<?xml version="1.0" encoding="UTF-8" ?>
<rss version="2.0" xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/">
<channel>
<title>Antoloji.Com - Şiir, Şair ve Edebiyat</title> <link>https://www.antoloji.com/</link>
<description>
Kültür Sanat Edebiyat Portalı. Türkçe şiir ve şair arşivi. Osman Işık 2 Şiirleri
</description>
 <item>
<title>OKUMAZ DEDİLER BİR ÖMÜR YAZDIM</title>
<description>Babam bir gün,
belki farkında bile olmadan,
hayatımın en uzun cümlesini kurdu:
"Bu çocuk okumaz."
O gün kimse sustuğumu fark etmedi.
Ben de bir şey söylemedim.
Çünkü bazı sözler vardır,
insan cevap veremez.
Sadece içine atar.
Ben de öyle yaptım.
O cümleyi alıp
çocuk kalbimin bir köşesine koydum.
Yıllarca orada kaldı.
Okula gittim,
dersler gördüm,
sınavlara girdim,
bazen başarılı oldum,
bazen başarısız...
Ama ne zaman bir şey yolunda gitmese
o cümle geri geldi:
"Bu çocuk okumaz."
Sanki içimde bir ses vardı
ve her düştüğümde
bana aynı şeyi hatırlatıyordu.
"Bak, baban haklıydı."
Ben de kendime kızıyordum.
Neden diğerleri gibi olamıyorum?
Neden bazı şeyleri anlamak bana zor geliyor?
Neden herkesin kolay yaptığı şeyler
bana bu kadar ağır geliyor?
Çocuktum...
Kendimi tanımıyordum.
Sadece bir şey biliyordum:
Babamın bana inanmasını istiyordum.
Belki de çocukken
insanın en büyük ihtiyacı
çok büyük başarılar değildir.
Bir babanın omzuna dokunup:
"Ben sana güveniyorum oğlum."
demesidir.
Ben o cümleyi çok bekledim.
Belki söylemedi.
Belki başka türlü söyledi.
Belki sevgisini başka şekilde gösterdi.
Ama ben çocuk aklımla
sadece duyduğum kelimeleri anladım.
"Okumaz..."
Ve yıllar geçti.
Ben büyüdüm.
Ama o kelime
benimle büyüdü.
Ta ki bir gün
elime bir kalem alana kadar.
İlk başta bunun ne anlama geldiğini bilmiyordum.
Bir şeyler yazdım.
Sonra sildim.
Yine yazdım.
Yine sildim.
Çünkü aslında kâğıda kelime değil,
kendimi bırakıyordum.
Bir gece oturdum
ve içimden geçenleri yazmaya başladım.
Kimseye anlatamadığım şeyleri...
Çocukluğumu...
Korkularımı...
Kırgınlıklarımı...
Özlediklerimi...
Kaybettiklerimi...
Ve bir süre sonra fark ettim:
Ben yazarken
içimdeki çocuk konuşuyordu.
O çocuk bana:
"Beni kimse anlamadı." diyordu.
Ben de ona:
"Ben seni anlıyorum." diyordum.
İşte yazmak benim için böyle başladı.
Ben kitaplardan uzak kalmış olabilirim.
Ama kelimelerden uzak kalamadım.
Çünkü kelimeler
benim sığındığım yer oldu.
Kimseye anlatamadığım derdimi
bir kâğıda anlattım.
Kimseye söyleyemediğim özlemi
bir şiire bıraktım.
Kimseye gösteremediğim gözyaşını
bir cümlenin sonuna sakladım.
Ve her yazdığımda
biraz daha hafifledim.
Babamın söylediği cümleyi
bir gün yeniden hatırladım.
"Bu çocuk okumaz..."
Bu kez içim acımadı.
Çünkü artık anlıyordum.
Babam belki beni küçümsememişti.
Belki sadece korkmuştu.
Bir baba,
çocuğunun geleceğini düşünürken
bazen doğru kelimeyi bulamayabiliyor.
Belki o gün
"Bu çocuk okumaz." derken
içinden:
"İnşallah hayatta kaybolmaz."
diyordu.
Belki:
"İnşallah benden daha güzel bir hayat yaşar."
diyordu.
Belki:
"Benim yapamadıklarımı o yapar."
diyordu.
Ben bunları yıllar sonra anladım.
Büyüyünce insan
anne babasının da insan olduğunu öğreniyor.
Onların da korkuları var.
Onların da pişmanlıkları var.
Onların da söyleyemediği cümleler var.
Ve bazen bir babanın sert görünen sözü
aslında korkunun başka bir biçimi olabiliyor.
Ama yine de...
O günkü çocuk
bunu bilmiyordu.
O çocuk sadece
babasının kendisine inanmasını istiyordu.
İşte ben o çocuğu
yazarken buldum.
Bir gün kendime sordum:
"Ben gerçekten okumadım mı?"
Sonra düşündüm...
Ben insanları okudum.
Sessizlikleri okudum.
Bakışları okudum.
Gözyaşlarını okudum.
Yalanları okudum.
Sevgiyi okudum.
Vefasızlığı okudum.
Dostluğu okudum.
Kaybetmeyi okudum.
Hayatın en ağır kitaplarını
sayfalarını çevirmeden okudum.
Her acı bir sayfaydı.
Her kayıp bir bölümdü.
Her insan
hikâyeme bırakılmış bir cümleydi.
Ben hayatı okudum.
Hem de öyle bir kitap okudum ki
bazı sayfalarında ağladım.
Bazılarında güldüm.
Bazılarında çok öfkelendim.
Bazılarında:
"Keşke hiç yaşamasaydım." dedim.
Ama hiçbir sayfasını yırtıp atamadım.
Çünkü geçmişten kaçılmıyor.
İnsan geçmişini değiştiremiyor.
Ama ona başka bir anlam verebiliyor.
Ben de verdim.
Babamın "okumaz" dediği cümleyi
hayatımın sonu olmaktan çıkarıp
hikâyemin başlangıcı yaptım.
Çünkü insanın kaderini
başkasının cümlesi yazmamalı.
Kendi cümlesini
kendi kurmalı.
Ben de kendi cümlemi kurdum:
"Ben başaracağım."
Belki herkesin istediği şekilde değil.
Belki herkesin beklediği yerde değil.
Ama kendi yolumda...
Kendi adımlarımla...
Kendi kelimelerimle...
Ben yazmayı seçtim.
Çünkü yazmak
benim için sadece bir hobi değildi.
Yazmak,
kendime verdiğim bir sözdü.
"Bir daha kendini küçümseme."
diye yazdım.
"Bir daha başkasının söylediği sözle
kendine değer biçme."
diye yazdım.
"Düştüğünde kalk."
diye yazdım.
"Canın yandığında susmak zorunda değilsin."
diye yazdım.
"Ve ne olursa olsun
kendinden vazgeçme."
diye yazdım.
Bazen düşünüyorum...
Eğer babam o gün
"Bu çocuk çok başarılı olacak." deseydi
belki bugün farklı bir insan olurdum.
Belki daha çok çalışırdım.
Belki başka bir meslek seçerdim.
Belki başka bir hayatım olurdu.
