<?xml version="1.0" encoding="UTF-8" ?>
<rss version="2.0" xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/">
<channel>
<title>Antoloji.Com - Şiir, Şair ve Edebiyat</title> <link>https://www.antoloji.com/</link>
<description>
Kültür Sanat Edebiyat Portalı. Türkçe şiir ve şair arşivi. Haki Buhari Şiirleri
</description>
 <item>
<title>Küçük Aşklar</title>
<description>Sevgililer Günü Anısına  Dere boyunca oluşan sazlıklarda oğul veren sivrisinekler, yürürken bile rahat vermiyorlar. Arada bir saklandıkları yerden bir yay gibi zıplayan su kurbağaları akşam fenerlerle gelip dere boyunca telis torbalarla toplanarak götürülecekleri salyangoz fabrikasında haşlanmadan önce son marifetlerini gösteriyor,  avlarını iştahla yakalıyorlar. Bulanık suyu daha da bulandıran dere balıkları sığ suda yalpa yapa yapa karınlarını doyurma telaşıyla yüzüp duruyorlar.  Uzaktan yankılanan avcıların silah sesleri ile bir anda yaşayan tüm canlılar harekete geçiyor ve yeniden eski halini alıyor. Bu yıl yaban kazları ve yaban ördekleri erken geldiler. Av yasağı kalkmadan kaçak avcılar, gün boyu jandarma ve kolculara yakalanmamak için sürekli yer değiştirerek avlanıyorlar.  </description>
<link>https://www.antoloji.com/kucuk-asklar-3-siiri/</link>
<guid>1966482</guid>
<pubDate>2014-02-14T16:22:00+03:00</pubDate>
<author>Haki Buhari</author>
</item>
 <item>
<title>Sevgiliye Mektuplar</title>
<description>Sevgiliye Mektuplar Her akşam aynı terane, pencereden yolunu gözlüyorum erkeğimin. Evlerin ışıkları birer birer sönmeye başladı, ben hâlâ özlemle aşkımı bekliyorum. Daha evliliğimizin nekahat dönemindeyiz, üç günlük balayından sonra cicim günleri bitmiş, gündüz iş toplantıları, akşam yemekli toplantılar, aşkım bu gün geç geleceğim laflarına alıştım artık.  Bir gün de erken gelir mi? diye beklediğim her gece yalnızlığımı çekilmez bir dayanılmazlığa doğru sürüklüyor, televizyon başında izlediğim diziler, ardından okuduğum “İhanetin Reçetesi” adlı roman derken, gecenin bitimine doğru çalan kapı ziliyle açtığım kapıdan ayakta durmaya mecali olmayan, kör kütük bir adam, üzerini bile çıkarmadan bir külçe gibi kendini yatağa atmasıyla çıkardığı bozuk kamyon homurtusu, evlilik buysa ben oynamıyorum artık dedirtmeye başladı beni.  Sabah yataktan kalkıp, bahçede aşçımız, Ayşe’nin titizlikle hazırladığı kahvaltı masasındaki sürahiden bir bardak taze sıkılmış portakal suyu doldurup, havuz başına doğru giderken esen sabah meltemi, paristen aldığım ipek sabahlığımı uçuruyor, içimi serin bir hava kaplıyor, sabaha kadar uyuyamadığım horlama sesinden başım zonkluyor, uykusuz göz kapaklarımı zor açık tutmaya çalışıyorum. </description>
<link>https://www.antoloji.com/sevgiliye-mektuplar-6-siiri/</link>
<guid>1965729</guid>
<pubDate>2014-02-12T14:04:00+03:00</pubDate>
<author>Haki Buhari</author>
</item>
 <item>
<title>Turan Köyü</title>
