<?xml version="1.0" encoding="UTF-8" ?>
<rss version="2.0" xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/">
<channel>
<title>Antoloji.Com - Şiir, Şair ve Edebiyat</title> <link>https://www.antoloji.com/</link>
<description>
Kültür Sanat Edebiyat Portalı. Türkçe şiir ve şair arşivi. Resul &#220;st&#252;n Şiirleri
</description>
 <item>
<title>Şairlik Ve Yazma Sanatı</title>
<description>Yazma işi, beyinde şekillenen duygu ve düşüncelerin ruhsal namluya sürülerek patlatılmaya hazır hale getirildiği duygular bütünüdür, duygu sanatıdır yani. Yazan kişi veya kişilere doğayı, insanları ve olayları çıplak gözle görmek yetmiyor, yetmemelidir. Beyniyle görmek, yüreğiyle duyumsamak ve yüreği tetikleyip harekete geçirici gizemli sözcükleri bir araya getirerek yazınsal bir eylemi gerçekleştirmektir yazma sanatı.  Şiir de, bu yazma sanatının dantel gibi işlenen, oya gibi nakışlanan; adını ve rengini sevdadan, barıştan, dostluktan ve evrensel kardeşlikten alan en etkileyici ve en zor dalıdır.     Öyle, “ hele şöyle koltuğuma kurulup bir şiir yazayım” demekle yazılabilecek basit sözcükler oyunu değildir şiir. Oldukça zengin bir sözcük haznesi, bilgi birikimi, kültürel yeterlilik ve kişisel becerinin duygu kazanında harmanlanarak tümcelere can, şekil ve ruh verilmesi sanatıdır şairlik… Her çağda ve her koşulda insanlığı, içinde bulunduğu pasifleştirme, uyutma ve uyutulma ortamından uyandırarak zalime, zorbaya, sömürüye ve sömürücüye karşı uyanık kalmasını sağlayıp emeğin ve sevginin bulunduğu safta yer almasını sağlamak ve yaşamın içine çekme işidir şiir yazmak, şair olmak… Şair, savaşın ve yıkımın karşısında, barışın ve onarımın yanında yer alan kişidir. Zalimin karşısında mazlumun savunucusu, kötünün karşısında iyinin savunucusu olmak durumundadır şair. Şair açlığın, sefaletin, acının, zorbalığın ve her türlü adaletsizliğin karşısında isyan bayrağına dönüştürdüğü dizeleriyle dimdik ayakta durabilen kişidir. Yaşamın en yaşanılmaz yerinde inadına yaşayan, inadına umut olan, inadına umudu diri tutan, tutmak durumunda olan kişidir şair. Tüm insanları renk, din, dil, ırk ve cinsiyet ayırımı yapmaksızın adalet terazisinin kefelerini dengede tutabilendir şair. Tüm dünya halkalarınca “iyi niyetin ve barışın sembolü” olarak kabul edilen Gandi boşuna “Sıkılmış Yumruklarla El Sıkışamazsınız” dememiştir. Goothe’de: </description>
<link>https://www.antoloji.com/sairlik-ve-yazma-sanati-siiri/</link>
<guid>1542991</guid>
<pubDate>2011-04-14T19:49:00+03:00</pubDate>
<author>Resul Üstün</author>
</item>
 <item>
<title>Adsız Şiir</title>
<description>Bir yaprak düşer daldan, İki damla yaş, kara gözden... Kan kaybeder hayat, Can incinir, can yanar, Kimse görmez dönüşsüz yola gireni. Hiçbir yağmur gözyaşından daha ıslak, </description>
<link>https://www.antoloji.com/adsiz-siir-37-siiri/</link>
<guid>1525912</guid>
<pubDate>2011-03-10T22:35:00+03:00</pubDate>
<author>Resul Üstün</author>
</item>
 <item>
<title>''''Adam Gibi Adam Ol''''</title>
<description>Nerede, nasıl ve kiminle olursan ol. İster fabrikada işçi, İster hastanede dişçi... İster inşaatta amele, İster bir kaptan ol dümende. Nerede, nasıl ve kiminle olursan ol. </description>
<link>https://www.antoloji.com/adam-gibi-adam-ol-3-siiri/</link>
<guid>1523748</guid>
<pubDate>2011-03-06T17:06:00+03:00</pubDate>