Ama sonra diyorum ki:
Belki de bugün olduğum insan
tam olarak yaşadığım her şey yüzünden var.
Belki o cümle olmasaydı
kalemi elime almayacaktım.
Belki yazmayacaktım.
Belki içimdeki bu kadar kelime
hiç ortaya çıkmayacaktı.
Belki kendi sesimi
hiç duymayacaktım.
O yüzden artık babama kızmıyorum.
Sadece içimde
çocukluğumdan kalan küçük bir sızı var.
Hani insanın içinde
hiç tamamen geçmeyen bir yer olur ya...
İşte orası.
Ve bazen o çocuğa bakıyorum.
Küçük elleri var.
Büyük hayalleri var.
Ama kendine güveni yok.
Yanına oturuyorum.
Başını okşuyorum.
Ve ona diyorum ki:
"Biliyor musun?
Sen başarısız değilsin.
Sen sadece
kendi yolunu bulmak için
biraz geç kaldın.
Ama olsun.
Geç kalmak,
hiç varamamak değildir."
Sonra ona bir kalem veriyorum.
"Al." diyorum.
"Bundan sonra hikâyeni sen yaz."
O da bana bakıp
ilk defa gülümsüyor.
Çünkü artık biliyor:
Bir çocuğun geleceğini
bir cümle belirlemez.
Bir insanın değerini
bir sınav sonucu belirlemez.
Bir insanın hayatını
başkasının beklentisi belirlemez.
İnsan bazen
kendisini baştan yaratabilir.
Ben de kendimi
kelimelerle yeniden yarattım.
Babam...
Sen bir gün:
"Bu çocuk okumaz."
dedin.
Ben ise yıllar sonra
sana cevabımı yazıyorum.
Belki iyi bir öğrenci değildim.
Belki senin istediğin gibi
bir hayat yaşayamadım.
Ama ben hayatın içinde
çok şey öğrendim.
İnsanların gelip gittiğini öğrendim.
Bazı dostlukların
ömürlük olmadığını öğrendim.
Bazı insanların
seni sevdiğini söylerken bile
seni yaralayabileceğini öğrendim.
Bir insanın
gülümserken bile
içinden ağlayabileceğini öğrendim.
Ve en önemlisi...
İnsanın en büyük sınavının
kendine inanmak olduğunu öğrendim.
Ben o sınavı hâlâ veriyorum.
Bazen kazanıyorum.
Bazen kaybediyorum.
Ama artık bırakmıyorum.
Çünkü elimde bir kalem var.
Ve önümde hâlâ boş sayfalar...
Her sayfaya biraz daha
kendimi yazıyorum.
Geçmişimi...
Bugünümü...
Hayallerimi...
Kırgınlıklarımı...
Ve belki bir gün
geleceğimi de yazacağım.
Sonra o kitabın son sayfasına
tek bir cümle bırakacağım:
"Babam bu çocuk okumaz dedi...
Ben ise hayatı okumayı,
insanları anlamayı
ve kendi hikâyemi yazmayı seçtim."
Belki o gün
babam kitabımı eline alır.
Sayfaları yavaşça çevirir.
Bir yerde durur.
Gözleri dolar.
Ve belki hiçbir şey söylemez.
Sadece bana bakar.
Ben de ona bakarım.
Çünkü bazı özürler
kelimelerle söylenmez.
Bazı gururlar
alkışlanmaz.
Bazı sevgiler
hiçbir zaman yüksek sesle anlatılmaz.
Ve belki o an
ikimiz de aynı şeyi anlarız:
Bir baba, çocuğunun geleceğini
bir cümleyle kaybedemez.
Bir çocuk da
bir cümleyle kaybolmak zorunda değildir.
Çünkü bazen...
Bir insanın hayatını değiştiren şey
ona söylenen kötü bir söz değil,
o sözün ardından
kendi kendine söylediği
"Ben yine de yapacağım."
cümlesidir.
Benim hikâyem de böyle başladı.
Babam:
"Bu çocuk okumaz."
dedi.
Ben sustum.
Yıllarca sustum.
Sonra bir gün
kalemi elime aldım.
Ve ilk defa
kendi sesimi duydum.
O günden beri yazıyorum.
Çünkü bazı insanlar
kendilerini kelimelerle anlatır.
Bazıları yaşadıklarıyla...
Ben ikisini birden seçtim.
Yaşadım...
yaralandım...
öğrendim...
ve sonunda
kendi hikâyemi yazmaya başladım. </description>
<link>https://www.antoloji.com/okumaz-dediler-bir-omur-yazdim-siiri/</link>
<guid>3903100</guid>
<pubDate>2026-11-08T05:46:00+03:00</pubDate>
<author>Osman Işık 2</author>
</item>
 <item>
<title>ADINI BİLMEDİĞİM ACI</title>
<description>Bir de insanın en ağır yarası vardır...
Kimsenin görmediği, kimsenin sormadığı,
Kendisinin bile bazen adını koyamadığı...
Öyle bir yara ki dostlar,
Ne sarılır, ne kapanır,
Ne bir merhemle diner,
Ne de zamanla unutulur.
İçinde büyür sessizce,
İnsan sustukça derinleşir,
Geceler uzar, ömür kısalır,
Kalp yorulur, gözler yaşlanır.
Bazen bir insanın yüzüne bakarsınız,
Gülüyordur...
Ama bilmezsiniz,
O gülüşün ardında kaç cenaze kaldırmıştır yüreği.
Kaç hayalini toprağa vermiş,
Kaç umudunu sessizce terk etmiştir.
Kim bilir kaç gece sabaha kadar
Kendi kendine dert anlatmıştır.
Ben bilirim...
İnsanın en çok da kendine sustuğu geceleri,
Bir yastığa başını koyup da
Geriye sardığı o eski sahneleri.
Bir daha dönmeyecek insanları,
Bir daha yaşanmayacak günleri,
Bir de içinden hiç çıkmayan
O yarım kalmış cümleleri...
Ah be gönül!
Sen ne çok şeyi içine attın,
Ne çok insanı kendinden saydın.
Kimine ömrünü verdin, kiminden bir selam bekledin,
Kimine can dedin, sonunda kendine dert eyledin.
Herkes kendi yoluna gitti,
Sen kaldın hatıraların kıyısında,
Bir avuç kırılmış umutla,
Bir ömürlük suskunluğun arasında.
İnsan bazen ağlamak ister, ağlayamaz,
Konuşmak ister, kelimeleri sıralayamaz.
Birinin omzuna başını koymak ister,
Ama kime gideceğini bile bulamaz.
İşte öyle zamanlarda anlar insan,
En kalabalık yerde bile yalnız kalacağını,
Herkese yetişirken kendine geç kalacağını.
Ben artık büyük mutluluklar istemiyorum hayattan,
Biraz huzur, biraz vefa, biraz da merhamet...
Beni olduğum gibi kabul eden bir yürek,
Yorulduğumda yanımda duran bir nefes.
Ne sahte tebessümler ne de boş vaatler,
İnsan bazen bir samimi bakışla bile iyileşir meğer.
Ve şimdi soruyorum kendime:
Bu kadar acı nereye sığar?
İnsan kaç kere kırılır da yine ayağa kalkar?
