<?xml version="1.0" encoding="UTF-8" ?>
<rss version="2.0" xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/">
<channel>
<title>Antoloji.Com - Şiir, Şair ve Edebiyat</title> <link>https://www.antoloji.com/</link>
<description>
Kültür Sanat Edebiyat Portalı. Türkçe şiir ve şair arşivi. Hilmi Sancak Dedeoğlu Şiirleri
</description>
 <item>
<title>İçimizdeki Sevgi Bombaları</title>
<description>Yine bu sabah sol omzunuzdan mı kalktınız; tepeniz mi atık?  İçinizden husumet mi geçiyor; gözünüz mü kararmış? Atın gönlünüzdeki sevgi füzelerinizi sevmediklerinize Patlasınlar ve de havaya uçsun öfkelendikleriniz Dudaklarınızdan üst üste birer de sevgi oklarınızı, Fırlatınız paramparça ettiklerinizin üzerine </description>
<link>https://www.antoloji.com/icimizdeki-sevgi-bombalari-siiri/</link>
<guid>1843095</guid>
<pubDate>2013-03-17T14:26:00+03:00</pubDate>
<author>Hilmi Sancak Dedeoğlu</author>
</item>
 <item>
<title>Merhum Abdurrahman Sancak</title>
<description>Merhaba güzel insan Abdurrahman Sancak… Akrabamızın çok büyük değerlerinden Abdurrahman’ımızın kendine özgü acayip özellikleri vardı. Gözbebeklerinde parlak bir ışık, sempatik tavır, hep gülümseyen mimikleri ile herkesçe alabildiğince sevilirdi. 1970’li yılların kahırlı, baskıcı, karmaşık zamanlarını terk edebilmek için birkaç seçenek vardı. Ya körü körüne itaat edeceksin, ya her türlü dayatmalara boyun eğeceksin ya da kural sınır tanımaksızın toplumun kör kabullerini reddedeceksin. Üniversite okumak için de mutlaka bir tarafa yamanmak vardır…  Alabildiğince özgür olabilmek herkesin harcı değildi. Dayatılan yığınla fraksiyonlar, ideoloji, fırka ve hiziplerin hiç biri uymuyordu bize ve de coğrafyamıza bile sığamıyorduk. İçimizdeki fırtınalardan, hiperaktif özelliklerimizden ve kafalarımızdakilerden kimse bir şey anlamıyordu… Üstelik dimdik dağlarımızın karanlık vadilerine erişemeyen güneş üzerimize başımıza hiç değmiyor, yılın yarısı dağların zirvelerinde gezinip duruyordu ki, coğrafyamızın azizliği ile karanlıkları da acayip bıktırmıştı…  </description>
<link>https://www.antoloji.com/merhum-abdurrahman-sancak-siiri/</link>
<guid>1832186</guid>
<pubDate>2013-02-20T15:34:00+03:00</pubDate>
<author>Hilmi Sancak Dedeoğlu</author>
</item>
 <item>
<title>Amcaoğlu Kaptan Erdoğan</title>
<description>Yaklaşık 15 yıl önce Sarıyer’den kalkan minibüsün en ön koltuğundayım;  öyle bir yolculuk ki o gün İstanbul’un Fethi’ne benzer ya da bir Nuh Tufanı gibi bir minibüs yolculuğumu hiç unutamıyorum. Üstelik Boğaziçi’nde hiç yaşanmamış bir heyecan, bir de acayip panik ve de duygu sağanağıyla Taksime varabilmiştik ama öyle bir yolculuk ki, şehir hatları dışına bile çıkmıştık ve de inmiştik geçmişin derinliklerine ama hiç dokunmamıştık tarihin dokusuna da... Bir ara asfalt yoldan ayrılmış, takılmıştık boğazda sürüklenen gemilerin peşine… Ve öyle bir yolculuk ki, az gittik, uz gittik bir müddet denizaltından bile gittik, coğrafyamızı ve de şanlı tarihimizi de dize getirdik… Sonra da çift yönlü akıntıyla bulmuştuk kendimizi Marmara açıklarında… Üstelik o gün İstanbul’da dört mevsim, üç beş yüzyıl,  birkaç da çağ birden yaşamış ve de İstanbul’u baştanbaşa iliklerimizde hissetmiştik.  Nihayet Taksim’e varmıştık ama nice savaş kahramanlarının, meydan muharebelerinin ve de mareşallerin de pabuçlarını dama atmıştık…  Bir İstanbul sevdalısı; Karadeniz’den gelen dev bir çınar; başı dik, alnı açık Taksim-Beşiktaş-Sarıyer minibüs hattında taşıyor İstanbul’u tam yarım asır… Sarıyer’den kalkan bir minibüsle Beşiktaş, Taksim’e doğru hızla yol alıyoruz; minibüs tıka basa dolu; yolcularda bir korku; acayip bir heyecan; bir de panik, boğazda öylece seyrediyoruz ve de hızla ilerliyoruz Marmara’ya…  Poyrazköy’den esen bir poyraz, arkasından bilmem kaç gros tonluk Rus şilebi; bir de Gürcü kuru yük gemisi;  hemen Karadeniz girişinde; Kavaklar’dan heybetle seyrediyorlar ve de tarihin dokusunu zedelemeden hızla ilerliyorlar; Sarıyer önlerinde nefes kesen bir yarış; gemilerin peşindeyiz; çok fena kaçıyorlar ama hepsini yakalamışız;  hemen önümüze katmışız şerefsizleri… Bizim minibüste bir korku, acayip bir heyecan, bir de panik, Taksim-Beşiktaş-Sarıyer minibüs kaptanı “ya Allah Bismillah” deyü tam yol akıyoruz Marmara’ya…  </description>
