<?xml version="1.0" encoding="UTF-8" ?>
<rss version="2.0" xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/">
<channel>
<title>Antoloji.Com - Şiir, Şair ve Edebiyat</title> <link>https://www.antoloji.com/</link>
<description>
Kültür Sanat Edebiyat Portalı. Türkçe şiir ve şair arşivi. H&#252;seyin Evcil Şiirleri
</description>
 <item>
<title>Uzun Yol</title>
<description>ağaçlar  çok  mutlu  olmalılar  öfkeli  oduncuların  egemenliğinde ağaç  olarak  kalabilmişler  ve  kendi  gölgelerinde  çözmüşler  gökyüzü  yangınlarını karmaşalarını  izlerken  itici  güçlerin özgürce  düşünüp  toprağı  terletmişler soğuk  geceler  uzağında  ezilmiş  onların </description>
<link>https://www.antoloji.com/uzun-yol-8-siiri/</link>
<guid>382515</guid>
<pubDate>2006-02-11T18:30:00+03:00</pubDate>
<author>Hüseyin Evcil</author>
</item>
 <item>
<title>Kent Kıyısından Bir Akşam Manzarası</title>
<description>Bugün de  batıyor  güneş, yeniden  doğmak  için. Çatılarda  bıraktığı; kızıl  bir  kül. Bakıp  kalıyorum  ışıkların  çekilmesine, soyulmuşa  dönüyorum. Dünya  denilen  zavallı  varlık; karanlık  kuyunun  duygusuz  böceği  gibi... Anlatmaz  hiç, uyarmaz. Neleri  taşımış  sırtında, parçalayıp  yok etmiş  sonunda. Ağlayanı, güleni, seveni, sevmeyeni. Bir  kaç  mevsim  için, kimler  gelmiş, kimler  geçememiş?  Bir  yudum  çay  boğazıma  dizilen, zehirli  ot  oluverdi. Anladıklarım  acıtıyor. Dilim  dilim  yüreğim. Düz  yollarda  çivileniyorum, dumana  dönüşüp  dağılmadan. Yıkılıp  ezilen, ezilip  dirilen  gençliğim; gerçekten  çözebilir mi  zamanın  nereden  çıktığını, nereye  aktığını?  Soğuk - karanlık  karışımı, omuzlarıma  saygısızca  yapışan. Özürlü  saatler, yine  yalnızlığımı  kamçılayan. Kaçıncı  kez  ölüyorum  buralarda?  O  ışıklı  ellerin  hangi  bulutun  arkasında, hangi  yol  beni  senden  ayıran?  Yangını  durmuyor  sensizliğimin. Ne  mektup, ne  telefon. Ne  sert  içki, ne de  mavi  deniz. Kurtaramaz  beni, kurtaramaz  bilirsin. Ancak  senin  ellerin. O  eller  varken  güneş  çıkmasın  isterse. Uykunu da  bilirim, korkunu da. İçinden  sıyrılıp  çarkların  üzerine  kim  oturabilmiş ki?  Hiç  kimse. Daha, ne  hoş, ne  çirkin  yaratıklar  sürünecek  bu  yollarda, ne  güneşler  batıracaklar... Belki  bensiz  ağlayacaksın, yalnız  başına. Öykülerin  giriş  cümlesi  gibi, bir  varmış  bir  yokmuş... Artık  hiç  uyumamalısın, yarınlar  keskin  geliyor. Azgın  ejderhaların  ortasında  yiyeceksin  akşam  yemeklerini. Durdurmak  için  çok  geç, umutsuzluğun  zehirli  dev  örümceklerini. Onlar; ufkuna  yağmur  gibi  dökülüp  gökleri  ağlatacaklar. Bu  arada, eski  duvarlar, kararmış  durgun  sular  yürürlerse; kork  çıkacak  fırtınadan, ortalığı  süpürür. Sanırım  kalemim  bitecek, bitsin, parmaklarım  yazabilir. Kuşlar  uçuyor  akşamın  saydam  sayfasında. Ben  yürüyemedim  bile, oturdum  kaldım. Uzak  bekleyişler  kentin  ucunda. Geleneksel  sözcükler  giysilerin  ceplerinde. Beslenecek  saf  sevgilerin  yiyecekleri  çöp  tenekelerinde. Dolu  bardaklar  yarım  damla  için  sabırsız. Elimde  değil, ağlıyorum  yorgun  gözlerimi  düşünmeden. Dört  yanım  kuru  toprak, yumuşak  kaya, çürük  gemi. Arayan, soran  yok  senden  başka.  