Kaç kere unutmaya çalışır da hatıralara takılır?
Kaç kere "İyiyim" der de içinde bin parça dağılır?
Belki de bazı acılar ömürlük misafirdir,
Kapıyı çalmaz, sessizce içeri girer.
Ne geldiği bilinir ne gideceği,
İnsan yalnızca taşır kendi kederini.
Ve unutmayın...
Her gülen yüzün ardında bir hikâye saklı,
Her susan insanın içinde bir feryat haklı.
Kimi acısını yazar, kimi içine gömer,
Kimi bir ömür yaşar da kimse bilmeden söner.
Benim derdim anlaşılmak değil artık,
Bir gün olsun içimdeki gürültünün dinmesi...
Çünkü insan bazen ölmek istemez hayattan,
Yalnızca biraz olsun yorulmadan yaşamak ister.
Ve en acısı da şudur: İnsan, kimseye belli etmeden kırılır; sonra bir gün kendi kalbine bile yabancılaşır. </description>
<link>https://www.antoloji.com/adini-bilmedigim-aci-2-siiri/</link>
<guid>3903099</guid>
<pubDate>2026-11-08T05:44:00+03:00</pubDate>
<author>Osman Işık 2</author>
</item>
 <item>
<title>YALNIZLIĞIN EZGİSİ</title>
<description>Bilirsiniz...
İnsanın bazen konuşmaya değil, anlaşılmaya ihtiyacı vardır.
Bir kalabalığın ortasında durup da kendini kimsesiz hissettiği zamanlar vardır. Herkes bir şeyler anlatır, herkes bir yerlere yetişir ama insanın içindeki o sessizliğe kimse uğramaz.
İşte yalnızlık tam da orada başlar...
Yalnızlık, dört duvar arasında tek başına oturmak değildir sadece.
Bazen bir sofrada eksik kalan sandalyedir.
Bazen telefonun çalmamasını beklemek değil, çalsa da arayanın seni gerçekten merak etmeyeceğini bilmektir.
Bazen de anlatacak binlerce cümlen varken, hepsini yutup bir bardak çayın soğumasını izlemektir.
Ben yalnızlığı biraz da eski bir şarkıya benzetirim.
Sözleri ezberindedir ama her dinlediğinde başka bir yerin acır.
Nakaratında bir hatıra, aralarında bir özlem, son notasında ise koca bir ömür saklıdır.
İnsan büyüdükçe anlıyor...
Herkesle gülünmüyor, herkese iç dökülmüyor.
Her omuz baş koymaya uygun değil, her el tutmaya değmiyor.
Ve her gelen kalmaya gelmiyor.
Bazen insan kendi kendine konuşur,
Kendi yarasına kendi merhem olmaya çalışır.
Gece başını yastığa koyduğunda gündüz susturduğu ne varsa birer birer dile gelir.
Ama yine de...
Yalnızlığa yenilmemek gerek.
Çünkü insan bazen en güzel kendini, kimsenin olmadığı bir sessizlikte tanır.
Kırıldığı yerleri görür, eksiklerini anlar, kim olduğunu yeniden öğrenir.
Ben artık yalnızlıktan korkmuyorum.
Yeter ki huzurum bozulmasın.
Yeter ki kalbime giren, orayı bir gün harabeye çevirmesin.
Varsın bazı akşamlar çayım tek kişilik demlensin.
Varsın bazı şarkılar yarım kalsın.
Varsın bazı yolları tek başıma yürüyeyim.
Yeter ki içimdeki insan ölmesin...
Ve son olarak şunu söyleyeyim:
Yalnızlık bazen insanın kaderi değil, kalabalıkların içinde kendini kaybetmemek için seçtiği son sığınağıdır.
Çünkü herkesin bir ezgisi vardır hayatta...
Kimininki neşeyle çalar, kimininki aşkla...
Benimki biraz hüzünlü.
Adı da Yalnızlığın Ezgisi... </description>
<link>https://www.antoloji.com/yalnizligin-ezgisi-6-siiri/</link>
<guid>3903098</guid>
<pubDate>2026-11-08T05:43:00+03:00</pubDate>
<author>Osman Işık 2</author>
</item>
 <item>
<title>SESSİZCE TÜKENDİM</title>
<description>İyi değilim...
Bunu kimseye anlatamıyorum.
Çünkü bazı acılar vardır;
anlattıkça hafiflemez insanın içinde,
aksine her kelimede biraz daha derinleşir.
Soruyorlar, "Nasılsın?"
Gülümsüyorum, "İyiyim," diyorum.
Oysa içimde kocaman bir sessizlik,
her defasında gerçeği yüzüme vuruyor:
Hayır, iyi değilsin...
Geceleri herkes uykuya dalarken
ben kendi içimde uyanıyorum.
Tavana bakıp geçmişi sorguluyorum.
Nerede kırıldım,
hangi cümlede sustum,
hangi vedada eksildim,
hangi insanın ardından
kendimden bir parça bıraktım,
inanın artık ben bile bilmiyorum.
Bazen insan ağlamıyor diye
canı yanmıyor sanıyorlar.
Oysa bazı insanlar gözyaşlarını
çoktan içine akıtmayı öğrenmiştir.
Ben de öyle öğrendim...
Kimse üzülmesin diye sustum,
kimse merak etmesin diye güldüm.
Birisi hâlimi sormasın diye
"Yok bir şey," dedim.
Ama vardı...
Hem de anlatmaya ömrümün yetmeyeceği kadar çok şey vardı.
İçimde yarım kalmış cümleler,
kapanmamış defterler,
unutamadığım yüzler
ve kimseye gösteremediğim yaralar vardı.
Bir de kendim vardım...
Eskiden daha kolay gülen,
insanlara daha kolay inanan,
birinin "Yanındayım," demesini
gerçekten yüreğine koyan ben...
Şimdilerde biri "Merak etme," dediğinde
içimden bir ses fısıldıyor:
"Merak et, çünkü gidenlerin çoğu
bir zamanlar kalacağına söz vermişti."
İyi değilim...
Bazen bir şarkı açıyorum,
sözleri benden habersiz
içimdeki yaraları anlatıyor.
Kapatıyorum...
Bazen eski mesajlara bakıyorum,
sonra telefonu sessizce bırakıyorum.
Çünkü insan bazen
özlediği kişiyi değil,
o kişinin yanındayken kaybetmediği kendisini özlüyormuş.
Belki de ben en çok
eski hâlimi özledim.
Daha temizdi kalbim,
daha az korkardı,
birini severken ayrılığı düşünmezdi.
Mutluluğun ardından gelecek acıyı
hesaplamazdı.
Şimdi sevsem korkuyorum,
bağlansam tedirgin oluyorum.
Güzel bir şey yaşasam bile
içimde bir yer,
bunun da bir gün biteceğini söylüyor.
Çünkü hayat insana bazen
tam da "Bu defa oldu," dediği yerde
yeniden yalnız kalmayı öğretiyor.
İyi değilim...
Ama kimseye öfkeli de değilim.
Belki biraz kendime kırgınım.
Herkesi anlamaya çalışırken
kendimi anlamayı ihmal ettiğim için...
Herkesin yarasına merhem oldum,
kendi yaralarımı görmezden geldim.
