<?xml version="1.0" encoding="UTF-8" ?>
<rss version="2.0" xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/">
<channel>
<title>Antoloji.Com - Şiir, Şair ve Edebiyat</title> <link>https://www.antoloji.com/</link>
<description>
Kültür Sanat Edebiyat Portalı. Türkçe şiir ve şair arşivi. Muaz Kalaycı Şiirleri
</description>
 <item>
<title>Kalbin Serenadı</title>
<description>Gece olmuş...  Yüreğim vurmuş kendini yine ıssız sokaklara. Ruhumun rotası; sevmenin suç olmadığı, aşkı anlatmanın ve aşkla konuşmanın ayıp sayılmadığı yerlere giden o uzun yollarda...  Ey gönül! Yıllarca aradığın ve ansızın karşılaştığın "aşk"la dalgalanıyor coşkun deryaların. Dillere destan bir sevdadır yaşadığın. Sevmekten yorulmayan kalbinin çarpan sesidir dört bir yanda yankılandırdığın.  </description>
<link>https://www.antoloji.com/kalbin-serenadi-siiri/</link>
<guid>2071627</guid>
<pubDate>2014-12-09T19:27:00+03:00</pubDate>
<author>Muaz Kalaycı</author>
</item>
 <item>
<title>Bekliyorum İstanbul, Senin de Beni Beklediğin Gibi</title>
<description>Buğulu gözlerimin izini sürdüğü, kalbimin orta yerine mührünü vuran ey güzel İstanbul! İşte, senden uzakta geçen bir gün daha. "Daha"ların bitmek bilmediği bir ömür belki de rüyalarda koşturan beni sana. Senden uzakta olmak özgürlüğün adı olsa da, senin sokaklarında tutsak yaşarken iyileşiyor yüreğimde açılan yara.  Kalbimin sesini değil; rüzgarın tepelerini dövmeye başladığı zamanlarda, yağmurun iniltisiyle çıkardığı sesleri dinliyor kulaklarım. Yekpare bir adam gibi görünsem de, seninle yaşayan bir ruhun diğer yarısı ile karşılaşıyor dost sandıklarım.  Bir sazın çıkardığı ses gibi dertli, bir akordiyon gibi karışık, bir keman sesi gibi derinsin İstanbul. Bıraksınlar kaybolayım uçsuz bucaksız uçurumlarında. Boğazın nefesi çarpsın yanağıma, Kız Kulesi çıksın karşıma, Eyüp Sultan'ın minareleri değsin dört yanıma, Çamlıca'nın havası dolaşsın damarlarımda. Kıymetini bilmeyenlerin ellerinde olan ne varsa, ömrüm boyunca taşıyacağım bir mıh gibi çakılsın omuzlarıma!  </description>
<link>https://www.antoloji.com/bekliyorum-istanbul-senin-de-beni-bekledigin-gibi-siiri/</link>
<guid>2011508</guid>
<pubDate>2014-06-13T16:52:00+03:00</pubDate>
<author>Muaz Kalaycı</author>
</item>
 <item>
<title>Kalp Yangınlarını Söndüren Su</title>
<description>Kalpler ancak Allah"ı anmakla mutmain olur buyuruyor her şeyi ve herkesi yaratan. Yani ne zaman gözün kararsa, yüzün asılsa, kendini uçurumun kenarına gelmiş ve düşecekmiş gibi hissetsen, çıkmaza girdiğini düşünsen, başın dönse, ümitlerine zeval gelse, kalp inşirahın için tam itikatla Allahı anman yeter. Çünkü kullarına tüm merhametlerin üzerinde bir merhametle muamele eden o İlahi güç, kendisine samimiyetle teveccüh edenlere rahmet kapılarını ardına kadar açarak mukabele eder. 

Bir tövbe temizler günahları ve bir şükür, ardına kadar açar kapıları. Vermek ya da almak istediğinde sadece ol diyen ve saliselerin bile değerini yitirdiği meçhul bir zaman diliminde olduran yegâne kuvvet, adaleti ve merhameti ile yüreklere ilaç, zihinlereyse bir kurtuluş reçetesi olarak karşımıza çıkar. Karışmış hiçbir kalp, bozulmuş hiçbir fikir yoktur ki Allahı samimiyetle ansın da gaflet ve delaletten uyanmasın. O halde, tüm çıkış yollarının kapandığını zannettiğimiz bir zamanda, istediğinde istediği tüm kapıları açan kudretin sahibine yönümüzü dönmemiz icap eder. 

Tüm bunlar bir hakikattir ve her zaman, her yerde geçerlidir. Bir girdabın içerisinde düştükçe düşerken; görmediğiniz bir el sizi aydınlığa çıkarır. Bir bataklığın ortasında battıkça batarken; kirin pasın içerisinden sizi, ilahi bir güç kurtarır. Görünüşte değil, hakikatle inananlar, kayıp tam da düşecekleri an düşmezler. Çünkü Allah, yanlışları dahi olsa gerçekten inananlara cennet bahçelerinden bir bahçe murat eder. 

Geçmişten günümüze kadar gelen ve şimdiki çağda bir hastalık gibi hilkatimize işleyen korkularımız, Allahı anmaya muhtaçtır. Büyüme korkusu, çoğalma korkusu, küçülme, azalma korkusu, unutulma, unutma ve geçim korkusu, kalabalık korkusu, yalnızlık korkusu ve hatta ölüm korkusu ancak Allahı hayatımızın her anında anmakla giderilir. Niyeti Allah rızası olanın yardımcısı da Allahtır. Allah, inananlar için en iyi dosttur. 