<author>Resul Üstün</author>
</item>
 <item>
<title>''Sus''</title>
<description>Sen sus, gözlerin konuşsun. Gözler konuşunca Dile susmak düşer. Anlamsızlaşır tüm sözcükler. Şimdi lâl olma zamanı… </description>
<link>https://www.antoloji.com/sus-236-siiri/</link>
<guid>1504710</guid>
<pubDate>2011-01-18T17:00:00+03:00</pubDate>
<author>Resul Üstün</author>
</item>
 <item>
<title>-Şimdi Ağır Yaralı Aşk-</title>
<description>Sessizliğin gök gürültüsü gibi derinden sarsıyor hasretin. Şimdi ağır yaralı, Şimdi kan kaybediyor, Ve şimdi haybeden yoğun bakımda gün sayıyor umutsuzca Kızıl nar bahçesi gül dudaklarında aşk… </description>
<link>https://www.antoloji.com/simdi-agir-yarali-ask-siiri/</link>
<guid>1490968</guid>
<pubDate>2010-12-15T23:58:00+03:00</pubDate>
<author>Resul Üstün</author>
</item>
 <item>
<title>Dilimi Dilsiz Kıldınız</title>
<description>Darağacına Astım Şiirlerimi  Hasreti biten kırlangıcın yürek atışı kadar coşkulu, Aşkını icraya düşüren bir pejmürde kadar tedirginim. İnat olsun diye değil, Darağacına mecburiyetten astım şiirlerimi. </description>
<link>https://www.antoloji.com/dilimi-dilsiz-kildiniz-2-siiri/</link>
<guid>1479344</guid>
<pubDate>2010-11-15T11:56:00+03:00</pubDate>
<author>Resul Üstün</author>
</item>
 <item>
<title>Ne Haddime</title>
<description>Vay kır çiçeğim, Kızıl nar çiçeğim vay! Vay can özüm, iki gözüm vay! Yarınları tutuklu, Sevdaların en karası, kara sevdam vay! Bir tufan koptu ki içimde, </description>
<link>https://www.antoloji.com/ne-haddime-7-siiri/</link>
<guid>1432667</guid>
<pubDate>2010-07-31T10:44:00+03:00</pubDate>
<author>Resul Üstün</author>
</item>
 <item>
<title>Ergani'm</title>
<description>Ya sabır, ya sabır dedik. Sen bizi dışlarken, Biz seni aşkla, sevdayla sahiplendik. Zalim gecelerin kara koynunda tir tir titrerken bile, İhanetlerine inat, Seni lanetlemedik. </description>
<link>https://www.antoloji.com/ergani-m-siiri/</link>
<guid>1425655</guid>
<pubDate>2010-07-17T21:12:00+03:00</pubDate>
<author>Resul Üstün</author>
</item>
 <item>
<title>Müslüm Üzülmez Ve Makam Çiçeği</title>
<description>Yaşadığımız coğrafyanın doğa koşullarından da kaynaklanan yaşamsal dayatmalar sonucu olsa gerek ki; Mezopotamya halkı olarak kıskançlık derecesinde hiçbir halka kısmet olmayan tarihi ve kültürel yaşanmışlıklarla donanımlıyız.  “Bu durum ekonomik, sosyal ve kültürel anlamda bir doymuşluğun ifadesi midir? ” diye sorarsanız, yanıtım elbette ki “hayır” olacaktır. Çünkü soyutlar somuta dönüştürülmedikleri sürece pozitif değerde bir anlam da ifade etmezler. Dağ, taş, ova, göl, nehir… Dört bir yanımız tarihi ve kültürel zenginliklerle dolup taşarken, biz sadece aidiyetin soyut yanıyla ilgili görünerek kendimizi tatmin olmuş gibi göstermeye çalışıyoruz. Evet, “ tatmin olmuş gibi…” Oysa aidiyet (ait olmak)  kanla damar gibi, toprakla ekin gibi, yağmurla bulut gibi, ışıkla göz gibi… Biri olmadan diğerinin de yaşamsal fonksiyonlarını kaybedeceğini bilmekle beraber, çoğu kez bu değerleri görmezlikten gelmeye alışık duyarsız bir toplumun neme lazımcı bireyleri haline gelmişiz ne yazık ki… Alışılagelmiş en klasik deyimle “eli kalem tutan mürekkep yalamış” aydınlarımızın bu tarihi, sosyal ve kültürel donanmışlığı kendilerinden sonra gelecek kuşaklara aktarabilme konusunda yeterli