<?xml version="1.0" encoding="UTF-8" ?>
<rss version="2.0" xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/">
<channel>
<title>Antoloji.Com - Şiir, Şair ve Edebiyat</title> <link>https://www.antoloji.com/</link>
<description>
Kültür Sanat Edebiyat Portalı. Türkçe şiir ve şair arşivi. Murat Demirci Şiirleri
</description>
 <item>
<title>Anneme Mektup 2</title>
<description>Anneciğim Yeniden gözün aydın Torununuz hanımefendi Lise üçe geçti On parmağında on marifet, tenis oynuyor Piyanonun başına geçtimi bitiyorum Öyle bir keman çalıyor anlatamam Bir bakıyorsun ki </description>
<link>https://www.antoloji.com/anneme-mektup-2-5-siiri/</link>
<guid>1574816</guid>
<pubDate>2011-06-20T02:27:00+03:00</pubDate>
<author>Murat Demirci</author>
</item>
 <item>
<title>Sana Dair 23</title>
<description>İçim kan ağlıyor dışım bir türkü tutturmuş mırıldanmakta. Dipte köşede sana dair bir şeyler arıyorum sürekli, senin elinin değdiği bir şeylere rastlasam belki yüzümde fotoğraf karesi bir tebessüme sebep olacak. Tanrım ne kadar sinirliyiym böyle, hani parmaklarımı birilerinin gırtlağına geçirip, avuç içime sıcak sıcak akan kanı seyretme dürtüleri, sonra bitip tükenmek bilmeyen alıp başımı gitmelerim, sonra nerden aklıma düşerse, Türkbükünde genç kızların yanağından makas alıp, Tükiye analizleri yapan sonradan liberalleşmiş eski solculara veripveriştirdiğim, durmadan etrafıma bakınıp güzel bir şeyler görme isteği ve güzel bir şeylerin bir tülü olmayışı, kırmızı ışıklarda kısa süreli komşuluk ettiğim, sutyen askıları kirli, koltuk altları bakımsız ve tahriş olmuş, sözüm ona güzel kızlar. Neyse ki yeşil yanıyor ve yine karşıdayım…  24 Temmuz 2010 Cumartesi </description>
<link>https://www.antoloji.com/sana-dair-23-2-siiri/</link>
<guid>1461365</guid>
<pubDate>2010-10-04T13:58:00+03:00</pubDate>
<author>Murat Demirci</author>
</item>
 <item>
<title>Sana Dair 22</title>
<description>Kendime kızıyorum, alıp kendimi karşıma ağzıma geleni sayıyorum, yaşadığım her günün bilânçosu koskocam bir fiyasko her defasında, kederimin hüznümün üstünü örtüyorum kıyısı köşesi açıldıkça, yüzümde eğreti bir tebessüm ve arkası gelmez gelip geçici kahkahalarım suya yazı yazmaktan farksız. Bir şey var ana yoldan çıkmış ve bütün yan yolarda kendini arayan adres bilemez bir yanım hep oldu benim. Her şey yolunda sandıkça şehrin arka sokaklarında yeni yan yolarda kaybolup kaybolup kendimi bulmalarımdan bıkıp usandım. Her sevmem dev bir faciaya dönüşüyordu sürekli ve sevmekten korkmalarımın bir açıklaması hep oldu. İçimde tadına doyamadığım bir öfke, şiddet fırtınası, kanlı bıçaklı yanarlımı daha çok seviyorum artık ve yeterince düşmanım olmalı artık. Birde 'Hayır' demeyi öğrenmeliyim, 'peki olur hallederiz ' lerimden yorgun bitkin düşmüşüm. Neremden bakarsam bakayım dev bir yalnızlıktım her defasında, bu yalnızlıktan kurtulmak içindi sürekli kalabalıklar içinde dolaşmam, o kalabalıkların içinde bile kimsizdim, kimsesizdim. Bütün öteki sandalyelerin boşluğu üstüme üstüme yürürken, sırf o boşlukları doldursun diye gelişi güzel oturttuğum insanlarım, en fazla çayının son yudumunu alana kadar ordaydı, sonrası 'hoşça kal' yine görüşürüz kendine iyi bak kısmı bile olmayan... Öteki insanlar bir günlüğüne olsun artık olmasa, içinden geçtiğimiz bütün bulvarlar bomboş, mağazaların yürüyen merdivenleri aniden durmuş ve basamaklarda öylesine donup kalmış kıpırtısız insanlar, bir tek senle ben olsak, yanlarından geçsek bizi duymasalar, ne bir korna sesi ne bir kırmızı ışık, sürekli yanımda olsan, elimi uzattığımda parmak uçlarımda duysam seni, seslendiğinde adımı dinlesem senin sesinin renginden ve 'efendim' demsem bir daha söyle diye. 'duralım azcık yoruldum' desen, başını omzuma koysan, saç tellerin yüzümde, nefes alışını duysam, bana olan güveni, bana olan inancını hissedebilsem ve bilsem ben senin için iyi bir adamım. Bütün gün yaşayabilsem senin bana olan inancını senle birlikte, sonra ertesi gün deliksiz bir uyku ölüm. Buna rağmen sigaramı yakarken elimden çekip alsan çakmağı 'içme şu zıkkımı öleceksin' desen, oysa ertesi gün zaten ölsemm... Hep alıp başımı gitmekten söz ederdim bilirsin, oysa ben beni geride bırakarak yeni bir benle çıkmak istiyordum bütün bu yolculuklara, alıp başımı gittikçe peşimden geliyorum, kimi zaman çıkartıp çantamda hiç olmayan silahımı, kendimi takip eden bana ateş etme dürtüleri'def olup git senden kurtulmak istiyorum ben'... Öylesine yalnızım ki ve o kadar çok özledim ki seni, bunu sen bile bilmiyorsun  13. 08. 2010 Saat 17.30 </description>
<link>https://www.antoloji.com/sana-dair-22-2-siiri/</link>
<guid>1461364</guid>
<pubDate>2010-10-04T13:54:00+03:00</pubDate>
<author>Murat Demirci</author>
</item>
 <item>
<title>Sana Dair 21</title>
<description>.Bütün öteki hayatlarımın içinden sıyrılıp çıktım, geriye dönüp baktığımda koskoca bir orman yangını, kül kokusu her bir yanım. Ben senin yüzünden benim, bütün planlarımı sil baştan yazdım, beni bekleyen dağlarımı kandırdım, çiğdemlerin yüzüne bakacak yüzüm yok, ne zaman derinlere dalsam, kendimi adını telaffuz bile edemediğim tepeden tırnağa yangın yeri orusbuların esiri buluyorum. Unuttum çoluğa çocuğa karışmayı. Artık aklımın cundan geçmiyor Kurban Bayramlarında kayınpeder elleri koklamak “hoş geldin oğlum” diyen kayınvalide hasretim alıp başını gitti. Durmadan gülfidanları dikiyorum emrime amade bir kamu toprağına, Allah’a çok fazla inanmadığım halde yağmur duasına çıkıyorum akşamları, bütün canlıların yaşayabildiği kadar yaşamsını delicesine istediğim halde, sırtımda zehir püsküren bir pompayla böcek avına çıkıyorum güllerim daha güzel gülümsesin diye. Her tomurcuk sensin bence, her gül sen, bütün renkler sana benziyor, bütün dikenler yine sen ve battın mı batırıyorsun yedi kat yerin dibine…  Selvilerin kabukları çatlıyor her yaz, parmak uçlarımla çatlayan kabukları ayıklıyorum gövdesinden, sonra başımı kaldırıp bütün coşkusuyla fışkırıp gökyüzünü kucaklayan dalarıyla konuşuyorum, senden söz ediyorum onlara ve artık onlar seni tanıyor, leylakların ömrü acınacak kadar kısa ve papatyalar bir yandan dökülürken, bir yandan açıyorlar, rengârenk Çin karanfillerim, gittiğim her yerden akşamsefası tohumları derliyorum sigara paketime, akşamsefaları ki en az benim kadar arsızdır, güneşi gördüler mi kayboluyorlar, akşamları sarmaş dolaşız, hele birde ay ışığı varsa… Herkes alıp başını gidiyor, biraz daha kalmalarını istediklerimi lafa tutuyorum, ben konuştukça uzaklaşıyorlar, sonra birde bakıyorum ki koskoca bir karanlık ve bir başıma ben. Hafızam yıldız yıldız şiirlerle, hiç birinin başını sonuna bağlayamıyorum, tıkandığım yerde elini uzatıyor Ahmed Arif, sonra Nazım Ustam, en çok Nazımı sevdim ben çünkü en çok yaralarımı o sarıyor, oda çok kolay unuturdu, yeni bir aşk icat etmek için bir sürü bahanenler bulurmuş. İhanetin aslında o kadarda kötü bir şey olmadığının anıtıdır Nazım. Gece almış başını gidiyor ve bırakmayı hayal ettikçe çoğalttığım sigaram, gülfidanlarını suluyorum bütün gece, şaşılacak kadar çelimsiz ve gariban tilkiler geçiyor kimi zaman, hani azcık laf anlasalar, yemeğimi bile paylaşırım, korkup kaçmalarından nefret ediyorum… Geceleri buraları hala soğuk, hem de öyle böyle değil, bayağı titretiyor adamı, buna rağmen üşümüyormuşum gibi yapıyorum, sırt üstü uzanıp çimlere yıldızları seyrediyorum, şehirden ne kadar uzaksan, yıldızlara o kadar yakınsındır, şehrin ışıkları saklıyor yıldızları ve şehrin 17 km uzağında olmak bunun için güzel… Bir başıma dolaşıyorum bütün büyük mağazaları, ya da yanımda beni bir türlü anlamayan aklı kafdağında bir ergen ve sürekli iftira atıyor bana. Bense etrafımdaki bütün öteki çiftlere düşmanlık beslemekle meşgulüm “Ulan şu kızın yanına yakışmış mı bu hıyar” demekten bıkmadım usanmadım. Kahve fincanlarıyla sohbetlerini ölçüyorum, çoğu zaman bir fincan kahvenin ömrü kadar bile değil kıza anlatacak öyküsü. Buna rağmen neden hala o masada diyorum kendime “Üzeyir def ol” dese, sonra dönüp bana baksa gülümsese, usulca kalksam yerimden, yanıma gelse, büyük bir nezaketle çeksem sandalyesini, tam oturacakken saçları ellerimin üstünde ve ben gebermesem. Toprağı anlamayan bir adam asla bir kadının kollarında uzun süre yaşayamaz, hayır bunu ben uydurdum ve doğru olduğuna o kadar çok inanıyorum ki, sokakta cafede, çarşıda pazarda bütün güzel kadınlara bunu anlatmak, toprağı bilmeyen bütün öteki adamların şiddetli geçimsizlikten açılan davalarına şahitlik etmek “Bu adamdan bir bok olmaz Hâkim bey” sonrası tek celsede özgürlük, tek celsede bağ bahçe… Her aşkın bir ormanı olmalı bence, onu tanıdığın gün bir fidan dikmelisin, elinden tuttuğun gün bir fidan daha, öptüğünde on fidan. “sensiz yaşayamam” dediğinde bütün hafta ağaç dikmelisin, hem de bunun koskoca bir yalan olduğunu bildiğin halde. Çünkü sensiz de yaşar hem de sana sarıldığından çok daha sıkı sarılacağı başka birisiyle… Güneşin doğuşunu kaçırmak ne fena, şöyle sabah serinliğinde, çiğ düşmüş çimlerin içinden geçerek, elinde bahçe makası gül toplamak, kayalıklarda kınalı kekelikler ötüyor, kerkenez kuşları aleni üreme peşinde. Ben senin için yeni bir güne daha başlıyorum, sahi sen kimdin? </description>
<link>https://www.antoloji.com/sana-dair-21-2-siiri/</link>
<guid>1461363</guid>
<pubDate>2010-10-04T13:50:00+03:00</pubDate>
<author>Murat Demirci</author>
</item>
 <item>
<title>Sana Dair 20</title>