Allah"ın varlığı, mazlumlara bile cesaret verir. Çünkü Allah, tüm güçleri yaratandır ve bütün kuvvetlerin katbekat üzerinde bir kudrete sahiptir. Zalimlerin zulmüne, kötülerin şerrine verdiği karşılık pek çetindir. Bu sebeple Allahı gerektiği gibi anınız ve Ondan, korkulması gerektiği kadar korkunuz. 

Allah"ın gücü sonsuzdur. Dönülmez denilen yollardan döndürür, çözülmez denilen düğümleri çözdürür, artık olmaz zannedilen her şeyi eğer isterse oldurur. Eğer kalbinizde bir yıkım başladıysa, yüreğiniz ümitvar değilse Allahı anınız. Çünkü Allah, derdinize derman olacak ilacı bahşetmek için sizden teveccüh etmenizi beklemekte… Hülasa, unutmamamız gereken bir şey varsa, o da; eğer O isterse, tüm karanlıklar aydınlığa inkılâp ediverecektir, bunu bilelim. </description>
<link>https://www.antoloji.com/kalp-yanginlarini-sonduren-su-siiri/</link>
<guid>1687420</guid>
<pubDate>2012-03-04T00:45:00+03:00</pubDate>
<author>Muaz Kalaycı</author>
</item>
 <item>
<title>Sevginin Helezonları</title>
<description>Sevgisi ömrüme dilbeste sevgilim, Sen gülerken gönlümde güller açar benim! Gönlünün elleri kalbime değdiği günden beri, Sevmelerin en güzeliyle sana koşar yüreğim.  Varlığı gönlüme derman sevgilim, </description>
<link>https://www.antoloji.com/sevginin-helezonlari-siiri/</link>
<guid>1687419</guid>
<pubDate>2012-03-04T00:44:00+03:00</pubDate>
<author>Muaz Kalaycı</author>
</item>
 <item>
<title>Samimiyete Dilbeste</title>
<description>İnsanları tanımadaki, inançları yaşamadaki, gözlerle verilen mesajları anlamadaki en önemli ölçüdür samimiyet. Sevmenin ve sevilmelerin ispatıdır. İnsanın kendisi ile yüzleşmesi, vermenin ve istemenin kriteridir.  Kim bilir, belki de endişelerimizin müşterek olması da hep bu nedenledir. Korkularımıza serinlik verecek samimiyet yelinin ellerine muhtaçtır kalplerimiz. Hepimizin ihtiyacı olan şifa, kalplerimizin mahzenlerine saklanmış hakikat penceresindedir.  Her zaman, her yerde ve her şartta samimi olmak; ömrümüze bereket, gönlümüze rahmet, yakarışlarımıza da merhamet olur ve bizi sonsuz bir lütufla ödüllendirir. İsterken samimi olmak, verirken de, dilerken de, söylerken de, dinlerken de samimi olmak; körelen duygularımızın gün gibi, güneş gibi yeniden parlamasına vesile olacak. Çünkü samimiyet, harbi bir yüreğin dosdoğru hissetmesini ve ötelere gönderdiği mesajın sahiciliğini sağlar.  </description>
<link>https://www.antoloji.com/samimiyete-dilbeste-siiri/</link>
<guid>1687417</guid>
<pubDate>2012-03-04T00:42:00+03:00</pubDate>
<author>Muaz Kalaycı</author>
</item>
 <item>
<title>Kalbin Necatı</title>
<description>Kalbinin sesini duymak istediğinde, bütün şehir uykuya dalarken, sen uyanık kalırsın. Hapsederken uykunu gece lambasının çiğ ışıklarına, gözlerini tavana diker ve kendini, az sonra izleyeceğin mutluluk filmine kaptırırsın. Önüne çıkan ıssız yollarda yürür, bir kalbin içine kadar girer ve şifrelerini çözersin teker teker. Heyecanla karışık bir şaşkınlık alır yüreğini. Bakışlarına cesaret, duruşuna da feraset tesir eder. Korkulu düşler huzura bürünür birer birer…   Ümitlerin sana el verir ve hayallerin, taze biten bir çiçek gibi dallarından yeşerir. Adres sormadan koşarsın küçük bir yüreğin koridorlarında. Karşına çıkan hoyrat ve bir o kadar da korkak engelleri aşarsın yılmadan usanmadan… Bakışlarına bir berhudarlık bulaşır. Sükûnete teslim olan dilin, yerini, bitmeyen sözlere, tükenmeyen cümlelere bırakır. Yitik bir mutluluğun peşinde ömür tüketenler senin bu halini görseler, ayakları yerden kesilen, kanatlarından pervaz eden bir üveyik sanır.  Billur gibi duru, saf su kadar temiz ve güneş gibi parlak bir yürektir günbegün özlemini çektiğin. Beklersin… İnsan neyi aşk ile isterse, Allah onu nasip eder çünkü, bunu bilirsin. Başını gökyüzüne çevirir, ellerini semaya kaldırır ve ancak Ondan istersin... Sonra kâinatın ihtişamlı sahibinin dillere destan rahmetine sineni çevirirsin. Üzerinde duran inatçı bulutların birden bire zail olduğunu gördüğünde, istediği zaman alan, istediğinde de veren tarifsiz bir gücün dualara teveccüh ettiğine şahit olur, edebildiğin kadar şükredersin. Yekpare aydınlıklar üşüşür üzerine, mutluluğun resmini ellerinle değil, yüreğinle çekersin.  </description>
<link>https://www.antoloji.com/kalbin-necati-siiri/</link>
<guid>1682859</guid>
<pubDate>2012-02-21T23:36:00+03:00</pubDate>
<author>Muaz Kalaycı</author>
</item>
 <item>
<title>Ey Dost!</title>
<description>Ey dost!   Sen de çok iyi bilirsin; bazen cümlelerin dimağda nasıl düğümlendiğini ve beyaz bir kâğıda birkaç cümle yazamamanın tarifsiz eziyetini. Bilirsin sen de dost; konuşmak isterken konuşamama eylemini! Kalbin harlı bir korun alevleri altında köz gibi olurken gariban gariban, hissettiklerini anlatmaya yetmez beyninin dili.  Ey dost!  </description>
<link>https://www.antoloji.com/ey-dost-78-siiri/</link>
<guid>1668687</guid>
<pubDate>2012-01-23T00:07:00+03:00</pubDate>
<author>Muaz Kalaycı</author>
</item>
 <item>
<title>Yeninin Değil, Eski Yılların Kalbe Çizdikleri</title>
<description>Siz 2012ye hoş geldin diyebilirsiniz. Ama ben, gelenden çok gidene meylediyorum bu sefer. Güle güle 2011 diyorum, tabi gülebilirse eğer…