bir duyarlılık gösterdiklerini (bazı istisnalar dışında)  öyle onurlandırıcı bir dik başlılıkla söyleyemeyiz sanırım. Bu istisnalardan biri de değerli hemşerim kimya mühendisi, çevrebilimci araştırmacı yazar Müslüm Üzülmez’dir. Müslüm Üzülmez bu aralar 13. kitabı olan ve adını Ergani’nin Zülküfil Dağı’ndaki Zülküfil (Zülküf)  Peygamber’in yazın konakladığı, kimine göre türbesinin de bulunduğu dağ olan “Makam”dan ve kardelenin bu yörede yetişen kardeşi Makam Çiçeği’nden alan “Makam, Makam Çiçeği Ve Bülbül”ü okurlarıyla buluşturmanın haklı gurur ve heyecanını yaşamaktadır. Her ne kadar kitabın arka kapağındaki tek tümcelik tanıtım yazısında “Ergani ve Erganililere Dair Yayınlanmış Yazılar” diye kısacık bir not düşmüş olsa da; bu tümcenin kitabın içeriği bakımından çok kısır kaldığına inandığımı belirtmekte yarar görüyorum. Kitap incelendiğinde, Müslüm Üzülmez’in 76 konu başlığı altında topladığı tarihsel belge niteliğindeki makale ve araştırma yazılarının büyük çoğunluğu din, dil, ırk ve düşünce farklılığı gözetilmeksizin tüm halkları aynı sıcaklıkla kucaklayan bir yaklaşımla insanlığın gelişimine öncülük etmiş olan Mezopotamya Uygarlığı’nın 10 bin yıllık tarihi geçmişinin günümüze taşınması niteliğinde olduğu da görülecektir. </description>
<link>https://www.antoloji.com/muslum-uzulmez-ve-makam-cicegi-siiri/</link>
<guid>1413817</guid>
<pubDate>2010-06-26T11:34:00+03:00</pubDate>
<author>Resul Üstün</author>
</item>
 <item>
<title>Sülüklü Han'da Bir Sabah Kahvaltısı</title>
<description>Okulların yaz tatiline girmeye hazırlandığı ve ısının 40’lı dereceleri çoktan aştığı şu terletici Haziran Günleri’nde stresli bir eğitim öğretim yılının yorgunluğunu kısa bir süreliğine de olsa üzerimizden atmak ve yıl içinde gözlemlediğimiz iletişim kopukluğunu az da olsa giderebilmek için bahaneler girdabında çeşitli teoriler üretme peşindeydik. Özellikle de arkadaşımız Özgü Hanım’ın “biz İstanbul’da iken…” diye başlayan eleştirel yaklaşımları da bu işin tuzu biberi olmuştu. Diyarbakır’ımızın mavi dalgalı, beyaz köpüklü sularına öpücükler kondurarak ekmek balık kırıntılarını tırtıklayan ak martıları, ipeksi tüylerini serin esintilerin yalayarak taradığı yeşilbaşlı ördekleri ve yeşilin bilinen tüm tonlarının ahenkle dans ettiği ormanları yoktu belki… Ama insanlık tarihinin ak saçlı tanrıçası gibi Doğu Anadolu Dağları’ndan doğup dipten sızma yoluyla Hazar Gölünden beslenen, Mezopotamya Uygarlığı’nın en verimli topraklarına can suyu olan, insanoğlunun yarattığı suni barikatlara inat Irak topraklarına geçip orada özlemle Fırat'ı kucaklayıp muradına erdikten sonra Şattülarap'ta Basra Körfezi'ne dökülen bir Dicle Nehrimiz vardı. Efsanevi özellikleriyle Lice yakınlarındaki Eshab - ül Kehf mağarası, Dakyanus şehri… Dünyanın en bakir sularının depolandığı Eğil Baraj Gölü, Dünyadaki taş köprüler içinde kemeri en geniş olan Silvan’daki Malabadi Köprüsü… Mavi gökyüzünden Ergani’yi mağrurla süzen Zülküfil Peygamber Makam Dağı ve Meryem Ana Kilisesi… İnsanların dünyada ilk kez yerleşik düzene geçtiği ve taneli tohumu tarlaya ilk ektiği yer olan Ergani’nin 10 bin yaşındaki Hilar Mağaraları vardı. 13. Osmanlı Valisi Behram Paşa tarafından yaptırılan Behram Paşa Camii, Selçuklu Sultanı Melik Şah tarafından yaptırılan muhteşem Ulu Cami, Nebi Camii ve Safa Cami vardı. Mart Thomas, Meryem Ana, Kırklar Kilisesi ve Mart Pityon Kilisesi vardı. Sultan Kasım tarafından yaptırılan ve 510 yaşında olan muhteşem Dört Ayaklı Minare vardı. </description>
