<?xml version="1.0" encoding="UTF-8" ?>
<rss version="2.0" xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/">
<channel>
<title>Antoloji.Com - Şiir, Şair ve Edebiyat</title> <link>https://www.antoloji.com/</link>
<description>
Kültür Sanat Edebiyat Portalı. Türkçe şiir ve şair arşivi. Medine Huseynova Şiirleri
</description>
 <item>
<title>Tutsaklık</title>
<description>Biz bir evin kiracılarıydık. Farklı farklı evlerde oturmamıza ve kapılarımızın farklı farklı yönlere açılmasına rağmen, her ay ev kirasını aynı adama veriyorduk. Karşı komşumuz sevecen, herkese yardım etmeyi seven birisiydi ve genelde komşularıyla ilişkilerini hep olumlu yönde yürütüyordu. O, sabah erkenden uyanır, işe gidinceye  kadar ev işleriyle uğraşır, işlerin hepsini yetiştirmeye çalışıyordu.O yüzden her işini aceleyle yapıyordu. Saat dokuzda işte bulunmak için. İki çocuğu vardı. Büyük kızı Natevan üç yaşındaydı, küçük çocuğu Umut’sa henüz altı aylıktı. Çocukları kreşe bırakmaya kocası izin vermiyordu. Ama, ev çıkarları ve genel olarak harcamalarını ayarlayamadıkalrı için kadın çalışmak zorunda kalmıştı. Çocuklarınaysa akrabaları bakıyordu. Özel bir işte çalıştıgı için az daha evde otursaydı, kesin işini kaybedecekti. O kadının bir huyu vardı: Çalışırken aynı zamanda durmadan yapacağı işleri tekrarlıyordu. Kimi zaman yaptığı işlere kendini o denli kaptırıyordu ki, yanında birisi varmış gibi yüksek sesle konuşuyordu. Hem de ondan yardım istiyormuşcasına. Geneldeyse yüksek sesle bağırıyordu: - Natevan, kundağı salla! Natevan, Umut ağlıyor. Umut’un sakinleşmesi için değişik emirler buyuruyordu Natevan’a. Bir gün yine sabah erkenden uyanmıştı. Yıkadığı çamaşırları çamaşır ipine asarken yine kızına bağırmaya başladı: - Natevan, Umut’u salla! Birkaç kez tekrar etmesine rağmen çocuğun sesi yine duyuluyordu. Galiba, Natevan Umut’u susturamıyordu. - Natevan, kundağı iyi salla, şimdi geliyorum. Ama, yine de Umut’un sesi duyuluyordu. Kadının hâline azıcık da olsa gerginlik eklendi: </description>
<link>https://www.antoloji.com/tutsaklik-8-siiri/</link>
<guid>771448</guid>
<pubDate>2007-07-06T14:03:00+03:00</pubDate>
<author>Medine Huseynova</author>
</item>
 <item>
<title>Sesin Öncesi</title>
<description>Şair – çevirmen Anna Bartkulasvılı için  Annem, babam ve ben aynı odada uyuyorduk. Babamın hastalığı son zamanlar iyice ağırlaşmıştı. Bir gün, bir gece yarısı ansızın uykudan uyandım. Beklenmedik bir ses tüm uykumu kaçırdı. Sesin peşinden gidiyordum, gittim ve gitmemem imkânsızdı. O ses beni çağırıyordu. Gidip ona varmam için bana hükmediyordu. Elimi karanlık koridorun duvarlarına sürerek mutfağın kapısına ulaştım. Kapının önünde durdum. Burdan öteye gitmeye pek de gerek yoktu. Her yolun götürdüğü bir son var. Her evvelin bir sonu var. Bu sesin sonu da bu mutfaktaydı. Dar, karanlık ve elektrikleri kesilmiş, her gece elektrikleri kesildiği için yıllardır ışığa özlem duyan mutfağımız, bu gece sesin tatlı yansımasıyla karanlığı yararak kulağıma ulaşıp bir ışık seli gibi gözlerime doldu. Ayağının altına küçücük bir sandalye koymuş ihtiyar divanda sol böğrü üzerine yaslanarak oturuyordu. Geldiğimi farketmedi galiba. Aslında ben olabildigince sakin adımlarla yaklaşmıştım mutfağa. Kuş olmadığım hâlde kuşlara özgü bir biçimde görüntülerin hepsini belleğime taşıdım. Hüzünlü bir sesin peşinde sessizce uçmaya başladım. </description>