Yara yara üstüne, acı acı üstüne bir 2011i uğurluyorum tarihin hicranlı sayfalarına. Vahşetin, yarım kalmışlıkların, acıların 2011ini, yüreklere bıraktığı tarifi imkânsız acı dolu mirasıyla gönderiyorum.

Hain ellerin kirli emellerle şehit ettiği kınalı kuzulara bırakıyorum bir yanımı. Bir yanımı, Vana gönderiyorum; üşüyen ellerin soğuk tenine sıcak bir huzur üfürsün diye. Bir yanımı; yetimlere, bir yanımı öksüzlere veriyorum. Ben aslında kalbimi, ruhumu ve benliğimi, 2011in ve ondan öncesinin bize bıraktığı masum ve bir o kadar da bahtsız insanlarına uzatıyorum; beni ve benle birlikte her şeyi yaratan Allaha dönebilelim yine yönümüzü diye…

İçki masalarında unutulan çaresizlikleri görmezden geliyorum yine. Gönül gözü ile bakmak için dünyaya, sinemi açabildiğim kadar açıyorum hayata. Temiz ve bir o kadar da cesur bir yürek arıyorum kıymeti kıymetsizleştirenlerin karşısında dimdik duracak. Belki çoğu zaman ağlayacak ama gözlerinden dökülen damlalar çare bekleyenlerin yüreklerindeki yaralara merhem olacak…

Susmak istiyorum bu gece. Susmak ve Yusufun kokusuna hasret Yakupun gözleri gibi gönlümün gözlerini açmak… Hiçbir zaman olmayan ve aslında hiç olmayacak bir babadan gerçekleştirmesini beklemeyeceğim hayallerimi. Ben, Ramazana, Kurbana saklayacağım ümitlerimi. Geri çevrilmeyen dualar söyleyeceğim secdelerimde. Olmayan bir babadan değil, ezeli ve ebedi yaratan Bir Gerçekten isteyeceğim isteyebileceğim ne varsa… Ve ne verirse ve neyi de vermezse şükredeceğim şükretmeyenlere inat.

Yiyerek, içerek ve eğlenerek karşılamayacağım yeni bir seneyi bu gece. Gülmeyi unutan, mutluluğa hasret kalplere dokunacağım var gücümle. Ölüme gülümseyen bir ruha edilen duaya âmin diyeceğim. Kabuk bağlamayan yaralara merhem olmak için ümitler besleyeceğim kalbimin kuytu köşelerinde…