<description>Karşıma çıkan bütün köşe başlarında sana rastladığım anlarım oluyor, bütün otobüs duraklarında sensin, büyük alışveriş merkezlerinin önlerinde rastlıyorum sana, daracık sokaklardan çıkıp, ana caddelere atıyorum kendimi, her köşe boşın da sensin, üşümüş, sinirli, gergin, hani hiç yoktan kavga çıkaracaksın da seni kızdıracak hiçbir yeteneğimin olmaması benim şansım. Görmüyorsun beni ve üst geçitlerden inenlerin arsında bakındığın ben miyim? Omzuna dokunuyorum usulca, ansızın dönüp bakıyorsun “hangi cehennemdeydin” cevap vermiyorum “görmüyor musun dondum” burnun kıpkırmızı olmuş, paltomun yakasını her iki yana açıp, yanağına dokunuyorum, başını göğsüme yaslıyorsun, paltomun yakasını örtüyorum, göğsümde soluyorsun, nefesin kalın kazağımın ilmiklerinden tenime süzülüyor. Öylece etrafıma bakınıyorum, hiç kimse tarafından tanınmasam, hiç kimse dönüp bakmasa, öylece kalsan göğsümde ve artık üşümesen, yada göğsümde öylece kalacak kadar üşüsen, ısınırsan başını kaldırıp “gidelim” dersin diye korkuyorum…  -Bir sigara ver bana… “Sen sigara içmezsin ki” demem gerekir demiyorum, paltomun cebinden çıkartıyorum paketi uzatıyorum “yak da ver” yakıyorum uzanıp alıyorsun, parmak uçları açık eldivenlerin, uzun ince parmakların arsında sigara yürüyoruz, sana baktığımı görmenden hiç hoşlanmıyorum, bakmasam ama nasıl? -iki nefeste başımı döndürüyor, bütün gün içiyorsunuz size nende bir şey olmuyor? Buna vericek bir cevabım var mı? “Kafamı dinlemek istiyorum” diyorsun, hiç arayanım soranım olmasa, hiç kimse ölmese mesela ve hiç kimseye “başın sağ olsun” demek zorunda kalmasam, hiç kimse evlenmese, hatta sen bile ve her hangi bir Pazar günü, bütün planlarımı o saçma sapan düğünlerden birine ayırmasam. Akşamları işten çıktığımda kendimi sokaklara vursam, ayak sütü bir yerlerde kokereç filan atıştırsam, bira içsem bir yerlerde ve hiç kimse yalnızlığımı fırsat bilip eşşeoğlu eşekler gibi bakmasa… Sokağın köşesinde park halinde dörtlüleri açık bekleyen araba, sileceğe iliştirilmiş bir ceza makbuzu, alıp cebime atıyorum “benim yüzümden yazmışlar ben öderim” derken gülümsüyorsun, bu iyiye işaret. Kapıyı açıyorum biniyorsun, kabanın uçlarıyla dizlerini sarıyorsun sıkıca, direksiyona geçiyorum “araba sıcakmış bu iyi geldi” gidiyoruz gözlerini kapatmışsın, yaslanmışsın geriye, yüzünde öfke yavaş yavaş yerini bir huzura terk ediyor, şehir merkezinden bir an önce uzaklaşma gayreti, bildiğim bütün kestirme yolar aklımda uçuşuyor, seni bir an önce bu kalabalıklardan çekip almalıyım, boynun sol omzunun üstüne düşüyor, uyuyorsun çocuk gibi. </description>
<link>https://www.antoloji.com/sana-dair-20-2-siiri/</link>
<guid>1461362</guid>
<pubDate>2010-10-04T13:46:00+03:00</pubDate>
<author>Murat Demirci</author>
</item>
 <item>
<title>Sana Dair 19</title>
<description>İyi ki gecenin kulağı yok, iyi ki gece hep böyle kör, dilsiz olduğu söylenebilir mi? Saate bakıyorsun 02.00 pencerenin pervazına kollarını serip, göğsünü dayıyorsun, suratına tadına doyulmaz bir serinlik çarpıyor, nefesini tutup kuş sesi arıyorsun, kuşlar bile derin uykuda, yinede caddeden arada bir otomobiller geçiyor. Kapıyı dolaşacak kadar vaktin yok, pencereden atlayıp bahçenin en karanlık köşesine yürüyorsun, belli ki kendini seyredeceksin gecenin bu vaktinde, selvilerin dibinden gecerken bir kıpırtı geliyor, bakıyorsun, inat ettin el feneri yakmayacaksın da nasıl, küçük bir kirpi yavrusu, demek ki yalnız değilmişsin. Kendini kirpiye benzetiyorsun, “görünürlerde dikenlerimden başka hiç bir şeyim yok mu acaba, ondan mı böyle hep uzaktayım, ondan mı hep karşıdasın sen”…  Senin için bütün gece dumanlı hava sahası ve kaybedecek çok şeyin olduğunu bildiğin halde, bir türlü vazgeçemiyorsun sigara içmekten, kaybedeceklerin dedin de, sahi en çok canını sıkan söylediklerin midir, söylemediklerin mi, bunun cevabını en iyi bilen sensin, söylediklerin ağrıyan bir dişin çekilmesi gibidir, senden çıkıp gittiği için ağrısı olmaz, asıl söyleyemediklerindir yüreğinde ödem oluşturan, hiçbir antibiyotiğin temizleyemediği söyleyemediklerin. Her mezar bir hazinemdir aslında yoksa bu sadece sana özgü bir cezamı, senin yattığın yer düpe düz hazine olacak, söylemeden alıp götürdüğün kelimelerinle çürümek fena koyuyordu adama. Susma hakkını bu kadar uzun süre kullanan başka biri varmıydı en azından yalan da olsa arada bir söyleyebilmek mesela, kendine acıyorsun, yalan söyleyecek birisi bile yoktu hayatında. Kadınlar çiçektir derler ya, mutlaka öyledir ama açılımını yapan kimsenin olmadığı bir dünyada, tutup kendi çiçeklerini adlandırıyorsun, onları büyütüp açmaları için gerekli olanları sıralıyorsun yıldızların altında. Bir çiçeği ne kadar kuytuluğa dikersen dik, o mutlaka güneşi görebileceği yere kadar uzar, bunu defalarca gördün biliyorsun, iyi de ya kadınlar, hangi koca bütün gün topladığı güneş ışınlarıyla dönüyor evlerine ve kaç kadın besleniyor bu ısıyla… -Hoş geldin… -Hoş bulduk… Adam olması gerektiğinden çok daha yorgun üstelik haklı sebepleri de olsun, ayakkaplarını çıkartıyor, terliklerini tanımayacak kadar bitkin değil, ceketini asıyor salona geçiyor, televizyonun kumandası elinin alışkanlığı… </description>
<link>https://www.antoloji.com/sana-dair-19-2-siiri/</link>
<guid>1461361</guid>
<pubDate>2010-10-04T13:44:00+03:00</pubDate>
<author>Murat Demirci</author>
</item>
 <item>
<title>Sana Dair 18</title>
<description>Çayın diğer tüm zamanlardan daha leziz olduğu anlar vardır, günün olur olmaz saatlerinde el yordamıyla yaktığınız onca sigara bir yana, çayın çok leziz olduğu anlarda yakılan sigarayı hep ayrı tutarsın bir kenarda. Çayım çok güzel, (hadi burada sigaranda söz etmeyelim, çoluğa çocuğu özendirmenin manası yok)  penceremden odama dolan gün ışığı simitle peynir tadında. Bir yanım giyinip hazırlanış alıp başını gitmek istiyor, sudan sabundan bahanelerim bile var, bir yanım otur diyor, otur yaz Allah’ın belası, çoktandır bi halt yediğin yok.  Çoğumuz biliriz ki, başka birini kendimizden çok sevmek düpe düz ahmaklıdır, yinede severiz, sevmek daha ilk adımda incinmeyi göze almak demektir, kimi seversen sev mutlaka incitir, hatta bunu komşu kızı oğlu diye sınırlamanın da manası yok. Kendi kızını bile çok sevmeyeceksin, seveceksin de o kadar çok değil. Birden bire çıkıp gidecek hayatından, birden bire zemheride paltosuz dışarıda kalmış gibi titreyeceksin. Kimi iş dönüşü akşamlarından seni kapı aralığında karşılayıp, şöyle birazda şımarık bir tavırla sarılıp öpmeyecek seni, beğendiği bir pantolonu aldırmak için gözlerinin içi parlayarak “babacım” demeyecek. Oysa ne isterse almışındır gücün yettiği oranda ama seversin sen onun böyle gelip kedi gibi sokulmasını. Gün gelir çeker gider ve artık hiçbir zaman beğendiği hiçbir pantolondan ötürü öpülmeyeceksindir. İşte o anda orda üstüne çöreklenen kederi jiletle kazısan çıkmaz, zaten bütün babalar da kızları gittikten sonra yaşlanmaya başlar, birden bire o çöküş süreci, her bayram elini öpmeye geldiğinde daha da yaşlanmışındır. Sonra bir sabah sokağında bir fısıltı başlar, şehrin en ücra köşelerinde, hiçte umurunda olmadığın insanları bile sarsar “yapma be, demek öyle ha”… Hiç kimseyi çok sevmeyeceksin, çok fena halde aşık olduğun kadını veya adamı bile, bir yanın hep hazır olmalı onsuzluğa, bir yanın kendi içine dönük ve dimdik ayakta durmalı her an, onun çekip gidişine. Gelmişse eğer gitme ihtimalide vardır, hadi kaldı diyelim, zaman zaman hiç beklenmedik anlarda, hatta sen dalmışsın en sevdiğin şarkıyı dinliyorsun, böğrüne bir çuvaldız batar, yanında hediyesi birde yorgan iğnesi. Bunu mutlaka yapar, aşık olduğun adamda yapar, kadında yapar, kızın da yapar, bir tek anneler konusunda büyük konuşmam. Tanrı anneye yavrunsun canını acıtma yeteneği vermemiş galiba, anne yapsa yapsa kendi canını yakar. Hadi birazcıkta sevinelim, bu kadar yara açtık, sarmak lazım demi? Canın yanması güzeldir aslında, yani canın yanıyorsa, yani birden bire beyninden kalbine ulaşan sinyaller, sonra birden bire seyri değişen nefes alışverişlerin, yahu eğer biri canını acıtıyorsa yaşadığındandır, yaşamak güzlese ki şüphe yok, ne yapalım acıtıyorlar işte. Hem de hiçbir maksattı olmayan günün en saf en temiz en tehlikesiz bir anında, yani adımını atmışsın ayağının altında bir mayın patlaması gibi. Hemde öyle ki, patlayan şey bir tek sana zarar veriyor, ayakkabına bile ilişmiyor, gömleğin az biraz kan, toprak yine eskisi gibi yağmur yağdığında kokuyor, bahar geldiğinde sağından solundan gelincikler fışkırıyor, bir tek senin canın yanmıyor, fakat ne hikmetse bunu senden başka bilen yok. Kadınlar durur dururken bir bunalım nüfus edince kendini kuaförde bulurmuş ya, yada ne bileyim şehrin en görkemli mağazasına dalıp, kocanın kredi kartını kurşuna dizerlermiş, böyle söylentiler duymuştum, oluyormuş yani, iyide bana ne oluyordu peki, tut ki zekine hanım boş bulundu etti böyle bir laf, tut ki suçunda var sabit üstelik, hem de “Melehat’i sandala attığın” görüntülenmiş, Orhan Veli hesabı, hadi değil ama diyelim haklıda, neden alışveriş dürtüsü ha, içimde gizli bir Münevver varda omu zuhur etmekte, Allah kahretsin… </description>
<link>https://www.antoloji.com/sana-dair-18-2-siiri/</link>
<guid>1461360</guid>
<pubDate>2010-10-04T13:43:00+03:00</pubDate>
<author>Murat Demirci</author>
</item>
 <item>
<title>Sana Dair 17</title>