<link>https://www.antoloji.com/sesin-oncesi-siiri/</link>
<guid>771446</guid>
<pubDate>2007-07-06T14:02:00+03:00</pubDate>
<author>Medine Huseynova</author>
</item>
 <item>
<title>Saat Çerçevesi Yada İlyas Ernefes</title>
<description>Şiirlerini okumaya imkân bulamasam da, her defasında yazdıklarımı çantama yığıp gazetelerin bulunduğu binaya gittiğimde onu mutlaka görüyordüm. Yazdıkları hiç de fena değilmiş, öyle söylüyorlar. Yetmişli – seksenli yıllarda basında hep yazıları, öyküleri ve şiirleriyle yer almıs. Ben o zamanlar henüz çocuktum; gazete, dergi okuyacak hâlde degildim. Şu andaysa her gün gazetelerin yayınlandığı binada bulunduğum hâlde yazısını okuyamıyordum ülkede bir hayli gazete ve dergi olmasına rağmen oda hiçbir yazısını yayınlamıyordu. Belki de hiç yazmıyordur, bilemiyorum. Bu benim için o kadar da önemli olmadığından fazla irdelemeğe gerek bile duymuyorum. Onun yanından her zaman hızlı bir şekilde geçip gitmiştim. O, benden bir şeyler isteyecek ya da bana bir şeyler soracak diye değil. Zira o, tanımadığı kimseden hiç bir şey istemiyordu. O yüzden hızla geçip gidiyordum. Çünkü onu her görüşümde içimde acayip duygular baş gösteriyordu.  Genç birisinin bu durumda olması aslında beni sinirlendiriyordu. Sinirleniyordum insanlara ve topluma. Topluma; çünkü ona gülünç, gülünecek bir şey gerekiyor. Adamlara; çünkü hayatlarını düzgün kurap yönetemiyorlar. Ben yeni yazdıklarımı o binaya götürdüğüm zaman hem seviniyor, hem de yine onu göreceğim için üzülüyordum. Haftada beş gün çalışan binaya – basımevine -bir defasında hafta sonu uğramak zorunda kalmıştım. Orada düzenlenen bir toplantıya davetliydim. </description>
<link>https://www.antoloji.com/saat-cercevesi-yada-ilyas-ernefes-siiri/</link>
<guid>771444</guid>
<pubDate>2007-07-06T14:01:00+03:00</pubDate>
<author>Medine Huseynova</author>
</item>
 <item>
<title>Salam Liyakatı</title>
<description>Sabahleyin her zamanki gibi küçüğümle birlikte işe gidiyordum. Yine gözüm ona takıldı: Marketin önünde durmuş hizmetçiye. Bana baktı şöyle uzun uzun; fakat bir türlü merhabalaşamadık. İçimdeki merhaba büyümedi, sırf bu yüzdendir ki, dilime de gelmedi. Magazanın sahipi bunu anlamadı, bense bunu açıklamak gereği bile duymadım. Çocuk şaşkınlıkla bana baktı, şaşkınlığını saklamak için benimle konuşmaya başladı. Kendimi toparlayıp çocukla sohbet edecek durumda olmadığım için birkaç adım attım. Fakat, susmak bilmiyor ve “Anlat, masal anlat.” diyordu. Onunla merhabalaşmam, yani her gün sabahleyin işe giderken bir sürü insana rastlamama rağmen onunla merhabalaşmam öylesine olmamıştı. Her sabah işe erkenden gelmesi, herkesle iyi geçinerek işini görmesi onun hakkında saygın bir kişilik etkisi bırakmıştı bende. Fakat, herkes için iki bin manata yaptığı işi bizim için beş bin manata yapmaya yeltenince gözümde  onun değeri sıfıra eşit oldu Hizmetçinin emekseverliği onun gördüğüm tarafıydı, aldatmaya yeltenmesiyse kişisel özelliklerini gösteren tanıma özellikleri. </description>
<link>https://www.antoloji.com/salam-liyakati-siiri/</link>