<link>https://www.antoloji.com/amcaoglu-kaptan-erdogan-siiri/</link>
<guid>1832185</guid>
<pubDate>2013-02-20T15:29:00+03:00</pubDate>
<author>Hilmi Sancak Dedeoğlu</author>
</item>
 <item>
<title>Adnan Kahveci Öldürüldü</title>
<description>“insan sevgisi, rol yapmanın ötesinde bir şeydir. Oysa insanlar, roller de boğuluyorlar…”  Niçin öldürüldüğünü iyi anlayabilmek için şu ana delili görmek gerekir. Ölümünden itibaren sadece 5 yıl içinde Türkiye’nin maliyesine yaşatılanlar, bankaların hortumlatılmaları sonrası kurulan Meclis Soruşturma Komisyonunun bile “Devlet Sırrı” diye ulaşamadığı bilgiler Adnan Kahveci’nin en uzmanlık alanı konulardı. Cumhuriyet tarihimizin en şaibeli başbakanı ve de politikacısı diye kabul edilen Mesut Yılmaz ile merkez sağın diğer şaibeli başbakanı Tansu Çiller’in başbakanlık marifetleri kendilerini ele vermiştir. Onun yokluğundan sonra Türk ekonomisinin, Türkiye maliyesinin nasıl çökertildiğine, bir ulusu nasıl uçuruma sürüklediklerine, dönemlerinde kamu kaynaklarının nasıl hortumlandığını ve de ulus olarak sahteciliğe, haram lokmaya, kamuyu çalmaya, sahteciliğe nasıl bağışıklık kazandığımız süreçleri önce bir irdeleyelim ki, Kahveci’nin trafik kazasının nedenlerini görebilelim:  “Başbakan Mesut Yılmaz; POAŞ ve Türkbank raporunda, gerekse diğer raporlarda işadamı Korkmaz Yiğit’le, mafya lideri Alaattin Çakıcı ile özel ilişkileri ortaya çıktı. Türkbank ihalesini yakın dostu Korkmaz Yiğit’e verdi. Sonra da İzmit’te SEKA’ya ait bir araziyi Ford Otomotiv A.Ş’ye bedelsiz olarak vermek ve İzmit Körfez Geçişi ihalesine fesat karıştırmak suretiyle görevlerini kötüye kullandı. Yüce Divan’da yargılandı ve suçlu bulundu… “İstanbul Bankası, Başbakan Tansu Çiller'den çok eşi Özer Çiller ile yakından ilgiliydi. Özer Çiller, kredi alıp bir daha geri ödemeyip ve de işi kılıfına uydurup İstanbul Bankasını zarara uğrattı. Örtülü Ödenek’in 5,5 milyon TL parasını bir dolandırıcıya şaibeli bir şekilde kaptıran Tansu Çiller’in, hizmetlisi adına Kuşadası’nda Pelister Çiftliği’ni, Antalya’da hazine arazisi üzerine kondurduğu “Kemer Inn Oteli” haberleri basında uzun süre yer aldı. 5 Nisan Kararlarından sonra batırılan İmpeksbank, TYT Bank ve Marmarabank olayı ve de Amerika'daki mal varlığı soruşturmaları, mafya, derin devlet ilişkileri gündemden hiç düşmedi. TBMM Bütçe Plan Komisyonu, 1994 krizinde batırılan söz konusu bankaların mudilerine paralarının ödenmesine dair bir tasarıyı geçirdi. Görüşmeler, nedendir bilinmez basına kapatıldı ki, bunun nedeni, bu bankaların mudileri içinde önemli kişilerin olduğuna dair bilgiler olduğuydu… Komisyonda TYT Bank'ın batışı ile ilgili ilginç sonuçlar ortaya çıktı. Ancak komisyon, banka batmadan önce kimlere yüksek oranda kredi verildiğini öğrenemedi. Bu konu "devlet sırrı" olarak kaldı. Bu paralar kamu bankalarından TYT Bank'a, oradan da komisyonun bile adını öğrenemediği işadamlarına ödendi. Oysa TYT Bank'ın batmak üzere olduğu, yurtdışına önemli miktarda kaynak aktardığı konusunda Merkez Bankası Hazine'yi uyarmıştı…  Çiller için CIA ajanı olduğu hakkında Askeri Savcılık araştırma yapmış, konu Ankara Cumhuriyet Başsavcılığına bırakılmıştı” </description>
<link>https://www.antoloji.com/adnan-kahveci-olduruldu-siiri/</link>
<guid>1824600</guid>