<description>Ne kadar gürültü çıkarırsam çıkarayım, kendi yalnızlığımı bastıramadığım anlarım oluyor, güpe gündüzlerimin çoğu karanlıktı ve derinlerde bir yerde hep bir baykuş sesi. Kendi icatlarımdı benim zifiri karanlıklarım ve baktığım her yerde hasretlerim saklıydı, dip köşe ağzı açılmamış özlemlerimle doluydu. Hiç kimseyi beklemeden yaşamanın ne demek olduğunu en iyi bilenlerdendim, ortalığı toplamama bile gerek yoktu, kapımda bir zil eksikliğini asla hissedemedim, oysa çalan kapıları açmayı en çok ben seviyorumdur, yerimden fırlayıp daha “kim o” bile demeden sıcaklığın yüzüme vursun isterdim, sonra bitip tükenmeyen bir kavuşma sahnesi, sımsıkı sarılmak diye bir şey vardır bir yerlerde biliyorum, nefes almak kadar vazgeçilmezin olan birini bir kapı aralığında karşılayıp sarılmayı kimse anlatamaz bana… İnsanın canı susmayı çeker mi? Hani sabah kahvaltısında sahanda yumurta çay misali, canım susmak istiyor, susunca da hiç bir şey anlatamıyorum ki. Söyleyecek o kadar çok şeyi olup da susmak zorunda kalmayı bilemezsin sen. En çok kendi cenaze törenimi getiririm gözlerimin önüne, annem öldüğüme ağlıyor bense sana söylemek istediğim hiç bir şeyi söylemeden öldüğüme. Bütün bir ömür bir tören alanındaydı sanki, bitip tükenmek bilmeyen günün anlam ve önemini dinlemekten yoruldum. İçimden geldiği gibi günlerimi özlüyorum, her hangi bir sabah yüzümü yıkarken lavaboda, su seslerine karışıyor senin için geceden yazdığım şiirlerim… “Ne diyorsun duymuyorum” sen beni hiç duymadın ki, benim çığlığım bile sessizdi kimseler rahatsız olmasın istedim… Sen yoktun, hiçbir şarkı benim hüznümü yansıtmaya yetmiyordu, bölük pörçük notalar arasında “sana dair” iyi şeyler arayışım sonuçsuz kalmaya mecbur, senin gözbebeklerini sergileyen kilim desenleri yok, hiçbir çiçek sana verilebilecek kadar güzel kokmuyor, hiçbir şehir seni layık olduğun şekilde ağırlayabileceğim dekorlar içermiyor. İyi ki yoksun diyorum kendime, sen bana gelsen ben alıp başımı giderdim biliyorum, çünkü benim hayatımda benden başka kimseye yer yok. Sağlıklı olduğuma sevindiğimi sanıyordum, hayır ben canımın yanmasından korkuyormuşum, çünkü çok fazla yandı ve artık küllerim olsun huzur içinde savrulsun istiyorum. Sen hiçbir zaman benim olmayan vefasızımdın, zehir zemberek sözlerin çıkıyor otopsi masalarında bedenimden, hiç kimse bunun ne olduğuna bir anlam veremiyor, fakat çok ağar konuşuyordun, birden bire beni yerle bir eden bir deprem etkisi, kendi parçalarlımı çıkartıyordum enkaz altından. Hiç kolay olmuyor kırık döküklerimi birleştirmek, elim ayağım tutmuyor, yüzümün başka bir renge büründüğü anlarımsın benim. Yeni baştan kendimi yaratma isteğim en çok senin sayende oluyor ve ben her defasında benliğimi yeniden restore ediyorum…   </description>
<link>https://www.antoloji.com/sana-dair-17-2-siiri/</link>
<guid>1461359</guid>
<pubDate>2010-10-04T13:42:00+03:00</pubDate>
<author>Murat Demirci</author>
</item>
 <item>
<title>Sana Dair 16</title>
<description>Alıp başını gideceksin, şehir çok uzakta bir yerlerde olacak dönüp bakmayacaksın arkana yorulacaksın. Sırtını döneceksin kendine konuşmayacaksın susacaksın, bir daha asla tekrar edemeyeceğin melodiler çalacaksın ısılığınla, yamaçlarda yaban keçileri olacak, şöyle boylu boyunca bir vadi koymuşsun oraya, birkaç boz ayı seni koklayacak çok uzaklardan, başını önüne eğeceksin dizi dizi karıncalar olacak, sırtlarında buğday taneleri, işleri olabildiğince acele. İç seslerini dinleyeceksin, senin her zaman hoş gördüğün ve her daim hak verdiğin seslerin olacak, kimseler bilmeyecek, bildiğinde kıyametin kopacağı şeyler olacak. Zihninde minik minik kadife kutularda saklayacağın sevdaları açıp tek tek koklayacaksın, gözlerin dolacak ağlayacaksın… Bir kerecik olsun hiç kimseye hesap vermeden, hiç kimseden korkmadan çekinmeden birinin gözlerine upuzun bakmışlığım olsun isterdim, hayır yanına gidip bir sürü ipe sapa gelmez hal hatır sormaları filan istemiyorum “vaktin var mı birer çay içelim” diyecek kadar az değil ki sevgin. Bakacaksın sadece şöyle 10 metre filan olacak aranızda, etrafınızdan gelip gecenler aldırmayacak size, kimi zaman önünden geçecekler, gözlerin anlık kaybedecek, gözlerin kör olacak karanlığı tadacaksın dilinin ucuyla, sonra birden bire yüzü beliriverecek, gözlerin her şeyi anlatacak, sen hiç bir şey söylemeyeceksin. Sonra birden bire ansızın bir rüyadan uyanır gibi uyanacaksın, o sana yürüyecek sen ona… -Merhaba -Merhaba nasılsın… -İyiyim elektirk faturası unutmuşum yatırmayı, bir saat izin alıp çıktım… Umurunda olmayacak elektirk faturası, işe geç kalıp kalmamayı da unutacaksın, yüzüne bakacaksın, kirpiklerini seyredeceksin o bilmeyecek, yada bilecek ama bilmemezlikten gelecek. Zaten “lütfen bana öyle bakma” dese, daha cümlesini bitirmeden, yığılır kalırsın ayaklarının dibine, bu senin yaşarken gördüğün son şey olurdu. Ellerine bakacaksın, elleri öylesine tanıdık ve öylesine özlediğin bir çift el ki, bir kerecik olsun şöyle korkusuzca tutabilmek için canını verebilirsin, elleri elerlinde, hatta parmaklarınız birbirine kenetlenmiş, omuzlarınız birbirine değiyor belli belirsiz, saçları akıyor boynundan omuzlarına aşağı, avucunun içinde onun avucunun içi olacak, bir güvercin tutar gibi tutacaksın, korkutmayacaksın, sana güven dolu bakacak, yüzünde en ufak bir keder, telaş olmayacak, avucunun içinden onun ovucunun içine yayılan huzuru göz bebeklerinde ışıldarken göreceksin. Sana duyduğu güven, sana olan inancını hissedeceksin iliklerine kadar. Sırf seni zor durumda bırakacak cümleler kurmamak için “Annen nasıl” diyecek, iyi diyeceksin, “Anne bu iyi olmayıp da ne yapsın. </description>
<link>https://www.antoloji.com/sana-dair-16-2-siiri/</link>
<guid>1461357</guid>
<pubDate>2010-10-04T13:41:00+03:00</pubDate>
<author>Murat Demirci</author>
</item>
 <item>
<title>Sana Dair 15</title>
<description>Şimdi seksen beş yaşında olacaksın anasını satayım ama öyle sağlıklı ki, ne şeker, ne tansiyon ne kolesterol, yani anlıycan domuz gibi olacan. Ege de bir köye yerleşmişsin, emekli olalı 32 sene olmuş, hatunun beş sene önce bırakıp gitmiş seni bir başına, sesiz sedasız ölmüş can yoldaşın, uyumuş ve uyanmayı vermiş işte. Birde kızın varmış anadım mı, iktisat filan okumuş, sonra yerleşmiş bir bankaya, evlenmiş meslekten biriyle, damat iyi çocuk helal süt emmiş falan filan ama oldum olası sevememişsin, nasıl seversin ki, canının bir parçasını koparım almış senden eşşeoğlusu. O seni sevecek, sevmesine de, dünyada en çok sevdiği kadını sana borçlu, öyle ki ne zaman karşılaşsanız, gözünde tanrısal bir büyü oluşuyor. Saygıda kusur sıfır, babacım diye parçalanıyor, velhasıl sen sevmiyorsun işte.  Şöyle 50 hanelik bir köy olmalı, ne camisi ne kilisesi olacak, şimdi zırt pırt ezan sesi, çan sesi çekemezsin. Harika bir bahçen olacak, marul kıvırcık, maydanozların yeşilin en güzeli. Kıpkırmızı domateslerin olacak, yerli yersiz çıkartıp çakını şöyle dörde böleceksin, birazcık tuz serpeceksin, yiyeceksin. Fidan yetiştireceksin mesela, öyle ki binlerce fidanın olacak, sabahları kalkıp, harika bir kahvaltı, sonra güzel bir yürüyüş, öğlene kadar fidan sulayacaksın, evin okula yakın olacak, her teneffüs cıvıl cıvıl çocuk sesleri çınlayacak kulaklarında, bazen yaklaşıp bahçe duvarına onarlı izleyeceksin, oğlan çocukları ha bire kavga edecek, küffürün bini bin para, sen “oğlum yapmayın etmeyin, sizi arkadaşsınız küfredilir mi öyle” diyeceksin. “yahu dede sende gördün o gol müydü ” diyecek. Arada kalmamak için sıvışacaksın. Köyde başı ağrıyan, kıçı ağrıyan herkes sana akıl danışmaya gelecek, bildiğini paylaşacaksın, bilmediğinde olmadı alıp kasabadaki Devlet Hastanesine götüreceksin, yol boyu sana bıcır bıcır hikayeler anlatacak, yok gelini bilmem şöyle hayırsızmış, oğlan sütü bozuk çıkmış, dertlendikçe dertlenecek, dinlemiyceksin, dinliyormuş gibi yapacan ama dinlemiyceksin. Çaresini bulamadığın hiçbir derdi beyninde barındırmıycan ki, şöyle bir müddet daha yaşayasın. O anlatacak yol boyu, sen yıllar öncesine gideceksin, karının “hamileyim” değdi o güne, çocuklar gibi sevindiğin ağladığın, sonra hatununu bir başka sevmeye başladığın o yıllara. Gülümseyeceksin kendi kendine. Karşı komşun Merve hanım olacak, atıyorum kocası yemene gitmişte dönmemişlerden, bütün gün sana askıntı olacak “Sana bi can şenliği lazım ihtiyar inatçılığı bırak” filan ama umursamıycaksın. Senin başka sevdaların olacak, senin kendine özgü kişisel aşkların yetecek sana. Mesela kızının patikleri hala duruyor olacak, sonracıma yemek yedirirken annesinin yakasına taktı o her neyse, çorapları bile duruyor olacak, minik ayak kapları. Çıkartıp sereceksin koltukların üstüne, geçeceksin karşısına seyredeceksin. “ah meleğim” diyeceksin… Ah bir tanem, nasılda tütecek burnunda, şöyle koskocaman sarılıp “babacım seni çok özledim” dediği günlerin hepsi birden gelecek gözlerinin önünden, bütün mezuniyet törenlerini, bütün okul önü beklemelerini anımsayacaksın. Akşamları msn sohbetleri edeceksin kızınla “ah be babacım nasıl özeniyorum sana bilemezsin” diyecek “neden beni ziraat fakültesine göndermedin ki, bende senin gibi toprakla uğraşsaydım, çok yoruluyorum be baba” sende diyeceksin ki o zaman zırt pırt aşık olurdun, boş vaktin çok olurdu ve bir sürü ipe sapa gelmez dertler edinirdin kendine, bak şimdi kocanı bile zor buldun. Öteden ağrı torunun gelecek koşarak, çığlık atacak “Dedecimmm ne zaman geliyor musun annem beni sana getirmiyor çok özledim” Akşamları kitap okuyacaksın, Nazım şiirlerini bilmem kaç bininci defa yeniden şöyle tadına vara vara, ilk defa okuyormuş gibi, oysa bir çoğu ezberinde olacak, gün içerisinde fidan sularken, saman sarsını sahneye koyacaksın