<guid>771445</guid>
<pubDate>2007-07-06T14:01:00+03:00</pubDate>
<author>Medine Huseynova</author>
</item>
 <item>
<title>Masamın Üzerindeki Sonuncu Kağıt</title>
<description>Son yazımı reçete kâğıdına yazıyorum. Tabii ki, ignelerimi vurdurup ilaçlarımı içtikten sonra doktorun “Artık sapasağlamsın” sözünden cesaret olarak onu elime aldım. İstemedim her gözüme takıldığında hasta olduğumu anımsayayım. Üstelik bir tarafi beyazdı reçete kâğıdının. İstemedim kâğıdın kaderine yalnız reçete kâğıdı olmak düşsün. Temiz ve beyaz olanı kesinlikle çöp tenekesine atmak doğru degil! Kâğıt binbir zahmetle yapılmakla beraber, onu üretmek için ormanın nice güzelini kesiyorlar. Yazdım, içimdeki duygularımı toprağa dikip büyütmek için. Ağaç geriye kalan hayatını bende yaşasın diye... ...Her biten arzuda insan yaşıyor. </description>
<link>https://www.antoloji.com/masamin-uzerindeki-sonuncu-kagit-siiri/</link>
<guid>771442</guid>
<pubDate>2007-07-06T14:00:00+03:00</pubDate>
<author>Medine Huseynova</author>
</item>
 <item>
<title>Felaket</title>
<description>“Dehşet”, “facia” sözleri girmişti hayatına. Kendi istemeden, beklemeden. Beklemediği için de olayın dehşetini fark etmişti.  Kendi odamda oturup yazı yazıyordum. Kapının önünde göründü. Kaşı çatılmış, gözleri yuvalarından dışarı fırlamıştı. - Eluca hala, Aynur halanın televiziyonunda bir kadın çocuğunu öldürdü. Sonra da toprağa gömdü. - Kaç yaşındaymış ki, çocuk? Elimi yazıdan çektim. Aynı zamanda çölde fırtınaya düşüp de yönünü kaybetmiş insanlar gibi olayın etkisinden durumu değişmiş ufaklığın dünyasında yakınlık yaratmak için, bu olaya bir de büyüklerin renk katması gerektiğini düşündüğümden konuşmaya başladım. - Küçücük, minnacık bir çocuğu... Konuşa konuşa gözlerini kıstı. Küçük ellerini birbirine yaklaştırdı. Lafını bitrdikten sonraysa elleri birbirine yapıştı. Bu kez konuşmaya kapı ağzında duran annesi mudahele etti: - Her hâlde çocuk, annesinin sözünü dinlememiş, annesi de o yüzden sinirlenerek çocuğunu öldürmüş... </description>
<link>https://www.antoloji.com/felaket-6-siiri/</link>
<guid>771432</guid>
<pubDate>2007-07-06T13:53:00+03:00</pubDate>
<author>Medine Huseynova</author>
</item>
 <item>
<title>Heykeller Niçın Konuşmuyor</title>
<description>Arabaların çok olmasına rağmen yolu geçtik. Elinden tutup sessizce yürüyordum. Zor duruma o, soru sormaya başladığında düşeceğimi artık biliyordum: - Heykeller niçin konuşmuyor? , sorusunu ölmüş bebeğini kolları üzerine kaldırmış 20 Ocak anısına yapılmış Bileceri’deki Anne anıtını görür görmez sordu. - Heykeller insan değiller ki. - Peki, neden insana benziyorlar? - Onları yalnızca insanlara benzetmişler, hepsi bu kadar. İnsanlar en değişik halet-i ruhiyede bulunuyorlar. Onların hayatında çok ilginç, çok değişik olaylar gerçekleşebiliyor. Fakat, hepsi anılarda yaşamıyor, beyinlere kazınmıyor. Beyinlere bazı olaylar kazınıyor ki, onlar gerçekten de önemli. Konuşmamı dikkatle dinlediğinin farkına vardıktan sonra hemen peşi sıra ekledim: - İşte, o olaylardan öyleleri hafızalarda kalıyor ki, o olaylarda senin hayatına, tarihine yazılacak bir şeyler var. Bu gördügün anıt da – Parmağımı ileri uzatıp tüm dikkatini o anıtın üzerine yönelttim. – bir kış gecesinin acıklı masalıdır. Annelerin çocuklarından, çocukların annelerinden ayrı bırakıldığı bu gecede düşmanlarımız şehrimizin caddelerinde insanlarımızın üzerine tanklarla yürüdüler. </description>