<link>https://www.antoloji.com/suluklu-han-da-bir-sabah-kahvaltisi-siiri/</link>
<guid>1412167</guid>
<pubDate>2010-06-22T19:33:00+03:00</pubDate>
<author>Resul Üstün</author>
</item>
 <item>
<title>Darağacına Astım Şiirlerimi</title>
<description>Hasreti biten kırlangıcın yürek atışı kadar coşkulu, Aşkını icraya düşüren bir pejmürde kadar tedirginim. İnat olsun diye değil, Darağacına mecburiyetten astım şiirlerimi. Sevdalarına pranga vurulan bir coğrafyanın “Lori Lori” ağıtıyım. </description>
<link>https://www.antoloji.com/daragacina-astim-siirlerimi-siiri/</link>
<guid>1368115</guid>
<pubDate>2010-03-31T18:01:00+03:00</pubDate>
<author>Resul Üstün</author>
</item>
 <item>
<title>'Umut Dolacak Avuçlarımıza'</title>
<description>Birazdan güneş doğacak. Ülkem toprak toprak ısınacak Ve yakamozun sahile vuran iniltileri birden susacak. Yürekler arasında salıncaklar kurulacak, Sevdayla sallanacak tüm öksüz Barışlar. Hayal, </description>
<link>https://www.antoloji.com/umut-dolacak-avuclarimiza-siiri/</link>
<guid>1351693</guid>
<pubDate>2010-03-02T13:41:00+03:00</pubDate>
<author>Resul Üstün</author>
</item>
 <item>
<title>Sor</title>
<description>Kimine al yakışır, kimine mor… Kimi özlemlerini yolda, kimi gönülde kor. Yalana değil, yüreğimde yanan ateşe sor, Esen rüzgâra, çiseleyen yağmura sor. “Sevmek” en çok sende anlam buluyor. </description>
<link>https://www.antoloji.com/sor-91-siiri/</link>
<guid>1350457</guid>
<pubDate>2010-02-28T00:39:00+03:00</pubDate>
<author>Resul Üstün</author>
</item>
 <item>
<title>Gelmedin, Gelmediniz</title>
<description>Belki gelirsin diye aklım sende, Gözlerim yollardaydı, Gelmedin. Kim bilir, Belki de çok yakınımda değildin, Ama uzak da sayılmazdın hani. </description>
<link>https://www.antoloji.com/gelmedin-gelmediniz-siiri/</link>
<guid>1328763</guid>
<pubDate>2010-01-23T22:51:00+03:00</pubDate>
<author>Resul Üstün</author>
</item>
 <item>
<title>Gittin</title>
<description>Merhaba!          İnsanın sevdiğine olan özlemini gidermek istemesi adına içtenlikli bir “merhaba” diyebilmesi için söz konusu kişinin fiziki olarak ille de yanında olması gerekmiyor, biliyorsun değil mi? Eğer özleyen özleneni her an, her saniye yüreğinde hissediyorsa; alınan her nefes onsuz zehir zıkkım gibi batıyorsa yüreğine; o, artık damarlarda akan kanın her zerresine bulaşmış ve kutsal bir tapınak gibi bir daha yıkılmamacasına yüreğinin orta yerine nakışlanmış demektir. O yüzden, o yüzden şimdi sana yüreğimin en çılgın, en delişmen berraklığıyla kocaman bir “merhaba” diyorum. Her an, her saniye bir yediveren gibi yüreğimde dal budak salmışken, uzak oluşundan nasıl söz edebilirim ki? Ama yine de keşke şimdi yanımda olsaydın be! Yanımda olsaydın da, yokluğunun bu şehirde yarattığı çekilmez donduruculuğa inat, gözlerindeki tükenmez parıltının yakıcı sıcaklığıyla üşüyen şu bê xwedî yüreğimi ısıtabilseydin! </description>
<link>https://www.antoloji.com/gittin-434-siiri/</link>
<guid>1317677</guid>
<pubDate>2010-01-07T19:17:00+03:00</pubDate>
<author>Resul Üstün</author>
</item>
 <item>
<title>Olmadı</title>