<pubDate>2013-02-02T15:30:00+03:00</pubDate>
<author>Hilmi Sancak Dedeoğlu</author>
</item>
 <item>
<title>Köprübaşı Belediye Başkanı Hasan Ayar</title>
<description>Merhum Başkan Gözlük Hasan’ın, çocukluk ve gençlik yıllarımızda üzerimizdeki tutukluluğun, uyuşukluğun ve ürkekliğin olduğu,  hiperaktif çağlarımızda bizleri birden bire tetikleyip harekete geçirdiği zamanlarını çok iyi hatırlarım…  O yıllar Köprübaşı’nın kalabalık bir nahiye, binaların ve köprülerin de eski birer ahşaptan ibaret olduğu, sadece bir kamyonun haftada bir kere Sürmene’ye gidip geldiği zamanlardı… Doğu Karadeniz’in diğer dağ köylerinde olduğu gibi cami altı-cami üstü, karşı köy-bizim köy ya da deniz tarafı-dağ köyleri tarafı diye ayrılıklarını, husumet ve kardeş kavgalarını bir gelenek halinde de yaşadığımız zamanlardı…  Köprübaşı’nın dar sokaklarında avare avare gezinen çocuklar ile gençler olarak hep tedirginlik içindeydik ve de potansiyel suçlular olarak, “kimdir yanındaki senin? ” gibi anlamsız bakışların üzerimize yöneldiği kör geleneklerin terk edilmesine çok az bir zaman kalmış ki, </description>
<link>https://www.antoloji.com/koprubasi-belediye-baskani-hasan-ayar-siiri/</link>
<guid>1815951</guid>
<pubDate>2013-01-13T15:15:00+03:00</pubDate>
<author>Hilmi Sancak Dedeoğlu</author>
</item>
 <item>
<title>Adnan Kahveci’nin Katili Kim 2</title>
<description>Adnan Kahveci’nin öldürülmesi olayı bir şifre ya da bulmaca değildir. Bunu anlamak için Türkiye’deki siyaset literatürüne ve de emperyalizmin İslam ülkelerindeki aşama aşama uygulamalarına şöyle bir bakmak gerek. ANAP Genel Başkanlığı’nda aday rakibi Mesut Yılmaz’ın gelecekteki başbakanlığı dönemindeki uygulamalar ve de Türkiye’de ekonomik sahada yaşanan önemli gelişmeler bir gerçeği su yüzüne çıkarmış. Ölümünün hemen ardından bankalarının yağmalanması ve Türkiye’nin büyük ekonomik krizlere sürüklenmiş olması, kendisi Maliye bakanlığı yapmış ve başbakanlığa talip Adnan Kahveci hakkındaki tereddütleri ortadan kaldırmıştır. Böylece dış güçler Kahveci’yi neden istemedikleri ya da yok etmek istedikleri konusu, Kahveci’den hemen 5 yıl içinde Türkiye’de yaşatılan birçok sebeplerle de kesinlik kazanmıştır..  ADNAN KAHVECİ’NİN ÖLDÜRÜLMESİYLE İLGİLİ BİR BAŞKA ÇOK ÖNEMLİ İDDİA DA ŞÖYLE:  “Turgut Özal, Bulgaristan Devlet Başkanı Jirkov döneminin son ermesiyle dağılan Bulgaristan ‘Bilgisayar Virüs Enstitüsü’nün başarılı 6 öğretim üyesi, 4 yetkin öğrenciyi Türkiye’ye getirebilmek ve kafasındaki ‘Elektronik Harp’ projesinin uygulanması için en güvendiği isim, koordinatörü Adnan Kahveci’yi görevlendiriyor. Ancak Virüs Enstitüsü’nün üyeleri başka devletler tarafından transfer edilmişti… ABD’nin, Güney Doğu Anadolu’da ve Sınır Ötesi Harekâtlarda kullanıldığı için bazı mühimmatlara uyguladığı ambargoyu aşmak üzere bu silahların temini konusunda teklif getiren ve 10 bilim adamını Türkiye’ye kazandırma taahhüdünde bulunan; İsrail başta olmak üzere, Orta Doğuya, Afrika’ya silah satan İtalyan silah tüccarı Sergio M. İle temas kuruldu ve Adnan Kahveci ile buluşturuldu. Sergio M.’yle görüşmede kendisine “elindeki mühimmatları alacaklarını ve eğer bu mühimmatlardan daha fazla temin ederse bunların da Özal tarafından aldırılacağının garantisi verildi ve ilk sevkiyat yapıldı” Ödemeler Örtülü Ödenekten yapılıyor, Roma’nın Ostia Kasabası’nda kiralanan bir villada çalışmalar yürütülüyordu. (Ne gariptir ki, yıllar sonra Eşkıya Başı Abdullah Öcalan’da  aynı kasabada bir sure ikamet edecekti)   Sergio M. tarafından İsrail dahil, diğer ülkelerce transfer edilen Virüs Enstitüsü 10 öğretim görevlisiyle temas kurularak anlaşma sağlandı. Ancak, Patrikhane-Vatikan-Pentagon Şeytan Üçgeni’ni de yöneten Dış İlişkiler Konseyi/CRF (Council on Foreign Realitions) , Türkiye’de Akredite Medyayı da istediği gibi