<link>https://www.antoloji.com/heykeller-nicin-konusmuyor-siiri/</link>
<guid>771433</guid>
<pubDate>2007-07-06T13:53:00+03:00</pubDate>
<author>Medine Huseynova</author>
</item>
 <item>
<title>Keşif</title>
<description>(felsefî – bedii miniatür öykü)   Aramızdaki konuşma çoktan kesilmişti. Her ikimizde yatağımıza uzanarak uyumaya çalışıyorduk. Pencereden süzülen ışık içeriyi ışıklandırıyordu. Odada bulunan ölü sessizligini o bozdu yine: - O ne? - Neyi diyorsun? – anlamadığım soruyu açıklamasını istedim. - Onu diyorum </description>
<link>https://www.antoloji.com/kesif-15-siiri/</link>
<guid>771429</guid>
<pubDate>2007-07-06T13:52:00+03:00</pubDate>
<author>Medine Huseynova</author>
</item>
 <item>
<title>Tenha Izdırabı</title>
<description>(Şair Büyükhan Perviz’in mezarının ziyareti zamanı)   Bir kadın ağlıyordu... Aslında orada kadın çoktu. Bir, iki, beş… Eğer yanlış saymadıysam, tamı tamına on beş kadın vardı. Hepsi de ağlıyordu, ağıtlar yakıyordu. “Gençti henüz” düşüncesini herkes farklı söylüyordu. Söylediklerinin üzerinde göz yaşları vardı. Kadınlar ağlayıp sakinleştikten sonra ellerinde karanfilleri vefat etmiş şahsın mezarı üzerine bırakarak yollarına devam ettiler. </description>
<link>https://www.antoloji.com/tenha-izdirabi-siiri/</link>
<guid>771428</guid>
<pubDate>2007-07-06T13:51:00+03:00</pubDate>
<author>Medine Huseynova</author>
</item>
 <item>
<title>Karalamadan Aklamaya</title>
<description>Uykum ayakta hâlâ, nöbet tutuyor, hasretle bekliyor kiprikler yorulup kavuşsun diye. Onlar hırsız kediler gibi iki büklüm olup bekliyorlar karşımda, süzülüp girsinler sahibi uyumuş gözlerime diye. Fakat, kipriklerim hâlâ uyanıklar gözlerime sadık oldukları için. Bu günün mutluluğu uykumu sadece kipriklerimden değil, odamın, penceremin ve sevincime gölge düşüren herşeyi dahası evimin dış kapısından bile uzaklaştırdı. 	Benim mutluluğuma gölge düşürecek ne varsa hepsini kapı arkasında bıraktı. Bugün aldığım ödül dünyanın en kıymetli ödülü emeğimin karşılığını veren en büyük değerdi Her yazarın ve şairin yazısı, öyküsü yayınlandığında ona yayınevi veya yayın kurulu bellibir miktar para verir. Bu yayın işinin hukuksal işlemleridir. Ne kadar veriyorlar? İşte bu, herhangi bir gazetenin veya derginin tayin kurulunun kendi işidir. Daha yüksek ödül, Nobel ödülüdür ki, o da dünya çapında kalemi güçlü, ideali sıradan olmayan yazarlara veriliyor. Fakat, bana verilen bu ödülse sanırım, şimdiye kadar hiçbir yazara verilmemişti ve birilerine verilecegini de zannetmiyorum. O ödülü almak için yazar ve okur dünyası bir araya gelmek zorundadır. Yazarın yaşayarak yazdığı dünyada okur, eseri okuduktan sonra yaşamak zorundadır. Lafı daha fazla uzatmak istemiyorum. Zaten yeterince bilgi verdim. İş yerime, çalıştığım kütüphaneye Türkiye’den gelmiş ve yazdıklarımı okuduktan sonra dost olduğum Tayfun Bey gelmişti. Kendi tabiriyle söyleyecek olursak benim yazdıklarımı okuyup çıldırdıktan sonra gelmişti. İlk kez ondan duymuştum okur