Kulağımda  ince  bir  ses. Bu  akşamın  en  güzel  sesi  duyduğum. Dönüp  bakıyorum. Ağlama ’diyen  biri... Çayımı  rahat  içebilirim. </description>
<link>https://www.antoloji.com/kent-kiyisindan-bir-aksam-manzarasi-siiri/</link>
<guid>382512</guid>
<pubDate>2006-02-11T18:28:00+03:00</pubDate>
<author>Hüseyin Evcil</author>
</item>
 <item>
<title>Önce</title>
<description>önce  ateşler  çekildi  dünyamdan sonra  gülüşlerin  kayboldu ince  seslerin  çınlamıyor  artık  kulağımda hiç  yaşamak  istemediğim  bir  şeydi  sensizlik yaşattın yaşadım </description>
<link>https://www.antoloji.com/once-17-siiri/</link>
<guid>382509</guid>
<pubDate>2006-02-11T18:26:00+03:00</pubDate>
<author>Hüseyin Evcil</author>
</item>
 <item>
<title>Seçilmiş Yalnızlık</title>
<description>Sonunda  gelebildim. Ancak  burada  kavrayabilirim, bir  yüreğin  sunduğu  cennette  ışığın  nasıl  kırıldığını  ve  sessizliğin  nasıl  düğümlendiğini...  Coşkulu  sevinçle  ancak buradan  bakabilirim  uzak  yıldızlara. Genç, saf  yaşamında  doğanın  en  geniş  ölçüde yararlanabileceğim  noktası. Gözyaşlarında  boğulmaksızın  bütün  mahkumiyet  kararlarını  incelemek  ve  saydam, saygın  yazılar  göndermek  güneşin  merkezine. Duyumsanacak  çok  çizgi  var  sırada  bekleyen. Rahatlacı  renklerin  tatlı  suskunluğunda  güven  içinde, durup  dinlenmeden  ileriye  doğru  bir  atılım. Yollar, kapılar, uçurumlar  derken; aşkın  üst basamaklarında  dayanılmaz  ölüm denemeleri. Hissederken  titremek...  Zamanı  bile  silip  yok edebilecek  olağanüstü  hassas dönem. Gerçeğin  gerçekten  yansıması. İlahlar  öfkeli, simsiyah  giysilerinde. Yasaklı  bölgede  anlamlı  diriliş. Özgürlüğe  geçiş  kaçınılmaz. Yeryüzü  kalemin  ucunda  artık. Yalnızlıksa; hala  yörüngede, çırılçıplak ... </description>
<link>https://www.antoloji.com/secilmis-yalnizlik-siiri/</link>
<guid>382506</guid>
<pubDate>2006-02-11T18:22:00+03:00</pubDate>
<author>Hüseyin Evcil</author>
</item>
 <item>
<title>Tutkunun İlk Uyarısı</title>
<description>düş, gerçek  ve  felsefe: üç  önemli  kapısıydı  saydam  haritanın. Hava  berraklığında, sana  doğru  bakıyordum. Çok  geçmedi, yaklaştın, yumuşacık  bir  bulut  gibi  yayıldın  üzerime. Ses  perdelerinden  girdim, ışık  perdelerinde  durdum. Gölgen  bile  saf  şiirdi, panzehirdi  kokuların. Demet  demet  heyecan, değerlerin  suskun  dalgalanışında. Ve  tanımsız  tadı  yangın  ertesinin. Birbirimizi  çözmeye  çalışıyorduk derken, güneş  sarıda  gün  kırmızıda  kaldı, yolunda  yoruldu  her  şey. Ne  anlamı  var  bugün  hangi  topraklarda  nasıl  yürüdüğümüzün?  