Yeni yıla çevirmeyeceğim bu kez yüzümü eski yıllarda kalan acılar hürmetine. Ama sıkı sıkı da sarılacağım ümitlerime! Yılbaşı masasında sefa sürmeyeceğim bu gece! Kalbim, kalbimin beni götürdüğü yerlerde benimle birlikte iz sürenlerle… Kalbim, bu gece önceyi unutanlarla değil, eski senelerde bizim için Hakka yürüyenlerle… </description>
<link>https://www.antoloji.com/yeninin-degil-eski-yillarin-kalbe-cizdikleri-siiri/</link>
<guid>1664946</guid>
<pubDate>2012-01-16T00:59:00+03:00</pubDate>
<author>Muaz Kalaycı</author>
</item>
 <item>
<title>Umudun Kadar Varsın</title>
<description>Eğer ruhun sancılanıyorsa acımasızca, gözlerin buğulanıyorsa sorgusuz sualsiz, kalbin ağrıyorsa derinden ve sinsice, yangın yerine dönmüşse fikirlerin, kaçmak istiyorsa bedenin, iyi dinle şimdi beni!   Atan her kalp umuttur bizim için. Sabah akşam için, akşam da gece için umuttur. Nefes almayı başarmak, nefes vermek için bir umuttur. Ağlamaksa gülmeye... Yürümek koşmaya, koşmak yetişmeye, yetişmek yetmeye umuttur. Yetmek kurtulmaya, kurtulmak da cennete kabul edilmeye umuttur.  Hiçbir rüzgâr; fırtına bile olsa, yüzümüze kasırga gibi de vursa yıkmaz, yıkamaz bizi. Mangal gibi bir yürek, çelik gibi bir itikat, samimi bir tevekkül kapatır tüm boşlukları!  </description>
<link>https://www.antoloji.com/umudun-kadar-varsin-siiri/</link>
<guid>1664945</guid>
<pubDate>2012-01-16T00:58:00+03:00</pubDate>
<author>Muaz Kalaycı</author>
</item>
 <item>
<title>Kalbin Figanı</title>
<description>Bu gece yüreğimin kapılarını aralıyorum yine. Odamın çiğ ışığı altında kalbimin çığlık çığlığa feryadını dinliyorum. Dışarıda bir deli rüzgâr, karanlığın kanını dondurmuş. Ben ise, düşlerimde soru işaretleriyle savaşıyorum. Peki, kim açtı içimdeki bu yaraları? Her cevap başka bir soruya gebe ve ben, bir kez daha kalbimin götürdüğü yere gidiyorum. Bir cümlenin sonuna konmuş cevapsız, fütursuz, pervasız bir soru işareti gibi, gittiği yeri bilmeyen rotasız bir gemi misali kıyıdan kıyıya sürükleniyor, bulunmak bilmez bir cevabı arıyorum. Kalbimin ellerinde kaderime yürüyorum…  Açmamış gonca bir gül gibiyim; ne görüyor, ne de görünüyorum. Ruhuma çekilmiş ellerdeki hançerler, lime lime ediyor her yanımı. Kabuk bağlamak bilmeyen yaralarım acımadan yakıyor canımı! Simsiyah bir gecenin girdabında dört bir yana savruluyorum. Hiç bitmeyen rüyalarım olsun, içinde siyahın olmadığı, rengi bazen beyaz, bazen mavi, bazen de yeşil olan düşlerde huzura koşayım istiyorum. Hani rüyanın en güzel yerinde uyanmasam diyorum! Yani hiç olmazsa, rüyalarda çırpayım kanatlarımı huzura, huzura rüyalarda kavuşayım diye diliyorum.  İçimi kemiren vicdansız bir kuşku ömrümü tüketiyor. Bir güvercinin kanadında aydınlığa doğru yükselirken, kayan bir yıldız gibi ışığımı kör karanlık bir boşlukta kaybediyorum.  </description>
<link>https://www.antoloji.com/kalbin-figani-siiri/</link>
<guid>1650837</guid>
<pubDate>2011-12-18T23:53:00+03:00</pubDate>
<author>Muaz Kalaycı</author>
</item>
 <item>
<title>Bir Güvercinin Kanatlarındaki Ruh</title>
<description>Ruhumda güneş battı. Şimdi içim, zifiri karanlık benim. Yıldızlar gönlümde kendine bir yer bulabilmenin savaşını veriyor artık. Gözlerim ufukta, bir ışık arıyor. Kanım, damarlarımda alabildiğine koşuyor. Ruhum, güvercin olup bulutların arasında özgürlüğüne uçuyor.  Kızgın kumlar üzerinde ayak yalın yürüyorum. İçim üşüyor, ömrüm kan kaybediyor. Can havliyle kendimi bir serabın içine atıyorum. Rengârenk karanfiller arasında sonsuzluğu kokluyorum.  Gözyaşlarım süzülüyor yanaklarımdan. Damlaların yere kavuşmasına sessiz kalıyorum… Rüzgâr, bir kemanın yayından çıkan ses gibi önce yüzüme, sonra gönlüme vuruyor. Bir bulutun gölgesinde rüyalara dalıyorum. Sonu hep hüzün ile biten anlamsız, hikâyesi bile olmayan yalancı rüyalardan kaybettiğim hayallerimin hesabını soruyorum.  </description>
<link>https://www.antoloji.com/bir-guvercinin-kanatlarindaki-ruh-siiri/</link>
<guid>1644976</guid>
<pubDate>2011-12-05T22:47:00+03:00</pubDate>
<author>Muaz Kalaycı</author>
</item>
 <item>
<title>Çok Geç Olmadan Vakit</title>
<description>Gül kokulu, menekşe desenli, boncuk gibi bir geceden kalan hüznümle yazıyorum bu satırları. Günler ayları, aylar yılları kovalıyor ve yelkovan; akrebi döndürmek uğruna ömrümden ömür çalıyor. Yüreğimin en hoyrat yerlerinden gelen sesler en bakirinden cümleler kurup gönüllere dokunuyor.  Sabah olmuş; güneş olanca heybetiyle odamın içine doğuyor… Odamın perdeleri ardına kadar açık. Penceremse hafif aralık... Sokaklardan çocukların sesleri yükseliyor. Kimisi top peşinde koşarken, kimisi de kucağındaki oyuncak bebeğinin saçlarını tarıyor. Bir horozun ötmesi, bir köpeğin iniltisi, bir de güvercinin çığlıkları geliyor kulaklarıma. Gönlümde inceden bir yalnızlık duygusu peyda oluyor, üzülüyorum.  Mahalle camisinin hoparlöründen İmam Seyid’in köz gibi sesi yükseliyor. Kurtuluşa davet adına beni çağırıyor. Dünyanın en güzel sözü ve en güzel notasıyla beni, kâinatın en güzel evine bekliyor. Sözler lâlüebkem oluyor ve bu davet karşısında dilimi döndürmeye cesaret bile edemiyorum. İnce ince dokunmuş, nakış nakış işlenmiş yeşil bir halının üzerine eğiyorum alnımı. O’nunla konuşuyorum. Yakarışların en yanık haliyle inşirahımı istiyorum.  </description>
<link>https://www.antoloji.com/cok-gec-olmadan-vakit-2-siiri/</link>
<guid>1644975</guid>
<pubDate>2011-12-05T22:46:00+03:00</pubDate>
<author>Muaz Kalaycı</author>
</item>
 <item>
<title>Kalbin Ritmi</title>
<description>Ruhum, kan kaybediyor. İçimde esen bir deli fırtına, kalbimi o yandan bu yana savuruyor ve ben, savrulduğum nispette can çekişiyorum. Gönlümün zifiri karanlık mahzenlerinin üzerine doğmak üzere olan güneş, vicdansız bir şeytanın esiri oluyor. Ben ise, kalbimin parmaklıklarına asılmış bir halde gelmek bilmeyen bir mevsimi bekliyorum. 

