<?xml version="1.0" encoding="UTF-8" ?>
<rss version="2.0" xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/">
<channel>
<title>Antoloji.Com - Şiir, Şair ve Edebiyat</title> <link>https://www.antoloji.com/</link>
<description>
Kültür Sanat Edebiyat Portalı. Türkçe şiir ve şair arşivi. Mesut Bıyık Şiirleri
</description>
 <item>
<title>Şöhreti var, dokuyanı yok: Ladik Halısı</title>
<description>Lâdik’e doğru yola çıkarken aklımızda bir tek şey vardı; dünyaca ünlü, geleneksel Lâdik Halısının dünden bugüne hikayesini anlatmak. Bunun için de ilk gördüğümüz, anayolun kıyısındaki küçük mescidin önünde durduk. Namaz vakti olduğu için mescitten çıkan cemaate halı tezgahlarına nasıl ulaşabileceğimizi soracaktık.  Öyle de yaptık. Cemaatin “belediye başkanı size yardımcı olabilir bu konuda” demesinden biraz işkillensek de sonu hüsranla bitecek bir “Lâdik Halısı Hikayesi” yazacağımız aklımızın kıyısından bile geçmiyordu.  Belediye başkanının kapısından içeri girerken de yazacaklarımızın güzel bir hikaye olacağını hayal ediyorduk. Bu arada belediye başkanının odasına kadar kimseye rastlamadan, kimse tarafından sorgulanmadan, bir güvenlik önlemiyle karşılaşmadan girişimiz de bizim gibi “İstanbullular” için fazlaca şaşırtıcı, bir o kadar da imrendiriciydi.  </description>
<link>https://www.antoloji.com/sohreti-var-dokuyani-yok-ladik-halisi-siiri/</link>
<guid>1807075</guid>
<pubDate>2012-12-24T12:36:00+03:00</pubDate>
<author>Mesut Bıyık</author>
</item>
 <item>
<title>Konya’nın gayri resmi taşıtı: Velespit</title>
<description>Başlıkta “gayri resmi taşıt” diye ifade etsek de aslında bisiklet, şimdilerde Konya’da resmi taşıt kimliğini de kazanmış bir ulaşım aracı. Büyükşehir Belediyesi’yle bir anlaşma yapan uluslararası bir şirket, şehrin çeşitli yerlerine kurduğu bisiklet otomatlarıyla kiralama hizmeti veriyor. Böylece çok ucuza, 24 saat bisiklet sürme imkanı buluyor Konya halkı. Öte yandan, Japon ve İtalyanların ünlü bisiklet markaları sadece Konyalı bisikletçilere özel modeller üretiyor.   Peki, ülkenin diğer şehirlerinde kullanımı çok daha kısıtlı sayıda olmasına rağmen, Konya’da uluslararası bir şirketin sistem kurup, işletmecilik yapmasını teşvik edecek kadar bisiklet kullanılmasının arkasındaki neden ne olabilir?  Türkiye’nin bugüne kadar gördüğü en başarılı bisikletçi Erol Küçükbakırcı da Konyalı ve ona göre Konya’nın bisiklete bu denli tutkulu olmasının arkasında derin bir kültür var. Küçükbakırcı, “Konya, daha otomobili tanımadan önce bisikletle tanışmıştı” diyor. Bu tanışmanın arkasında şehrin düz bir coğrafyada kurulmuş olmasının ne kadar etkisi var bilmiyoruz, ama bugün geldiğimiz noktada Konya, tam bir bisiklet cenneti olarak bu kültürünü sürdürüyor. Neredeyse her evde en az bir bisiklet mevcut ve belki de en gözde ticarethanelerden biri bisiklet mağazası işletmeciliği.  Bisiklet, Konya’da daha çocukken sahip olunan bir eşya, hatta çocuklar yürümeyi öğrenmelerinin hemen ardından bisiklet sürmeyi öğreniyorlar desek abartılı olmaz. Sokaklara bakılırsa da ona en çok emekli amcalar biniyor. </description>