<description>Kızılca kıyamet bir akşamüstüydü. Toprağımda göğün Dicle renkli gözyaşları Yürek tırmalayarak ıslatıyordu öğrencilerimin saçlarını. Onlar bensiz ıpıslak, cıscıbıldak, Ben onlarsız yarım yamalak… Yine “despot” bir akşamüstüydü </description>
<link>https://www.antoloji.com/olmadi-177-siiri/</link>
<guid>1316098</guid>
<pubDate>2010-01-04T23:00:00+03:00</pubDate>
<author>Resul Üstün</author>
</item>
 <item>
<title>Ahmet Tahsin Diyarbakır'da</title>
<description>Sonbaharın delişmenliğinden yeni sıyrılmış bir akşamın gün batımı dolaylarıydı. Diyarbakır’ın üzerini kara bir göçmen çadırı gibi örten bulutlu gökyüzünün gözyaşları daha yeni yeni toprağı alnından öpmeye başladığı bir sırada telefonumun öbür ucundan sıcak bir dost sesi “Hocam Diyarbakır’a geldim, şimdi Silvan’dayım” diyordu. Bu ses; sözcüklere aşkın gizemini, tümcelere sevdanın yüceliğini nakışlayan sevgili dostum Şair Ahmet TAHSİN’E aitti. Bir an ne diyeceğimi bilememenin şaşkınlığı içinde kalsam da, toparlanmam pek uzun sürmedi. Ahmet TAHSİN’le yüz yüze görüşmüşlüğümüz yoktu. Birkaç yıldan beri “sanal” diye adlandırılan internet ortamından tanıyorduk birbirimizi. Diğer dostlarımızın yaptığı gibi şiir ve makalelerimize yorumlar yapıyor, arada bir telefonla görüşüyor, asgari müştereklerde de olsa bazı paylaşımlarımız oluyordu. Ancak birbirimizi onlarca yıl öncesinden tanıyormuşuz gibi sıcak ve sarsılmaz bir dostluk bağı oluşmuştu aramızda. Sevgili dostumun Diyarbakır’da ne aradığını sormama gelmişti sıra. “Doktor kızımın tayini Silvan’a çıktı, ben de onunla birlikte geldim, şimdi Silvan’dayım. Marta kadar da burada kalmayı düşünüyorum” diyordu dostum. Aksilik bu ya; 17 yıldan beri kendisinden haber alamadığım, yüzünü görme özlemiyle yanıp tutuştuğum başka bir arkadaşım da o gün Diyarbakır’daydı ve benimle görüşmek istediğini söylemişti. Bir yanda Ahmet TAHSİN, bir yanda 17 yıldan beri göremediğim arkadaşım, öbür yanda okulum ve öğrencilerim… Hangilerini, ya da hangisini nasıl görmezden gelebilirdim ki? </description>
<link>https://www.antoloji.com/ahmet-tahsin-diyarbakir-da-siiri/</link>
<guid>1310465</guid>
<pubDate>2009-12-26T17:15:00+03:00</pubDate>
<author>Resul Üstün</author>
</item>
 <item>
<title>'Bir Yerlerde Bir Şeyler Eksikti'</title>
<description>Üçüncü kitabım “Deşifre Etme Yalnızlığımı” KORA Yayınlarında çıktıktan bir hafta sonra Mide Kanseri (taşlı yüzük korsinom)  teşhisi ile Dicle Üniversitesi Hastanesi Genel Cerrahi Bölümüne yatışım yapıldı. Ameliyat (29 Şubat 2008) , yoğun bakım, kemoterapi (kimyasal tedavi)  ve radyoterapi (ışın tedavisi) … Derken aradan 20 ay gibi bir zaman dilimi geçti. Ameliyattan birkaç gün önce Diyarbakır’daki Eğitim Kitap Evi’ne birkaç kitap bırakmıştım. Sağlığıma tam kavuşmuş olmasam da, kendimi biraz iyi hissediyor olmamın verdiği güvenle kitabevindeki genç arkadaşlarla durum değerlendirmesi yapmak, yeni çıkan kitaplara göz atmak ve ameliyat öncesi oraya bırakmış olduğum kitaplarımın da son durumlarını öğrenmek amacıyla Galerya’daki Eğitim Kitabevi’ne (Şimdi Kültür Kitap Evi)  uğradım. Azat’la kısa bir söyleşinin ardından tam çıkıyordum ki Azat: ”Hocam, KORA’dan yeni bir roman çıktı. Yazarı sizi tanımıştı, bakmak istemez misiniz? ” dedi. İstemez miyim hiç? Hem yeni olacak, hem de roman olacak ve ben merak etmeyeceğim, olacak şey mi? Azat uzanıp kitabı raftan