hayretini: “Dur bakalım! Senin yazını okudum ve etime diken battı! ” Söylediklerini gerçekten de yaşadığını, yani hakikaten de çıldırdığını hissetmemek mümkün değil. Akşam okudugu “Karalama” felsefî – bedii miniatürümden öyle bir etkilenmişti ki, sözler ağzından çıkarken sanki kovalamaca oynuyorlardı. Gözleri dışarı fırlamıştı. Biraz da göz çerçevesinin etrafında duran kipriklerine teşekkür etsin. Onlar olmasaydı, kesinlikle gözleri kökünden dışarı fırlayacaktı Tüm gününün o yazıyla geçtiğini, hâlâ o yazının etkisinden kurtulamadığını anlatıp bitirdikten sonra:  </description>
<link>https://www.antoloji.com/karalamadan-aklamaya-siiri/</link>
<guid>771424</guid>
<pubDate>2007-07-06T13:49:00+03:00</pubDate>
<author>Medine Huseynova</author>
</item>
 <item>
<title>Sesin Titremesi - En Büyük Şiirselliktir</title>
<description>Ne mutlu ki insanlar hâlâ sevebiliyorlar. Ne mutlu ki, bu güzel duyguyu kaybetmemişler. Kafaları bugün, ekmek kavgasına; kendilerinin ve etraflarının bir sürü problemlerine karıştığı anda sevebiliyorlarsa, demek ki, sevgime zamanlarını kaybetmemişler.  O aksam telefon açtım, bu garip sehrin yıldızlarını sayarak. Kalbim öyle bir çarpıyordu ki, kendi  kendime: “Keşke ahizeyi götürse! ” diyordum. Eğer, götürmeseydi o kız yine papagan gibi tekrarlayacaktı: Aradığınız numaraya şu an ulaşılamıyor. Onun sesini sona kadar dinlemek hiçbir zaman hoşuma gitmiyordu zaten. Ama, bu kez ses geldi: - Sen misin? - Benim, benim dedim aceleyle – Ne zaman geliyorsun? - Biliyor musun, burda kalmamı istiyorlar. Kalayım mı? </description>
<link>https://www.antoloji.com/sesin-titremesi-en-buyuk-siirselliktir-siiri/</link>
<guid>771425</guid>
<pubDate>2007-07-06T13:49:00+03:00</pubDate>
<author>Medine Huseynova</author>
</item>
 <item>
<title>Karalama</title>
<description>Gitdim mutfakta kaynayan elbiselere bakmaya, elimi kaldırdığımda baktım ki, kalem elimde gelmişim mutfağa. Elbise karıştıran tahtayı götürürken mutfakta kullanmadığım kalemim, elimden kayıp kovaya düştü. Tutup çıkardım oradan kalemimi. Mürekkep aktı beyaz elbiselerimin üzerine. Cansızları kendisi kurgulayan düşüncesiyle amelini denkleştiremeyince karalama olur yarattığı. Hiç kimse insanlığa yaptığı karalamayı sergilemez kesinlikle...   </description>
<link>https://www.antoloji.com/karalama-20-siiri/</link>
<guid>771423</guid>
<pubDate>2007-07-06T13:48:00+03:00</pubDate>
<author>Medine Huseynova</author>
</item>
 <item>
<title>Kırgınlık</title>
<description>- Bebeklerimin kırılmasını istemiyorum! ... - Ama, bu imkânsız. Nasıl insanlar hastalanıyorlarsa, bebekler de işte aynen öyle hastalanıyorlar. İnsanlar ilaç kullanıp tekrar iyileşseler de, bebekler bunu başaramaz.İnsanın hastalanması da aslında onun kırılmasıdır. Benim avutmam, bir de kırılmış bebeğin iyileşmesinin imkansızlığına inanması onun gözlerindeki yaşı durdurdu. O zaman dükkânın yanından geçerken kapısından bak bakalım, mor tavşan gelmiş mi oraya.... O mor tavşanı kendisi için olmamı söylemişti. İmkânsızlıktan alamamıştım ve fikrimi ona açıkça belirtmiştim. Bugün “al tavşanı olmamı” istemedi. Yalnızca “bak bakalım, oradamı şu an? ”-diye sordu. Onun bu sorusu da “O tavşanı bana al! ” anlamına geliyordü zaten. Geri döndüğümde vereceğim cevap daha şimdiden hazırdı:”Tavşan hâlâ gelmedi.” Biliyorum, o da şunları söyleyecekti:”Her hâlde magazada çalışan adam havuç vermedi, tavşancık o yüzden kaçtı.” Zira geçenlerde alamadığım zaman param olmadığını kabullenmediği için bu cümleyi de eklemiştim tavşanı alamama mazeretime. O da bunu duyunca üzülerek demişti: “Ne pis tavşanmış.” </description>