<description>Bakış Açısı Deneme Hikayeler  Uçsuz bucaksız Bozkır'ın ortasında bir vaha da, suya kanmış atımın terkisinden azığımı alarak, üzeri yosun tutmuş kayanın üzerinde soframı açıyorum. Yolumun üzerindeki köyde, kadınların ko...za çıbığında pişirdikleri ve yüzsüzlük yapıp aldığım bazlamayı tereyağı ile yağlayıp, bolca köy peynirinden hazırladıkları öğle yemeğim sıcaklığını hâlâ koruyordu. Ağustos'un kavurucu sıcağı esen rüzgârla yüzümü yalayıp geçiyor, kan ter içinde kalmış halde yanıbaşımdan akan derede yüzümü yıkayacak takatim kalmamıştı. Bir an önce karnımı doyurup, biraz kestirmem lazımdı. Yemeğimi yerken de içimden binbir türlü muzurluklar geçmiyor da değildi. Yalnız başıma uyurken bir peri kızının yanıma gelip, bana yoldaş olmasını düşünüyorum. Bu arada yanımdan akıp giden bir boz yılan hayalimi suya düşürdü. Artık burada dinlenmek mi? Tövbeler olsun! Biraz ötede yayılan atıma baktım, iyi uzaklaşmamış diye düşündüm. Benim vefalı yol arkadaşım, kahverengi yelelerini bir o yana, bir bu yana sallayıp iştahla karnını doyuruyordu. Zaten bir saatlik yolum kalmıştı. İçerisinde kurbağaların yüzdüğü dereden avuçlarımla suyumu içip yola koyuluyorum. İkindi vakti menzile varıp, dinlendikten sonra akşam yemeği sonrası Büyük Türkiye konulu toplantımızı yapacağım. Hayalimde kurduğum ülke, bir ucundan, diğer ucuna kadar al bayrağımla donatılmış tören alanı gibi olmalıydı. Hazır kıta asker disiplini olan, Türk gibi düşünmeli, Türk gibi yaşamalıydı. Çalışkan, üretken, yardım sever, merhametli ve sabırlı olmayı bilmeliydi. Bu düşüncelerle ilerlerken, patika yolun sağlı sollu böğürtlen bahçesi olduğunu farkettim. Atımdan inip yemeye mecalim yoktu. Artık köye'de iyice yaklaşmış olduğumu, bahçe içlerindeki tek tük evlerden anlıyorum. Bu köy bizim kutlu yürüyüşümüzün, mihenk taşı olacak. Büyük Başbuğ vermiş olduğunuz emir yerine gelmek üzere. Bu köyün önemi, 1951 yılında Türkistan’dan göç etmiş Özbek Türklerinin köyü olmasından dolayı. Yolu, elektriği olmayan bu köyün adı Turan köyü. 1964 yılının bir yazında, Türk dünyasının kızılelma sevdalıları, büyük yürüyüşü Turan ilinden Ya Allah, Bismillah diyerek yılmadan, ezilmeden ve bükülmeden daha da ilerilere taşımaya yemin ediyorlar. Arz ederim Başbuğ'um Alparslan Türkeş bey..... 04.01.2014  </description>
<link>https://www.antoloji.com/turan-koyu-siiri/</link>
<guid>1965136</guid>
<pubDate>2014-02-10T14:23:00+03:00</pubDate>
<author>Haki Buhari</author>
</item>
 <item>
<title>Aşk Mutluluktur</title>
<description>01.02.2014 AŞK MUTLULUKTUR Aşk, uzun bir yolculuğun bitmek bilmeyen kızılelması, sevgiliye kavuşmanın sarp yollarında, vuslata ermenin son noktasıdır. Sevda tepesinden açılan kolların şükür duasıdır aşk. Birtanem; Kerem’in Aslı’sına kavuşması imkansız olsa da, ben Kerem olup, senin uğrunda yanmaya hazırım. Baygın bakışlım, tatlı gülüşlüm, duydum ki; o bakış ve gülüşlerini hüzün kaplamış, yangın yerinde matem varmış. Alevler, bedeni sarmış ama ortasında kızıl bir gonca, aşkı uğruna direniyor, bu bana bir emanettir. Bedenimi yak ama, ne olursun o kızıl gonca’yı bağışla, çünkü; o emanete ihanet edemem, ben yanarım ama ne olursun, ona dokunma diyormuşsun. Çok duygulandım, ama çok! Aşkına ihanet etmeyen, hatıraları uğruna terkedilen sevdasını kutsal bir emanet gibi saklayan, bitkin bir vaziyette bile, morarmış dudaklarından dökülen aşk terennümleri, gerçek bir aşkın yaşanılabilecek en dramatik hüznünü sayıklıyor. </description>