Unutmak  mümkün mü  ölümsüz  melodilerinde  aynaların  ayaklanma  girişimini?  Sen; içimden  çıkıp  gidebilecek  kadar  özgür  ve  çatışmalara  girebilecek  kadar da  korkulu. Diliyorum ki; beyaz  yük  gemilerini  izlerken  oyalanma  onur  ödülü  limanlarda. Taş  dağlarında  kapatma  gözlerini. Düşünme, uç  dökül  girdiğin  her  siyah  gecede. Çürüt  vahşi  tüccarları. Umut; umut  olarak  saklanmasın  samanyolu  sömürgelerinde. Ben; senim  zaten, başında  taşıdığın  ince  kitap, boyutsuz  ve  çok  sıcak. Göreceksin; ne  senin, ne  kutsadığın  orduların, ne de  fırçanın  ucundaki  dünyaların  güçleri  yetmeyecek  bıraktığım  sözcükleri  silmeye. Bulundukları  yerde  incinmesinler. Kıyametin  başlangıcı  olur  çiçeğin  yanlışlıkla  çarmıha  çivilenmesi... bir  tarihte...  Yanımızda  apaçık  belgeleri  yalnızlığımızın. Parmaklar  çıplak, kollar  ateş  dilimi. Yükseliyorduk, daha  derin  anlamlar  siniyordu  ruhlarımıza. Her  bakış  ayrı  bir  yaşamdı  o  kar  damlacıklı  gecelerde, her  öpüş  ayrı  bir  yolculuk ... </description>
<link>https://www.antoloji.com/tutkunun-ilk-uyarisi-siiri/</link>
<guid>382503</guid>
<pubDate>2006-02-11T18:19:00+03:00</pubDate>
<author>Hüseyin Evcil</author>
</item>
 <item>
<title>Daha da Ötesi</title>
<description>çatılarda  buluşuyorduk ilkel  ve  iğrenç  gösterilerden  kaçarcasına bir  boyut  vardı  yaşayabildiğimiz gerçek  yollar,  gerçek  özgürlük ... ışığın belirgin  ve  kutsal  yumuşaklığı </description>
<link>https://www.antoloji.com/daha-da-otesi-siiri/</link>
<guid>382499</guid>
<pubDate>2006-02-11T18:16:00+03:00</pubDate>
<author>Hüseyin Evcil</author>
</item>
 <item>
<title>Soylu Yolcu</title>
<description>İzlemeye  değer  bir  yol. Gün  ağardı  ama  çöl  henüz  gecenin  kan dolaşımında. Uçsuz  bucaksız  düşünceler  tarlasından  ürün  toplamak  için  doğru  zaman. Önde  giden  ışıklarla  buluşmak  için  doğru  zaman. Yarınların yarınını  görebilme  uğruna adım  adım  ilerlemek...  Tıpkı  mağara  çağına düşmüş  dağcılar  gibi. Kalın  ve  gösterişli  örtülerden  ayrılma, sıyrılma  saati. Yol  boyunca, korkunç  savaşların  gölgesinde  aydınlık  yer üstü  çalışmaları. Her  gün, her  saat, her  dakika  şeytanın  eli  tetikte  çünkü. Düşler  bölünüp  dağılırken  bile  doğru  ve  derin  nefes  alma  zorunluluğu. </description>
<link>https://www.antoloji.com/soylu-yolcu-siiri/</link>
<guid>382497</guid>
<pubDate>2006-02-11T18:11:00+03:00</pubDate>
<author>Hüseyin Evcil</author>
</item>
 <item>
<title>Bakış</title>
<description>tatlı  bir  yorgunluk   dalıp  gidiyorum  yine  güneşin  battığı  saatlerde her  an nefes  kesici , bıçak  sırtı  her  şey iki  büyük  masa  hayal  ediyorum birinin  üzerinde  anılar </description>
<link>https://www.antoloji.com/bakis-25-siiri/</link>
<guid>382495</guid>
<pubDate>2006-02-11T18:09:00+03:00</pubDate>