Herkese "Geçer," dedim,
kendime bir türlü söyleyemedim.
Herkese güçlü olmayı öğütledim,
yorulduğumu ise kimseye anlatamadım.
Şimdi içimde öyle bir yorgunluk var ki
ne uyumakla geçiyor
ne konuşmakla hafifliyor.
Ağlasam dinmiyor,
sussam içimden eksilmiyor.
Çünkü bazen insanın anlatacak binlerce sözü olur da
bir tek dinleyeni olmaz.
İyi değilim...
Belki bugün ilk defa bunu saklamıyorum.
Yarın yine güleceğim,
yine insanlara iyi olduğumu söyleyeceğim.
Yine kimsenin omzuna yük olmamak için
kendi yükümü kendim taşıyacağım.
Ama bir şeyi bilsinler:
Bazı gülüşlerin ardında
koca bir ömrün sessizliği saklıdır.
Benim gülüşümde de
kimsenin bilmediği nice hikâye var.
Bir gün beni sessiz,
uzaklara dalmış ve biraz da dalgın görürseniz
hemen ne olduğunu sormayın.
Belki anlatamam...
Belki kelimeler boğazımda düğümlenir.
Sadece yanımda durun.
Çünkü bazen insanın ihtiyacı
bir nasihat, bir çözüm ya da uzun cümleler değildir.
Bazen tek ihtiyacı,
herkes giderken gitmeyen bir insandır.
Ve şimdi...
Belki kırıldım,
belki çok yoruldum,
belki içimde bin defa dağıldım.
Ama hâlâ buradayım.
Hâlâ nefes alıyorum.
Hâlâ kalbimin bir köşesinde
kimsenin söndüremediği küçücük bir umut taşıyorum.
Yarın sabah yine gözlerimi açacağım.
Belki her şey aynı olacak.
Belki hiçbir şey değişmeyecek.
Ama bu defa kendime başka bir söz vereceğim:
Herkesi kurtarmaya çalışırken
kendimi kaybetmeyeceğim.
Herkesin elini tutarken
kendi elimi bırakmayacağım.
Çünkü artık anladım;
insan bazen birinin gelip kendisini kurtarmasını beklerken
kendi yaralarına merhem olmayı öğrenmeli.
Ben bugün iyi değilim...
Belki yarın da olmayacağım.
Ama bir gün,
gerçekten iyi olduğum bir sabaha uyanırsam
bugünleri hatırlayıp
sessizce kendime şunu söyleyeceğim:
Meğer ben bitmemişim...
Sadece herkese yetişmekten
kendime geç kalmışım. </description>
<link>https://www.antoloji.com/sessizce-tukendim-siiri/</link>
<guid>3903096</guid>
<pubDate>2026-11-08T05:42:00+03:00</pubDate>
<author>Osman Işık 2</author>
</item>
 <item>
<title>İÇİMDE BİR AĞIT VAR</title>
<description>Bilmem kaç gecedir uyku tutmaz gözlerimi,
‎Kaç sabahı sessizce karşıladım,
‎Kaç kez içime gömdüm kendimi...
‎Bir ben bilirim içimde kopan fırtınayı,
‎Bir de gecenin karanlığı
‎Şahit olur dökülemeyen gözyaşlarıma.
‎Ben hayatın karşısına
‎Öyle büyük isteklerle çıkmadım.
‎Biraz huzur istedim,
‎Biraz anlaşılmak,
‎Bir de başımı yastığa koyduğumda
‎İçimin sızlamamasını...
‎Lakin nasip dediler, sustum.
‎Sabır dediler, bekledim.
‎Geçer dediler, inandım.
‎Geçmeyen ne varsa içimde,
‎Zamanla adını bile anmaz oldum.
‎Ah benim sessizliğim...
‎Sen kaç acının mezarısın?
‎Hangi yarayı örttün de
‎Hangi yaranın altında kaldın?
‎Ben insanlara iyi görünmekten
‎Kendi hâlimi sormayı unuttum.
‎Herkesin derdine bir söz buldum da
‎Kendi derdime bir teselli bulamadım.
‎Ne garip şu insanın ömrü...
‎Dünya kadar hayali olur,
‎Bir avuç huzura razı gelir sonunda.
‎Gençliğini yarınlara saklar,
‎Ömrünü beklemekle tüketir.
‎Sonra bir gün dönüp ardına bakar,
‎En çok kendinden uzaklaştığını görür.
‎Ben kimseye kırgınlığımı anlatmam artık,
‎Çünkü bazı sözler vardır,
‎Söylendiğinde hafiflemez insan.
‎Bazı acılar vardır,
‎Anlatıldıkça yeniden kanar.
‎Ben de sustum işte...
‎Yaralarımı Allah'a emanet ettim,
‎İnsanlara yalnızca yüzümü gösterdim.
‎‎Ey Rabbim,
‎Bazen bir kulun gücü tükenir,
‎Ama sana olan inancı tükenmez.
‎Bazen gözleri dolar da ağlayamaz,
‎Kalbi yanar da anlatamaz.
‎Benim de böyle gecelerim var...
‎Kimseyi suçlamadığım,
‎Kimseye bir şey anlatmadığım,
‎Yalnızca ellerimi açıp
‎Rahmetini beklediğim geceler...
‎Ben senden geçmişimi geri istemem,
‎Gidenleri de kapımda beklemem.
‎Yalnız bana verdiğin bu ömrün
‎Kalanını gönül huzuruyla yaşamayı isterim.
‎Biraz hafiflesin içimdeki yük,
‎Biraz dinsin yılların yorgunluğu.
‎Çünkü yoruldum Rabbim...
‎İnsanlara güçlü görünmekten değil,
‎Her şeye rağmen güçlü kalmaya çalışmaktan.
‎Gülümserken içimi saklamaktan,
‎İyiymişim gibi yaşamaktan,
‎Her gece kendimle baş başa kalmaktan...
‎Ve bil ki,
‎Benim isyanım yok kaderime.
‎Yalnızca bazen içim burkulur,
‎Bazen bir hatıra gelir,
‎Bazen bir ses, bir koku, bir isim...
‎İnsanın bütün duvarlarını yıkar.
‎Sonra yine susarım.
‎Başımı öne eğer, yoluma bakarım.
‎Kimse bilmez içimde ne taşıdığımı,
‎Kimse görmez hangi acıyla yaşadığımı.
‎Benim hikâyem biraz yarım kaldı,
‎Biraz geç anlaşıldı, biraz geç yaşandı...
‎Ama ne olursa olsun,
‎Ben bu dünyadan şikâyet ederek değil,
‎Kalbimde taşıdığım sabırla geçeceğim.
‎Çünkü bazı gönüller vardır...
‎Kırılır ama beddua etmez.
‎Yorulur ama umudunu tüketmez.
‎Ve en karanlık gecede bile
‎Rabbinden gelecek bir sabahı bekler. </description>
<link>https://www.antoloji.com/icimde-bir-agit-var-siiri/</link>
<guid>3903097</guid>
<pubDate>2026-11-08T05:42:00+03:00</pubDate>
<author>Osman Işık 2</author>
</item>
 <item>
<title>VEDANIN ÖTEKİ ADI: BEN</title>
<description>Gitti...