kafanın içinde “saçarlı saman sarısı kirpikleri mavi” … haber bültenlerine bakacaksın ve spiker cümlesini tamamlamadan küfredeceksin ama ne polis bilecek bunu nede Savcı. Yaz akşamlarında kapı önüne atacaksın sandalyeni, bir iki kedin olacak, etrafında dolanacaklar mırıldanarak, çam kokusu çekeceksin içine, etrafında ardıçlar olacak, selviler buram buram, akşam sefaları açacak mesela, rengarenk. Oturup kızına mektuplar yazacaksın ama göndermeyeceksin, sen öldükten sonra okuyacak onları. Sen öldükten sonra daha çok değerli olacak ona bıraktığın satırlar. Öyle çok acıklı şeyler filan yazmayacaksın, neşeli içten ve sevgi dolu şeyler olmalı ki, kızın ne zaman okusa gülümsesin. Çok fazla hasretini çektiğinden söz etmemek lazım, “Babamı ihmal ettim” diye düşünmesin. Çocuk yetiştirmekten söz edeceksin, aile olmanın erdemlerinden bahsedeceksin, sinemalardan, tiyatrodan, resim sanatından falan filan. Öfkenin niçin baldan daha tatlı olduğunu anlatacaksın, öfkelenmeyi ihmal etme meleğim diyeceksin ki, hep içine atmasın. Sonracıma arada bir dostların çalacak kapını, oturup birlikte söyleşeceksiniz, çay demleyeceksin zıkkımın kökünü içesicelere ve onların hastalıklarını umursamayacaksın. Havalar azcık soğudu mu romatizmaları beynine vuran bu senden daha genç ama senden çok daha yaşlı ihtiyarlara teslim olmayacaksın. Kimi hafta sonarlı kızın gelecek hem de hiç haber filan vermeden, pat diye duracak kapı önünde arabası, sen büyük bir coşkuyla koşacaksın, bir yandan kızını kucaklayacaksın, bir yandan torununu saracaksın bağrına, ak pak sakalların olacak mesela ve torunun çekiştirip duracak sakallarını “dedeciiğmm acıomuuu” acıyor demeyeceksin hiçbir zaman. Onlara harika yemekler yapacaksın, etli sebzeli güveçler akşamları, sırf ayıp olmasın diye “damat nerde” diyeceksin” ah be baba biliyorsun oda çok çalışıyor, çoktandır annesine gidememişti, o o tarafa gitti bende dedim “Babama gideceğim” üstelemeyeceksin sormaksa sordun işte. Kızınla akşam yürüyüşlerine çıkacaksın, torunun önünde koşturup duracak, ona bakacaksın ve hatunun gelecek aklına “keşke görseydi” diye geçireceksin içinden ama seslendirmeyeceksin, kızı üzmenin alemi yok şimdi. </description>
<link>https://www.antoloji.com/sana-dair-15-2-siiri/</link>
<guid>1461356</guid>
<pubDate>2010-10-04T13:39:00+03:00</pubDate>
<author>Murat Demirci</author>
</item>
 <item>
<title>Sana Dair 14</title>
<description>Yaşım almış başını gidiyor ben direniyorum, hiç büyümedim aslında, gözümü korkutuyordu benden önce büyüyenler, çocuk kalmak işime geliyordu, en çok 28 yaşımda uçurtma uçurdum, bütün yaz rüzgar kovladım, dolaşmadığım gezmediğim tepe kalmadı. Birde birini severken onun yardımını istemedim, hatta bilmese daha iyi olurdu. En çok bildiklerinde canım yandı, bilmedikleri zamanlarda sesiz sakin, huzur içinde seviyordum. Hiç kimseye benzemeye çalışmadım, ben böyle iyiydim, herkes sadece kendi çocuklarını seviyordu, ben bütün çocuklar için canımı veriyordum. Çiçekçilikte yaptım, kurşunda attım, oruçta tutum birkaç tane, bir kaç kez namaz kıldım, çokça günah işledim, bana sorarsan hepsi helaldi. Yalan söyledim, hem de öyle üstü kapalı sudan sabundan yalanlar değil, gözünün içine baka baka, yalanın en daniskası hem de. Sözde hürdüm, demokrasiyle yönetiliyordu ülkem, oysa doğduğum günden beri, seyahat özgülüğüm hep sınırlıydı, şöyle bir aylık bir Küba seyahatini hak ediyordum, buz gibi bir Moskova akşamında Kızılmeydan’dan geçmek, Sidney’de şuursuzca bir kadınla öpüşmek, Paris kafelerinde şiir döktürmek, sonra mesela birkaç dil bilmek, sonra hiç olmazsa bir enstrüman çalmak, sonra saçlarım keşke hiç dökülmeseydi… Ben hep sen yokken yaşadım seni, varlığın Filistin askısıydı, ne zaman gelip sokulsan sol göğsüme, kendimi küçücük bir hücrede hissetim, penceresi bile yoktu, sen sarı bir lambaydın, düğmesi kapının dışında olan, etrafında sinekler uçuşuyordu, ben sana diyordum “onları uzak tut kendinden sinek işte” duymuyordun. Senin geleneklerin vardı, törelerin vardı yazılı metinde olmayan, senin yasaların benim cezamdı nerde ve nasıl karşılaşırsak karşılaşalım. Hep aynı suçtan yargılanıyordum, artık ceza indirimim de yoktu… Dünyada sadece sen ve ben kalmalıydık, bir üçüncü kişi bile fazlaydı, ancak işte o zaman duyguların matematiksel çözümleri olması gerekmediğini anlata bilirdim, üstelik elma yedirmek zorunda da değildin, nasıl olsa hava anamız o işi halletmişti… Ben seninle çok modern bir toplumda, büyük bulvarlarda, uçsuz bucaksız bahçeli yalılarda yapamazdım, zaten hiç biri yoktu. Ben seni en ilkel şartlarda nasıl mutlu edebileceğimi biliyordum, sen daha üşüdüm bile demeden ateşi yakmak, acıkmana 10 saniye kala sofranı donatmak, sonra derin bir akşam serinliğinde denizi seyrederken saçarlını taramayı seviyordum, hiç taramamıştım oysa ama seviyordum. Ben senin gözlerini seviyorum, gözlerinin içindeki sessizliği, ondandı sana bakarken konuşmak işime gelmiyordur, cümlelerin arasında gözlerini kaybetmekten korkuyordum… Ben En çok bir gece sabaha karşı apar topar uyandırılan adamları kıskandım, son 15 gündür kapı ağzında hazır tutulan çantanın unutulduğu hastane koşuşturmaları. Sonra arabanın arka koltuğuna sığmayan karnı burnunda sen, elim ayağım dolaşır bunları düşlerken. Gecedir oysa caddeler belki bomboş ve yol bitmek tükenmek bilmez, bir yandan elinden tutarken, bir yandan alnından öpmelerim, sonra hep o soru dudaklarından dökülen “gelemdik mi daha” ansızın bir hastane girişi, sedyemi yoksa tekerlekli sandalyeyle mi taşırlar sancısı tutmuş kadınları. Bahçede dolaşıp huzur içinde sigara içen öteki babalar. Alıp götürüyorlar seni arkana dönüp bakıyormusun, yanındamıyım hâlâ, iki tarafı da içeri açılan bir kapıdan giriyorsun, kapı yüzüme kapanıyor. Kalbim artık sol göğümsün altında değil, kalbim seninle gitti ya durursa, ya bir daha atmazsa. Kendimi bir sandalyeye bırakıyorum. Bekleme salonlarında kocaman bir monütör olurmuş ve içerde sancılar içerisindeki kadınların adları akarmış ekranın altından, sonra doğumlar bildirilirmiş, oğlu olanlar mavi, kızı olanlar pembe mi yazılırmış ne. Sonra iki yana açılan kapıdan şişman bir hemşire, her nedense doğum hemşirelerini hiç güzeldir diye düşünmedim, adı üstünde doğum şişman bir şeydi belki ondan. Sonra anne adımı okunurdu acaba yoksa baba mı “Murat Demirci” yerimden fırlıyorum “buyurun benim” -Gözünüz aydın bir kızınız oldu, annede çok iyi… Dizlerimin bağı çözülüyor dökülüyorum yere… </description>
<link>https://www.antoloji.com/sana-dair-14-3-siiri/</link>
<guid>1461355</guid>
<pubDate>2010-10-04T13:38:00+03:00</pubDate>
<author>Murat Demirci</author>
</item>
 <item>
<title>Sana Dair 13</title>
<description>Birden bire kaybolurdun hep ve ben her defasında içimde seninle birlikte yaşadığımız o mahalleyi savaş alanına çevirirdim. Bütün çiçeklerin kokusunda, bütün çeşme başlarında ve salkım söğütlerde sana dair izler arardım, seni sorardım işi başından aşkın karıncalara bile. Hiç kimse seni bilmezdi. Geri dönüşlerinde tanınmaz haldeydim, her şeye yeniden başlardık seninle.  Bu sefer hiç şaşırmadım, bu sefer kaygılanmadım, kapının önünde son 3 günün gazeteleri öylece duruyordu, artık yeni gazetelerin gelmiyor, posta kutun yerlere taşmış, bahçe duvarının dibinde sana fark ettirmeden ektiğim akşam sefaları gözümün içine bakıyor, bir tek onları ihmal etmiyorum, bakmıyorum pencerene, kapın ha açıldı ha açılacak beklentilerim artık yok. “dün gece döndü mü” acaba diye her sabah evinin önünden geçmiyorum. Birde keşke “özlemiyorum seni” diye bilsem ama diyemiyorum işte. Senden hiçbir zaman kaybolup gittiğin ayları dinlemedim ben, yokluğunun bütün hikayelerini ben yazdım, bir çoğu belki uydurmaydı, belki örtüşen yanları da vardı ama sormadım sana, yada sordum da anlatmadın. Yine döneceksin biliyorum, bu sever bir daha geri dönmemek üzere gitmiş olmana rağmen geri döneceksin. “Bu sefer aradığım şeyi buldum al senin olsun yazıların ve Allah’ın cezası mahallen” demiş olsan da, geri döneceksin. Ana yurt Oteli’nin kâtibine benzetiyordun beni, onun kadar beceriksiz ve çelimsiz-miydim bilmiyorum, fakat onun kadar bile şanslı olmadığım kesindi, bir fuların bile yoktu bende acemice burnuma götürüp seni koklayabileceğim. Fakat ölmiyeceğimi söyleyebilirim, eğer öyle olsaydı her şehirde bir mezarım olurdu benim. Bu seferki gidişin ani olmadı, bu sefer hissetmiştim, kimi geceleri sokağa girdiğinde iki farklı ayak sesiyle yürüyordun bahçe kapısına doğru. Normalde perdenin aralığından bakılır böyle durumlarda ben bakmadım. Şimdi kime sorsam seni, diyecekler ki “ona taşındı” bunu duymamak için kimseye sormuyorum, bir akşam güneş batmaya yakın birkaç valizle çekip gittiğini belgelemek istemiyorum. Önceki gece birden bire evinin önündeki sokak lambası da söndü, şimdi koskocaman bir karanlık yüzünün aydınlattığı pencerelerin. Geri döneceğin günü sabırsızlıkla beklemiyorum, ne zaman dönersen dön, hatta mümkün olduğu kadar gecikmelisin, o hazin dönüşünü hızlandıracak kadar kötü değilim ben. Üstelik nasıl olacağını merak bile etmiyorum. Bak dinle anlatayım, saçlarını hiç olmadığı kadar kısaltmış olacaksın, yüzünde sebebini bilmediğimiz siyah noktaların olacak, çok fazla zayıflamış olacaksın, incinmiş, kırılmış öfkeni dışa vuracak kadar bile gücün olmayacak. Yine ben seni büyük bir nezaketle karşılayacağım (coşkuyla değil)  yine elimden geleni yapacağım seni rahat ettirmek için, (yanında rahat edeceğimden değil)  hatta senin evde olmadığın saatlerde bahçeni yeni baştan yaratacağım, ayrık otlarını ayıklayıp, dikenleri sökeceğim ellerim kanayarak. “Ben sana söylemiştim” dememi bekleyeceksin ama demeyeceğim. Fakat sen artık eskisi kadar mutlu gülümseyemeyeceksin, her şey o resimdeki gibi eskide kalacak. Sonra gitarın tozlanmaya başlayacak ama farkında olmayacaksın, bildiğin bütün şarkıları unutacaksın. Sonra mahalleye yeni taşınan birisine gülümserken göreceksin beni, muhtemelen senden çok daha genç olacak, senden daha güzel ama asla daha ukala, daha kendini (haklı olarak)   beğenmiş olmayacak. Bir süre, içinden küfredeceksin bana, “seni gidi azgın bunak” diyeceksin “yaşımdan başımdan da utanmıyor” olacağım. Sonra kulakların sokağa kilitlenecek ve klavye tuşlarımı dinleyeceksin “acaba ne yazıyor” diye merak edeceksin. Saçlarındaki aklar gittikçe çoğalacak, öyle bir an geleceke ki, dip boyalarınla mücadele edecek takatın bile kalmayacak. Birden bire ansızın kendine yeni bir uğraş edineceksin, mahallenin kedi ve köpeklerini besleme alışkanlığın her geçen gün daha çok artacak. Bir kere bile kendin için doktora gitmeyi düşünemeyeceksin ama onları düzenli olarak taşıyacaksın Veterinere. Bizim ikimizin de birbirine benzer tek bir sahnemiz olacak, aynı dekorda aynı ıssız bir cenaze töreniyle gömüleceğiz başka şehirlerde bilmediğimiz mezarlıklara…  20 Eylül 2008  Saat 00.30 </description>
