Kalbi kirletmeden kalabilmek bu hayattaki en zor ama en değerli şeylerden biri. Birileri sana ne yaparsa yapsın içindeki iyiliği kaybetmemek gerekir çünkü kötülük geçici bir tatmin bırakır ama iyilik insanın vicdanını hafifletir. Hayat bazen geç cevap verir ama mutlaka verir. İyilik de kötülük de bir şekilde insanı bulur. Geçmişe sürekli tutunmak ise insanın geleceğini karartır. Çünkü zihni sürekli eski acılarda yaşayan biri yeni güzellikleri göremez hale gelir. Geçmiş değişmez ama insan geçmişe bakışını değiştirebilir. Kendini suçlamayı bıraktığında, yaşadıklarını bir yük değil deneyim olarak görmeye başladığında iyileşme başlar. Ve en önemlisi insan şunu öğrenir; kendine güvenmeyen birine dünyanın güvenmesi çok zordur. İnsan önce kendi değerini bilmeli. Kendini sürekli birilerine kanıtlamaya çalışmak insanı tüketir çünkü gerçekten yanında olmak isteyen insanlar zaten en karanlık anında bile seni bırakmazlar. Sana inanmayan, seni sürekli sorgulayan ya da seni olduğun gibi kabul etmeyen insanlar aslında hiçbir zaman gerçek anlamda senin yanında olmamışlardır. Gerçek dostluk, gerçek sevgi ve gerçek bağ koşullara bağlı olmaz. İnsan bazen yalnız kalır ama bu yalnızlık kötü bir şey değildir. Çünkü insan en çok yalnız kaldığında kendini tanır, yaralarını fark eder ve kendi ruhuna dokunmayı öğrenir. Belki bugün hâlâ korkuların var, hâlâ o güvenli limandan çıkınca huzursuz hissediyorsun ama bu senin zayıf olduğunu göstermez. Bu sadece çok şey yaşamış bir ruhun artık kendini korumayı öğrenmiş hali. Ve zamanla insan anlıyor ki güvenli liman aslında bir yer değil, insanın kendi içidir. Kendini sevmeyi öğrendiğinde, kendi değerini fark ettiğinde ve geçmişin zincirlerini yavaş yavaş bıraktığında artık kaybolmaktan korkmazsın. Çünkü nereye gidersen git, en sonunda yine kendine dönebileceğini bilirsin.Acı çekmiş ama o acının içinde kaybolmamayı öğrenmiş bir insanın satırları bunlar… Ve benim gibi, kaybolmadan ilerlemeye çalışan herkese; unutmayın, bazen en büyük savaş insanın kendi içinde verdiği savaştır. Güçlü olmak hiç düşmemek değil, düştüğünde kendi ruhunu yeniden ayağa kaldırabilmektir. Geçmiş iz bırakabilir ama geleceğini belirlemek zorunda değildir. Kendinize inanın, çünkü insan en karanlık geceden bile kendi ışığıyla çıkmayı öğrenebilir. </description>
<link>https://www.antoloji.com/guvenli-liman-5-siiri/</link>
<guid>3832078</guid>
<pubDate>2026-05-20T02:54:00+03:00</pubDate>
<author>Selin Özalan</author>
</item>
 <item>
<title>Nâ-tamâm Aşk</title>
<description>Ey dil-i sergüzeştim, sükûtunla feryâd edersin, Sînesinde nice sır saklar bu hâl-i perîşânım. Bir bakışınla mest olur gönlümün virân bağları, Sen bilmezsin, ben sana her nefeste hayrânım.  Nâzınla incinsen de ruhum sana meyleder, </description>
<link>https://www.antoloji.com/na-tamam-ask-siiri/</link>
<guid>3827389</guid>
<pubDate>2026-05-08T02:35:00+03:00</pubDate>
<author>Selin Özalan</author>
</item>
 <item>
<title>Ben O Yolların Toplamıyım</title>
<description>Bazı hayatlar vardır… baştan sona planlı, net, çizgileri belirli. Ve bazı hayatlar vardır; başkalarının çizdiği bir yolda başlayıp, insanın kendi yolunu sonradan aradığı.  Bu yazı, ikinci türden olanlar için.  İnsan her zaman kendi seçtiği yerden başlamaz. Bazen bir okul, bazen bir aile beklentisi, bazen de hiç sormadan verilen kararlar… Daha ne olduğunu bile anlamadan bir yolun içinde bulursun kendini. Ve bir noktadan sonra fark edersin: yürüdüğün yol sana ait değil. </description>
<link>https://www.antoloji.com/ben-o-yollarin-toplamiyim-siiri/</link>
<guid>3824405</guid>
<pubDate>2026-05-01T01:34:00+03:00</pubDate>
<author>Selin Özalan</author>