<link>https://www.antoloji.com/kirginlik-4-siiri/</link>
<guid>771422</guid>
<pubDate>2007-07-06T13:47:00+03:00</pubDate>
<author>Medine Huseynova</author>
</item>
 <item>
<title>Aceleci Ben, Ala Kedi, Mor Serçe</title>
<description>Yolu kestirmeden gitmek, gittiği yere çabuk ulaşmak isteyen – Ben!  Yetişmiş, yuvarlak, siyah zeytin tanesini yuvarlaya yuvarlaya sağa – sola çarpıtarak şakrak ötüşleriyle çevreyi ihtizaza getiren ala serçe. Dünya hâline uygun, mor renkli gözleri ışıl ışıl yanan, pusuya yatıp avına saldırmayı bekleyen kedi. Ben kediyle serçenin arasına girdim, oldum namert. Kedi de zaten yüz  yüze degil, namertçesine öldürecekti serçeyi. Ben yürüdüm, kedi sıçradı, hopladı, serçe uçtu... </description>
<link>https://www.antoloji.com/aceleci-ben-ala-kedi-mor-serce-siiri/</link>
<guid>771420</guid>
<pubDate>2007-07-06T13:46:00+03:00</pubDate>
<author>Medine Huseynova</author>
</item>
 <item>
<title>Canlı</title>
<description>Her zaman kalabalığın olduğu ana caddedeki yolun kenarında küçük bir nar ağacı vardı. Üzerindeyse iki üç tane kırmızı kabuklu küçük – küçük nar. Eğer, onlara nar demek doğruysa. Çünkü, aralığın ilk günü kar yağdıktan sonra sert bir rüzgâr esmiş ve bu nar diye nitelendiklerimiz soğuğun etkisiyle iyice küçülmüştü. Ağacın çevresindeki güllerse çoktan solmuştu. Şimdi, sabahın bu erken saatlerinde ne kadar serçe vardı o nar ağacında. İçi dışı çürümüş narların içinde oynaşan serçeler, bağırarak sanki herkese nasıl mutlu olduklarını anlatmak çabasındaydı ve olanca kuvvetleriyle kabuklara vuruyorlardı. Bu gagalarıyla kabuklara vurma sahnesi harman zamanı buğdayın üzerinde yaptıkları bayram gösterilerine ne kadar da benziyordu.   Nar ağacıysa kendini harman zamanındaki gibi görüyördu: Yapraklı, yani elbiseyle! Aynı zamanda gürültülü patırtılı, elbiseli, canlı!     </description>
<link>https://www.antoloji.com/canli-siiri/</link>
<guid>771419</guid>
<pubDate>2007-07-06T13:44:00+03:00</pubDate>
<author>Medine Huseynova</author>
</item>
 <item>
<title>Özgürlük</title>
<description>İnsan kendi kendine hâkim olmayı başara bilen yaratıktır. Kendine hâkim olan kendi yolunu kesinleştirendir. “Tam özgürlük” diye tabir edilen kavramı kabullenemiyorum. Özgürlük zaten tamlık, tümlük anlamına geliyor. Eğer, özgürlük tam değilse, bu artık esaret ve tutsaklıktır. Kendine hâkim olamadan özgürlüğe ulaşmaya, gerçek zincirleri kırıp tutsak olmaktan kurtulmak mümkün değildir. Özgürlüğün tutsaklık adlı düşmanı var. Özgürlüğü tutsaklıkla ölçmek, onu katletmektir. Zira ölçüye sığmayan tamlardır. Ölçüye sıganlarsa ufaklaşanlardır. İnsan kendi kendine hâkim olmayı başaran kimsedir. Bu nedenle de o, hiç kimseye ihtiyaç duymaz. Zira kendine hâkim olanın başkalarına karşı hâkimlik kurma iddiası olmuyor. </description>
<link>https://www.antoloji.com/ozgurluk-189-siiri/</link>