<link>https://www.antoloji.com/sana-dair-13-2-siiri/</link>
<guid>1461354</guid>
<pubDate>2010-10-04T13:37:00+03:00</pubDate>
<author>Murat Demirci</author>
</item>
 <item>
<title>Sana Dair 12</title>
<description>Aslında hiç birimiz biz değiliz, hiç birimiz tam anlamıyla kendimize sahip çıkmıyoruz, günümüzün büyük bir bölümünde “evet” dediğimiz bir çok şey aslında bağıra çağıra “HAYIR” dediğimiz şeyler ve diyemiyoruz. Hepimizde o Allah’ın cezası “fincancı katırlarını ürkütmeyelim” kaygısı var ve ayaklarımızın ucuna basarak yürüyoruz, gürültü çıkarırsak bunu birileri bize ödetir tedirginliği hep var. Başka türlüleri de var, öfkelenmeyi beceremeyen, hayır deme yeteneği hiç gelişmememiz, kimi hanzo ve kimi kaltakların, öteki insanların arkasından konuşarak vaktini geçirdiği günleri deviriyoruz arka arkaya. Hayatı bir başkasının karısı olmaktan veya bilmem kimin torpiliyle hayatını sürdüren asalaklar örümcek ağı gibi sarmış dört bir yanımızı. Bütün bu bıkmış usanmışlığımızı görmezden gelerek, karşılıklı sohbetlerimiz, iki çay içimlik buluşmalarımız, karşılıklı yazışmalarımız mümkün olduğunca suya sabuna dokunmadan, hadi biraz şakalaşalım, biraz espri yapalım, hadi birlikte şunu biraz kızdıralım. Daha sonra o kızdırdığımız insana kendimizi af ettirelim sürecinde günlerimiz birbiri ardına devrilip giderken, aslında kendi kendimizi kullandırıyoruz birilerine. Aman kimse kızmasın, aman işimizden oluruz, aman karımız artık bizi sevmez olur, aman kayınpederin bam teline basmayalım, kayınvalidenin şekeri yükselmesin, annemizin bedduasını almayalım, aman dostlarımızı kırmayalım… iyide nereye kadar? Yaşadığımız her saniye kendi ömrümüzden yiyorsak ki öyle, bu ömrümüzü birilerini kırmayalım, incitmeyelim le yaşayarak, kendi kendimizi tüketmiyormuyuz?    Etrafımıza şöyle bi baktığımızda kaç tane dostumuz var haftada bir gün olsun şöyle aklı başında bir sofrada kadeh tokuşturup, karşılıklı birbirini besleyen cümleler türeterek, alt yapısı yemek olan müthiş bir sempozyum yaşayacağımız kaç dostumuz? Yada yasal olması gerekmez hatta ahlakide olmasın, şöyle içimize sindirerek yaşadığımız müthiş bir aşk, yani sarıldığımıza bizi pişman etmeyen öteki bir kadın yada adam… 10 yıldır yan yana çalışıp, birbirleri hakkında hiç bir şey bilmeyen, aynı ofisin masası sandalyesi gibi ruhsuz, tozlu aşınmış silinmiş eşyalar gibi yaşadığımızı düşünüyor musunuz hiç? Böylesine sesiz sedasız ve her şeye “peki” diyen “olur efendim hemen yaparız” söylemleriyle başımızda olduğunu sanan sözde bilge beyefendilerin yada hanım efendilerin işini kolaylaştırmaktan öte ne işe yarıyordur ki?  “hayır onu öyle yaparsak böyle bir sorunla karşılaşırız, böyle yaparsak bu tür olumlu sonuçları olur” diyebileceğimiz fikirlerimiz olsa, yada bunu anlaya bilecek kadar aklı başında yöneticilerimiz, belki olduğundan daha çok yorulacak, belki biraz daha erken “ben artık torunlarımla vakit geçireceğim çalışmıyorum yoruldum” diyecek, fakat konuşan, üreten, kendi fikirleriyle ayakta duran bir kitlemiz olmaz mıydı? her şeyi bir tarafa bırakalım, hiç olmazsa işten arta kalan yaşamımızı herkese ve her şeye inat, biz gibi yaşamayı becerebiliriz… Ece Temelkuran kadar hem insan hem kadın hem güzel olduğunun bilincinde ve asla birilerine yaranma kaygısı olmayan bir kadın olmak… Can Dündar kadar beyefendi ve yaşam biçimiyle, savunduklarının arkasında korkusuzca duran, o kibar ve asla hiçbir sebeple bir kadına karşı saygısızlık yapmayacak bir tarafımız olabilirdi. Keşke bu kadarını olsun yapabilseydik ve hayatımızda biz olmayı olsun başarabilseydik. O kadar sindirilmiş ve o olmazsa olmaz özgüvenimiz o kadar büyük zarar görmüş ki, severken bile korkuyoruz. Tek başına bir hiç olduğunu bildiği halde ve öteki birine olan fiziksel ruhsal bağımlılığına sözde meydan okuyarak yaşayan biz, dünyaya gelmiş olmanın hakkını veremiyoruz.  Birbirimizi çok iyi anladığımız ortak öfkelerimiz özlemlerimiz, kederlerimiz olan insanlarla bile, oturup bunu paylaşamayacak kadar beceriksiziz biz. Aslı astarı olmayan o “sen olsan da olur olmasan da olur” meydan okuyuşu içinde, sürekli birbirimizi inciterek, sürekli tükenerek deviriyoruz içinden geçtiğimiz günleri. Hiç olmazsa zayıflığımızı kimi çaresizliğimizi hiç gocunmadan açabileceğimiz bir öteki kişimiz bile yoksa, dünyanın en fakir adamı yada kadınıyız biz. Her şeyin yolunda olduğu yalan, “çok şükür Allah’ın bu gün ki gününe” koskocaman bir palavra. Gecenin sonunda, güzel bir günün ardında harika bir uykuya yattığımız doğru değil, başımızı yastığa koyduğumuz an tükendiğimiz an. İşte onun içindir 9 saat uyuduğumuz halde baş ağrısıyla uyanıyoruz, işte onun için gözlerimizi açtığımızda suratımız aynayla yüzleştiğimizde bizi korkutuyor. İşte onun için koşar adım bir kahvaltı hazırlayıp, büyük bir hevesle giyinip kendimizi sokağa atamıyoruz. Elinde bir poğça yada simitle ofisin yolunu tutan korkunç suratlı kadınlar ve adamlarız biz ve daha iyisini hak ediyormuyuz? NOKTA </description>
<link>https://www.antoloji.com/sana-dair-12-3-siiri/</link>
<guid>1461353</guid>
<pubDate>2010-10-04T13:36:00+03:00</pubDate>
<author>Murat Demirci</author>
</item>
 <item>
<title>Sana Dair 11</title>
<description>Birine kızmak ondan nefret etmek anlamına gelmiyormuş bunu 10 dakika önce anladım. Sokağından geçmeyi özlüyorum sana uğramak asla içimden gelmiyor, geçip gitmek istiyorum başımı çevirip ışıklarının yanıp yanmadığına bile bakmadan. Bilmiyorum belki sabaha karşıdır ve karanlığı ortadan ikiye bölen bir kedi çığlığıdır, yada başka sokaklarda bitkin bir ses tonuyla nara atan bir şarapçıya daha çok ihtiyacım var. Onun hiç kimseyi umursamayan kirliliği bütün öteki insanlardan daha samimi daha içten geliyor bana. Hiç olmazsa hiç kimseyi  umursamadığından hiçbir kuşkum yok. Bütün geride bıraktığım yıllarım tek başımaydım, benden başka kimseler yoktu söyledikleriyle aklından geçenlerin aynı olduğu bir tek ben. Ne zaman güzel bir kadın “ben evleniyorum” dese, bütün öteki insanlar yüzde yüz sahtekarca bir sevinç gösterisiyle kutlarken, ben “Ne zaman boşanacaksın” diye soruyordum. Bunu söyliycek kadar tanımıyorsam bile en azından susma hakkımı kullanıyorum.  Kızgınım, modern görünümlü ve bütün tören konuşmalarında insan eksenli cümleler kurup, demokrasi edebiyatı yapan Allah’ın belası aşiret reislerinin suratlarına kusmaktan yoruldum. Hiç olmaza diyorum hiç kimseye hesap vermeden yaşamış olduğumun tadına vararak tüketmek geride kalan yılarlımı. Hiç olmazsa diyorum günün en boktan bir saatinde telefonum çalmıyor “nerdesin neden gelemdin, niçin telefonlarıma cevap vermiyorsun” sorularından muaf bir özgürlüğüm var. Kızgınım, sana gelmeyi özlemiyorum, yolum zoraki düşse bile seni kafamın içindeki sen gibi bulmıycam. Korkunç derecede hastalanmış olmalısın, 3 gündür yatağından kalkamamış olmalısın, 3 gündür boğazından bir lokma geçmemiş olmamalı ve susmalısın. “sana ne oldu dememeliyim, ellerim birbirine dolaşmadan giyecek bir şeyler çıkartmalıyım gardoraptan. Kucağıma alıp banyoya götürmek yıkamak elini yüzünü, ıslanan zülüflerini geriye doğru tararken parmaklarımdaki şefkati görmemelisin. Hiçbir telaşa kapılmadan kucağımda indirmeliyim seni sokağın başında bekleyen taksi ben elimi kaldırmadan gelmeli, özenle yatırmalıyım arka koltuğa seni, ön koltuğa binerken ağzımdan çıkan tek cümle “hastaneye” olmalı ve ne olur taksici dilsiz olsa, “geçmiş olsun abi neyi var yengenin” demese. Acilin önünde hazır beklese sağlık personeli. Hiçbir şey sormasalar. Tansiyonun normal olsa, nabzı gayet iyi deseler, kolundan damla damla damarlarına süzülün serumu seyretsem, bakmasam yüzüne yada baktığımı görmesen. Yapılan bütün tetkikler zehirlenmiş olduğunu gösterse ve hayati tehlike arzetmese. Beklesem başucunda bütün gece ve asla eline dokunmasam. 18 saat sonra taburcu etseler seni ve ayrı ayrı çıksak hastaneden, sana baksam bindiğin taksi tepeyi dönene kadar ve görmesen baktığımı. Artık hiçbir kaygıya kapılmadan kaçsam oralardan, gideceğim yerde hiç kimse olmasa, hiçbir Allah’ın kulundan duymasam “selamünaleyküm”ünü. Bir dere yatağı bulsam otursam akar suyun kenarına, elimde bir söğüt çubuğuyla göletleri dövsem, seni düşünsem ve bir gün olsun “seni çok özledim” dediğini hayal etsem ve hiç özlemesem seni, hatta asla af edemesem. Kızgınım sana ve hiç kimsenin bu dekoru bozmasına izin vermiyceğim, hiç kimse senin olduğundan daha yakın olmıycak bana. Hiç kimseye sana bağlandığımdan daha çok bağlanmıycam ve hiçbir öteki sen sana olan zaaflarımı yok saymıycak. Gücümü yalnızlığımdan aldığımı bilerek yaşıyacağım, hasretini çektiğim hiçbir şey paketi açılmadan öylece duracak orda ve hiç birisini zamanından önce eskitmiyceğim. Kızgınım sana ve hiç gelmiyeceğim taki senin ayak seslerin benim kişisel zindanlarımın kapısından çınlayana dek sen olmıycaksın benimle…  09 Eylül saat 00. 55 </description>