almaya yeltenince ilk olarak yazarın adı gözüme ilişti. Hatun Ateş Kurt…  İsim bana tanıdık gelmişti. Hatta “tanıdık” sözcüğü çok kısır kalırdı ismin içimde uyandırdığı duygular karşısında. Hatun Ateş tamam da… “Kurt” fazlaydı. “Eşinin soyadı olmalı” diye düşündüm, yanılmamışım. Kendisiyle Berfin Bahar Dergisi’nin ve aynı zamanda Berfin ve Kora Yayınları’nın sahibi dostum sevgili İsmet ARSLAN aracılığıyla yaptığım telefon görüşmesinde sevgili Hatun bu düşüncemi doğruladı, Kurt, eşinin soyadı. Kitabın arka sayfasına göz atarken birden Türkiye’deki demokratik yaşam biçiminin sosyal ve kültürel değerlerinin temel taşı sayılan 78 kuşağı gençliğinin tarihe mal olmuş o sıcak günleri geldi aklıma. Aradan bu kadar uzun yıllar geçmiş olmasına rağmen, o dönem yaşananlar daha dün gibi aklımdalar. Üzerinde hep o dönem gençliğinin gözdesi sayılan kot pantolon ve pantolon üzerine özenle sarkıtılmış mavi zemin üzerine nakışlanmış siyah puanlı bir gömlek, altta da spor ayakkabı… Evet, Hatun Ateş 78 kuşağının insanlığa mal olmuş tüm değerlerini üzerinde barından kişiliği oturmuş çelik karakterli, dik ve sağlam duruşlu bir arkadaşımızdı. Kendisini görmeyeli yaklaşık otuz yıl olmuştu. Ama şimdi onun yerine elimde “Bir Yerlerde Bir Şeyler Eksikti” adlı romanı duruyordu. Evet, bir yerlerde bir şeyler eksikti sevgili Hatun. Şüphesiz ki o eksiklik bizden kaynaklanan bir eksiklik değildi. Birileri hep “Bir Yerlerde Bir Şeyler Eksik” kalsın diye ve kişisel çıkar, siyasal ego tatmini uğruna ensemizde boza pişirmeye devam ediyordu ve bilerek bir yerlerde bir şeyleri eksik bırakmışlardı “Bir Yerlerde Bir Şeyler Eksikti” bir anı roman… Sevgili Hatun Ateş kendi anılarının bir kısmını hayatın o acılı ve dar süzgecinden geçirerek biz okuyucularına ulaştırmaya çalışmış. Mükemmel bir anlatım, ilk okuyuşta yüreğe işleyen bir sözcük akımı… Öyle uğultu falan değil; sözcükler, insanı sevda bahçesinde gül koklamaya çağıran şiirsel bir ninni gibi, yürek kumaşına işlenen bir oya gibi, bir nakış gibi sarı sayfalara özenle işlenmiş. Mardin’i kısacık bir tümceyle o kadar güzel görselleştirmiş ki… Ancak o kadar olur. “Rengârenk ışıklar, Mardin’i dağın boynuna asılmış bir kolye gibi gösteriyordu.” Tümcesi anlatımın şiirselliğini gözler önüne sermeye yetiyor sanırım. </description>
<link>https://www.antoloji.com/bir-yerlerde-bir-seyler-eksikti-siiri/</link>
<guid>1283065</guid>
<pubDate>2009-11-06T19:15:00+03:00</pubDate>
<author>Resul Üstün</author>
</item>
 <item>
<title>Sen Ne Baş Belası Şeysin</title>
<description>Seni hiç mi hiç sevmedim ki ben. Yana yakıla yazdığım sevda şiirlerim, geceleri uyutmayan senli düşlerim, hayallerim, gerçeklerim... Hepsi de çocukça bir oyundan ibaretti. </description>
<link>https://www.antoloji.com/sen-ne-bas-belasi-seysin-siiri/</link>
<guid>1273524</guid>
<pubDate>2009-10-21T21:42:00+03:00</pubDate>
<author>Resul Üstün</author>
</item>
 <item>
<title>Sen Bu Değilsin</title>
<description>Konuşma, Hatta yazışma bile. Benimle olan tüm bağlantılarını, Tüm ilintilerini kes istemezsen. Yazdıklarımı okumamış gibi, Haykırışlarımı duymamış gibi davran. </description>
<link>https://www.antoloji.com/sen-bu-degilsin-3-siiri/</link>
<guid>1248104</guid>
<pubDate>2009-09-02T18:26:00+03:00</pubDate>
<author>Resul Üstün</author>
</item>
 </channel>
</rss>