</item>
 <item>
<title>Dudaklar gülerken insan aglayamaz mı</title>
<description>Dudaklar gülerken insan ağlayamaz mı Gözler başka, kalp başka anlatamaz mı Bir tebessüm saklar en derin yarayı Kimse bilmez içimde kopan fırtınayı Gülüşüm biraz senden kalma belki de Ağlayışım sensizliğin hediyesi </description>
<link>https://www.antoloji.com/dudaklar-gulerken-insan-aglayamaz-mi-siiri/</link>
<guid>3813709</guid>
<pubDate>2026-04-06T00:29:00+03:00</pubDate>
<author>Selin Özalan</author>
</item>
 <item>
<title>Çünkü bazı duygular kelimelere sığmaz;</title>
<description>Bazen insanın içinde kimsenin görmediği bir dünya vardır. Dışarıdan bakıldığında her şey normal görünür; gülersin, konuşursun, hayatına devam edersin. Ama insanın iç dünyası çoğu zaman sessiz bir okyanus gibidir. Üstü sakin görünür ama derinlerinde fırtınalar kopar. İnsan en çok da anlatamadıklarını taşır içinde. Çünkü bazı duygular kelimelere sığmaz; bazı yaralar da görünmez olduğu için kimse tarafından fark edilmez. Bir insanın yaşadıkları, geçmişte karşılaştığı kırılmalar, güvensizlikler ve hayal kırıklıkları zamanla onun ruhunun bir parçası olur. İnsan aslında yaşadıklarıyla şekillenir. Birine güvenmeyi öğrenirken bazen güvenin nasıl kırıldığını da öğrenir. Birini sevmeyi öğrenirken bazen sevginin nasıl acıttığını da hisseder. Ama yine de insanın içinde bitmeyen bir şey vardır: yeniden inanma isteği. Çünkü kalp ne kadar kırılmış olursa olsun, içinde hâlâ sevme ve bağ kurma gücünü taşır. Psikolojik olarak insanın en büyük ihtiyacı anlaşılmaktır. Çünkü anlaşılmak, insanın varlığının kabul edilmesi gibidir. Birinin seni gerçekten anlaması, sadece sözlerini değil içindeki sessizliği de duyması demektir. İşte o zaman insan kendini yalnız hissetmez. Çünkü bazı insanlar vardır; kalabalıkların içinde bile yalnızdır. Ama bazı insanlar da vardır; tek bir kişinin yanında kendini dünyanın en güvende hisseden insanı gibi hisseder. İnsan bazen güçlü görünmeyi öğrenir. Çünkü hayat ona bunu öğretir. Kırıldığında bile dimdik durmayı, canı yandığında bile gülümsemeyi öğrenir. Ama güçlü olmak aslında hiç incinmemek değildir. Güçlü olmak, incinmiş olsan bile kalbinin iyi tarafını kaybetmemektir. Çünkü en zor şey, kırıldıktan sonra bile kötü biri olmamayı başarabilmektir. Duygular insanın en gerçek tarafıdır. İnsan aklıyla değil, çoğu zaman kalbiyle yaşar. Birini sevdiğinde, ona değer verdiğinde, onun bir bakışı bile bazen gününü değiştirir. Çünkü sevgi insanın ruhuna dokunan bir şeydir. Ama sevginin içinde korkular da olabilir. Kaybetme korkusu, yanlış anlaşılma korkusu, kırılma korkusu… Bunlar aslında insanın zayıflığı değil, derin hissettiğinin göstergesidir. Hayatın en garip tarafı ise şudur: İnsan bazen en çok yaralandığı yerden güçlenir. Geçmişte yaşananlar, yaşanan acılar ya da hayal kırıklıkları insanın kalbinde iz bırakır. Ama o izler aynı zamanda insanı daha derin, daha anlayışlı ve daha güçlü biri haline getirir. Çünkü acı, insanı ya sertleştirir ya da olgunlaştırır. Ve çoğu zaman gerçekten derin düşünen insanlar, hayatta en çok şey hissetmiş olanlardır. </description>
<link>https://www.antoloji.com/cunku-bazi-duygular-kelimelere-sigmaz-siiri/</link>
<guid>3805757</guid>
<pubDate>2026-03-15T22:20:00+03:00</pubDate>
<author>Selin Özalan</author>
</item>
 <item>
<title>Çünkü gerçek güç, başkalarının seni nasıl gördüğünde değil; senin kendini nasıl taşıdığında saklıdır.</title>