<link>https://www.antoloji.com/sana-dair-11-2-siiri/</link>
<guid>1461352</guid>
<pubDate>2010-10-04T13:34:00+03:00</pubDate>
<author>Murat Demirci</author>
</item>
 <item>
<title>Sana Dair 10</title>
<description>-İçimdeki öteki ben kapa çenemi…   “Hasreti şanına yaraşır yaşamak” diye bir deyim uydurmalıyım ve arkasında durmalıyım sana olan çaresizliğimin. İçimdeki sansüre bir dur demeliyim “bırak beni ne olursun hiç olmasa konuşayım” Ben seninle konuşurken herkesten ve her şeyden saklanan bir kaçağım, kendi içimde sürekli adres değiştirerek senden kaçıyorum, sürekli kıskıvrak yakalanmak utandırmıyor beni. Senin yanında benim en güzel yanım sana olan zayıflığımdır. Yorgunluğuma sarılıp deliksiz uykulara dalmayı seviyorum. Bir gün yüz yaşında olursam eğer, yüz yıl boyunca onca şey söylemiş olmama rağmen, sana seslenmek istediğim bir çok şeyi kendimle götürecek olmak canımı sıkıyor. Bu kadar dik durmak, bu kadar güçlü görünmek ve her şeye karşı inadına herkese kızgın yaşamak ne kadar doruydu ki. Bir gün yorgun bitkin üzgün bir çocuk gibi boynuma sarılsaydın, hatta ağlasan birazcıkta ve belli belirsiz dudaklarından dökülse “sen olmasan ben ne yaparım” kelimeleri. Hayır senin bana mecbur olmanı istemiyorum aslında, fakat hayatının bir yerinde bütün ötekilerden daha iyi bir yerde olmayı özlemek bencillik sayılmaz belki. Bütün bir hayatı muhtemel yaşanılacak güzel şeylerin hazırlıklarını yapar gibi yaşamaktan yoruldum ben. Bu sahne hiçbir zaman tam anlamıyla hazır olmayacak, dekoru tamamlamaya çalıştıkça eksilecek bir şeyler ve Allah’ın cezası perde hiç açılmayacak. Ne olurdu sanki bir kenarda eğreti bir taburemiz olsaydı, mesela bir kez olsun Cahit Berkay bir kıyak yapsaydı alsaydı eline gitarını ve film müzikleri çalsaydı bizim için ama bizi hiç rahatsız etmese. Ne olurdu sanki bir gün bir film sahnesi gibi yaşaydık hayatı ve o sahnede hiç cinayet olmasaydı, polisten kaçmasaydık, yağmur yağsaydı dışarıda, çok fena gök gürültüleri ve korktukça daha çok sokulsaydın bana. Bağlamasaydın elimi kolumu, avuçlarımın terlemesi ayıp sayılmasaydı. Borçlarımız olmasaydı mesela, yada daha çok para kazanmamız lazım diye bir şeyden söz etmeseydik. Müdürsüz olsaydık mesela ve hiçbir yere yetişmemiz gerekmeseydi, koşmak zorunda kalmasaydık, acıkmasaydık mesela “beni seviyormusun” deseydin, oysa erkeler sevmez bu soruyu ama senin dudaklarından dökülünce ben severdim. “evet” dediğimde şımarsaydın birazcık “ne kadar çok seviyorsun” deseydin ve sevgiyi ölçen hiçbir şeyin olmayışından ilk defa huzursuzluk duysaydım. Bazı anlar kendi içimde sokağa çıkma yasağı ilan ediyorum, bir tek ikimiz varız dışarıda ve ne tank sesleri nede inzibat. Seninle yürüyorum hiç bilmediğim bir sahilde ve sana dokunmam seni bile rahatsız etmiyor, oysa biliyorsun seninle yürümek canımı sıkıyor aslında, sırf bunun için topuklu ayakkabılardan özenle kaçınıyor olmana rağmen benden uzunsun. Geri zekalı bir erkeklik kompleksi başımı ağrıtıyor, müthiş bir şekilde bir an önce bir yere oturma isteği… -Bir şeyle içelim mi… </description>
<link>https://www.antoloji.com/sana-dair-10-2-siiri/</link>
<guid>1461351</guid>
<pubDate>2010-10-04T13:33:00+03:00</pubDate>
<author>Murat Demirci</author>
</item>
 <item>
<title>Sana Dair 9</title>
<description>Lütfen sıkma burnumu ya zaten canım çıkıyor, acıyorum sızılarım her geçen an daha derinlerden geliyor. Yahu bırak Allah’ını seversen “erkek adam ağlar mıy”mış, insansan ağlarsın arkadaş, ancak öküzler ağlayamaz, hatta onlar bile ağlıyordur belki de, sırf öküzlüklerinden saklıyordurlar gözyaşlarını. Çocukluğunun en güzel yerinde sınıfta öğrenmeni tarafından azarlanmış yanlarım var benim. Azarlanmış, kınamış, incinmişim. Ne okula karşı bir sevgim kalmış, nede derslere dönüp bakasım. Çocuğum işte bu akşam, başımı dizlerine bırakıp, için için ağlamak istiyorum. “tamam geçecek abartma sende” demelisin ve söylediğin hiçbir şey teselli etmemeli.  Bir şeyler hep eksikti benim hayatımda, sen başından beri hiç olmayan o dayanılmaz yokluk, açlık gibi susuzluk gibi, hasretin heykeliydin bütün meydanlardaydı 4 metrelik kaidelerin üstünde yaz demeden kış demenden güvercinleri tepende saklıyordun. Sen yoktun benim sana sımsıkı sarılmak isteğim hiçbir yerde yanımda değildin. İçimdeki sevecen, iyi niyetli, herkesi mutlu etmeye çalışan ve karşısındaki insanın tebessümüyle beslenen yanlarımı bırakıp gidiyorum. Yanıma hiç kimseyi almıycam, geriye dönüp bakmıycam. Özlemiycem hiç kimseyi, hatta seni bile “DİYEBİLMEYİ” ne çok isterdim. Ben senin göz bebeklerinde bana duyduğun güveni özlüyorum, bana olan inancına duyduğum hasret gebertiyor beni. Senin bana olan inancını gönderebilirmisin bana? Güzelik miş çirkinlikmiş, paraymış pulmuş yada hisse senedi, bütün bunların hiçbir önemi yok, insanı insan yapan en temel değer, etrafında sana bakan gözlerin içinde nasıl görüldüğündür. Kırk yıl boyunca söylediği her sözün “bıdı bıdı” olarak algılanmasına rağmen, yinede birbirine katlanan kadınlar ve erkekler, gerçekte hala onları bir arada tutan şey, gidilebilecek başka hiçbir yerleri olmadığı değil. Gerçek sebep birbirlerine duydukları güvendir alsında. Malumun kadının güzellik namına hiç bir şeyi kalmamıştır ortada, hatta daha ölmeden başlamıştır bedeni çürümeye. Adam dersen zaten grizu faciası. Her şeye rağmen kahveye giderken arkasına dönüpte “hanım gelirken alayım bir ihtiyacın varmı” dertirten şey, bütün olumsuzluklara rağmen, bütün imkansızlıklara rağmen, hiçbir zaman birbirlerine olan güvenlerini yitirmemiş olmalarıdır. Başı ağrıdığında alnına konulan elin merhameti sevgisi “ölürsen ben ne yaparım sensiz” diye sızlanan bakışlarıdır adamın. Gülmeyi düşüyorum, hayır gülümsemeyi, binlerce tebessüm gördüm bu güne kadar, hatta bazıları tırnak izi gibi kaldı şuramda (şuramda derken sol göğsünü gösteren ben)  Fakat senin yüzünde tebessüm bir başka duruyordu be. Parmak uçlarımla dokunmak istediğim en saf en güzel en çocuksu hasret. Hiçbir zaman elimi uzattığımda dokuna bileceğim kadar yanımda değildin. Belki benim ellerim yoktu da bana varmış gibi geliyordu, yada bütün bu cümleleri kurup, tuşları şakır şukur dans ettiren ben değilim. Belki Alaatin’in lambasıydı başıma bu işi açan. Çok yoruldum ben, artık kendi kabuğuna sığmayan bir kaplumbağa gibi kıvranmaktan bıktım. Sabah karşı dörtte filan uykuya dalmayı özlüyorum, bütün gece seninle beni konuşsak. Sonsuz bir özgürlüğüm olsa ve sana söyleyebileceğim her şeyi söylesem. Aleyhimde delil olmasa söylediğim hiç bir şey, ertesi gün yargılanmasam. Burnumda fitl fitl getirmesen kafamın içindeki seni deliler gibi sevdiğimi. Hiç kimseye benzemeyişinden nefret ettiğimi söyleyebilsem. Sen sandığım herkesin aslında koskoca bir fiyasko olduğunu haykırsam yüzüne. “tamam” desen, “sakin ol lütfen bak geçti tamam sesiz sakin ol” sarılsan, göğsümün ortasında devasa bir mangal gibi hümkürüp duran alevlerim yakmasa seni, hatta hiç kimsem olmasa senden başka, çocuklar hep çocuk kalsalar, büyüyüp dert açmasalar başımıza. Uçurtma uçurmak yetse mutlu olmaları için. Yada her şekerleme yeni bir dünya sansalar. Her oyuncak bir servet kalsa onlar için. Fidan yetiştirsem, her gün dibine geldiğimde yeni bir filizle karşılaşsam, tazecik ince yaprakların gencecik yeşilliği. Yağmur yağsa bazen, pencerenin pervazına sarılıp suları dinlesem “gel artık hasta olacaksın” desen … </description>
<link>https://www.antoloji.com/sana-dair-9-3-siiri/</link>
<guid>1461350</guid>
<pubDate>2010-10-04T13:32:00+03:00</pubDate>
<author>Murat Demirci</author>
</item>
 <item>
<title>Sana Dair 8</title>