Ruhum, bin bir parçaya bölünüyor. Mutluluk çok yakın bir ihtimalken, mutsuz olmak için şeytana uyuyor olmaktan utanıyorum. Oysa bembeyaz düşlerim vardı avuçlarımda biriktirdiğim. Her gün, her gece ve hatta her an gördüğüm o en mukaddes rüya yerini bırakırken beni kan ter için uyandıran kabuslara, gönlüm çevirmiyor gözünü başka diyarlara… 

Ruhum, nefessiz kalıyor. Kalbimde açtığım aydınlık odalar hala büyük umutların ev sahipliğini yapıyor. İçime ara sıra bir berhudarlık bulaşıyor. Ve adı henüz tanımlanmamış bir fırtına, yüreğimin kapılarına dokunuyor. İçim buhranlı ama rüzgârından hiçbir şey kaybetmedi. Belki artık eskisinden daha korkağım lakin umutlarımın arkasında yanında durabilecek gücüm de var hala. 

Kalbimin duvarında bir çerçeve asılı. İçindeki; çizeni belli, ilhamı belli bir fotoğrafın en yalın hali. Ve şimdi kalbim ritmini kaybetti. 

Anladım ki artık bütün ritimler aynı yere çıkıyor. Anlamın anlamsızlaştırılmaya çalışıldığı en zor zamanlarda kalbimin sesi düşüncelerime serinlik getiriyor. 
 

Ruhumda güneş battı. Şimdi içim, zifiri karanlık benim. Yıldızlar gönlümde kendine bir yer bulabilmenin savaşını veriyor artık. Gözlerim ufukta, bir ışık arıyor. Kanım, damarlarımda alabildiğine koşuyor. Ruhum, güvercin olup bulutların arasında özgürlüğüne uçuyor. 

Kızgın kumlar üzerinde ayak yalın yürüyorum. İçim üşüyor, ömrüm kan kaybediyor. Can havliyle kendimi bir serabın içine atıyorum. Rengârenk karanfiller arasında sonsuzluğu kokluyorum. 

Gözyaşlarım süzülüyor yanaklarımdan. Damlaların yere kavuşmasına sessiz kalıyorum… Rüzgâr, bir kemanın yayından çıkan ses gibi önce yüzüme, sonra gönlüme vuruyor. Bir bulutun gölgesinde rüyalara dalıyorum. Sonu hep hüzün ile biten anlamsız, hikâyesi bile olmayan yalancı rüyalardan kaybettiğim hayallerimin hesabını soruyorum. 

Yalnız kalma korkusu beden gücümü yoruyor. Nefessiz kalıyorum. Bir çıkış yolu aramak için zamana uzandığımda, geçmişimle yüzleşiyor ve çıkış yollarıma taşlardan duvarlar örüldüğünü görüyorum. 

Ruhumda yangın çıktı benim. Alevleri söndürecek selleri gözyaşlarımdan çıkarıyorum. 

Canım yanıyor. Hislerim, demir parmaklıklar arkasına hapsedilmiş ve ben, esaretten kurtulacak bir boşluk arıyorum. Sürgün yeri düşlerimin içindeki bir kuşun kanatlarında göklere yükseliyorum. Canım yanıyor ve soruyorum; Kim açtı içimdeki bu yaraları? Kim kırdı düşlerimin kanatlarını? Kim duyacak sessizliğimi? Kim görecek rüyalarımı? Kim tutacak yüreğimden? Kim saracak yaralarımı? Ben, bir tek sorunun bile cevabını bilmiyorum. 

Bir gün daha bitti. Hala yaşıyorum. Ve şairin dediği gibi; kendi yolumda yürüyorum. İçim yanıyor benim ve ben, buna da hamd ediyorum. Hayallerimin kanadına takıldım, uçabildiğim yere kadar uçuyorum… </description>
<link>https://www.antoloji.com/kalbin-ritmi-2-siiri/</link>
<guid>1644971</guid>
<pubDate>2011-12-05T22:44:00+03:00</pubDate>
<author>Muaz Kalaycı</author>
</item>
 <item>
<title>Bir Sesin Sessizliği</title>
<description>İçimde bir buhran var. Nerden estiğini bilmediğim bir deli fırtına; yüreğimin her yanını o yandan bu yana savuruyor ve artık ben, kalbimin götürdüğü yere gitmiyorum.

Her yangın sönmüyor ama her ateş yakıyor. Bazen ellerini, bazen ise yüreğini yakıyor, kavuruyor. Bir damla olsun su bulamıyorsun narını hafifletecek ve hafif aralık pencereden bir kuşun ağlarkenki sesi geliyor. Hafifçe başını kaldırıp, farkına varmadan ayağa kalktığını anlıyorsun. Kuşun sesinin geldiği yere dikiyorsun gözlerini. Sesin nereden geldiğini anlamaya çalışıyorsun. Çünkü İbrahim peygamberi sarmaya çalışan alevlerin narına bir kuşun su taşımaya çalıştığını hatırlıyor, bir kuşun sesinden medet umuyorsun.