<link>https://www.antoloji.com/konya-nin-gayri-resmi-tasiti-velespit-siiri/</link>
<guid>1807061</guid>
<pubDate>2012-12-24T11:54:00+03:00</pubDate>
<author>Mesut Bıyık</author>
</item>
 <item>
<title>Özgürlüğe terk edilenler ya da Karadağ’ın yılkı atları</title>
<description>Özgür olmak gibi bir istekleri yoktu; arabaya koşulsalar, taşımakta zorlandıkları yüklerin altına sokulsalar da sıcak bir yuvanın huzuru onlara yetiyordu. Çünkü onlar bu evlerde doğmuş, dünyaya gözlerini bu evlerde açmışlardı. Bilmiyorlardı dağları, dağlarda nasıl bir hayatın kendilerini beklediğinden habersizdiler. Belki merak ediyorlardı bazen, yamaçlarda yankılanan kişneme seslerini duyduklarında… Soydaşlarının umarsızca, o tepe senin bu vadi benim, özgürce dolaştıklarını düşünüp heves ediyorlardı belki de. Ama yok! Burası onların yuvasıydı, sırtına da binseler, yüklerini de taşıtsalar bu insanlar onların ailesiydi.   Sahipleri de istemezdi elbet onlardan ayrılmayı. Belki çocuklarıyla birlikte büyütmüş; ateşten daha kızıl ya da ak köpükten daha beyaz yeleleri uzadıkça, çocuklarının saçlarını okşar gibi okşamışlardı. Beslemiş, korumuş, emeğinden yararlanmış, belki bir gereklilikle, ama daha çok da bir vefa borcuyla onları sahiplenmişlerdi.  Fakat ne yazık ki, gün olmuş devran dönmüş, hayatın akışı, birbirine sevgi, merhamet ve sadakatle bağlı bu iki tarafın ayrılmasını zorunlu kılmıştı. Aslında bu, tam da hayatın akışının bir tezahürüydü; Müslümanlığı kabul ettikten sonra Türkler, at eti yemeyi bırakmış, yaşlanan, ihtiyaç dışı olan atları, doğada başka atlar olduğunu ve onların arasına karışarak hayatlarını sürdürebileceklerini bildikleri için vahşi doğaya bırakmayı, bir gelenek haline getirmişlerdi. Hatta kimi bölgelerde yılkı kültürü bir at yetiştirme biçimiydi. Bağ bahçe işleri bitip kış yaklaştığında bakamayacaklarını düşündükleri atları yılkıya salar, kış bittikten sonra da yeniden çıkıp yakalar ve atlarla olan ortak hayatlarına kaldıkları yerden devam ederlerdi. Bu, çoğu zaman, aynı atın tekrar yakalanması imkansız olduğundan yakalanan herhangi bir atın eve getirilmesiyle sürerdi. Yani kimsenin atı olmazdı, bir at seneden seneye farklı insanların hizmetine girerdi. </description>
<link>https://www.antoloji.com/ozgurluge-terk-edilenler-ya-da-karadag-in-yilki-atlari-siiri/</link>
<guid>1807059</guid>
<pubDate>2012-12-24T11:51:00+03:00</pubDate>
<author>Mesut Bıyık</author>
</item>
 <item>
<title>Osmanlı yâdigârı ‘sakin şehir’: Taraklı</title>
<description>Usta oyuncular Şener Şen ve Olgun Şimşek’in oynadığı bir televizyon reklamına çıkıp, Mümkünlü Kasabası olmadan önce de bilen biliyordu Taraklı’yı, fakat reklam daha bir görünür kıldı sanki. Belki de gezi organizasyonu düzenleyenlerin elini güçlendirdi bu reklam. Taraklı turları düzenleyenlerin reklamlarında kullandıkları “Mümkünlü Kasabası” vurgusunun büyüklüğüne bakılırsa oldukça da işlerine yarıyor. Post modern zamanların her şeyde olduğu gibi, kültür turizmi de böyle maalesef. Ama olsun, nedeninin ne olduğundan ziyade, gezilip görülmesi, fotoğraflarının paylaşılması önemli.  