Ne büyük bir kavga yaşandı
ne de ardında uzun bir veda bıraktı.
Sessizce çekildi hayatımdan.
Bir sabah uyandım; ev aynı evdi,
duvarlar aynı, eşyalar aynı...
Ama ben artık aynı insan değildim.
İnsan bazen birini kaybedince anlıyor;
eksilen yalnızca bir ses, bir nefes değilmiş.
Birlikte kurduğu hayaller,
alıştığı güzel günler,
yarına dair bütün umutları da gidiyormuş.
Arkasından bakakaldım.
Söyleyecek çok şeyim vardı,
ama kelimeler boğazımda düğümlendi.
İçimden bin kere kal dedim,
dilimden tek bir kelime dökülmedi.
Belki de insanın en büyük çaresizliği,
kalmasını istediği birine
gitme hakkı tanımakmış.
Uzun süre bekledim.
Telefonum çaldığında içim kıpırdadı,
kapı açıldığında gözlerim o tarafa çevrildi.
Bir ihtimali umut bildim,
bir hatırayı yarın sandım.
Sonra anladım ki insan
yokluğa alışmıyor,
yalnızca eksik yaşamayı öğreniyor.
Bir şarkı duyuyorsun, geçmiş konuşuyor.
Bir sokaktan geçiyorsun, anılar yürüyor.
Bir koku geliyor burnuna,
yıllar önceki bir akşam
yeniden oturuyor kalbinin başına.
En kötüsü de ne biliyor musun?
Unuttum dediğin insanı
gecenin sessizliğinde yeniden özlüyorsun.
Ben onunla yalnızca bir insanı kaybetmedim;
birlikte kurduğumuz yarınları kaybettim.
Bir gün gerçekleşir diye sakladığım hayalleri,
içtenlikle söylediğim güzel sözleri,
birlikte yaşlanırız sandığım ihtimalleri...
Eskiden cümlelerim bir gün diye başlardı,
şimdi hepsi bir zamanlar diye devam ediyor.
Kızgın mıyım?
Bazen evet...
Nasıl bu kadar uzaklaşabildin,
nasıl sustun, nasıl vazgeçtin diye soruyorum.
Sonra kendime dönüp susuyorum.
Çünkü kimsenin yüreğinde neler yaşadığını
insan kendi başına bilemez.
Belki onun da yarım kalmış sözleri vardı.
Belki o da özledi, belki o da üzüldü.
Ama artık bunların cevabını aramıyorum.
Çünkü bazı soruların cevabı gelmiyor,
yalnızca insanın ömründen zaman götürüyor.
Şimdi biraz daha temkinliyim.
Her gülüşe inanmıyor,
her sözü sonsuza kadar sanmıyorum.
Çünkü insan sevdiği yerden kırılınca
kalbinin kapısını eskisi gibi açamıyor.
Yine de kendime kızmıyorum.
Sevdim, inandım, bekledim.
Elimden geleni yaptım.
Bir insanın gidişiyle
kendi değerimi ölçmeyecek kadar
geç de olsa büyüdüm.
Ah, şu keşkeler...
Keşke biraz daha konuşsaydık,
keşke birbirimizi daha iyi anlasaydık,
keşke bazı sözleri söylemeden önce
biraz daha düşünseydik.
Ama geçmişin kapısı
ne kadar çalınırsa çalınsın açılmıyor.
İnsan orada yalnızca kendisini bekliyor.
Belki bir gün adını duyduğumda
içim sızlamayacak.
Fotoğrafına baktığımda
gözlerim dolmayacak.
Bir zamanlar hayatımda olduğunu
acı duymadan anlatabileceğim.
O gün geldiğinde unutmuş olmayacağım;
sadece hatırlamak canımı yakmayacak.
Şimdi biliyorum...
Birinin gidebilmesi,
benim sevilmeye değmez olduğum anlamına gelmez.
Birinin kalamaması,
benim eksik olduğumu göstermez.
Sevmek bazen kavuşmak değil,
bazen de sevdiğinin ardından
kendini kaybetmeden yürüyebilmektir.
Ben artık dönmeyecek bir kapının önünde
ömrümü tüketmeyeceğim.
Kendi yaralarımı saracak,
kendi yolumu bulacağım.
Çünkü hayat,
birinin dönmesini beklemekten ibaret değil.
Benim de yaşayacağım günler,
kuracağım hayaller,
yeniden yeşerteceğim umutlar var.
Ve şimdi bu hikâyeye
kendim için bir son yazıyorum:
O gitti...
Ben kendime kaldım.
Ne yaşadıklarımı inkâr edeceğim
ne de yaşanmamış gibi davranacağım.
Güzel günleri hatırlayacağım,
kırıldığım yerde kendimi affedeceğim.
Çünkü ben birini severken
kendimden vazgeçmeyi değil,
kendimle birlikte sevmeyi de öğrenmeliydim.
O, hayatımın bir sayfasıydı.
Ama ben henüz son sayfası yazılmamış
bir ömrün sahibiyim. </description>
<link>https://www.antoloji.com/vedanin-oteki-adi-ben-siiri/</link>
<guid>3903095</guid>
<pubDate>2026-11-08T05:41:00+03:00</pubDate>
<author>Osman Işık 2</author>
</item>
 <item>
<title>BİR SAATTE YETİM KALDI ÖMRÜM</title>
<description>Ben susarak konuşmayı babamdan öğrendim...
Çünkü babam öyle çok konuşan bir adam değildi. Sevgisini uzun cümlelere sığdırmaz, özlediğini kolay kolay söylemez, yorulduğunu kimseye belli etmezdi. Varlığıyla severdi insanı. Ben de çocuk aklımla onun sessizliğini sevgi bildim. Meğer insanın en büyük sevgileri bazen en az konuşanların yüreğinde saklıymış.
Şimdi anlıyorum baba...
İnsan bazı kıymetleri kaybedince değil, onlara bir daha ulaşamayacağını anlayınca büyüyormuş.
Senin sesin kaldı kulağımda, bakışın kaldı hatıralarımda, ellerinin sıcaklığı kaldı çocukluğumun en güzel yerinde. Bir zamanlar sıradan sandığım ne varsa bugün ömrümün en kıymetli hazinesi.
Ve bir gün...
29 Nisan 2023... Saat 20.15.
Bir takvim yaprağından ibaret değil benim için o tarih. Bir ömrün ikiye ayrıldığı, çocukluğumun son kez kapıyı çarpıp çıktığı, içimdeki güven duygusunun sessizce yetim kaldığı saat...
O gün dünya dönmeye devam etti baba. İnsanlar işlerine gitti, akşam oldu, sabah oldu. Takvimler değişti, mevsimler geçti. Ama benim içimde zaman, senin sustuğun yerde kaldı.
Herkes için 20.15 sıradan bir saat.
Benim içinse bir daha hiçbir zaman eskisi gibi olamayacağım an.
Bir evladın babasına son kez seslendiği, ama artık cevap alamayacağını bilmediği zaman...
Keşke bilseydim baba...
O gün sana son kez sarıldığımı, elini son kez tuttuğumu, sesini son kez duyduğumu bilseydim, bırakır mıydım ellerini?