Pencereyi kapatıp hafif dağılmış kanepenin üzerindeki yastığı hafifçe öteye itiyor, ayaklarını uzatıp başını tavana doğru çeviriyorsun. Hayatının en güzel filmi geliyor gözlerinin önüne. Annen senin için mutfakta en güzel yemeklerini yapıyor mesela. Baban gözlüklerini gözüne takmış, bir yandan haberleri izlerken bir yandan da altyazılarını okuyor. Kardeşlerinin hepsi başka bir âlemde. Onlar henüz realiteyi bilmiyor. Mahalle camisinin imamının billur gibi sesi, odadaki sessizliği bozuyor. Baban abdestini almış hazırda beklerken, kumandadan televizyonu kapatıp koşar adımlarla camiye doğru gidiyor. Annen sofrayı kurmanın derdindeyken bir yandan da iyi anne olmanın verdiği hazla; “çocuklar haydi namaza” diye sesleniyor.

Derken film; zili çalan kapının gürültüsüyle bitiyor. Sözüm ona apartman komşusu, evlerini daha rahat taşımaları için arabayı biraz ileriye çekmen gerektiğini söylüyor.

Daha önce bayramlaşmak için bile kapını çalmayan komşunun söylediğini yapıyor, anahtarı kaptığın gibi aşağıya iniyorsun. Mevsim son bahar olmuş, yaprakların dallarından birer birer döküldüğünü görüyorsun. Bu kaçıncı sonbahar ve bunlar dökülen kaçıncı yaprak? İstemeden de olsa içten bir “off” çekiyorsun. Karnın da acıkmış zaten, “şimdi kim uğraşacak yemekle canım” diye kendi kendine söyleniyorsun. Hazır bakkal da açıkken fırından yeni çıkmış iki sıcak simit alıp, çay demlemeden öyle kuru kuru yiyorsun.

Televizyonu açmak çok iyi bir fikir değil ama zaman geçirmek için bundan daha kolay bir yol olmadığı için kumandayı kaptığın gibi kendini kanepenin üzerine atıyorsun. Birinci kanal, ikinci kanal, üçüncü kanal derken zamanın sahiden de çabucak geçtiğini anlıyorsun. Zaman geçirmek için mi yaşıyorsun? Yoksa zamanı en kıymetli şeylerle doldurmak için mi? 

Bu soruların yanıtını bulmak için başını tavana doğru çeviriyorsun. Hayatının en güzel filmini izlemek için gözlerini kapatıyorsun. Sen hayatının en güzel filmini ancak gözlerini kapatırsan izliyorsun. Ancak o zaman izliyorsun… </description>
<link>https://www.antoloji.com/bir-sesin-sessizligi-siiri/</link>
<guid>1644970</guid>
<pubDate>2011-12-05T22:43:00+03:00</pubDate>
<author>Muaz Kalaycı</author>
</item>
 <item>
<title>Kadın</title>
<description>Adam olmadan önce insan olabilmenin en temel unsurudur kadın. Çoğu zaman değil, her zaman her gözün nuru, hayatın can damarıdır. İnsanlığın devamı için olmazsa olmazdır. En büyük dertlerin dertlisi, en büyük mutlulukların ardındaki kahramandır.  Kadın; denizin dibindeki inci, parlaklığıyla gözleri alan yakuttur. Küçük şeylerden mutlu olan, mutlu olduğunu da, mutlu olmasına sebep olanı da unutmayandır.  Hep zarar gören ama kimseye zarar vermeyen kişidir. Çilekeştir. Zillete düşendir. Bir kenara itilen, canı çıkana kadar dövülendir. Her kabağın başına patladığı yazgısı kara talihsizlerin talihsizidir. Allahın kadını bir emanet olarak verdiğini unutan adamlara adam olmadıklarını anlatan sessiz aktörlerdir.  </description>
<link>https://www.antoloji.com/kadin-486-siiri/</link>
<guid>1644969</guid>
<pubDate>2011-12-05T22:42:00+03:00</pubDate>
<author>Muaz Kalaycı</author>
</item>
 <item>
<title>Güllerin Efendisi</title>
<description>En sevgili,
Bu gece Senin doğduğun gece. O kutlu gecede doğan ve ondan sonra doğacak tüm yıldızları kıskandıran parlaklığınla kör karanlık ömrümüze bir kez daha ışık gibi doğuyorsun. Hem de ışıklardan daha parlak, parlaklıkların bile üstünde bir parlaklıkla ışık huzmesi olup üzerimize yağıyorsun.

Ruhumuz Sana meftun oldu ey Allah’ın Resulü. Nerde bir gül kokusu gelse burnumuza, bağrımızın içi yanar ve biz Seni düşünürüz Seni düşünmeyenlere inat. Tüm güzelliklerin karşısında gözlerimizin içi Sana bakar, burnumuz Seni koklar, kulaklarımız Seni duyar, dilimiz Seni çağırır ey Sultanların Sultanı.

Senin adınla açılır bütün kapılar. Cennetin anahtarı bile Senin adındaki azamette gizlidir ey Sevgili. Senin adının anıldığı yerlerde bir başka doğar çocuklar. Bir başka gelirler hayata. Anneleri bir başka alır koynuna evlatlarını. Bir başka sever babası. Senin adın anıldı mı; güller açar Sen kokulu bebeklerin, gül desenli yüzlerinde. Seni andı mı zihinler; tüm güller Senin adını söyler, hasretlik bitsin ister ey kalplerin nâfi ilacı.