<link>https://www.antoloji.com/ask-mutluluktur-siiri/</link>
<guid>1964200</guid>
<pubDate>2014-02-07T16:12:00+03:00</pubDate>
<author>Haki Buhari</author>
</item>
 <item>
<title>Bekle Sevgili</title>
<description>Gün boyu koşturmaktan canım çıktı desem yeri neredeyse. Akşama doğru işten çıkıyorum ve daha nereye gideceğime karar verememiştim. Dalgın dalgın caddeden yürüyor, vitrinleri seyrediyorum. Bir tezgahtar düzenleme yap...ıyor, cansız mankeni soymuş, yeni kıyafetleri giydirmeye hazırlanıyor. Neon ışıkları yakmış, sezon değişikliğine uygun dekor kurulmuş ve baharlık kıyafetler sergilenmeye hazırdı. Hafiften çiseleyen yağmur şiddetini artırıyor, karşıdan karşıya geçenler, yağmurdan kaçmak için adımlarını hızlandırıyor, akşam trafiği felç olmuş, kornalar kulaklarımızı neredeyse sağır edecek gibiydi. Neyse, ilk duraktan bindiğim tramvay hızla kapılarını kapatarak hareket etmeye başladı. Cam kenarına oturup etrafı seyre dalıyorum. Şemsiyeler açılmış, hazırlıksız yağmura yakalananlar ise sırılsıklam olmuşlar, araçların sıçrattığı yağmur birikintilerinden korunmaya çalışarak koşuşturanlar, kucağında çocukları ile saçakların altında bekleyen kadınlar, yağmurun dinmesini bekliyorlar Üçüncü durakta iniyor, hemen karşımdaki cafe’de çayımı içip, yeniden yürüyerek yüz metre ilerideki parka doğru gidiyorum. Yağmur dinmiş, hava iyice kararmaya başlamıştı. İyi ki, yağdı diyorum içimden. Ortalık temizlendi, mis gibi bir koku yayılıyordu etrafa. Parka yaklaştıkça bir akasya ağacının çiçeklerinden yayıldığını anlıyorum. Ağaca yakın bir bank’ın üzerini elimdeki gazete ile silip, oturuyorum. Hava açtı, yıldızlar yavaş yavaş ışıklarını yakmaya başladılar, ay o kadar parlak ki; neredeyse akşam olmadığını sanırsınız. Yoksa, kendisini güneşe rakip mi görmeye başladı da, diyebilirsiniz. Çok dalgınım bu günlerde, kafam karışık, hedefini şaşırmış bir torpil gibiyim. Ne yapacağımı bilmiyor, hafızasını kaybetmiş, geleceği konusunda endişeli, bir yapıya büründüm. Ellerimi şakaklarıma dayayıp, gökyüzündeki yıldızları saymaya çalışıyorum, bir, iki, üç… derken vavgeçip, yeniden ay’a dönüyor ve ellerimi teleskop gibi yapıp, daha dikkatli bakıyor, ay’a çıkan ilk insanların yer çekiminden uzak uçar gibi hareketlerini gözümün önüne getiriyor, banane onlardan deyip, Ahmet haşim’in;  “Canan gülüyor eski yerinde </description>
<link>https://www.antoloji.com/bekle-sevgili-5-siiri/</link>
<guid>1964198</guid>
<pubDate>2014-02-07T16:10:00+03:00</pubDate>
<author>Haki Buhari</author>