Pek çok yer gezdiğim halde yolum bir türlü düşmedi, göremedim diye hayıflanırken, birden kendimi, sabah ezanıyla birlikte Taraklı’ya doğru yol alırken buldum. Henüz kar kış göremesek de yeşilliklerin sarıdan kırmızıya, ondan da kahverengiye dönüp, dalından bir bir düştüğü, havada uçuştuğu güzelim sonbahar günlerini geride bırakırken, son bir gayretle Taraklı’yı görmeyi ve tavsiye edildiği gibi sonbaharda fotoğraflamayı istedim.  BÜYÜK MİMARIN ŞİRİN CAMİSİ  </description>
<link>https://www.antoloji.com/osmanli-yadigari-sakin-sehir-tarakli-siiri/</link>
<guid>1807057</guid>
<pubDate>2012-12-24T11:47:00+03:00</pubDate>
<author>Mesut Bıyık</author>
</item>
 <item>
<title>Sanki kışı sevdirmek için var</title>
<description>Kış gezmelerini ne kadar seversiniz bilmiyorum, ama böyle bir alışkanlığınız yoksa edinin derim. Çünkü öyle yerler vardır ki, içindeyken kendinizi bir masalın kahramanı gibi hissedersiniz.   Küçücük, donmuş bir göl düşünün, kıyısında İsviçre evlerinden biri, etrafı göğe metrelerce uzanan göknar ağaçlarıyla çevrili... ve o göknarların, yılbaşı kartpostallarından çıkmış gibi, karlarla kucaklaşmış görüntüsü…  Bu manzaranın bir parçası olmak kadar güzel bir an var mıdır?  Bolu, sanki sonbahar ve kış mevsimini sevdirmek için yaratılmış bir coğrafya gibi gelir bana. Her biri, görenleri hayran bırakacak güzellikte, özel olarak tasarlanmış gibi duran ne çok yer vardır Bolu’da. Yedi küçük gölün adeta bir saklı cennet oluşturduğu, duvar takvimlerinin olmazsa olmaz manzaralarından olan Yedigöller… Kış turizminin gözde mekanı Kartalkaya, Sülüklü Göl, Çubuk Gölü, Sünnet Gölü ve daha birçok yer… Abant’ı unuttum sanmayın, onu sona sakladım. Kış gezmesi deyince herkesin ilk aklına gelen yeri nasıl unuturum.  </description>
<link>https://www.antoloji.com/sanki-kisi-sevdirmek-icin-var-siiri/</link>
<guid>1807055</guid>
<pubDate>2012-12-24T11:40:00+03:00</pubDate>
<author>Mesut Bıyık</author>
</item>
 <item>
<title>Prensin arka bahçesi: Büyükada</title>
<description>İstanbul dünyanın en güzel şehri diyenlere itiraz edeni duymadım. Çünkü, dünyanın güzellikleriyle ünlü tüm şehirlerinin, öyle ya da böyle benzer özeliklerini taşıyan şehirler de var. Ama İstanbul bir başka, İstanbul eşsiz. Bu gerçek, bugün olduğu gibi yüzlerce yıl önce de böyleydi, sonsuza kadar da böyle olacak.  Ferhedilmesiyle bir çağı kapatıp, yepyeni bir çağ başlatan başka hangi şehir var? İşte bu yüzden İstanbul yüzlerce yıldır eşsiz bir şehir.  Her güzelin bir kusuru var demiş ya atalarımız; bizim güzeller güzeli prensesesimizin, İstanbulumuzun da bir değil belki birkaç kusuru var. Ama bizi en çok üzen trafiği. Yollarda adım adım ilerleyen araçlar, egzoz dumanı, motor gürültüsü... Penceremizin, kapımızın önüne kadar park edilmiş araçlar...  </description>
<link>https://www.antoloji.com/prensin-arka-bahcesi-buyukada-siiri/</link>
<guid>1271890</guid>
<pubDate>2009-10-19T05:45:00+03:00</pubDate>
<author>Mesut Bıyık</author>
</item>
 <item>
<title>Binlerce yıldır vazgeçemediğimiz doğal taş</title>