Bu güne dek yazılmış ve bundan sonra yazılacak hiçbir naat Seni anlatmaya yetmeyecek, biliyorum. Sen anlatılanların tümünün bile üzerinde bir muhteşemlikle insanlığa rehber oluyorsun. Seni bilmeyen her cümle yetim, Sensiz konan her virgül öksüzdür ey Efendim. Güzel sözlerin hepsi Senin adına söylenir, Sensiz hiçbir güzellik güzel değildir ah Efendim! Kelimelerimde hep Sen ol, hep Seni yazsın, Seni söylesin cümlelerim. Efendim, ey Efendim, ah Efendim; olmaz olsun sensiz biten cümlelerim! 

Sen varsan, rahmet vardır. Mağfiret; Seni tanıyan ve sana inanan insanların yanındadır. Sultanım; seni tanımayan her beyin, tam düşünmekten acizdir. Çünkü ağaçlardaki yeşiller, yeşilliklerdeki çiçekler ve çiçeklerdeki böcekler senin hatırının eseridir. lemler senin hatırına yaratıldı efendim; tefekkür, senin vesilenin sayesindedir.

Ölümler Sensiz olmamalı ey iki cihan serveri. Sana gelirken, Seni söylemeli tüm diller. şık maşukuna kavuşurken, sana yürürken hasretinin yangınında kül olmuş kalpler ve tam ölecekken ansızın, seni düşürmemeli dilinden…

Senin olduğun hiçbir cümle bitemez ey Allah’ın Resulü. Seni anmaktan bile aciz cümlelerimin yetersizliğini, Sana layık olamamanın verdiği kederin çırpınışından say. Ahirette de ellerimizi bırakma. Bizi bize bırakma efendim! Bizi Makamı Mahmud’a komşuluğa kabul et. Seni hak etmedik, bizi affet. Ümmetine layık olamadık, bizi affet… Ne olur; bizi affet. Affet… </description>
<link>https://www.antoloji.com/gullerin-efendisi-ne-edeple-siiri/</link>
<guid>1644968</guid>
<pubDate>2011-12-05T22:41:00+03:00</pubDate>
<author>Muaz Kalaycı</author>
</item>
 <item>
<title>Kabe'den Gelen Ses</title>
<description>Bu satırları size, Âlemlerin Efendisi olan Hazreti Muhammed Mustafa Sallallahu Aleyhi ve Sellemin ayağının değdiği topraklardan yazıyorum. Kalbim yerinden fırlayacakçasına atıyor ve içime çektiğim her nefes Sevgililer Sevgilisinin hasretini sineme bir ok gibi saplıyor.  Secdedeyken alnımı yasladığım sıcak mermerler, kalbime kadar tesir ediyor; yanıyorum. Günahlarım geliyor gözlerimin önüne birer birer. Bir kere değil, yüz kere değil; binlerce kere tövbe ediyor, kurtuluşum için Allahtan affı mağfiret diliyorum.  Güneş bir başka doğuyor bu yerlerde. Bebekler, burada doğmanın muştusu ile geliyorlar dünyaya. Anneler, yeni doğan çocuklarına Muhammed ismini koyuyor. Hz. İbrahimin adı yetiyor burada insanlara. Hz. Hacerin itikadı, Hz. İsmailin susuzluğu geliyor sık sık akıllara. Safa ile Merve arasında kendinden kaçan bir gölge gibi nereye gittiğini bilmeden alabildiğine koşuyorsun insanların arasında. Zemzem akmaya başlayınca damarlarında; Muhammedi bir serinlik geliyor ciğerlerine sonra…  </description>
<link>https://www.antoloji.com/kabe-den-gelen-ses-siiri/</link>
<guid>1644966</guid>
<pubDate>2011-12-05T22:39:00+03:00</pubDate>
<author>Muaz Kalaycı</author>
</item>
 <item>
<title>Efendisinin Huzurunda Çözülen Diller</title>
<description>Efendim; ah canım efendim. Canımın cananı, gözümün nuru Efendim! 

İşte huzurundayım. Ayağının tozu bile olmayı hak etmeyen beni, huzuruna kabul ettin. Ah benim güzeller güzeli, şahanelerin şahanesi, vefatımdan sonra kabrimi ziyaret eden hayatımda beni ziyaret etmiş gibidir diyen sevgililerin sevgilisi, canım Efendim. Gönlüm sana hasret, yüreğim sana meftun… İçimin her bir zerresi, senin aşkına vurgun! 

Senin ve bineğinin ayaklarının değdiği toprakları lastik tekerler üzerinde geçmekten derbederim, mahcubum. Ne olur Efendim, bu acziyetimi; Zatına bir an önce kavuşmak isteyişimin heyecanı olarak kabul buyurun.

Efendim; yeşil kubbe altındaki makamı şerifin, hasret mevsimlerini vuslata çevirdi. Gözlerimizde yaşlar, kalbimizde Zatının aşkının telaşı var. 

Sana olan sevgimizi dile getirmek, kalbi çıkarıp ele almak kadar zor ey Habibullah. Bin canım olsa bini de Sana feda ya Resulallah.

Huzuruna günahlarımla geldim. Üzerime kâinatın bütün yağmurları yağsa bile belki de temizlenmeyeceğim! Merhamet peygamberi Efendim; sıfatlarının gereğidir beni makamına kabul edişin, bilirim.

Zatının olduğu bu topraklara güneş her sabah bir başka doğuyor. Efendisini selamlamak isteyen mavi gökyüzü, karanlığı delmek için sabah ezanını bekliyor. Kuşlar yamacınızda uçmak için birbiriyle yarışıyor. Kalbi aşkına yetmeyen bir aşık, ruhu elinde; Sana doğru koşuyor.