</item>
 <item>
<title>Uyuyan Güzel</title>
<description>Yağan yağmurla birlikte ekinler; tarlaları alabildiğine yeşile boyamış, aralarda çıkan renk renk kır çiçekleri tabiata ayrı bir güzellik vererek, doğa ressamlarının tuallerini süslüyor, göz alabildiğine ayrı bir manzara resmi, ruhumuza dinginlik veriyor, sunduğu güzelliklerle aşkı yaşayanların gözbebeklerindeki ışıltı, işte mutluluk bu! Dedirtiyor.  Tarla takımları boyunca çıkan yoncalar, su gibi taptaze, yeni doğan kuzular anneleri ile birlikte çobanlarını hiç zahmete sokmadan kendi başlarına yayılıyor, zıplıyor ve çocuklara eğlence kaynağı oluyorlar.  Köyümüzün orta yerindeki pınarda biriken genç kızlar, biryandan taşların üzerinde ellerindeki tokaçlarla, göznuruyla dokudukları, halı gibi motif verdikleri kilimleri döverek, kirini çıkarıyor, bir yandan da koro halinde “Edremit Van’a bakar, içinde çaylar akar, benim bir yarim var, her gören ona bakar” türküsünü söyleyip, çeşme başına su doldurmaya gelen delikanlılara cilve yapıyorlar.  </description>
<link>https://www.antoloji.com/uyuyan-guzel-19-siiri/</link>
<guid>1964196</guid>
<pubDate>2014-02-07T16:09:00+03:00</pubDate>
<author>Haki Buhari</author>
</item>
 <item>
<title>Martılar</title>
<description>Martıların sabah balıkçı teknelerinin ardından kanat çırpışları, şarkı terennümü gibi avaz avaz bağırışları ile yeni bir güne uyanan Akdeniz, körfezin serin sularında nafakasını çıkarıp, sabaha kadar mütevazi tekneler...i ile rıhtıma yaklaşan yorgun ve uykusuz gözler, evlerinde kazasız belasız yavuklularını bekleyen kadınlar, hasreti gece çekip, sabahın bir an önce olmasını bekliyorlar. Aslında sabah çoktan olmuş, tan ağarmış, güneş kızıllığını denizin son ufkundan parıldatmaya başlamıştı bile. Ama bekleyen gözler, illaki sevgililerini sarı yağmurlukları ve gıcırtı çıkaran çizmeleriyle karşılarında göremeden sabahın olduğuna inanmıyorlardı. Memleketimin her köşesi, sabahın alacakaranlığında bu telaşı yaşıyor ve yeni bir güne, gelecek umudunu yitirmeden vira bismillah diyordu. Güzelliğini cömertçe sergileyen yurdum, çalışana bünyesinden kıskanmadan vermeye hazır, kucağını açmış bir anne şefkati ile bizleri doyurmaya devam ediyor. bir şarkının tüm enstrümanları ile sunuma hazır şefini beklediği gibi, nâmelerini hoş bir seda içerisinde gönlümüze ferahlık ve huzur vereceği anı yaşamak, çilekeş ülkemin insanlarına acı ve kederlerini unutturmaya hazır bekliyor. Bereket fışkıran Anadolu, feyzini güzelliğinden alan dehâlara ilham kaynağı oluyor ve büyük üstad, bestekâr Münir Nurettin Selçuk gibi seslere “Aziz İstanbul ve Dönülmez Akşamın Ufkundayız” gibi ölümsüz eserler kazandırıyor. Sana daima minnettarız güzel yurdum, sen ki; dünya medeniyetine sonsuza dek beşiklik etmeye hazır, her bir köşesinden hoş bir sâdâ terennüm eden, cömert ve vakarlı duruşunla, bayrağımın el sallar gibi dalgalanışını temaşa etmek, ruhumuza huzur veriyor. </description>