<author>Hüseyin Evcil</author>
</item>
 <item>
<title>Çatışma</title>
<description>gecenin  yağmuru  sarhoş ve  ben  bütün  melodileri duyarak  dinliyorum aklımdan  geçenler  oldukça  açık yürüyemediğim  kumsallarda düşlerime  demirleyen  varlığın  ruhuna  dokunabilmek </description>
<link>https://www.antoloji.com/catisma-5-siiri/</link>
<guid>382494</guid>
<pubDate>2006-02-11T18:07:00+03:00</pubDate>
<author>Hüseyin Evcil</author>
</item>
 <item>
<title>Kıvılcım Gölgesinde</title>
<description>Pencereler  açık. Rüzgar; az  gelişmiş  bir  canlı  gibi  saldırgan. Görebilirsin  sanıyorum  tuzaklarda  direnen  yüreğimi.  Düşünmeyi  sürdürüyorum. Asıl  önemlisi; şimdi  her  şeyi  anlıyorum  diyebileceğim  bir  varış  noktasının  yokluğu  ya da  ulaşılmazlığı. Anlayamadığım, rahatsız  edici  şeyler  yine  olacak. Bazı  sorular  yine  yanıtsız  kalacak. Karanlığın  kışkırtmasında, ateş - buz  birlikteliği. Sularda  iz, bulutlarda  yangın. Uyarılmış  yolcu  listesi, yaratıcı  yüzlerle  baş başa  görüşmeler  ve  sığınaklarda  anma  törenleri. Yakın  bilinenin  uzaklığı. Çatlayan  duvarlarda  özgür, parlak  ışığa  övgüler. Çiçekler  uzatmıştım  sana, öykülerden  sürgün, mevsimlerle  kavgalı. Damla  damla  yağmur, parça  parça  umut.  Kuyruklu yıldızın  kuyruğunda  küçük  bir  kare, yaşamasını  dilediğim. Sevimli  bebek  hoşça kal. Mutlu  kal  erdemli  güneşler  ülkesinde. </description>
<link>https://www.antoloji.com/kivilcim-golgesinde-siiri/</link>
<guid>382492</guid>
<pubDate>2006-02-11T18:05:00+03:00</pubDate>
<author>Hüseyin Evcil</author>
</item>
 <item>
<title>Bilinç Yörüngesi</title>
<description>geçen  her  saniye  değerli   son  güneş  patlamalarını  çözebilecek miyim  acaba ? altlarından  ne  çok  su  aktı  bu  köprülerin ne  geceler  yaşandı, varlığın  merkezinde  yokluğun  silah  sesleriyle mum  ışıklarında  artan  heyecan terk edilen  gemiler </description>
<link>https://www.antoloji.com/bilinc-yorungesi-siiri/</link>
<guid>382485</guid>
<pubDate>2006-02-11T17:49:00+03:00</pubDate>
<author>Hüseyin Evcil</author>
</item>
 <item>
<title>Perspektif</title>
<description>Bu  göl  kıyısına  kilitliyim. Kadife  yansımalar, gölgesiz  kıvrımlar  ve  hırçın  işaret  fişeklerinden  geriye  kalan  son  dumanlar. Ölümcül  rüzgarlarda  içtiğim  yangın  suları. Bakışlarımda  geçmeyen  bir  yorgunluk. Günler, geceler  süzülüp  gidiyorlar. Pusuda  bekleyen  sevimsiz  ölüm  var,  bilgileri  ve  deneyimleri  ezip  geçecek. Yaşıyorum. Yaşamak  güzel. Hissederek  üretmekse  keyifli  kuşkusuz. Parlak,  kırışıksız  giysileri  oluyor  gelen  her  ziyaretçi  gecenin. Beni  yeryüzüne  karşı,  başkalarına  karşı  daha  düşünceli  ve  dikkatli  olmaya  zorluyor. Ulaşabildiğim  uzak  noktalarda, üretebildiğim  derin  çizimlerde  aşkın  o  tartışılmaz  egemenliğini  daha  yoğun  algılamaya  başlıyorum. Ödediğim  bedeller  beni  durduramıyor. Bu  