<description>Önce taşları oyup, mağara yaparak barındı insanoğlu. O zamanlardan beri barınak olarak inşa ettiği her mekanı bir yuva kabul edip, süsledi. Mağaraların duvarlarına resimler çizmekle başladı; sonra bu mağaralara kimi bölmeler yaptı.   Bir dönem sonra duvar yapmayı öğrendi ve barınmak için inşa ettiği yapılarda taş kullandı. Yalnızca barındığı evleri değil, topluca yaşadığı şehirleri de taş surlarla çevirerek korudu.  Barınak ve korunak olarak inşa edilen yapılar da yetmedi; insanoğlunun birlikte yaşama kültürü geliştikçe ortak mekanlar çıktı ortaya: İbadethaneler, okullar, eğlence yerleri, kütüphaneler...  </description>
<link>https://www.antoloji.com/binlerce-yildir-vazgecemedigimiz-dogal-tas-siiri/</link>
<guid>1271885</guid>
<pubDate>2009-10-19T03:57:00+03:00</pubDate>
<author>Mesut Bıyık</author>
</item>
 <item>
<title>Tabiatın mucizesi zeytin</title>
<description>Kuran-ı Kerim'de Tin Suresi: “İncire ve zeytine ant olsun” diye başlar; “Ve Sina Dağı'na ve Emin Belde'ye” diye devam eder. Tefsir alimlerinin kimi, bu ayetlerde Allah'ın incir ve zeytin üzerine ant etmesini, bu iki meyvenin bin yıllar boyunca insan hayatı için hem gıda hem ilaç hem ticaret malı olmasını gösterir. Bu yüzden de incir ve zeytinin, meyvelerin en mübareklerinden olduğunu kabul ederler. Sina Dağı civarında ve Emin Belde denilen bölgede incir ve zeytinin bolca yetiştiği ve bu bölgelerin insanlık tarihinde çok önemli bir yer tuttuğu da yazılı bir tarihi gerçektir.   Zeytinle ilgili en bilinen mitolojik hikaye, Partenon alınlığında bulunan kabartmalarda anlatılır. Hikaye; Athena ile Poseidon arasında geçen, tüm Atina bölgesi ve zenginliğini kazanmak üzere düzenlenen yarışmayı anlatır. En güçlü ve faydalı mucizeyi gösteren kazanacaktır; hakemse Zeus'tur.  Denizler tanrısı Poseidon, ahşaptan bir hayvan yaratır ve ona can verir; bu güzel bir attır. Athena ise topraktan yeni bir ağacı, zeytin ağacını çıkarır.  </description>
<link>https://www.antoloji.com/tabiatin-mucizesi-zeytin-siiri/</link>
<guid>1271884</guid>
<pubDate>2009-10-19T03:48:00+03:00</pubDate>
<author>Mesut Bıyık</author>
</item>
 <item>
<title>Lüküs hayat'ın sembol semti: Şişli</title>
<description>Şişli, İstanbul'u gezmeye gelenlerin görmeden dönmedikleri bir semt değil belki, ama İstanbul tarihinin en dramatik sahnelerine ev sahipliği yapmış bir yerleşim bölgesi. Beyoğlu yangının bir bakıma zorunlu olarak doğurduğu Şişli, bir taraftan imparatorluğun kaybettiği topraklardan gelen göçlerle genişlerken, diğer taraftan art arda inşa edilen zengin konaklarıyla oluşmuş bir semt.  Osmanlı'nın en zor dönemden geçtiği yıllarda İstanbul'un yaşamı da renkleniyor, şenleniyordu. Şişli, bu çelişkinin belki de en belirgin unsuru oldu. 19. yüzyıl sonları, 20. yüzyılın başlarında Şişli, İstanbul'un ünlü yabancı zenginlerinin, yangın sonrası Beyoğlu'ndan bu tarafa doğru kayan azınlıkların, Osmanlı paşalarının, yüksek memurların, devrin aydınlarının oturduğu, itibarlı bir bölge olmuştu. İstanbul sosyetesi denilebilecek kesimin yeni gözdesiydi Şişli.  Bilinenin aksine Şişli, üç bin yıllık İstanbul'un yeni sayılabilecek bir yerleşim bölgesidir. Öyle ki bugün Şişli olarak bilinen bölgede, Taksim'in kuzeyindeki tüm semtler gibi on dokuzuncu yüzyılın ortalarına kadar herhangi bir yerleşimin olduğu kayıtlarda görünmüyor. 1850'li yıllarda buranın geniş bir kırlık olduğu belirtiliyor.  </description>