<link>https://www.antoloji.com/martilar-91-siiri/</link>
<guid>1962762</guid>
<pubDate>2014-02-03T13:13:00+03:00</pubDate>
<author>Haki Buhari</author>
</item>
 <item>
<title>Balıkçı Baba-papanın Burnu</title>
<description>Deneme Hikayeler Balıkçı Baba-Papanın Burnu Küçücük kulübesinde, köpeği ile yalnız yaşayan balıkçı Nuri baba, evinin penceresinden denize doğru başını uzatarak, yalnızlığına ortak olacak bir dost bekliyordu. Akşam olana kadar, uf...ku gözetleyen Nuri baba ne gelen, ne de giden olmayınca, esen lodosun içeriye girmesini önlemek için, penceresini kapatıp, denizci fenerini yakıp, şiltesine uzanarak, gözlerini yer yer örümcek ağlarının kapatmaya başladığı evinin iç tavanına dikti. Bu günlerde hareketleri donuklaşmış, düşünceli bir hali var, bunun sebebini kendisi de anlamıyordu.  Bu gün tam üçüncü gününe giren lodos, hiç olmadığı kadar şiddetini artırmış, denizin kayalıklara çarparak çıkardığı sesten balıkçı Nuri babanın tek dostu, miço bile korkmuş, dışarıdan kapıyı patileriyle tekmeleyip, beni de içeriye al der gibi hırıltılar çıkarıyordu. Kulübenin kapısına kadar gelen dalga, miçonun uzun tüylerini sırılsıklam yapmış, bir çocuk gibi ağlıyor, hırıltılar gittikçe sesli bir havlamaya dönüşünce, gecenin karanlığı dışarıyı gizemli bir havaya sokuyor, korku filmlerindeki ustaca hazırlanmış mizansen, burada çakan şimşeklerle birlikte gerçeğe dönüşüyordu.  </description>
<link>https://www.antoloji.com/balikci-baba-papanin-burnu-siiri/</link>
<guid>1962760</guid>
<pubDate>2014-02-03T13:11:00+03:00</pubDate>
<author>Haki Buhari</author>
</item>
 <item>
<title>Alaman Pınarı</title>
<description>Deneme Hikayeler Bizim Çocukluğumuz  Çukurova yazın kavurucu sıcağını göstermeden, biz hazırlığımızı yapmıştık bile. Eski hurda işi yapan Niğde’ li Osman amcadan paslı da olsa ikisi büyük, ikisi küçük bilyalarımızı  biriktirdiğimiz harçlıklarımızla alıp, çaktırmadan annemin kızken biçki-dikiş kursundan kalan gözü gibi bakıp koruduğu, zetina dikiş makinasının plastik yağdanlığıyla, bir güzel yağlayıp, kiri pası aktıktan sonra güzelcene bezle silerek, bir elimizle şöyle nasıl döndüğüne bakmak için, elimizi içindeki kasnağa sokup, diğer elimizle hızlıca döndürüp cırrrr diye sesi duyunca bu işte tamam diyoruz dayımın oğlu Aşık Memet ve teyzemin oğlu İsmail ile birlikte. Ha Aşık Memet’in o ünvanı boşuna aldığını da sanmayın. Ceyhan’daki büyük çarşı yangınında, yanan Hasan dayımın manifatura dükkanındaki pırtı ve basmaları kurtarırken, galleden dökülen bozuk paralarla bisikletine yazdıracağımız yazı için, ganimet paralarını saydık biz. Paramız yetmeyince, tabelacı birer türkü söylememizi ve böylece ödeşeceğimizi isteyince Ömer dayımın oğlu Memet, “dane dane benleri var yüzünde, can alıcı bakışları var gözünde” türküsünü söyleyince adam mahalleden komşu kızı Handan’ı seven dayımın oğlunun bisikletine Aşık Memet yazmıştı.  Sabah namazına kalkan babam ve annem hummalı bir çalışma içerisindeler, eski savanlara sarılan yorgan, döşek ve yastıklar, kolilenen mutfak eşyaları, akşama dayımın getireceği kamyona yüklenmek üzere hazırlandılar. Babam, evdeki işler bittikten sonra çarşıdan alınacakları liste yapıp, evden çıkıyor. </description>