özelliğimi  seviyorum. İç içe  bulunmaktan  sıkıldığım  şeyler  var  ama  ne  yapabilirim? Çemberin  dışındayken  içeriye  alınıyorum  zaman  zaman. Dünyamı  savunmam,  yeteneklerimi  korumam  koşuluyla  katılıyorum  renklerin  iddialı  toplantılarına. Tarihte  yaşam öykülerini  incelediğim  ünlüler  var. İnsan  onları  okudukça  göz kamaştırıcı  titreşimler  alıyor. Napolyon, Lenin, Atatürk, Hz. Muhammed, Fatih  Sultan  Mehmet, Camus, Nietsche, Dali  gibi  seçkin  isimler. Özel  çizgilerle  sarmışlar  toplumları. Ürettikleriyle  kitlelerin  psiko terapisinde  çok  başarılı  olmuşlar. Fakat  onlar  için  özenle  hazırladığım  sorularımı  gözlerinin  içine  bakarak  soramıyorum. ’Efendim  bu  olaydaki  tavır  ve  müdahalenizin  gerçek  nedenini  vicdanınızla  birlikte  açıklayabilir misiniz ’diyemiyorum. Ölmüşler. Kitapların  dışında  bir  şeyler  olmalı, egemenliklerini, özgün  felsefelerini  yeterince  değerlendirebilmek  için. Yalnızca  bir  cümleleri,  yalnızca  bir  anlık  çıkışları: çoğu  ülkenin  geleceğini  yönlendirmiş. Halklar  acılar  çekmişler. Dünyayı  yıllar  öncesinden  yönetmeye  başlayan  gizli  hükümetler  (Londra ’daki, Viyana ’daki, Paris ’teki  Localar):  sanat, basın, din, politika, spor  gibi  kitlelerin  kritik  alanlarına  girmişler. Acı  olan; devlet  adamlarını, oyunlarında  satranç  taşlarına  hükmeder  gibi  etkilemişler, kendi  iradelerini  taşıtmışlar  hedefleri  için. Araştırmalarımda  tırmalandım, ağladığım  oldu. Dışa  bağımlılık, sürüp  giden  geri  kalmışlık. Bilgiden, saygıdan, romantizmden  yoksun  kaba  ilişkiler. Bulanık  akıntılar. Görüşmek  dileğiyle, iyi  çalışmalar. Kendine, ruhuna  ve  inançlarına  iyi  bak. Dünyandaki, ufkundaki  şeylerin  susmasına, soğumasına  sakın  izin  verme. Yaşamak, yaşatmak  zorundasın  sevdiklerini. Görüşmek, paylaşmak  üzere  hoşça kal. </description>
<link>https://www.antoloji.com/perspektif-2-siiri/</link>
<guid>382483</guid>
<pubDate>2006-02-11T17:47:00+03:00</pubDate>
<author>Hüseyin Evcil</author>
</item>
 <item>
<title>Yanık Kokusu</title>
<description>Güneş; çok  güzeldi  meleklerin  arasında. Güzelliğini  kaybetmek  gibi  bir  kaygı  taşımıyordu. Okşadığında  ne  kadar da  berraklaşıyordu  her  şey. Anında  fark ediliyordu  dağların  doğru  sularda  yüzmesi...  Kendime  geldim, kırmızı  fenerlerin  buluştuğu  noktada. Ormanlar  soğuktu, ölülerse  unutkan... Yağmurlu  içkiler  içiliyordu, inanılmaz  acıklı  kıvrımlarında  yaşamın. İlkel  deniz üstü  silahlar  tıkanıyor, düş  demetleri  uçuşuyordu  siyah beyaz  kentlerde. Gittikçe  daha  sık  yüz yüze  geliyordum  akıl dışı  yol  girintileriyle. Cehennemde  ciddi  bir  toprak  çatlamasıydı  bu, boş  dünyaları  eğlenceye  çağıran. Bir  gün  demirli  ekmek, bir  gün  kömürlü  ekmek, bir  gün  kırılmış  ekmek...  