maniple ediyor ve Türkiye’deki uydularıyla pek çok konuya vaktinden önce müdahale ediyor ve her şeyi bilen kumpasları ile geciktiriyor, aksatıyor, kesintiye uğruyordu ve CRF, Özal’ın kafasındaki gizli planı (UFUK ÖTESİ)   öğrenmiş ve bu projeye de karşı çıkıyordu... Operasyon 1993 Şubat sonunda yapılacaktı. Ancak Adnan Kahveci, İtalyan şirketi ASTALDİ S.P.A’nın müteahhidi Andrea Gentili tarafından bitirilmek üzere olan otoyolun Gerede-Çaydut mevkiinde trafik yön levhaları değiştirilmek suretiyle kaza yaptırıldı… “T ÖZAL’ın ölümünden sonra O’nun mirasının nebbaşlığını yapan, T ÖZAL’ın yaptığı tüm iyi icraatlara sahip çıkıp ‘ben söylemiştim, ben uyarmıştım’ diyen; o günlerde kavrayamadığı ve o anlarda ‘kötü görünen İcraatları’nı da Turgut ÖZAL’a yükleyen çok yakınından biri  SUİKASTİN İÇİNDE ÇOK ÖNEMLİ (!)   ŞAHSİYETLER VAR Turgut ÖZAL’ın kalemini kıranlar kendilerine yandaş bulmakta gecikmediler  Ancak, bu plan sadece Turgut ÖZAL’ın ‘ortadan kaldırılması’ ile tarihe gömülecek bir plan değildi  Birilerinin daha bu işe dâhil edilmesi gerekmekteydi  Sıraya mutlaka Ebulfeyz ELÇİBEY’in de konulması gerekmekteydi…”  </description>
<link>https://www.antoloji.com/adnan-kahveci-nin-katili-kim-2-siiri/</link>
<guid>1803131</guid>
<pubDate>2012-12-16T11:55:00+03:00</pubDate>
<author>Hilmi Sancak Dedeoğlu</author>
</item>
 <item>
<title>Adnan Kahveci'nin  Katili  Kim 1</title>
<description>ADNAN KAHVECİ’NİN KATİLİ KİM 1 Bir dönem Turgut Özal’ın prenslerindendi. Eğitimini bursla tamamladığı sıralarda ABD’den Başdanışman olarak getirilmişti. Sonra da Maliye Bakanı yapılan Adnan Kahveci, Anavatan Partisi’nin en reformist ve siyaset üstü bakanıydı. Sıra dışı uygulamalarıyla ve mütevazı kişiliğiyle bir anda halkın gönlünde taht kurmuştu.  Bir eski otomobili ile bir de dairesinden başka malvarlığı olmayan, yolsuzluk nedir bilmeyen, kişiye özel bir ayrıcalık tanımayan, ihale takipçisi ya da işadamlarıyla özel ilişkiler gibi konularda hiçbir şaibesi bulunmayan Adnan Kahveci örneğine Türk siyasetinde rastlayabilmek pek mümkün değildir. Devlet Bakanlığı döneminde seçimlere “Tercihli oy” sistemini getirmiş ve siyasi partilerin aday liste sıralamaları dışında en sevilen adayların tercihli oyla meclise girmelerinin önünü açmıştı. İleri demokrasinin bir ürünü olan “Tercihli oy” sistemini Türk siyasetine yerleştiren Adnan Kahveci, Türkiye’nin en fazla tercihli oyunu kendisi alarak bir rekor kırmıştı. Ayrıca o dönemin Refah Partili milletvekili adaylarından Recep Tayyip Erdoğan’ın gerisinde bulunan Mustafa Baş, tercihli oy sonuçlarıyla milletvekili seçilerek bir alt sıradan meclise girebilmiş. Bunun üzerine bir üst sırada ki seçilemeyen Recep Tayyip Erdoğan ise İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığına aday gösterilmişti… Adnan Kahveci, Anavatan Partisi Genel Başkanlık yarışında Mesut Yılmaz’a karşı adaydı. Türkiye’nin en fazla tercihli oyununu almış, her eğilimin sevgisini ve beğenisini kazanmış ama küresel lobi desteği bulunmayan Adnan Kahveci’nin ANAP’ın başına geçerek Özal’dan çok daha güçlü bir konuma gelebileceğini dış güçlerin stratejiysenleri de çok iyi biliyordu.  Böylece ileri demokrasinin nimetlerini ilke edinmiş bir liderin aslında Türk siyasetine uymadığı gibi, Kahveci’nin birleştirici, bütünleştirici özelliği olan ve ülkenin en çok tercihli oyunu alan bir liderin Türk siyaseti arenasında yeri olmamalıydı. Ve dış güçler de zaten ileri demokrasinin nimetlerini yedirmezlerdi Türk milletine. Öfke, ayrılıklar, farklılıkların derinleştirilmesi, kin ve hep husumet istemişti şimdiye dek küresel stratejisyenler... ADNAN KAHVECİ Mİ, MESUT YILMAZ MI? </description>
<link>https://www.antoloji.com/adnan-kahveci-nin-katili-kim-1-siiri/</link>
<guid>1799815</guid>
<pubDate>2012-12-08T16:11:00+03:00</pubDate>