O gün sana son kez sarıldığımı, elini son kez tuttuğumu, sesini son kez duyduğumu bilseydim, bırakır mıydım ellerini?
Biraz daha otururdum yanında. Biraz daha konuşurdum seninle. Belki de hiçbir şey söylemeden başımı omzuna koyardım. Çünkü şimdi anlıyorum; insanın bazen bütün dünyası bir babanın omzuna sığarmış.
Şimdi evin içinde bir kapı sesi duysam dönüp bakıyorum. Bir sandalye görsem gözüm dalıyor. Bir çay kokusu duyduğumda sanki birazdan seslenecekmişsin gibi geliyor.
Sonra hayat gerçeği hatırlatıyor:
Sen yoksun baba...
Ve insanın boğazına düğümlenen en ağır cümle buymuş.
Ölümü akıl kabul ediyor da kalp bir türlü ikna olmuyor. Ben seni hâlâ anlatacaklarım varmış gibi özlüyorum. Güzel bir şey yaşadığımda sana haber vermek, kırıldığımda dizinin dibine oturmak, başaramadığımda senden bir söz duymak istiyorum.
Bazen içimden seninle konuşuyorum. Hayatımı anlatıyorum, büyüdüğümü anlatıyorum, içimde kimseye açamadığım yaraları anlatıyorum.
Ama cevap gelmiyor.
İşte özlem dediğin şey biraz da bu baba; insanın söyleyecek binlerce sözü olup dinleyecek tek bir kişiyi bulamaması...
Sen gittikten sonra yaşım ilerledi belki ama içimde bir çocuk hep aynı yerde kaldı. Hâlâ zorlandığımda bir babanın aklına, güzel bir haber aldığımda onun sevincine, bazen de hiçbir sebep yokken omzuna ihtiyaç duyuyorum.
En çok da birlikte yaşayacağımız günlerin hiç gelmeyecek olmasına yanıyorum.
Ben yaşlanacaktım, sen yaşlanacaktın. Saçlarına biraz daha ak düşecekti. Belki bir gün karşılıklı oturup eski günleri konuşacaktık.
Ben sana, "Hatırlıyor musun baba?" diyecektim.
Sen belki gülümseyecektin.
Ama hayat, hayallerimizin hepsine aynı ömrü vermiyormuş.
Şimdi sen bir fotoğrafın içinde gülümsüyorsun, ben o fotoğrafın karşısında büyümeye çalışıyorum. Bazen uzun uzun bakıyorum yüzüne. Sanki biraz daha bakarsam dudakların kıpırdayacak, bana yine o bildiğim sesinle:
"Üzülme oğlum."
diyeceksin.
Oysa fotoğraflar konuşmuyor baba. Yalnızca insanın içinde susturamadığı hatıraları uyandırıyor.
Ben seni yalnızca o gün kaybetmedim. Her bayramda, her güzel haberde, her zor gecede yeniden özlüyorum. Başkalarının babalarıyla konuştuğunu gördüğümde içimde bir yer eksiliyor.
Çünkü bazı kayıplar bir defa yaşanmıyor. İnsan, sevdiğini her hatırladığında yokluğuyla yeniden karşılaşıyor.
Baba...
Bana çok şey bıraktın. Belki farkında olmadan öğrettiğin nice şey var. Susmayı, sabretmeyi, kimseye yük olmadan ayakta durmayı...
Ama keşke bunların hepsini senden öğrenmek yerine, biraz daha senin yanında çocuk kalabilseydim.
Benim için sen yalnızca bir baba değildin. Çocukluğumun güvenli limanı, sırtımı yasladığım dağ, eve döndüğümde içimin rahat ettiği o tanıdık huzurdun.
Şimdi o dağ yok.
Ama gölgesi hâlâ üzerimde.
Çocuklarıma senden bahsedeceğim. Onlara nasıl bir adam olduğunu, nasıl yaşadığını, neler öğrettiğini anlatacağım. Belki seni hiç göremeyecekler ama benim anlattıklarımdan tanıyacaklar.
Çünkü bazı insanlar toprağa emanet edilse de sevgileri toprağa sığmıyor.
Ben de seni kalbimde yaşatacağım baba.
Adını güzel taşıyacağım. Senin oğlun olmaktan gurur duyacağım. Hayatın karşıma çıkardığı ne varsa, senden öğrendiğim kadarıyla göğüslemeye çalışacağım.
Ve bir gün, Rabbim nasip ederse yeniden kavuştuğumuzda, sana anlatacak çok şeyim olacak.
Belki o gün bütün sustuklarımı konuşacağım.
Belki de hiçbir şey söylemeden boynuna sarılacağım.
Çünkü bazı özlemler kelimelerle anlatılmaz; insanın bütün ömrü boyunca içinde taşınır.
Şimdi saat 20.15 olduğunda bir an duruyorum. Kimseye belli etmeden içimden adını geçiriyorum.
29 Nisan 2023... Saat 20.15...
Takvimde bir tarih, saatte birkaç rakam...
Ama benim ömrümde bir vedanın, bir yetimliğin, bir daha dinmeyecek özlemin adı.
Baba...
Ben hâlâ susarak konuşuyorum. Çünkü seninle konuşmayı böyle öğrendim. Yalnızca artık karşımda sen yoksun.
Sana söyleyemediğim cümleler birikti içimde. Her biri biraz özlem, biraz pişmanlık, biraz da yarım kalmış çocukluğum...
Seni çok özledim baba.
İçimdeki bütün çocukluğumla, büyüyemeyen yanımla, sana hâlâ ihtiyaç duyan kalbimle özledim.
Ve bugün anladım ki insan babasını kaybedince büyümüyor aslında.
Sadece babasının olmadığı bir dünyada yaşamayı öğrenmeye çalışıyor.
Ben de hâlâ öğrenemedim...
Çünkü bazı insanlar hayatımızdan gider ama ömrümüzden hiç çıkmaz. Bazı isimler vardır, insan onları yalnızca anmaz; her nefesinde taşır.
Sen benim için hep öyle kalacaksın baba.
Mekânın cennet, makamın âli olsun.
Bir gün yeniden kavuşmak duasıyla...
Ve son bir söz:
Ben senin yokluğuna alışamadım baba.
Yalnızca kimseye belli etmeden özlemeyi öğrendim. </description>
<link>https://www.antoloji.com/bir-saatte-yetim-kaldi-omrum-siiri/</link>
<guid>3903094</guid>
<pubDate>2026-11-08T05:40:00+03:00</pubDate>
<author>Osman Işık 2</author>
</item>
 <item>
<title>SÖYLEYEMEDİKLERİMİZİN VEDASI</title>
<description>Biliyor musun...
‎İnsan bazen birinin gidişine değil,
‎gitmeden önce söyleyemediklerine üzülüyor.
‎O da küsüp gitti işte...
‎Ne doğru düzgün bir veda etti,
‎ne de dönüp arkasına baktı.
‎Ben öylece kaldım,
‎içimde bir sürü yarım kalmış cümleyle.
‎Bazen kendime soruyorum,
‎acaba arkasından gitseydim durur muydu?
‎Bir kez olsun elini tutup,
‎"Gitme, daha konuşacaklarımız var," deseydim
‎her şey değişir miydi?