<description>İnsan bazen hayatın içinde fark etmeden büyür. Zor anlar, sorumluluklar, verilen kararlar… Bunların hepsi insanın karakterini sessizce inşa eder. Güç dediğimiz şey çoğu zaman dışarıdan görülen bir sertlik değildir; asıl güç, insanın kendi zihnini ve duruşunu kontrol edebilmesidir. Çünkü gerçekten güçlü olan insanlar, hayatın onları nereye savurduğundan çok kendilerinin nasıl durduğuna bakarlar. Güçlü bir insan, herkes gibi hata yapabileceğini bilir ama hataların içinde kaybolmaz. Onları bir yük değil, bir deneyim olarak görür. Çünkü hayatın içinde ilerleyen herkes bilir ki büyümek bazen konfor alanından çıkmayı, bazen de kimsenin cesaret edemediği kararları almayı gerektirir. İşte tam o noktada insanın karakteri ortaya çıkar. Gerçek güç, başkalarına kendini kanıtlamak zorunda kalmadığında ortaya çıkar. Çünkü güçlü bir insan sessiz de olsa kendinden emindir. İnsanların ne düşündüğü ya da ne söylediği onun yönünü değiştirmez. O kendi yolunu, kendi değerlerini ve kendi sınırlarını bilir. Bu yüzden güçlü insanlar kalabalıkların içinde kaybolmaz; tam tersine kalabalıkların içinde bile kendi duruşlarını korurlar. Hayatta herkes aynı yerden başlamaz ve herkes aynı şartlara sahip değildir. Ama insanın gerçek değeri sahip olduklarıyla değil, sahip olduklarıyla ne yaptığıyla ölçülür. Çünkü bazı insanlar en zor koşullarda bile kendilerini geliştirmeyi, ayakta kalmayı ve ilerlemeyi başarır. Bu da gösterir ki insanın en büyük gücü aslında dışarıda değil, kendi zihninin içindedir. Kendini tanıyan bir insan kolay kolay sarsılmaz. Çünkü neyi neden yaptığını bilir. Ne istediğini, neyi kabul etmeyeceğini ve nereye ait olduğunu fark etmiştir. Böyle insanlar başkalarının beklentilerine göre yaşamazlar; kendi değerlerine göre yaşarlar. Bu da onlara başkalarının kolay kolay sahip olamayacağı bir özgürlük verir. Hayat bazen hızla değişir, insanlar gelir gider, şartlar farklılaşır. Ama güçlü bir insanın temelinde değişmeyen bir şey vardır: karakter. Çünkü karakter, insanın en sessiz ama en sağlam tarafıdır. İnsan her şeyi kaybedebilir; zamanını, fırsatlarını, hatta bazen başladığı noktayı bile. Ama karakterini koruyan biri, her zaman yeniden bir yol bulabilir. </description>
<link>https://www.antoloji.com/cunku-gercek-guc-baskalarinin-seni-nasil-gordugunde-degil-senin-kendini-nasil-tasidiginda-saklidir-siiri/</link>
<guid>3805758</guid>
<pubDate>2026-03-15T22:20:00+03:00</pubDate>
<author>Selin Özalan</author>
</item>
 <item>
<title>Güçlü kadınlar</title>
<description>Güçlü kadınlar aslında en çok yorulanlardır. En çok kırılan, en çok susan, en çok içine atanlardır. Güçsüz kadın diye bir şey yoktur. Sadece kendine inanmaktan vazgeçmiş kadınlar vardır. Çünkü insan kendine inanmadığında, başkalarının verdiği küçük sevgi kırıntılarıyla yetinmeyi öğrenir. Zamanla buna alışır. Daha fazlasını hak ettiğini unutmaya başlar. Oysa insanın en büyük ihtiyacı, önce kendi yanında durabilmesidir. Kendini savunabilmesi, kendini sevebilmesi, kendini değersiz hissettirmesine izin vermemesidir. Psikolojik olarak güçlü olmak, her zaman mutlu olmak değildir. Bazen ağlayarak, bazen yalnız kalarak, bazen içinden bin kere vazgeçip yine de devam ederek güçlü kalmaktır. Güçlü kadınlar çok kırılgandır. Ama bunu kimseye belli etmezler. Gülüşlerini görünmez bir zırh gibi kullanırlar. “İyiyim” kelimesini o kadar çok söylerler ki, zamanla kendileri bile inanır. İçlerinde fırtınalar koparken, dışarıya sakin bir yüz gösterirler. Çünkü çoğu zaman anlatınca anlaşılmayacaklarını bilirler. Bazen susarlar. Anlatmaya gücü kalmadığı için… Bazen susarlar. Çünkü defalarca anlatıp karşılık bulamamışlardır. Bazen susarlar. Çünkü yargılanmaktan yorulmuşlardır. </description>
<link>https://www.antoloji.com/guclu-kadinlar-5-siiri/</link>
<guid>3797876</guid>
<pubDate>2026-02-23T06:19:00+03:00</pubDate>
<author>Selin Özalan</author>
</item>
 </channel>
</rss>