<guid>771418</guid>
<pubDate>2007-07-06T13:43:00+03:00</pubDate>
<author>Medine Huseynova</author>
</item>
 <item>
<title>Biz</title>
<description>Toplum diye bir bekçimiz var, aklımıza hâkim olan. Toplum diye bir bastonumuz var, adımlarımıza yön veren. Toplum adında terazimiz var, emelimizi ölçen. Bu “varlıklar” içinde biz yokuz, yalnız biz adda suçlular var: Toplum örtüsüne bürünüp ışık arayan.   </description>
<link>https://www.antoloji.com/biz-202-siiri/</link>
<guid>771415</guid>
<pubDate>2007-07-06T13:42:00+03:00</pubDate>
<author>Medine Huseynova</author>
</item>
 <item>
<title>Adam - Toplum</title>
<description>(İzhar)  I Adamlar  birbirilerini aşağılıyorlar. Aşağılamayı çok iyi başarıyorlar. Aşağılanmış birisi aşağılamayı da başarır. Aşağılanmasa aşağılayamaz. </description>
<link>https://www.antoloji.com/adam-toplum-siiri/</link>
<guid>771413</guid>
<pubDate>2007-07-06T13:41:00+03:00</pubDate>
<author>Medine Huseynova</author>
</item>
 <item>
<title>Ödüllendirdiğim Anların Biri</title>
<description>(Ögrenci Âkille kısa bir telefon konuşmamızdan sonra yazdığım notlardan)   “İnanmıyorum, o kadar güzel eserlerin yazarı şimdi benimle telefonda konuşuyor.” Kelimeleri kısa aralarla, ufak taneciklere dönüştürüp de bana ulaştırıyordu. Şimdi, bu telefondaki sesin söylediklerinin değeri, benim için yüz eleştirmenin söylediklerinden daha büyüktü. Bir ögrenciye yazdıklarım aracılığıyla bağlanmanın verdiği mutluluk, elbisenin üzerine asılmış madalyaya benziyor.Elbisenin üzerindeki madalya elbise yıkandıgında açılır. Bu zaman onun düşüp kaybolma olasılığı da var. Böyle olmasa bile o madalya odanın bir tarafına atılıyor. Üzerini toz basıyor. Ama, bu madalya göğsün altında olduğu zaman, yürek diye tabir ettigimiz motor onu tüm vücuda pompalıyor. Yüregimin süzgecinden geçenler olumsuzluk şarkılarıdır. İnsanlığın adresinde kitap gibi korunan, kendini değerlendirmeyi bilen yazar, insanların eserini okuyacağına inanmalı ve kendini kollamalıdır.  </description>
<link>https://www.antoloji.com/odullendirdigim-anlarin-biri-siiri/</link>
<guid>771411</guid>
<pubDate>2007-07-06T13:40:00+03:00</pubDate>
<author>Medine Huseynova</author>
</item>
 <item>
<title>Sorum Cevap</title>
<description>Uykudan uyandığımda sabah degil, gece yarısıydı.Şaşırmamıştım, Zira böyle aniden uyanmalar ve günlerce süren uykusuzluk hâli artık hayatımın sıradan bir olayı durumuna dönüşmüştü. Böyle uyanmaların bir olumlu tarafı da buydu ki, hiç olmazsa bir soruma kendimde cevap bulabiliyordum.  Sabah nasıl uyanacağımı düşünmeden yazılarımı yazı masamın üzerine bıraktım. Yazdıklarımı dikkatlice inceledigimde iyice şaşırdım. Nasıl olmuştu da, şimdiye kadar yazılarımın hiç birisinde özel ismin bulunmadıgına dikkat etmemiştim. Sonra da fazla düşünmeden kendi soruma kendim cevap verdim: Şimdiye kadar yazdıklarım, düşünüp de yazdıklarımdı. Bu nedenle de kendi hâlinden ve kendinden yazanın yarattığı tüm adreslere ulaşıyor. Tabii ki, yüzüne kapıyı çarpan bulunmazsa.    </description>
<link>https://www.antoloji.com/sorum-cevap-siiri/</link>
<guid>771407</guid>
<pubDate>2007-07-06T13:39:00+03:00</pubDate>
<author>Medine Huseynova</author>
</item>
 </channel>
</rss>