<description>Ne zaman seni düşünsem göz bebeklerime çiğ düşüyor durup dururken soğuk bir ter, ansızın halsizlik, oturup bir duvarın dibinde kendi kendime “Allah rızası” için diyorum, bilen biliyor ya yinede bir kez daha söyleyim, çok az sevap işledim, içim dışım günah dolu ve bir kerecik bile pişman olmadım, tövbe ederken görülmüşlüğüm yoktur. Bütün hayatım sana bir şeyler yazmakla geçti, hatta seni hiç tanımıyorken bile kendime seni anlatım, onun içindir ne zaman yanıbaşımda dursan, teninden tanıdık bir sevgili buharlaşıyor, bağımlısı olduğum o kadınsı gücüne teslim oluşum, bir nevi yeni bir zafere dönüşüyor. Seni düşünmek en boktan şarkıların bile bir yerinde bir hüznün olmasına sebep oluyor ve kurtarıyor bütün söz yazarlarının namusunu iki paralık olmaktan ve hiç bir zaman kurumuyor saçların, ne zaman başımı çevirsem ıslak, sırtında “çek al beni kurtar” diye çığlık çığlığa bağıran, en ufak bir esintide kendini savuran görüp görebileceğim en şımarık en şirret eteklerin. Ben senin yanında her saniye biraz daha güçsüzleşmekten korkmuyorum, ben senin yanında her türlü saçmalamayı büyük bir ustalıkla kıvırmayı seviyorum. Sonra her defasında nedense sızıp kalan benim ve her defasında üstüme üzenle örttüğün battaniyenin altında kan ter içinde kurumuş dudaklarımla uyanıyorum. Peki neden sen hiç uyumuyorsun?  “Bana aşıkmısın” dediğinde bir anda kendimi balkon demirlerinden  boşluğa bırakmış bir kedi gibi kaçtığımı biliyorsun. Sana “aşığım” deyip başımı derde sokmak istememiştim. Hem belki bunu kendine maaletmende bana bir haksızlıktı, sen benim sevdiğim kadına çok benziyorsan bu sana aşık olduğum anlamına mı gelir. O kadın yani hiçbir yerde görmediğim, zaman zaman bir takım yanılgılarla iz sürdüğüm kimi evhamlıları saymazsak. Ben aşkı hiçbir yerde görmedim. Hayır bu doğru değil, sen aslında yoksun. Seni ben uydurdum ve şimdi bu uyduruk masal ikimize de yetiyor diyecek kadar budala olmanın zamanı değil. Fakat nasıl kızıp öfkelendiğimi bilemezsin. Tüm yaşamımızı Allah’ın cezası bir poker masasında sürdürmekten bıkıp usandım. Elimdeki kartları mimiklerimde seyretmen beni delirtiyor. Ne olur bir kez olsun sende yanıl ve görme ve ne olur bir kez de ben kazanıyım. Saçlarını yıkarken yanında olmayı çok istediğim halde bunu sana bir kez bile söyleyememiş olmak benim suçum değil, yanağına dokunmak için bu kadar bürokrasiye  ne lüzumu var dokunmak istiyorum işte ve sicilim hiçte temizi değil. Öfkeme ekmek doğrayıp bütün öğle sıcaklarında kanımı donduran tepeden tırnağa insafsızı bir geleneğin içinde iltica etmek istiyorum dedikçe kapılarını kilitliyorsun. İki cümle arasına bile sıkıştırdığın örtünmelerinden bıkıp usandığımı biliyorsun artık. Kıpırda ne olur kal öyle desem, müebbet mahkumiyetim cebinde duruyor ve her daim kırmak için sabırsızlandığın tükenmez kalemlerin. Her defasında durup dinlenmeden anlattığım “dünyanın ömrü senin ömrün kadardır” dediğimde bir anlam veremiyorsun. Arta kalanların “nur içinde yatsın çok iyi bir kadındı” deleri emin ol fasa fiso, sen bana ne kadar çok yazı yazdırsan yada ben sana ne olur birazcık daha cüretkar ol diyebiliyorsam, o kadarızdır işte. Bir yanımla ağar işçisiyim bu hayatın ve akşama kadar dört mevsim kum taşıyorum sırtımda en üst katlara, bütün akşamların yorgun bitkin, daha bir bardak çay bile yudumlamadan geçip gittiğim günlerim, bir yanımla eş dost görsünler den başka bir şey olmayan fuarlarda kitaplarımı imzalıyorum büyük bir hayranlıkla sokulup elindeki kitabı bana uzatan genç kızların elerine bakan namussuz bir bunağım ben. Çok bilmiş görmüş geçirmiş ve her türlü halttan anladığını sanan Allah’ın cezası bir militan. Bir kez olsun elimden tutup bir kenara oturtsan “tamam sakin ol geçti bak” desen, belki gerçekten geçecek, fakat hiçbir şey söylemiyorsun, ne zaman geleceğini bile bilmediğim halde sürekli seni bekleme alışkanlığım her gecen gün artıyor. Hiç olmazsa ne zaman geleceğini söylesen? Adımını attığında bir kez olsun telaşlanmadan sakin ve soğuk kanlı bir şekilde kucaklayıp sarılsam bir otogarda “hoş geldin” desem, “saçların çok güzle olmuş” derken bile aslında dudaklarına baktığımı görmesen, vurmasan bunu yüzüme, suçüstü olmasa sana olan zââfım. Galiba “bir delinin hatıra defteri”ne dönüşüyor seninle ilgili yazılarım, sonunda başka bir deli tarafından topluca yakılmasından korkuyorum, sana olan tutkularımın. Bunu ikimizde biliyoruz, kalsan gitmesen hayatımdan, elimi uzattığımda her daim parmaklarımın ucunda bulsam, 20 sene fazla yaşarım ve 20 sene daha çok yazardım biliyorsun. Ben sana tepeden tırnağa aşığım beynimde bir tümür gibi büyüdükçe büyüyorsun, hiçbir tedaviyi kabul etmeyeceğim den o kadar eminsin ki, bunu bende biliyorum, hiçbir güç seni kafamın içinden silip atmaya yetmez hatta sen bile yapamazsın bunu.  01.08.2008 Saat 01.44 </description>
<link>https://www.antoloji.com/sana-dair-8-3-siiri/</link>
<guid>1461348</guid>
<pubDate>2010-10-04T13:31:00+03:00</pubDate>
<author>Murat Demirci</author>
</item>
 <item>
<title>Sana Dair 7</title>
<description>Seni düşünmek dertsiz başıma dert açmak seni özlemek daha hızlı yaşlanmak, gözaltlarında daha çok halkalar, şakaklarımda biraz daha aklar. Seni sevmek daha çok tükenmek bütün bunları biliyorum. Çok sık rastlanır şey değilsin biliyorsun, okumadan altına imza attığım tek şeyimsin benim ve hiçbir yaramı göstermediğim, daha ayak seslerini duyduğum anda bütün dertlerimin sırra kadem bastığı, içim dışım, işim gücüm, derdim kederim olan tek sen. Ben senin ayak seslerini hiç duymadım biliyorsun ama onları dinleye biliyorum, gözlerimi hafifçe kapattığım anda çok derin ve uzak bir koridorun ucundan ağar ve kendinden emin topuk seslerin, bu senin konçerton. Ayak sesleri parmak izi gibidir herhalde ve hiç biri diğerine benzemez, öylemidir? Değilse de umurumda değil ama ben senin adımlarını tanıyorum, attığın her adımda bütün bedenimi yerinden sarsan o seslerin kokusunu hissediyorum, sesin kokusu olmaz mı dersin? Senin ayak seslerinin var. Hiç kimseninkine benzemeyen ayak bileklerin, ellerin sonra parmakların senin kadar acımasız değil, parmakların gülümsüyor senin, dokunduğunda yer çekiminin bir önemi olmuyor.  Ben seni hiçbir zaman dolu dizgin çocuklar gibi sevinç çığlıkları atarken de görmedim beklemedim de zaten, sen bana ne zaman geldinse anason gereksinimi tavan yapmış akşamcı bir isyankardın her defasında. Hiçbir zaman gelir gelmez boynuma sarılmadın, buna çok ihtiyacın olduğunda bile yapmadın “sana çok ihtiyacım var” demedin çok ihtiyacın olduğunda bile. Bazen bütün intikamlarını aldığın her hangi bir atış alanında hedef tahtasıymışım gibi hissettiriyordun. Durmadan ateş ediyordun ve belden aşağı vurmakta senin üstüne yok. Ben seni her hangi birisi olmadığın için seviyorum, sırf sinirlenmesin diye “sen bilirsin” diyen kadınlardan değilsin, hiçbir sofrada sırf ben seviyorum diye olmuyor yediğimiz yemekler. Ben senin bana muhtaç olmayışını seviyorum, ben olsam da olamsam da sonuna kadar yaşamanın hakkını vereceğini bilmek güzel. Sen benim gözümü arkada koymayacak tek kahramanımdın. Nerde ve nasıl olursan ol, hiçbir paniğe yenik düşmeyeceğini düşünmek dinlendiriyor beni, ezilenler arasında aramıyorum, onların içinde olman imkansız senin. Seni ben kurtulanların arasında arıyorum teslim olmayanların içindesin hep. Aç açık kalmayacaksın hiçbir zaman ve hiç kimseye minnet etmeden ama sürekli kendi kendine bülöf yaparak ve her defasında kazandığını sanan kaybeden sen. Hiçbir bülöfünü görmek istemiyorum ve her defasında “pas”… Sen benim en olması gereken sevme mesafemdesin ne daha uzak ne daha yakın, sen orda olduğun sürece daha çok severim. Sakın yaklaşıyım deme biliyorum demezsin zaten, rüyanda bile görme, çünkü daha fazlasına hiçbir zaman hazır olmıycam. Hiçbir şehrin içine sindiremediği bir adamım ben ve geri zekalı ahmakların kolayca kafaya aldıklarını sandığı ama öyle olmadığını her defasında gördüğü Allah’ın cezası bir şehirde seni düşüyorum ben. Dört mevsim takım elbise giymenin gelenek olduğu ve kurdukları her cümlenin çok önemli olduğunu sanan gerzeklerle dolu bu şehir. Hiç çaresiz kalmıyorlarmış gibi duruyorlar, hiç kimseyi özlemiyormuş gibi bir halleri var, hiç sevişmiyorlarmış gibi duruyorlar karılarının yanında bile oysa yalan. 28.07.2008 Saat 23.45 </description>
<link>https://www.antoloji.com/sana-dair-7-4-siiri/</link>
<guid>1461346</guid>
<pubDate>2010-10-04T13:30:00+03:00</pubDate>
<author>Murat Demirci</author>
</item>
 <item>
<title>Sana Dair 6</title>
<description>Şu anda şimdi bir aksilik olsa ve birden bire artık çarpmaz olsa kalbim, cesedim 16 Temmuz Saat 18.00 sularında bulunurdu. Bir saatlik bir telaş şaşkınlık sonrası koskoca bir hiç. Hani derler ya “Orasını Allah bilir” hadi öyle olsun ama bende biliyorum işte, 16 Temmuz saat 18.00 kadar hiç kimse nerede ve nasıl olduğumu merak etmeyecek, hiç kimse telefonumu çaldırmayacak, hadi çıkıp biraz dolaşalım demeyecek. 39 yaşımda Ankara’da bu gün böylesine yalnız ve içimde büyümesine engel olamadığım Allah’ın cezası bir tutkuyla dövüşüp duruyorum çatı katımda. Eğer zerre kadar acıyorsam kendime, yani yada acındırıyorsam, Allah belamı versin. Gerekli olan buydu, yani bu gün burada böyle bir hüznü yaşamayı kendim seçtim. Hiç kimse tavsiye etmedi, hiç kimsenin ısrarı olmadı. Ne olurdu şu anda yanımda olsa diyebileceğim sen, iyi ki de yanımda değilsin, iyi ki de burada böyle çıldırasıya özlüyorum seni, sahi sen dedim de, sen diye biri var mı ki? yoksa senide mi ben uydurdum? Aklımın bana oyunlar oynaması bu kadar çabuk mu olacaktı? İyi ki burada yoksun dedim ya, ne olur alınma, burada olmanı elbette çok isterdim, fakat bu sahne, bu dekor, bu ışıklar sana göre değil canımın içi.  