‎Bilmiyorum...
‎Belki o da benden bir adım bekledi.
‎Belki o da kırıldı, yoruldu,
‎belki de anlaşılmadığını düşündü.
‎Ama insan keşke gitmeden önce konuşsa...
‎Keşke susmak yerine birbirini dinlese.
‎Çünkü ben onunla kavga etmek istemedim ki.
‎Ben sadece anlaşılmak istedim.
‎Kırıldığımızda birbirimize sırt çevirmek yerine
‎oturup içimizdekileri anlatabilseydik.
‎Şimdi ne kaldı geriye?
‎Biraz özlem,
‎birkaç güzel hatıra
‎ve cevabını bulamadığım sorular...
‎Bazen telefonuma bakıyorum,
‎belki bir mesaj gelir diye.
‎Sonra kendi kendime kızıyorum.
‎İnsan, gelmeyeceğini düşündüğü birini
‎neden hâlâ bekler ki?
‎Sonra anlıyorum...
‎Kalp, aklın öğrendiğini
‎bir anda kabullenemiyor.
‎Peki, bir gün geri dönerse ne yaparım?
‎Eskisi gibi sarılır mıyım,
‎yoksa önce neden gittiğini mi sorarım?
‎Sanırım önce dinlerim.
‎Çünkü ben artık yalnızca dönmesini değil,
‎neden gittiğini de bilmek istiyorum.
‎O küsüp gitti...
‎Ben ise içimde onunla konuşmaya devam ettim.
‎Belki onun da söyleyemedikleri vardı,
‎belki benim de anlayamadığım şeyler...
‎Ama keşke bilseydi;
‎ben onu hiç kırılmayalım diye sevmedim.
‎Kırıldığımızda bile birbirimizden vazgeçmeyelim diye sevdim.
‎Şimdi ne dön diyebilirim ona
‎ne de hiç dönme...
‎Yalnızca şunu bilmesini isterdim:
‎Benim için önemli olan hiç gitmemesi değildi,
‎giderken bile konuşabilecek kadar
‎birbirimize değer vermemizdi.
‎Çünkü bazı insanlar küsüp gider,
‎bazı cümleler yarım kalır...
‎Ve insan bazen en çok,
bir zamanlar her şeyini anlatabildiği insana
‎artık hiçbir şey anlatamamaya üzülür. </description>
<link>https://www.antoloji.com/soyleyemediklerimizin-vedasi-siiri/</link>
<guid>3903093</guid>
<pubDate>2026-11-08T05:39:00+03:00</pubDate>
<author>Osman Işık 2</author>
</item>
 <item>
<title>BİLMİYORUM... HÂLÂ ACIYOR MU?</title>
<description>Bilmiyorum...
‎Acıyor mu gerçekten insanın içi,
‎yoksa insan zamanla acıya alışıp
‎ona "hayat" demeyi mi öğreniyor?
‎Bazen kendime soruyorum;
‎"Geçti mi?" diye...
‎Sonra bir şarkı çalıyor,
‎bir kelime düşüyor aklıma,
‎bir zamanlar senin söylediğin bir cümle geliyor kulağıma
‎ve anlıyorum ki
‎geçmemiş hiçbir şey.
‎Sadece susmuş.
‎Sen gittin ya...
‎Ben senden sonra en çok sessizliği sevdim.
‎Çünkü sessizlikte kimse gitmiyor,
‎kimse "artık seni sevmiyorum" demiyor,
‎kimse kapıyı çekip ardına bakmadan yürümüyor.
‎Ama geceleri sessizlik bile yetmiyor.
‎İçimde bir yer var,
‎kimsenin ulaşamadığı...
‎Senin bile artık uğramadığın.
‎Orada hâlâ eski halim oturuyor.
‎Seni bekliyor.
‎Belki gelirsin diye değil...
‎Belki bir gün neden gittiğini anlarsın diye.
‎Bilmiyorum, acıyor mu?
‎Sen hiç düşündün mü beni?
‎Bir gecenin ortasında
‎telefonuna bakıp
‎"Acaba o şimdi ne yapıyor?" dedin mi?
‎Ben dedim.
‎Hem de defalarca...
‎Elimi telefona götürdüm,
‎adını gördüm,
‎yazmak istedim.
‎Sonra gururumu değil,
‎kalbimi susturdum.
‎Çünkü insan bazen sevdiğine yazamıyor.
‎Yazarsa yeniden kırılacağını biliyor.
‎Cevap vermezse daha çok acıyacağını,
‎cevap verirse yeniden umutlanacağını biliyor.
‎Ben senden korkmadım hiç.
‎Ben, sende kaybolmaktan korktum.
‎Ve kayboldum.
‎Şimdi herkes "güçlendin" sanıyor.
‎Gülüyorum, konuşuyorum,
‎hayatıma devam ediyorum.
‎Ama kimse bilmiyor...
‎Bazı geceler
‎başımı yastığa koyduğumda
‎bütün gün sakladığım o özlem
‎birdenbire üzerime çöküyor.
‎Ve içimden sadece şu geçiyor:
‎"Bilmiyorum...
‎Acıyor mu senin de için?"
‎Belki sen çoktan unuttun.
‎Belki benim adım bile geçmiyor artık aklından.
‎Belki başka birinin yanında
‎benim sana verdiğim sevgiyi
‎çoktan başka bir hikâyeye dönüştürdün.
‎Ama ben hâlâ
‎bazı anlarda seni arıyorum.
‎Kalabalığın içinde değil...
‎En yalnız olduğum yerde.
‎Çünkü insan en çok
‎kimsenin olmadığı zamanlarda özlüyor.
‎Sana kızgın mıyım?
‎Bilmiyorum.
‎Kırgın mıyım?
‎Evet.
‎Ama en çok kendime kırgınım.
‎Seni bu kadar severken
‎kendimi bu kadar unutmuş olmama...
‎Sen giderken
‎arkandan bakıp
‎"Kal" diyememiş olmama...
‎Belki de sen kalırdın.
‎Belki bir cümle her şeyi değiştirirdi.
‎Belki sarılsaydık
‎bütün kırgınlıklar susardı.
‎Ama bazı "belkiler"
‎insanın ömrünün en ağır yükü oluyor.
‎Şimdi senden geriye
‎birkaç anı,
‎birkaç fotoğraf,
‎birkaç cümle
‎ve geceleri ansızın gelen
‎kocaman bir boşluk kaldı.
‎Bazen düşünüyorum...
‎Acaba sen de benim gibi
‎bir şarkıda durup kalıyor musun?
‎Acaba benim kokumu hatırlatan bir yerde
‎bir anlığına susuyor musun?
‎Acaba birileri sana
‎benim sana baktığım gibi baktığında
‎içinden bir şey eksiliyor mu?
‎Bilmiyorum...
‎Belki de hiçbirini yapmıyorsun.
‎Ama ben hâlâ
‎cevabını bilmediğim sorularla yaşıyorum.
‎Ve galiba aşk biraz da bu...
‎Birini kaybettikten sonra
‎onunla ilgili yüzlerce sorunun
‎cevapsız kalması.
‎Ben senden bir şey istemiyorum artık.