<author>Hilmi Sancak Dedeoğlu</author>
</item>
 <item>
<title>Köyümün Patika Yollları</title>
<description>Bundan böyle patika yollarımda yürüyemeyeceğim. Buldozer kepçesiyle baştanbaşa yıkılıp, dümdüz edilivermişler. Patika yollarımın özlemi bir ömür boyu sürecek. İçim cayır cayır yanacak ve hep acılar içinde kıvranacağım... Yeni yapılan yollarda ise muhteşem değerlere asla ulaşamayacağım. Biliyorum; köyümün asfalt yollarının en sonu alabildiğince zifir karanlıklardır…  Yalın ayaklarıma yabani otlar bir daha değemeyecek. Minnacık çıplak bacaklarımı ısırganlar yakamayacak; taptaze baldırlarımda onlarca kızıl kabarcık tatlı tatlı hiç kaşınamayacak… Böğürtlen dikenleri de çizip kanatamayacaktı dizlerimi hiç... Bedenimi, sırlarımı gizleyemeyecekti insan boyu yeşillikler. Sonra da saklanıp saklambaç oynayamayacaktık sarmaşık asmaları içerisinde... Yabanarısı yuvaları üzerinden bir daha atlayıp, zıplayamayacaktım; vücuduma saplanmış onlarca yabanarısı iğnesinden eser kalmayacaktı böylece… Kursun gibi inen yağmur damlacıkları karalâhana yapraklarında bile barınamayacaktı ve yaban gülüyle zifin çiçeğinin doyumsuz kokusuna da asla erişemeyecektim… Mazot ile benzin dumanı enjekte edilecekti içimize, ciğerlerimize ve genzimize böylece... Bundan böyle teknoloji geğirecektik nefes borumuzdan. Gırtlağımızdan fabrika bacaları zehri soluyacaktık; midemiz bulanacak, yanık yağı ile çimento tozu kusacaktık. Burnumuzdan fitil fitil getirilecekti bin bir çeşit kirlilikler ile hiç eksilmeyecekti makine sesleri kulaklarımızın derinliklerinden. Evet, paramparça edilmiş patika yollarımı bundan böyle asla içime sindiremeyeceğim… Köyümün asfalt yolları başımı döndürüyor; vücudum ürperiyor; kendimi anadan doğmuş gibi çırılçıplak hissediyorum; yolların genişliği gizliliklerim ile tüm sırlarımı bir bir açığa çıkarıyor veyahut ta bana öyle geliyor… Boyum büyüklüğündeki çalılar arasından sürtünerek ilerleyemeyeceğim artık; sümüklü böceğin salyaları üzerime başıma yapışmayacaktı hiç; bunca yeşilliğin içerisinde bedenimi bundan böyle gizleyemeyecektim; çıplak ayaklarımla karınca sürüleri üzerine basıp yürüyemeyecektim; çamurlara bastıkça tırnaklarım ile yalınayaklarımın parmakları kızıla boyanamayacaktı; gıdıklanamayacaktı ayakaltlarım böylece bir daha. Doğanın muhteşem kokusunu da içimin derinliklerinde saklayamayacaktım artık. Öyle sap gibi gezinecektim yeni yapılmış asfalt yolların tam kucağında… Onlarca kaleşnikov namlusunun üzerime çevrilişi ile bir sürü kalleşçe hain gözün bakışı gibi bir hedef durumda olacaktım artık. Düşman çocukların birbiri peşe taş yağmurları sırası, bir ağaç gerisine kaçıp saklayamayacaktım bedenimi de... Dallardaki meyveyi düşürecek tek bir taş dahi kalmamıştı ortalıklarda; üstelik meyve ağaçları bile kökleriyle sökülüvermiş ya da üç beş parça tomruk haliyle öylece yerlere serilmiş… Çalılıklar arasından bin bir çeşit kuşun nameli seslerini, meyve ağacı dallarındaki cıvıltılarını işitemeyecektim böylece… </description>
<link>https://www.antoloji.com/koyumun-patika-yolllari-siiri/</link>
<guid>1700519</guid>
<pubDate>2012-04-03T19:31:00+03:00</pubDate>
<author>Hilmi Sancak Dedeoğlu</author>
</item>
 <item>
<title>Köyümün Sülüklü Taş Çeşmeleri</title>