Ben hiç kimsenin gidip görmediği, hatta haritada yeri bile olmayan, çok uzaklarda terk edilmiş bir kasabanın hiç treni olmayan bir gârı gibiyim. Kendi kendimin istasyon şefi, makasçısı, kendi kendimin zehirleyicisiyim. Hani kimi geceleri geç saatlerde seninle yalnızlıklarımızı yarıştırırdık ve sırf sen istiyorsun diye senin yalnızlığını seçerdik her defasında. Oysa sen hiçbir zaman yalnız değildin. İhtimal sen şimdi Ege’de çok güzel bir gecenin içindesin üstünde beyaz tül bir cibinlik, penceren açık usul usul esen bir gece serinliği tenini okşuyor sen daha rahat uyuyasın diye. Kim bilir belki saç rengini ve modelini de değiştirdin, hatta aklıma geldikçe içimde dev bir yılan gibi kıvrılıp duran şu son konuşmamızdan yarım saat sonra, bütün dileklerin kabul oldu, belki artık hiç konuşamayız da. Çünkü sen çekip giderken küçük bir not bırakmayacak kadar insafsızda olabiliyorsun çoğu zaman. En inançlı olduğum anlar en çaresiz olduğum anlardır biliyorsun, ne kadar dua etmiştim son cümlemizden sonra, “Ne olur Allah’ın cezası şehirde trafik diğer zamanlara oranla daha yoğun olsun ve mümkün olduğu kadar geç gelsin diye, hatta valizini eline almışsın güçlükle sürüklerken koridorda karşılaşsanız “özür dilerim” dese, “korkunç bir gündü, yollar kapalı, kaplumbağa hızında otomobiller” Gülümsersin demi “önemli değil geldin ya” evet gelmiştir mutlaka, sana gelinmezde ne yapılır ki? Benimde alıp başımı gittiğim zamanlarım oluyor biliyorsun. Bende çekip gittim senden sonra üstelik senin şehrineydi yolculuğum. Oysa biliyordum gideceğimi, son defasında can havliyle bir haftalığına ertelemiştim, o bir hafta öyle çabuk geldi ki, geldiğinde hiç beklemiyordum. Hiçbir hazırlığım yoktu, çantama yazlık bir kaç giyecek attım, ihtimal belki temiz bile değildi, hatta ayakkabımı mola yerinde boyattım, çorabımın olmadığını da orada fark ettim. Esenler otogarı tam tahmin ettiğim gibi karşıladı beni, ne zaman karşılaşsak ilk işim küfretmek oluyor buraya, dünyanın en boktan mimarisi, hatta mimarlığın yüz karası utancı. Sonra dünyanın en eğreti en berbat metro hattına geçtim. Yeni Bosna herhangi bir Ortadoğu şehrini andırıyordu. Belki her şey çok güzeldi de kötü olan bendim. Çokta kötü geçmedi fakat sorsan şimdi Silivri’de kaç gün kaldığımı bilmiyorum. 3 yaşında dünya tatlısı bir arkadaşım vardı iki kelimesi vardı dağarcığında “abla” ve “anne” diyordu. Bazen ablası oluyordum bazen annesi. Sonra karnı burnunda en az benim kadar arlanmaz bir dost edindim, benden daha da kederli bir eşi vardı ve çok mert bir adamdı. Kibriye ablayla Kazım enişte hiç şaşırtmadı beni “çok şükür Allah’ın bu gün ki gününe nin resmiydiler. Çok özlediğim şeylerle karşılaştım orda evet seni bulmuştum işte sonunda, abartmıyorum o sendin, gerçi tam olarak değil ama senin işgalcilerden arta kalan halindi, (Bir gün kendime mutlaka şunu sormalıyım fakat henüz değil)  ben neden kadınların yüzünde o kusursuz ifadenin peşindeyim ki, “ASİL” derim ya hep, doğru tanımlama bumudur bunu da düşünmeliyim. Müthiş bir sükunet vardı yüzünde, saçları uçlarından bukle bukle toplayıp ensesinin üstünde acemice tutturmuş, oraya niçin ve neden geldiğimi bildiği halde kayıtsız bir hali vardı ilk önce. Sonra karşılıklı cümleler kurduk. Cümlelerimiz bizim önümüzde gidiyordu ve götürüyordu bizi gitmemiz gereken yere. Çok sevdiğim halde tadına varamadığım birkaç bardak çay içtim tek bir sigara yaktım ve durmadan hatta utanmazca baktım ona. Kusursuz değildi ama güzeldi. Birden bire keşfedilemeyen insanlar vardır, an an saniye saniye ilerlersin benliğinde ve her defasında seni şaşırtan yeni şeyler bulursun onda. Bu oydu ve sürekli daha çok yakınında olmayı özlüyordum. Ertesi günü nasıl geçireceğimizi sessizce şekillendirdik ve gittik işte. Ayrılırken elimi sıktı elinden arta kalan hiç bir şey olmadı bende. Allah’tan  ertesi gün çokta uzakta değilmiş, bu güne kadar yaşadığım en güzel ertesi günlerden biriydi. Bunca zamandır yemek yerim hatta günde birkaç kere ama ne yediğimi ve nereme gittiğini hiç anlamadığım ender yemeklerdendi, karnımın doyup doymaması umurumda değildi, tabak bitsin ve kurtuluyum bütün derdim buydu. 25 yaşıma oranla daha iyiydim galiba, biraz daha sakin ve daha uzun cümleler kuruyordum. Fakat şundan hiçbir kuşkum yoktu, kurduğum çoğu cümle, daha önce hiç kimse tarafından hiç bir yerde bir araya getirilmemişti. Belki o kimselerde aynı şeylerden söz etmişlerdi fakat böyle değil. -Aşka inanmıyorum, sevgiye de inanmıyorum, daha önce hiç aşık olamadım hiçte sevmedim kimseyi, buna gereksinimimde yok… Yalandı, aşka herkes inanır ve herkes sever, çünkü insan sadece kendisi için yaşamaz, hatta kendisi için yaşarken bile muhtaçtır birini sevmeye. Başka birinin güven dolu uvuçlarına dokunmaya herkes muhtaçtır ve herkes özlenmeyi ister özlemeyi de. Sarılırsın “dur yapma der’ken bile daha sıkı sarıl der aslında. Saatlerce konuştuk, saatlerce sustuk, saatlerce birbirimizden ısrarla sakladığımız dipnotlarımız oldu. Zaman zaman eşgâlim bilinsin diye parmak izlerimi bıraktım kelimelerimin içinde. Bir ara başımı çevirip baktım, baktığımı görmesi umurumda değildi. Ayaklarını altına almış dizleri göğsünde kıskıvrak yakalanmış gibi, elleri yüzlerindeydi ve tv izliyordu oysa o anda tv ne olduğunu görmediğine yemin edebilirim… </description>
<link>https://www.antoloji.com/sana-dair-6-4-siiri/</link>
<guid>1461345</guid>
<pubDate>2010-10-04T13:29:00+03:00</pubDate>
<author>Murat Demirci</author>
</item>
 <item>
<title>Sana Dair 5</title>
<description>Son iki yıl boyunca sohbetlerimin yazılarımın aralarına sıkıştırmış olduğum şu Allah’ın cezası orta yaş sendrumu nasıl olurda tedavi edilebilir diye düşündüğüm de, hiçbir çözüm üretemiyordum. Sonunda buldum beni rahatsız eden yaşım değilmiş, yaşımın gerektirdiği yerde ve olanaklarda olamayışımın bilincinde olmanın kahreden sancılarını çekiyormuşum. Düşünüyorum da, mesela ODTÜ bi Doç olsaydım, günde 3 saat ders, bilmem hangi sivil toplum kuruluşunun düzenlediği bir panelde İnsan hakları ve Avrupa birliği konulu bir söyleşide   2 saat zırvalayabilseymişim, sonra geri kalan 19 saatimi senin yanında ve her elimi uzattığımda dokuna bileceğim kadar yakınım olsaymışın, 39 yaşımı bırak bir kenara, 45 olsam bile umurumda bile olmazmış. Vallada billada olmazmış. Düşünmek çok tatlı bir şey, her zaman uğrak yerimiz olan bir restoranımız olsaydı mesela, sonra her defasında aşırı derecede yalaka bir şef garson tarafından karşılanmak, her zaman yediğimiz zıkkımın kökü şeyleri ilk defa sunuyormuş gibi coşkuyla anlatması, sonra senin çatalı salataya bandırıp ağzına götürürken dudaklarınla dilin kesiştiği anlık bir baş dönmesi ve tepeden tırnağa ürperten buluşmayı seyretmek. Dirseklerini masaya dayamışsın parmakların birbirine kenetlenmiş bana bakıyorsun, kırk beş yaşında ama asla göbekli değil, saçlarımda kırlaşmış, göz çevremde aklı başında bir adam intibası uyandıran halkalar, hatta ne kadar rakı içersem içeyim, hiç sarhoş olmuyormuşum. Senin yanında her zaman ayaklarımın üstünde ve sürekli çözüm üreten birisi olmak…  Oysa ben bir kadın düşündüğümde, çoğunlukla gök gürültünden korkan, durmanda mızmızlanan, annesine aşırı düşkün ve olabildiğince canımı sıkan bir kadın düşünmüştüm, sonra bir akşam ansızın o muhteşem bombayı patlatan kadın “hamileyim” … Seni düşürken gök gürlemesinden korktuğun aklıma gelmiyor, seni düşürken her an aklımı başımdan alabilecek güçte ve ne derse yaptırabilecek Allah’ın cezası bir tutkudan başka bir şey düşünemiyorum. Senin muhtemel bir akşam yemeğinde “hamileyim” demende muhteşem olurdu, fakat ben seni karnı burnu da hareketleri son derce sınırlanmış, oturup kalkarken etfayiye yardımı gereksinimleri olan birisi olarak göremiyorum. Beş yaşında bir kız çocuğunu kreşe götürürken düşündüğümde sorun yok, anne kız müthiş bir ikilisiniz gözlerim dolu dolu izleyebiliyorum bu muhteşem manzarayı. Ben hiç denenmemiş, daha önce hiç kimsenin tadına varamadığı bir şey yaşıyorum, her an “biriyle tanıştım, çok hoş bir adam” cümlelerine maruz kalacağımı bilerek yaşamak, sonra gecenin bir vakti seni düşünüp, şu anda onun yanında hatta sarılmış, başını adamın göğsüne koymuş, öküz herif saçlarını okşuyor kızın demek gibi, muhtemel sonuçlara gebe günleri bilerek seni düşünmek, rus ruleti dedikleri şey bumu acaba? Hani sonunda toplu tabancada namlunun ağzına gelen kurşun, senin bu cümleleri söylediğin günün tasvirimi? Yok be bu kadar acınacak halde olmam. 45 yaşında olsam ve sözünü ettiğim koşularda bir adam, yani böyle bir adamken, çubuk makarna yerken bile sosunu çeneme bulaştırmaktan utanmazdım. Allah kahretsin şu anki adam yani 39 yaşında ve hiçbir sivil toplumcunun ağzı açık avanak avanak dinlediği birisi olmadığım halimle, karşında çay içerken bile rahat değilim, lanet olasıca sürekli genzime sıçrıyor. Çok az zamanlarda bütün şartların eşit olduğu ve kendi kütlemden asla rahatsızlık duymadığım anlarım, en çıplak anlarımızda ve bütün edepsizliğimle ayaklarını öperken oluyor… Çok fena hızlı bir hayat sürmeyi özlüyorum seni düşündüğüm anlarda, mesela bir piyes yazmak, haftada bir iki şiir çıkmalı, sonra efendime söyleyim, sırf muhtemel Allah’ın yaratığı birisiyim diye, tüm hayatım boyunca Allah’a yalvararak ona taparak ve ibadet ederek yaşamak zorunda olmadığımı haykırmak, birilerin ölüm listesinde yer almak. Yalvarmak ne kadar incitici bir şey değil mi? düşünsene sevgiliye yalvar, anneye babaya yalvar, müdüre, patrona, tamam anladık yeri ve zaruret halinde birilerine eğilip bükülüyoruz diyelim, el insaf yahu, ibadetin bile özünde Allah’a yalakalık olması ne vahim bir şey, iki dizin üstüne gelip, boynun omzuna yatık (Fettullah Gülen fügürünü düşün)  yalvarmak, bu nasıl bir Allah ve kul diyaloğu ki, şöyle bir masa başında ibadet ediyor olmakta fena olamazmıydı, yoksa kuranın yazıldığı yılarda masa henüz icat edilmemiş olabilir mi? Masa başındasın ve birer kadeh rakı var önünüzde, “tanrım buz istermisin” demek, kavundan bir parça alırken “Onun  olmadığı anlarım çok berbat be tanrım, onsuz gecen her saniyem ziyan gibi geliyor bana ve onun yanımda olmadı anları dondurmak istiyorum ve onsuz gecen anlarımı, yanıma geldiğinde çözülüp sıfırdan yaşamak.  </description>
<link>https://www.antoloji.com/sana-dair-5-4-siiri/</link>
<guid>1461344</guid>
<pubDate>2010-10-04T13:27:00+03:00</pubDate>
<author>Murat Demirci</author>
</item>
 </channel>
</rss>