Anlayamıyordum  şiddetli  çalmayan  tehlike  çanlarını  ve  bilinçli  toz  bulutlarındaki  kan  izlerini. Büyük  ağaçların  gölgelerinde  sigaralar  söndürüp  yalnızca  gökyüzüne  haykırmak, ardından da  pencereleri  genişletmek  yetmiyordu  artık, yetmiyordu. Bulup  sorgulamak  gerekiyordu  duvar  ustalarını. Nasıl  unuturum, yoksul  beyaz  kelebeklerin  çukurlar  yumağında  süründükleri  zamanları? Doyumsuz, vahşi  rüzgarlar  alçaktan  geçerek  hızla  içimi  tutuşturuyorlardı. Gün  beklerken, dün  çıkıyordu  bütün  yumurtalardan... Parçalandım, işe  yaramadı. Öldüm, işe  yaramadı. Yıldızlarım  doğdu, kara  deliklerden  habersiz. İşkencelerde  mavi  mutluluk  bitkileri... Koşarken  uçmak, yaşarken  sevmek...  Loş  ışıklarda  çocukluğumla  kucaklaştım, sabahlar  sıkıştırılıp  soyulmadan. İzin  verdim  kaçmasına. Kalın  giysi  gibi  taşıyamazdı  kirli  havaları. Taşıyamaz, başı  dönerdi. Sergi  açılışlarında  anımsayacaktım  saflığını. Tanrı’nın  günlüğüne  kısa  yorumlarımı  yazacaktım  korku  duymadan. Tablolar  başıma  saplansa da, ağlamayacaktım. </description>
<link>https://www.antoloji.com/yanik-kokusu-3-siiri/</link>
<guid>382481</guid>
<pubDate>2006-02-11T17:43:00+03:00</pubDate>
<author>Hüseyin Evcil</author>
</item>
 <item>
<title>Kırmızı Güneş</title>
<description>Kadın; mükemmel  fiziğiyle,  mükemmel  ölçüleriyle,  galerideki  bir  sanat  eseri  gibi  durmakta...  Aklıyla, ruhuyla; uzaktaki  sevgilisine  kilitli. Ayrı  mekanlarda  nefes  almanın  durgunluğu, oturuşundan  kolayca  anlaşılıyor. Belki de  dün  gece  telefonda, yine  istemeyerek  tartıştılar. Tartışma, uzadıkça  uzadı. Aslında  hiç  gereği  yoktu  yaşanan  sıkıntıları  abartmanın  ama  yolunda  gitmeyen  şeyleri  konuşmamak,  rol  yapmak  olurdu. Zaten  toplum  adı  altında  bir  grup  canavar  onlara  mutlaka  ulaşıyor  ve  öfkeyle, vahşice  saldırıyordu. Yıldızlara  sığınmak  isteyen  genç  gece  bulutlarının  bile  işkencelerde  törpülendiklerini  hissetmekten  yorgundu  ikisi de. Geçmeyen  tuhaf  bir  yorgunluk...  Oysa  yaşamak,  mutlu  olmak,  herkesten  önce  onların  hakkı  sayılabilirdi. Savaşa  katılsalar; ölümsüz  aşkları, çok  şeyi  susturabilir,  çok  şeyi de  kökten  değiştirebilirdi. Son  günlerde  ağlamıyor, sadece  bekliyordu  göğü  kucaklayan  onur  anıtı  gibi...  Beklemek  zordu, ama  zoru  başarabilirdi. Çünkü,  içinin  doğal  mimarisi,  doğal  estetiği,  dış  çizgileri  kadar  olağanüstü  güzeldi. Işıl  ışıldı ...  Yetenekliydi. Yazıyordu  ayrıca. Her  yazdığı  eserde; yaşama  dair, ölüme  dair  ağır  renkler  bulunurdu. Titrerdi,  uçardı,  sevgilisinde  sevgisini  çoğaltırken. Aynı  yörüngede  demirlemişlerdi. Bu  bütünlük; psikolojik,  metafizik  açılardan  yorumlanamayacak  kadar  çok  boyutluydu. Hafif    yorgundu  yüreği. Zaman  zaman  salonda  geçmişiyle  baş başa  kalmayı  tercih  ediyordu, altın  çağındaki  fırtınaları  sorgulamaksızın. Dünyasını, bedenini  daha  