<link>https://www.antoloji.com/lukus-hayat-in-sembol-semti-sisli-siiri/</link>
<guid>1271836</guid>
<pubDate>2009-10-19T01:14:00+03:00</pubDate>
<author>Mesut Bıyık</author>
</item>
 <item>
<title>Uludağ’ın  ardına dolanmak</title>
<description>Eller gider Mersin’e, biz gideriz tersine. Bu sefer öyle yaptık, deyimi haklı çıkarmak istercesine Uludağ’a arkasından dolandık. Ezberlenmiş güzergahtan değil, pek kimsenin bilmediği, sanırım bilmek de istemediği bir yoldan çıktık. Ama itiraf edelim, gözükaralık edip, kendimizi bilmediğimiz yollara atmadık. Bu gezinin fotoğraflarında imzası olan arkadaşım ve ortağım Ali İhsan, buraları iyi biliyordu. Çünkü kendisi değilse de babası, kıvrım kıvrım yollardan çıkılarak varılan, yemyeşilliğin içinde kaybolmuş bir köyde, zamanında Gürcistan bölgesinden gelip, buralara yerleşenlerin kurduğu Çiftlik köyünün Saray mahallesinde doğmuştu; Ali İhsan da orada bulunan evleri sayesinde sık sık gidiyordu.  Bu gezi, yazı konusu olsun diye çıkılmış bir gezi değildi. Ali İhsan bir gün, “Uludağ’ı iyi bilirsin, ama herkesin bildiği gibi bilirsin” dedi. “Seni Uludağ’ın bilmediğin yerlerine götüreyim de güzellik gör” diye de ekledi.  İddialı bir teklifti. Önce, Ali İhsan’ın kendi köylerinde yeni oluşturduğu armutluğu göstermek için can attığı geldi aklıma, biraz hınzırca. Ne yalan söyleyeyim, gittiğimiz akşamın sabahına varıncaya kadar da böyle düşündüm.  </description>
<link>https://www.antoloji.com/uludag-in-ardina-dolanmak-siiri/</link>
<guid>1271820</guid>
<pubDate>2009-10-19T00:30:00+03:00</pubDate>
<author>Mesut Bıyık</author>
</item>
 <item>
<title>Troia’dan Assos’a Homeros’un izinde</title>
<description>Anadolu şairlerinin piri Homeros, İlyada ve Odisea’da Troia’dan (Troya veya Truva)    İda’ya kadar olan Kuzey Ege sahil şeridini, bu bölgede yaşananları efsaneleştirerek anlatır. 9 yıl süren Troia Savaşları’nın, İda Dağı’nda yapılan güzellik yarışmalarının, Homeros’un doyulmaz tatta anlattığı efsanelerin geçtiği bu bölge, her gidişimde yepyeni heyecanlar duyduğum, keşiflere keşif eklediğim gezilesi yerlerdir.  Çanakkale’de müthiş bir duygu sağanağının altına girmek, buralar hakkında birşeyler okuyan, bilen ve yolu düşen her ölümlünün yaşadığı bir ürpertidir sanıyorum. Geçtiğiniz yollarda dağ, tepe aşarken gözünüz hep bir yerlere kayıyor. Tabyalar, siperler, kaleler, kitabeler, destanlar... Sanki her taşın, her ağacın arkasından, elinde geniş ağızlı kılıcıyla ya bir eski Yunanlı ya da ucu süngülü mavzeriyle bir Anzak askeri çıkıverecek karşınıza. Sağa sola bakınırken bir el omzunuza dokunup “Ben Homeros’um; gel gezdireyim seni” diyerek, elinizden tutacak. Gösterişli giysisiyle bir Akha kumandanı: “Gel gir şu ata, Troia’yı alalım; sana da ganimet var” diyecek. Bir başka ses çınlayıverecek kulaklarında: “Yaaaaat! Şarapnel geliyooor! ”  Bilmem, buralarda gezip dolaşanlar bunu benim kadar hissetmişler midir? Fakat Homeros’un İlyada ve Odisea’sına burnunuzu gömüp de, “Şimdi oralarda olmak vardı” demişseniz, bu duygular en az benim kadar sizin de yüreğinizi kanatlandırmıştır.  </description>