<description>Dimdik yokuşlarımız, keskin virajlarımız ile en büyük sevdamız taş çeşmelerimiz baştanbaşa yıkılıvermiş. Köy yollarımızda mola verdiğimiz oturak muhabbet taşlarımız da kalmamış. Kırılıp dökülmüş, ezilmiş parçalanmış ya da yerin dibine geçirilmiş. Sonra da her bir parçası derin mezarlara gömülüvermiş... Vah köyümün sülüklü taş çeşmelerine vah!  Karadeniz fıkralarının doğduğu oturak taşlarımız yok artık. Bundan böyle Temel Reis ile Fadimeler olmayacak; Dursunlar, İdrisler, Niyaziler de hiç konuşulmayacak;  öylesine tatlı, buz gibi suları kana kana içemeyecek; bir yudum suyu şerbet diye ağzımıza alamayacak ve en muhteşem yemek niyetine yalandan yere çiğneyip yutamayacaktık.  Sonra da dişlerimizdeki hayali et parçacıklarını ottan bir kürdanla temizleyemeyecektik. İşte, coğrafyamızın bin bir çeşit yeşillikleri ve kuru otları ile sülüklü taş çeşmelerimiz böylesine yerle bir edilivermiş... Muhabbet oturak taşlarımızda bir daha mola veremeyecektik. Karşı köyleri ile dimdik dağların zirvelerini bundan böyle seyredemeyecektik ve kendimizi ufukların derinliklerinde bulamayacaktık hiç; çok büyük umutlara ya da dağ gibi hayallere sürüklenemeyecektik artık… Oturak muhabbet taşlarımız paramparça edilmiş, yerin dibine geçirilmiş... Çocukluk arkadaşlarımızla bir mola sırası ve en derin muhabbetlerimiz sonrası binlerce kez kahkahalar atamayacaktık artık… Gece zifir karanlığında, en büyük sevdalarımız sülüklü taş çeşmelerimizin hemen yanı başında, parmaklarımızla gezegenlerin yıldızlarını sayamayacaktık; sonra da koparamayacaktık birer birer hepsini birden… Binlerce yıldızın karanlıklar içerisinden jet hızıyla inişlerini, içimizi ısıtışlarını ve köyümüzün buz kalıplarını söküşlerini, bir de aşk fısıldayarak düşüşleri ile sevgililerimizin evinin çatısına birer birer çakılışlarını da seyredemeyecektik çocukluk arkadaşlarımızla bir daha… Sonra da yerlere serpilen yıldız parçacıklarını birer birer çiğneyip çocukluk arkadaşlarımla üzerlerinde el ele horonlar oynayamayacaktık çıplak ayaklarımızla bir daha… Sıradağlarımızın zirvelerinde yıldız yağmurları artık hiç olamayacaktı… Kapkaranlık gecelerimiz bizleri uzayın derinliklerine gönderemeyecekti ya da parmaklarımızla koparamayacaktık gecenin tüm yıldızlarını… Hiç olmayacaktı artık dağlık coğrafyamızın zifir karanlıkları da… Tek bir yıldızın hasretiyle yanıp tutuşacaktı çocukluk aşklarımız; gece uyurken derin hülyalara dalamayacaklardı ama bizlerden hep yıldız yağmuru bekleyeceklerdi. Upuzun saçlarında tek bir yıldız taneciği bile bulamayacaktı çocukluk aşklarımız. Saklayamayacaklardı bizleri de gecenin yıldızlarıyla birlikte içlerinin en derinliklerinde. Üstelik minnacık ve sıcacık göğüslerinde bir tek yıldızın hayali dahi olmayacaktı böylece. Çocukluk sevgililerimize de bundan böyle elveda diyecektik ya da en büyük sevdalarımız taş çeşmelerimiz gibi ağzını burnunu dağıtacak veyahut ta kara toprağa diri diri gömüverecektik köyümüzün güzellerini de… </description>
<link>https://www.antoloji.com/koyumun-suluklu-tas-cesmeleri-siiri/</link>
<guid>1700518</guid>
<pubDate>2012-04-03T19:23:00+03:00</pubDate>
<author>Hilmi Sancak Dedeoğlu</author>
</item>
 <item>
<title>Karadeniz Kan Ağlıyor</title>
<description>Denizimizle hiçbir zaman barışık olamadık biz... Şimdiye dek attıklarımızla, döktüklerimizle, yıktığımız her şeyimizle meğer Karadeniz’i hep kirletiyormuşuz… Gözyaşlarından, acılarından, sızılarından, simsiyah gecelerinden ve mavi denizimizin bunca hıçkırıklarından hiç haberdar bile değilmişiz… Kirli derelerimiz gibi daha yüzlercesine de can suyuydu Karadeniz’imiz… Öylece denizimizi hep birlikte mahvediyormuşuz... Meğerki bu Karadeniz ne kadar safmış, ne kadar da masummuş ve çocuksuymuş ve de korunmaya muhtaçmış… Meğer insanlarının boğazına iki eliyle birden gerçekten yapışmalıymış. Şahdamarlarına boğarcasına sıkıca bastırmalıymış. Hainlerinden ihanetin bedelini ve ağır vebalinin hesabını çok geç kalmadan sormalıymış. Zalimce akan kirli derelerin pisliğine nasıl da dayanabilmiş? Neden bir yanardağ gibi kükreyip patlayıvermemiş; kızgın lavları ile küllerini insanlarının üzerlerine bırakıvermemiş; niçin öfkeden kudurup, sel olup taşmamıştı şimdiye dek? .. Nasıl da dev dalgalarıyla kucağına almamıştı ya da silip süpürmemişti yüksek dağlarını; bembeyaz