<link>https://www.antoloji.com/alaman-pinari-siiri/</link>
<guid>1962757</guid>
<pubDate>2014-02-03T13:09:00+03:00</pubDate>
<author>Haki Buhari</author>
</item>
 <item>
<title>Toprağın Bereketi</title>
<description>Deneme Gözlemler  Göz alabildiğine ufukla birleşen zeytinlik, bu yıl daha da gürbüzleşmiş, neredeyse yaprak sayısı kadar meyvesini sofralarımıza sunmaya hazır, ilk peygamber Hz.Adem'den günümüze kadar, şifa dağıtan ve en uzun yaşayan ağaç olma özelliğini, cennet ağacı olmasından mı alıyor? bilinmez. Bana göre peygamberlere verilen mucize, zeytin ağacına da verilmiş. Akdeniz ve Ege'nin binlerce yıllık kıraç arazilerinde, insanoğlunu yormadan dallarından meyvesini sunmuş ve kehribar sarısı gibi zeytinyağı, yemeklerimizin lezzeti olduğu kadar, tarih boyunca hekimlerin de şifa dağıtacağı ilaçların ana maddesi olmuştur. Cilt ve mide hastalıklarında dertlere derman, fakire azık, zengin sofralarının ise vazgeçilmezi olma özelliğiyle ekmek kadar nimet olmayı haketmektedir. Allah dert veriyorsa, şifasınıda bizlere sunmuştur. Yeterki insanoğlu istesin ve çalışsın. Tabiatı korusun ve sahip çıksın. Allah gizlediği mucizelerini, o zaman bizlere cömertlik sıfatını kullanarak bahşedecektir. 11.01.2014 </description>
<link>https://www.antoloji.com/topragin-bereketi-siiri/</link>
<guid>1962756</guid>
<pubDate>2014-02-03T13:07:00+03:00</pubDate>
<author>Haki Buhari</author>
</item>
 <item>
<title>Benim Yarim Nilüfer Çiçeği</title>
<description>11.01.2014 Deneme Hikayeler  Bulutların üzerinde uçarak, kuşbakışı aşağıyı seyrederken kalbim pıt pıt atıyor, dağların yamacına kurulan köy evleri, yollar, bahçeler ve vadi boyunca akan dere güneşin şavkıyla parlıyor. Alacakaranlıkta bindiğim airbus tipi devasa uçak, beş saattir havada, turizm şirketine daha önceden bildirdiğim için öğle yemeği ilk bana geliyor. İlk bana... geliyor derken, sakın torpil geçtiklerini sanmayın. Et yemediğim için Akdeniz mutfağı, vejeteryen menü talep ettiğimden dolayı yemek karışmasın diye uygulama böyleymiş. Aliminyum kabın sıcaklığı elimi yakacak neredeyse. Ön koltuğa bağlı masayı açarak yemek kabını üzerine koyuyorum. Yemek Fas usulü baharatlı sebzelerden oluşuyor. Küçük poşetle verilen zeytinyağını yemeğimin üzerine döküyorum. Peksimet gibi ekmekle doymasam da bitirip, ardından üzerinde ayıklanmış taze vişneli tatlıyı da iştahla mideye yolladıktan sonra, suyumu içip, tatlı bir rüyaya hazırlanmak üzere gözlerimi kapatmadan önce, üzerime önceden verdikleri polar battaniyeyi ayaklarımdan boğazıma kadar örtüyorum. Yolculuğumun bitmesine daha yedi saat var. Artık atlas okyanusunun üzerine gelirsek karayla bağımız tamamen kesilmiş olacak. Arada bir uçağın taşlı yollardan takır