<link>https://www.antoloji.com/troia-dan-assos-a-homeros-un-izinde-siiri/</link>
<guid>854475</guid>
<pubDate>2007-11-26T17:58:00+03:00</pubDate>
<author>Mesut Bıyık</author>
</item>
 <item>
<title>Her gezgin aklını burada bırakır da döner: Basamaklar Kenti Mardin</title>
<description>Binlerce yıllık geçmişi, tarihte yüklendiği rolü ve taşı şiirleştiren mimari özellikleriyle Mardin, UNESCO nezdinde yapılan girişimlerle Vatikan ve Kudüs’ten sonra üçüncü dünya kenti olmaya hazırlanıyor.  Benim için Mardin, Güneydoğu’nun gelişmekten yoksun, terör belasına kurban edilmiş, kış oldu mu herkesin evine mahkum olduğu, doktora ulaşmak için hastaların kilometrelerce sırtta taşındığı, Yeşilçam filmlerinin o muzdarip kentlerinden biriydi. Mardin hakkında televizyonlarda gördüklerim, dergilerde okuduklarım ise bana sadece taş yapıların basamaklar gibi durduğu tarih ve dinler kentini anlatıyordu.  Mardin’e M-Oil Petrol şirketinin sahibi Süleyman Bölünmez tarafından davet edildiğim dönem, derginin baskıya gitmesi gereken günlerdi. Dergiyi gözüm arkada kalarak arkadaşlarıma emanet edip, 1600 kilometrelik uzun yolculuğa tek başıma koyuldum.  </description>
<link>https://www.antoloji.com/her-gezgin-aklini-burada-birakir-da-doner-basamaklar-kenti-mardin-siiri/</link>
<guid>854473</guid>
<pubDate>2007-11-26T17:57:00+03:00</pubDate>
<author>Mesut Bıyık</author>
</item>
 <item>
<title>Taşın şiirleştiği şehir: Mardin</title>
<description>Bugüne kadar Mardin’e giden kimi dinlediysem, kimden birşeyler okuduysam aynı şeyleri duymuşumdur; “aklım orada kaldı”... Tıpkı benim gibi. Attığınız her adımda tarihin kokusunu duyduğunuz bu kentte aklınızı unutmamak olası mı zaten?   Mardin’in evrensel bir kent olması yolundaki girişimlere geçen sayımızda değinmiştim. Bunun elbette ki haklı nedenleri var. En önemli neden hiç kuşkusuz beş bin yıllık tarihi geride bırakması ve o günden bugüne bir çok mirası halen diri bir şekilde yaşatıyor olması. Bu miras, mimari yapıların yanı sıra kültürel olarak da halen varlığını hissettiren olgular. Mardin’in dinlere, kültürlere  beşiklik etmeyi sürdürüyor olması bunun en açık delili. Bu uygarlıklar beşiği kentin tarihte çok önemli bir kavşak noktası olduğu, tarihçilerin kent hakkında yazdıklarından anlaşılıyor. Fransız tarihçilerden Araplar’a, Evliya Çelebi’den Plinus’a kadar birçok tarih yazarı yalnızca Mardin isminin kaynağı hakkında bile bir yığın rivayet aktarıyorlar.  Mardin’in adıyla ilgili o kadar çok rivayet var ki. Geçen sayımızda birçoğunu aktardığım bu rivayetlere şunları da eklemek mümkün: Ortaçağ’ın ünlü tarihçisi Prokopios, “Kalekent” anlamına gelen “Margdis” olarak kenti anıyor. Bizanslı yazarlar ise kentin ismine “Mardes” diyorlar. Plinus da kentin adının Nusaybin civarında yaşayan Mardani adlı Arap kabilesinden geldiğini söylüyor. Varolan diğer kaynaklarda Ermeniler’in Mardi, Persler’in Marde, Araplar’ın Maridin olarak andığı yazılıyor. Bugün halen Süryaniler’in doğruluğunu kabul ettikleri bir başka kaynakta ise kentin adının, Süryani dilinde “Kaleler Kenti” anlamına gelen Marde olduğu anlatılıyor.  </description>