Medinenin sabahı bir başka, akşamı bir başka Efendim. Uhudu arayan gözler, Okçularda Abdullah Bin Cübeyri seyrettiler. İşte bakın; Hz. Hamza, Aliden korkuyor. Hz. Alinin Sana olan sevgisi, Hamzanın kanını coşturuyor.

Medinenin mağaraları lemlerin Efendisini özledi. Gözü yaşlı kanlı anneler, Senden sonra bebeklerini yetim dünyaya getirdi. Ve lemler buna şahitti! Senin gidişin; dünyanın hem yetim hem de öksüz kalışı gibi bir şeydi.


Rabbimiz! Efendimizin makamını görmeyi tüm müminlere nasip et. Ondan yoksun kalplerin atışlarına şevk ver; yürekler Resulullahsız atmasın, gözler Resulallahsız görmesin.

Rabbimiz! Bizleri Makam-ı Mahmuda komşu et. Tuba dalları altında serinlemeyi, Kevser suyundan kana kana içmeyi nasip et. Efendimizin huzuruna geldim, Efendimizin hatırına beni ve Ümmeti Muhammedi affet. Ne olur, bizi affet. Affet… </description>
<link>https://www.antoloji.com/efendisinin-huzurunda-cozulen-diller-siiri/</link>
<guid>1644964</guid>
<pubDate>2011-12-05T22:38:00+03:00</pubDate>
<author>Muaz Kalaycı</author>
</item>
 <item>
<title>Kalbin Çığlıkları</title>
<description>Bu yağmur, bu yağmur, bu kıldan ince,
Nefesten yumuşak, yağan bu yağmur.
Bu yağmur, bu yağmur, bir gün dinince,
Aynalar yüzümü tanımaz olur.
 
Necip Fazıl Kısakürek
  
Ne zaman nasır tuttu kalbim? Ruhum, şakağıma düşen yağmur damlasının dudaklarıma kadar süzülüp çenemden toprağa kavuşmasına kayıtsız kalıyor. Soğuyan hava yanan yüreğime merhem olmuyor. Başkaları yağmur altında yürümenin tadını çıkaradursun, yüreğim kendini serinletecek bir nefes arıyor. Karışmaktan bulanan beynim hissiselime hasret, bekliyor. Sihirli bir el kalbime değiyor. Ruhum, tuz taşından sonra suya koşan bir sürü gibi tozu dumana katarak ışığa doğru koşuyor.
 
Anladım ki zaman her şeyin ilacı değil aslında. İzlediğim her filmin sonu acıyla bitiyor... Yoldan çıkan gençlik canımı sıkıyor. Arlanmak bilmeyen ebeveynler şımarık evlad-ı iyaller yetiştiriyor. Sevgi, kelimelere gizlendi, merhamet artık tozlu kalplerin parmaklıkları ardında can çekişiyor. Rüsvalaşmış bedenler kirlerinden yanmadan arınmıyor! 
 
Kararan gün geceye dönüyor. Bir gece bin musibete gebe, suçlular sokaklarda kol geziyor. Birileri tetiğe basıyor, birileri çoktan öldü bile.
 
Bu dünyada parasız su bile içilmiyor. İnsanlar para kazanacak iş bulamıyor. Vicdansızların sayısı vicdanlıları geçmiş, yaşamanın canına okuyor. Ezan sesleri her zamankinden daha az geliyor. Çünkü kulaklar, dedikodu dinlemekten ezanı duymuyor.
 
Bir deli bir kuyuya taş atıyor. Bin akıllı kuyuya atlıyor. Taşlar başlarına yağıyor. Başlara yağan taşın cürmü, akılları başlara getirmeye yetmiyor.
 
Allah"ım! Lütfedeceğin mucize bir ele muhtaç kalplerimiz! Gönlümüz, sen affetmedikçe arınmayacak kirlerinden. Bize bir inayet gönder. Fütursuz, takatsiz bu halimiz suya doyan toprak gibi şahlansın kanatlarından. Yüreğimize meveddet ver! Haddini son raddesine değin harcayan ruhumuz Sen istemeyince çıkmayacak bedeninden. </description>
<link>https://www.antoloji.com/kalbin-cigliklari-siiri/</link>
<guid>1644963</guid>
<pubDate>2011-12-05T22:37:00+03:00</pubDate>
<author>Muaz Kalaycı</author>
</item>
 <item>
<title>Kalbin Hali Ahvali</title>
<description>Gözün gördüğü her şeye bakmak değil, gönlün baktığı her şeyi görmektedir marifet. Ardına kadar açık kapının aralığından mutluluğa kanat çırpmak varken, hafif aralık pencerenin arkasından hüzne göz kırpmakta ne demek? !   Etme! Eyleme! Füruzan bakışlı yarınlara, menekşe desenli rengârenk umutlarını serpiştir. Ve sonra bir “âmin” çek edilmiş ve edilecek bütün dualarına. Çünkü ömrün kısa; ve gönlünü aç gönlünde yer açmaya çalışanlara!  Hiçbir yazıya konu edilmemiş cümlelerin olsun hayatta. Ve yarına yürüdüğün bir hayat arkadaşın olsun mutlaka yanında. Sen yürürsen o koşsun ve seni ömrünün en güzel mükâfatına ulaştırsın. Cennet kapılarını birlikte arala mesela ve o aralıktan içeriye birlikte gir koşar adımlarınla.  </description>
<link>https://www.antoloji.com/kalbin-hali-ahvali-siiri/</link>
<guid>1644961</guid>
<pubDate>2011-12-05T22:36:00+03:00</pubDate>
<author>Muaz Kalaycı</author>
</item>
 </channel>
</rss>