güçlü  sevmesi  gerektiğine  inanarak, içindeki  boşluğu  böylece  yenebiliyor, yaşamının  günden  güne  anlam  kazandığından  emin  olabiliyordu. Beğenildiğini,  sevildiğini,  seçildiğini  biliyordu. Genel  yapısında  bazı  belirgin  özellikler  vardı; Zengin  mimik  -  içten  gelen  ateş  -  gizlenmiş  sinirlilik  -  hissettiği  her  şeyi  gövdesiyle  dile  getirebilme  -  pozitif  enerji  -  özgün  dalış ... </description>
<link>https://www.antoloji.com/kirmizi-gunes-2-siiri/</link>
<guid>382478</guid>
<pubDate>2006-02-11T17:41:00+03:00</pubDate>
<author>Hüseyin Evcil</author>
</item>
 <item>
<title>Geceye İtiraf</title>
<description>Gün  zayıftı, yeterince  gülümsemedi, omuzlarında  gitti  yabancı  temizlikçilerin...  Griler  öne  çıktılar, susmadık, öyküler  bıraktık  yaşayanların  arasında. Hafızaları  kaplayan  keskinlik... Onların  ülkesinde  yalnızca  birer  yudum  almıştık  sonbahardan, diğer  armağanlara  hiç  dokunmadan. Ne  çok  sarılmıştık  birbirimize. Ne  çok  sevmiştik... Tarih  küçülmek  zorundaydı. Doğu  ve  batı  oluyorduk  ışık  hızıyla  çoğalırken. Resimlerinin  altında  yoksul  ateş  bekçisiyim  bugün. Nerelere  uzanabilirim  okumaklarla, düşünmeklerle  geçmeyen  zamanlarda?  Nasıl  konuşabilirim  duvarların  ötesinden?  Unutuyorum, her  şeyi  unutuyorum  senin  varlığından  başka... Uyan  artık  sular  çekilmeden, uyan  ne  olur. Gömülsün  şeytanların  çöplüğü, kapansın  acılı  bekleyişler. İşkence  adasında  hazırlık, kumsalda  uzayan  cehennem  zincirleri  ve  içimde  açılan  güneşin  göz  rengi  sayfalar...  Son  gemiye  bir  adım  kaldı, kendimi  ele  geçirmek  için. Haykırsam  en  yükseklerinde  yeryüzünün, rüzgarın  çiçekleriyle  buluşsam  ve  infazını  mırıldansam  acılarımın. Ne  değişebilir ki?  Tanrılar  bile  mutsuz, kaygılı. Her  yolun  başında  kıyamet  sancıları  ve  her  saniye  fırlayan  felsefe  tohumları. Gel  sen  sığınakta  şiirler  oku, gel  sen  gök  mezarlığında  yüreğini  soğut. </description>
<link>https://www.antoloji.com/geceye-itiraf-siiri/</link>
<guid>382473</guid>
<pubDate>2006-02-11T17:39:00+03:00</pubDate>
<author>Hüseyin Evcil</author>
</item>
 <item>
<title>Heyecan Denizi</title>
<description>Sen, bambaşkasın  sevgilim. Yeni  dönem, yeni  sayfa  değilsin. Sanma  hiç  doğduğunu  ya da  aktığını. İçimdesin hep, sonsuzca  yükselmeye  yazgılı  bir  tanrı  gibi. Sevecenliğin  güneşlere  korku. Ölçüsüz  yorgunluğumla  koşuyorum  sana. Yollar  uzayacak, sevmek  yetmeyecek  biliyorum. Biliyorum  her  şeyi. Uyku  beyazı  geceler, yazamadığım  yer altı  şiirleri  ve  aşk  gezegeninde  solo. Gözlerin; üzerimde  eriyen  karlar  gibi, sancılı, suskun. Zaman  fenerleri  kadar da  zenginsin. Ne  olur  kolların  açık  kalsın. Bu  denizde  dağılsın  saçların. Seni  sana  sunuyorum, kabul  et. Soluk  soluğa  kovalamaca  ve  dağılan  toz  bulutları. Yaşadık, yaşayacağız. Bağırarak, çoğalarak. </description>