<link>https://www.antoloji.com/tasin-siirlestigi-sehir-mardin-siiri/</link>
<guid>854442</guid>
<pubDate>2007-11-26T17:12:00+03:00</pubDate>
<author>Mesut Bıyık</author>
</item>
 <item>
<title>Sen Gittin Ben Kaldım</title>
<description>tutsa elimden biri  şu yokuşu çıkarım yolun karşısındaki berbere uğrayıp sonra derim şöyle bir sinek kaydı usta  köşe başındaki çingene kadın duruyorsa </description>
<link>https://www.antoloji.com/sen-gittin-ben-kaldim-2-siiri/</link>
<guid>851108</guid>
<pubDate>2007-11-21T00:55:00+03:00</pubDate>
<author>Mesut Bıyık</author>
</item>
 <item>
<title>Kurşunlu Düğün</title>
<description>adamın elindeki ne dedim öyle  dedi Beretta hani şöyle 6,35 küçük ben bilmem dedim askerde bile değmedi elime tetik  </description>
<link>https://www.antoloji.com/kursunlu-dugun-siiri/</link>
<guid>850349</guid>
<pubDate>2007-11-19T21:39:00+03:00</pubDate>
<author>Mesut Bıyık</author>
</item>
 <item>
<title>Celladım Sağolsun</title>
<description>yeni bir cellat buldum kendime iyi birine benziyor çingene mingene acemi de değilmiş üstelik eli uz diyorlar yani incinmeyeceğim </description>
<link>https://www.antoloji.com/celladim-sagolsun-siiri/</link>
<guid>850346</guid>
<pubDate>2007-11-19T21:34:00+03:00</pubDate>
<author>Mesut Bıyık</author>
</item>
 <item>
<title>Aşk Delilerin İşi</title>
<description>aşk korkakların işi değil korkuyla tutku aynı kalbe sığmaz  aşk zenginlerin de işi değil derler ya para ile saadet olmaz  </description>
<link>https://www.antoloji.com/ask-delilerin-isi-siiri/</link>
<guid>501694</guid>
<pubDate>2006-07-20T01:08:00+03:00</pubDate>
<author>Mesut Bıyık</author>
</item>
 <item>
<title>Ocak On Yedi</title>
<description>bir güvercin kondu ocak on yedi önce gözlerime sonra kalbime bir güvercindi evet ellerinden tanıdım ellerinde bulutların kokusu vardı gözlerinde yükseklerin buğusu  </description>
<link>https://www.antoloji.com/ocak-on-yedi-siiri/</link>
<guid>193903</guid>
<pubDate>2004-09-24T16:42:00+03:00</pubDate>
<author>Mesut Bıyık</author>
</item>
 <item>
<title>Bir Korkuluktur Hayat</title>
<description>kıştı ayazdı yüreğim aymazdı radyolar söylemez gazeteler yazmazdı bir tutam kar gibi eriyip giden berduşun ölümünü  </description>
<link>https://www.antoloji.com/bir-korkuluktur-hayat-siiri/</link>
<guid>193902</guid>
<pubDate>2004-09-24T16:36:00+03:00</pubDate>
<author>Mesut Bıyık</author>
</item>
 <item>
<title>Çanak Çömlek Patladı</title>
<description>'Cenneti bana tercih eden anneme'  ben dünde kaldım çocukluğumda ellerime sinen yarpuz kokusu dilimi buran ışkın ekşisi </description>
<link>https://www.antoloji.com/canak-comlek-patladi-siiri/</link>
<guid>193503</guid>
<pubDate>2004-09-23T10:55:00+03:00</pubDate>
<author>Mesut Bıyık</author>
</item>
 </channel>
</rss>