köpükleriyle baştanbaşa örtüp geçmemişti derin vadileri ile uçsuz bucaksız yaylalarını; üstelik tüm canlılarıyla birlikte yok oluncaya ve boğulmadık tek bir canlı bırakılmayıncaya dek… Ama ne de hak etmiştik böylesine büyük bir felaketi ya da ikinci ve en son Nuh Tufanı’nı… Dağ köylerinde işlenen bunca suçlar; yakılan mermilerin boş kovanları, patlatılan dinamit lokumları; gariplerin gözyaşları, hurafenin kirli aptes suları, dökülen kanlar; yediği kaba idrarını yapan hainlerin sidiklerine varana dek, bunca kötülüklere nasıl da dayanabilmişti masum Karadeniz? Zulüm adına, kan, kin, nefret tohumu dâhil, bırakmıştık her ne melanet varsa küçücük su birikintilerine; akıtmıştık kahkaha salyalarımızı kirli dereler ile derin vadilerimize; hiç bilemedik ki, nereye gidiyor bu berbat sular? Bir sürü dağ köyünün lağımını, yayla derelerinin de kirli atığını; dozer kepçesi marifetiyle bulanık akan çamur deryasını; çürümüş ağaç köklerini içine sindiren Karadeniz’in kutsallığını; Hiçbir zaman akıl erdiremedik, bilemedik ya da düşünemedik ve de hiç anlayamadık Karadeniz’e yaptığımız bunca zulmü… Denizimizin masumiyetini gerçektende algılayamadık ve İki gözünü birden nasıl oyduğumuzun hiç farkına bile varamadık. Böylece vah Karadeniz’imin çığlıklarına vah! bile diyemedik… Ancak denizimizle barışmak için iş işten geçmiş değil; el uzatıp, af dileyip, can ciğer olma zamanımız gelmiştir artık… </description>
<link>https://www.antoloji.com/karadeniz-kan-agliyor-siiri/</link>
<guid>1699964</guid>
<pubDate>2012-04-02T15:37:00+03:00</pubDate>
<author>Hilmi Sancak Dedeoğlu</author>
</item>
 <item>
<title>Köyümün Muhteşem İnsanları</title>
<description>KÖYÜMÜN MUHTEŞEM İNSANLARI  Köyümüzün patika yollarında bir daha hiç yürüyemeyecektik.  Sıradağları birbirine bağlayan keçi yollarımız da yıkılıvermiş. Bundan böyle patika yollarımız olmayacak. İnsanlarımızla asla bir araya gelemeyeceğiz. Hiç kimseye sürtünüp ilerleyemeyeceğiz; minnacık yollarımızda insanlarımızla buluşamayacağız ve kucaklaşamayacaktık bir daha bin yıllık hasretle birbirimizi. Sıcacık omuzlarımıza değdiremeyecektik buz gibi çenelerimizi. Dimdik ayakta, nefes nefese, göğüs göğse yaslayamayacaktık birbirimize. Hiç kımıldamadan, sarmaş dolaş öylece ve saatlerce nabız atışlarımızın durulmasını bekleyemeyecektik. Ve içimizdeki dağ gibi heyecanı da dizlerimizde hissedemeyecektik. Gözyaşlarımızla buluşturamayacaktık omzumuzdaki terin ıslaklığını da. Sonra da her sarılışımızda birbirimize koklayamayacaktık şahdamarlarımızı da ve bir şelale gibi akan kanımızın sesini iliklerimizde de işitemeyecektik hiç. İşte böylesine cana yakın olamayacaktık birbirlerimizle bundan böyle bir daha... Küçücük, tek kişilik patika yollarımız yıkılıp yok olmuş, gerçekten hepimiz mahvolmuştuk! .. Bundan böyle patika yollarımız hiç olmayacak... Kimseye sürtünüp ilerleyemeyecektik. Minnacık yollarımızda nefes nefese kalamayacak, insana bir daha hiç değemeyecek; insan tenini, terini bile hiç koklayamayacak; nefes buğusu ile ağız kokusu da ilişmeyecekti üzerimize. İnsan tebessümü ile otuz iki beyaz dişi de göremeyecek; yutkunma sesi ile insan geğirmesini de hiç duyamayacaktık artık. Ve bundan böyle çok yakından tanıklık edemeyecektik her türlü insanlık hallerine… Hep böyle olmamız hükmedilmişti bizlerden… İnsanlık içinizde hiç olmasın ya da azıcık bulunsun ama yüreğiniz kapkara, kin, nefret ve şerefsizlikle dolsun denmişti. Sakın ha! Kan hücrelerinizde minnacık bir sevgi dahi olmasın; bir damlacık, sadece bir güzellik azıcık gezinsin hayallerinizde. En güzel değerlerden yalnızca bir demet bulunsun ruhunuzda ama bedeninizden ve dünyanızdan çok acilen terk edilsin istenmişti. Bizler de büyük bir iştahla ve keyifle hep öyle oluverdik işte! Böylece içimizdeki geri kalan zerre miktar insanlıkların tamamını da hep terk edivermiştik. </description>