‎Ne dönmeni,
‎ne özür dilemeni,
‎ne de yeniden beni sevmeni...
‎Sadece bir gün
‎çok uzak bir yerde
‎beni hatırlarsan
‎şunu bil:
‎Ben seni kötü hatırlamadım.
‎Canımı yaktığın halde
‎seni kötü anmadım.
‎Çünkü insan gerçekten sevdiğini
‎kaybettikten sonra bile
‎onun ardından kötü konuşamıyor.
‎Ben seni
‎yarım kalmış bir şarkı gibi taşıyorum içimde.
‎Ne tamamen susuyor,
‎ne de tamamlanıyor.
‎Bilmiyorum...
‎Belki acıyor.
‎Belki hâlâ çok acıyor.
‎Ama artık eskisi gibi ağlamıyorum.
‎Çünkü insan
‎her gece aynı acıyla uyandığında
‎bir süre sonra gözyaşları da yoruluyor.
‎Şimdi sadece içimde bir sızı var.
‎Kimsenin görmediği,
‎kimsenin bilmediği,
‎benim bile bazen adını koyamadığım bir sızı...
‎Ve gecenin en sessiz saatinde
‎kendime yine aynı soruyu soruyorum:
‎"Bilmiyorum...
‎Acıyor mu?"
‎Sonra cevabı beklemeden
‎gözlerimi kapatıyorum.
‎Çünkü bazı soruların cevabı
‎insanı iyileştirmiyor.
‎Bazı cevaplar
‎sadece yaranın ne kadar derin olduğunu gösteriyor.
‎Ben artık seni beklemiyorum.
‎Ama itiraf edeyim...
‎İnsan bazen beklemeyi bıraktığı halde
‎özlemekten vazgeçemiyor.
‎Ben de vazgeçtim senden.
‎Ama seni sevmiş olan
‎o eski halimden
‎bir türlü vazgeçemedim. </description>
<link>https://www.antoloji.com/bilmiyorum-hala-aciyor-mu-siiri/</link>
<guid>3903092</guid>
<pubDate>2026-11-08T05:38:00+03:00</pubDate>
<author>Osman Işık 2</author>
</item>
 <item>
<title>Öğrendim</title>
<description>Biliyor musun...
‎Ben eskiden pek konuşmazdım.
‎İnsanların yanında sessizce oturur,
‎onları dinlerdim.
‎İçimden geçenleri anlatmak yerine
‎içimde biriktirirdim.
‎Sonra ne yapardım biliyor musun?
‎Şiir yazardım...
‎Şarkı söylerdim...
‎Söyleyemediklerimi kelimelere bırakır,
‎içimde kalanları bir şiirin arasına saklardım.
‎Bazen bir şarkı açar,
‎kimseye anlatamadığım şeyleri
‎o şarkıya emanet ederdim.
‎Çünkü konuşmak bana zor gelirdi.
‎İnsanlara kendimi anlatmak,
‎ne hissettiğimi söylemek,
‎birinin karşısında içimi açmak...
‎Bunların hepsi bana ağır gelirdi.
‎Ama sonra zaman geçti.
‎Ve ben değiştim.
‎Konuşmayı öğrendim.
‎Önce birkaç kelimeyle başladım.
‎Sonra kendimi anlatmaya...
‎Bir gün fark ettim ki
‎içimde biriktirdiklerimi
‎artık sadece şiirlere bırakmıyorum.
‎İnsanlara da anlatabiliyorum.
‎"Bugün iyi değilim" diyebiliyorum.
‎"Buna kırıldım" diyebiliyorum.
‎"Bunu sevdim" diyebiliyorum.
‎Hatta bazen hiçbir sebep yokken
‎oturup kahkaha bile atabiliyorum.
‎Eskiden sadece dinlerdim.
‎Şimdi konuşuyorum.
‎Eskiden insanların arasında
‎kendime bir köşe arardım.
‎Şimdi insan içine karışıyorum.
‎Yeni insanlarla tanışıyorum,
‎sohbet ediyorum,
‎gülüyorum.
‎Ve biliyor musun,
‎bunun ne kadar güzel bir şey olduğunu
‎sonradan fark ettim.
‎Çünkü insan bazen
‎kendi sessizliğine o kadar alışıyor ki
‎sesini çıkarmayı unutuyor.
‎Ben de uzun süre
‎öyle yaşadım.
‎Ama şimdi anlıyorum...
‎Susmak güzel,
‎ama her şeyi içinde tutmak değil.
‎Şiir güzel,
‎ama bazen şiire yazdığını
‎bir insanın yüzüne de söyleyebilmek gerekiyor.
‎Şarkı söylemek güzel,
‎ama bazen kendi sesinle
‎"Ben buradayım" diyebilmek daha güzel.
‎Ben bunu öğrendim.
‎İnsanlarla konuşmayı,
‎gülmeyi,
‎sohbet etmeyi...
‎Ama en önemlisi,
‎kendimi saklamamayı.
‎Hâlâ bazen susuyorum tabii.
‎Çünkü sessizliği de seviyorum.
‎Ama artık sessiz kaldığımda
‎içimde söyleyemediğim şeyler olduğu için değil...
‎Bazen sadece
‎biraz dinlenmek istediğim için susuyorum.
‎Geçmişteki halime baktığımda
‎onu suçlamıyorum.
‎Çünkü o zamanlar
‎bildiğim kadarıyla yaşıyordum.
‎Şimdi ise önümde başka bir hayat var.
‎Daha çok konuştuğum,
‎daha çok güldüğüm,
‎insanların arasında
‎kendim gibi olduğum bir hayat...
‎Ve sanırım büyümek biraz da bu.
‎Kendi içine kapanmış bir çocuktan,
‎hayatın içine karışabilen birine dönüşmek...
‎Dün söyleyemediklerini
‎bugün söyleyebilmek.
‎Dün sadece dinlediğin yerde
‎bugün kendi hikâyeni anlatabilmek.
‎Ben hâlâ şiir yazıyorum.
‎Hâlâ şarkı söylüyorum.
‎Ama artık tek farkla...
‎Eskiden onları
‎söyleyemediklerimi anlatmak için kullanırdım.
‎Şimdi ise
‎yaşadıklarımı paylaşmak için kullanıyorum.
‎Ve galiba en güzeli de bu:
‎Eskiden içimi şiirlere ve şarkılara dökerdim.
‎Şimdi ise hem konuşabiliyor,
‎hem gülebiliyor,
‎hem de hayatın içine karışabiliyorum.
‎Çünkü sonunda öğrendim...
‎İnsan bazen
‎kendi sesini bulduğunda
‎hayata da yeniden karışıyor.
‎Ben sesimi buldum.
‎Ve şimdi...
‎Sadece dinleyen değil,
‎anlatan da benim.
‎Sadece susan değil,
‎gülen de benim.
‎Ve artık hayatın kenarında değil,
‎kendi hayatımın tam ortasındayım. </description>
<link>https://www.antoloji.com/ogrendim-217-siiri/</link>
<guid>3903091</guid>
<pubDate>2026-11-08T05:36:00+03:00</pubDate>
<author>Osman Işık 2</author>
</item>
 </channel>
</rss>