<link>https://www.antoloji.com/heyecan-denizi-siiri/</link>
<guid>382471</guid>
<pubDate>2006-02-11T17:36:00+03:00</pubDate>
<author>Hüseyin Evcil</author>
</item>
 <item>
<title>Bin Yıllık Aşk</title>
<description>Ne  dayanılmaz  işkencelerdi   yolların  sonundaki  kapıları  kırmak bütün  mekanların  ötesinde  başarmak  zamanları  ustaca  eklemeyi sevdik öldük doyumsuz  sahneler  oluşturduk  ziyaretçilere  armağan </description>
<link>https://www.antoloji.com/bin-yillik-ask-siiri/</link>
<guid>382469</guid>
<pubDate>2006-02-11T17:34:00+03:00</pubDate>
<author>Hüseyin Evcil</author>
</item>
 <item>
<title>Denge Limanı</title>
<description>sevgilim  bu  ne  büyük  ayrıcalık   buluşma  noktasında  yumuşak  dokunuş  ve  kutsal  taleplerde  hızlı  açılım görev  bilinciyle  gerçek  dünyalara  taşımak  zorundayız  kendi  kendimizi ateşlerinde  büyüdüm  senin kucağında  öğrendim  duyguların  inanılmaz  boyutlarını insan üstü  çaba </description>
<link>https://www.antoloji.com/denge-limani-siiri/</link>
<guid>382466</guid>
<pubDate>2006-02-11T17:31:00+03:00</pubDate>
<author>Hüseyin Evcil</author>
</item>
 <item>
<title>Biz Yüceliği</title>
<description>Kutsal  savaşın  iki  büyük  yıldızı  gibiydi  yüreklerimiz, diriliş  tarihini  ısrarla  vurgularcasına. Arınmış  yörüngede  anıtsal çizgiler  ve  sahnede  kazanılan  ölümsüzlük...  Sığınağımızda  bitkilerini  okşamıştık  mahşer  gününün. Bütün  düş  gazetelerini de  okumuştuk. Tutkularının  dansında  tapınaklardan  gülümseyip  şiirler  yazmamı  beklerdin. Yazamazdım. Dokunamazdım  gölgelerine. Ağırlığına  dayanamazdım. Kolay mı, hangi  kalem, hangi  dize  yansıtabilirdi, hangi  mevsim  çözmeyi  başarabilirdi  ruhundaki  sıcaklığı?  Bembeyaz, parlak  pencerelerin  vardı.Yeryüzü  meleği  değildin  sen. İçimde  susmayan  fırtına, gecelerimde  son  çağ  felsefesi, dudaklarımda  gizlenen  gökkuşağı. İşte  varlığının  üç  maddelik  tanımı...  Seni  seviyorum; bugün, yarın, bin  yıl  sonra  ve  her  şeyin  sonundan  sonra. Geçmişte  tohum, gelecekte  aydınlık. Şu  an  sadece  hafif  bir  müzik  ve  alevlerin  ortasında  şarap  yağmuru. </description>
<link>https://www.antoloji.com/biz-yuceligi-siiri/</link>
<guid>382463</guid>
<pubDate>2006-02-11T17:29:00+03:00</pubDate>
<author>Hüseyin Evcil</author>
</item>
 <item>
<title>Ağırlık Altında</title>
<description>dalga  dalga  gülümsemelerin  öyle  derin  kök  salmış ki  gecelerime  seçeneğim  yok, olmayacak gözlerinle  buluşuyorum  güneşe  kayan  bir  yıldız  gibi dönem  duygusal, açık  sularda  öpüşüyoruz her  yerde  sabah  çizimleri, her  şeyde  pembemsi  orman  gücü gerçekten  mutluyum </description>
<link>https://www.antoloji.com/agirlik-altinda-siiri/</link>
<guid>382462</guid>
<pubDate>2006-02-11T17:26:00+03:00</pubDate>
<author>Hüseyin Evcil</author>
</item>
 </channel>
</rss>