<link>https://www.antoloji.com/koyumun-muhtesem-insanlari-siiri/</link>
<guid>1699511</guid>
<pubDate>2012-04-01T15:48:00+03:00</pubDate>
<author>Hilmi Sancak Dedeoğlu</author>
</item>
 <item>
<title>Matematik Hocam</title>
<description>Bıçak gibi ütülü, simsiyah elbiseli bir adam Çirkin mi çirkin, Nemrut gibi bir karış surat Gamzelerinde iki bıçak yarası, elmacık kemiği dışarıda Gözlükleri en kalın çerçevelisinden beş numara Nah burun on dört santim, bir karış havada Oldukça eğri, üç beş milim fazlalığı bile var </description>
<link>https://www.antoloji.com/matematik-hocam-siiri/</link>
<guid>1638916</guid>
<pubDate>2011-11-22T16:22:00+03:00</pubDate>
<author>Hilmi Sancak Dedeoğlu</author>
</item>
 <item>
<title>Sürmene Sahilinde Kış</title>
<description>Mevsim ağır kış, dağlarım karla kaplı, coğrafyam bembeyaz Karadeniz kıyıya atıvermiş karı, bünyesinde asla barındırmaz Tıpkı diğer kirlilikleri olduğu gibi su yüzüne çıkarıvermiş Bu deniz kendi renginden başkasına meğer tahammülsüzmüş Maviye çalar hamsinin kokusu da bembeyaz kara bulamış Derin vadiler kış uykusunda, yaprak kımıldamaz olmuş </description>
<link>https://www.antoloji.com/surmene-sahilinde-kis-siiri/</link>
<guid>1533990</guid>
<pubDate>2011-03-28T21:24:00+03:00</pubDate>
<author>Hilmi Sancak Dedeoğlu</author>
</item>
 <item>
<title>Çaremiz Son Bahar</title>
<description>Bana bir iyilik yapın; uzatın elinizi  korkmayın parmağımda virüs falan yok, biliniz Herhangi bir canlı olsun vereceğiniz Evinizdeki saksının çiçeğinden ya da balkonda yetiştirdiklerinizden Güneş yüzü göstermediklerinizden olsun </description>
<link>https://www.antoloji.com/caremiz-son-bahar-siiri/</link>
<guid>1453242</guid>
<pubDate>2010-09-17T15:09:00+03:00</pubDate>
<author>Hilmi Sancak Dedeoğlu</author>
</item>
 <item>
<title>İnsan Dileniyorum İnsan</title>
<description>Usta dilenci gibi bir parktayım Çömeldim kaldırım taşına, Açtım avuçlarımı havaya Diktim gözlerimi semaya Yöneldim tanrıya ama feryadım insana Allah rızası için insan istiyorum </description>
<link>https://www.antoloji.com/insan-dileniyorum-insan-siiri/</link>
<guid>1453240</guid>
<pubDate>2010-09-17T15:02:00+03:00</pubDate>
<author>Hilmi Sancak Dedeoğlu</author>
</item>
 <item>
<title>Yalnızlık Virüsü 3</title>
<description>Yalnızlığımın su yüzüne vurduğu bugün  Yine bir Pazarın alçakça sırıttığı Ömrüm boyunca hiç sevmediğim Ana avrat sövüp saydığımın kahpe günü Kalabalıklarımın iç dünyamı terk ettiği Yalnızlık foyamın bilinmesinden ürktüğüm </description>
<link>https://www.antoloji.com/yalnizlik-virusu-3-siiri/</link>
<guid>1453235</guid>
<pubDate>2010-09-17T14:55:00+03:00</pubDate>
<author>Hilmi Sancak Dedeoğlu</author>
</item>
 <item>
<title>Yalnızlık Virüsü 2</title>
<description>Kendi kendimi kırar geçiririm Pazar gün;  Kasırga, yıldırım, şimşek, deprem derken içimdeki sonsuz bir derya harekete geçer Çatır çatır kemik sesleri böğrümde, Bugün iç organlarım başka yerde Sol tarafımda ağır sızı, bazen derin bir inilti </description>
<link>https://www.antoloji.com/yalnizlik-virusu-2-siiri/</link>
<guid>1452777</guid>
<pubDate>2010-09-16T09:58:00+03:00</pubDate>
<author>Hilmi Sancak Dedeoğlu</author>
</item>
 <item>
<title>Yalnızlık Virüsü 1</title>
<description>Kendimle kavgam hiç bitmez Pazar gün kırar geçiririz birbirimizi, kafa, göz, burun, el ense tutar, dağıtır, yere yatırırız yüzükoyun, sırtüstü her bir yana savruluruz, sonra da barışırız Pazartesi gün ve yalnızlığımdan azıcık uzaklaşmış olurum </description>
<link>https://www.antoloji.com/yalnizlik-virusu-1-siiri/</link>
<guid>1452539</guid>
<pubDate>2010-09-15T16:44:00+03:00</pubDate>
<author>Hilmi Sancak Dedeoğlu</author>
</item>
 </channel>
</rss>