tukur giden arabalar gibi ses yapması, beni iyice sinir etmeye başladı. Neyse ki, uyumuşum. Sarışın bir hostesin Alman şivesiyle koltuğumun yanındaki bayanla konuşmasına uyandım. Yapılan anonsla, Lady is Gentlemen sesi artık inişe geçtiğimizi müjdeliyordu. Frankfurt havaalanından yolculuğa eşlik eden yanımdaki yolcu bayan, uykumu böldüğü için, mahçup bir edayla, ince ve tiz sesiyle, hiç te alışkın olmadığım bir aksanla özür dilerken, gözlerini gözlerimden ayırmıyor ki, kendi hâlime döneyim. Kadının dili çözülmüş, yarı anlaşılır ingilizceyle nereli olduğumu, ne için seyahat ettiğimi soruyor. Altı üstü bir promosyon tatil çıkmış, sekiz günlüğüne Amerika'nın California eyaletinde, önce Miami'de dört gün, sonra da Orlando'da geçecek bir kaçamak tatil. Aklımdan da bu bayan acaba ajan mı diye geçiriyorum. Ama saf bir kıza benziyor. Uzakdoğu'lu olduğu çekik gözlerinden belli de, Çin'li mi, Japon'mu yoksa Koreli'mi? Neyse ki, gözüm elindeki kitaba bir ara takılıyor, elindeki kitabın üzerinde Mao'nun resmi ve fonunda da, Çinli proleterlerin, pirinç tarlalarında hasır şapkalarını havaya fırlatarak, kızıl komünist devrimin kutlamasını yapıyorlar. Anlaşıldı, yanımda bir kızıl komünist oturuyor. Çok merak etmişimdir, kırlardan kentlere yayılan, sonunda 1949 yılında Tiananmen meydanında zaferi kutlayan, binlerce yıllık gelenek, en son hükümdar Çan Kay Şek'in mağlubiyeti ile Mançu hanedanlığı sona eriyor, 1989'un 15 nisan ve 04 haziranında öğrenciler, işçiler ve aydınların önderliğinde aynı meydanda özgürlük için ayaklanan kitleleri, kızıl Çin tankları korkunç bir şekilde ezerek bastırıyor. Hemen aklıma 1956 yılında, tek parti yönetimine son verip, Varşova paktı'ndan ayrılma kararı alması üzerine, ellibin Rus tankının Budapeşte'ye yürümesiyle, Imre Nagy hükümetinin bağımsızlık mücadelesi yine aynı yöntemle, tankların önüne set kuran Macarları ezerek, bir haftada sona eriyordu. Hayal kısa sürdü, elime bir kağıt parçası uzatan yanımdaki kız, bana okurken tercümanlık yapmak üzere omuzunu omuzuma yaklaştırarak, elimdeki notta yazan Lien yazısını işaret edip, ardından da işaret parmağı ile kendisini gösteriyordu.Anlaşıldı, benim sevimli komunistimin adı Lien'di. Ben de pasaportumu cebimden çıkararak Lien'e gösteriyor ve adımı okuyorum. Lien, very good, very nice Cengizhan diyor. Samimiyetimiz isimleri karşılıklı tekrarlamalarla ilerliyor ve yaptığımız iş, hoşumuza gidiyor, sempati yağmurumuz, gayri ihtiyari ellerimizin birbirine kenetlenmesine, ardından da gözlerimizin hiç ayrılmayacak gibi bakışlarla duygusal bir sağanağa dönüşüyor. Lien, başını omuzundan göğsüme doğru kaydırıp, saçlarımı okşa der gibi, tüm benliğini bana teslim ediyor. Çok yazık, yolun sonuna geldik. Artık alçalan uçağın lambaları da söndü. Bu ne tatlı rüya allahım, hiç bitmesin diye içimden dua ediyorum. Uçak pistte hızını kesmeye çalışırken, geç bulup, erken kaybedeceğim Çin'li sevgilim Lien'in (nilüfer çiçeği)  ellerini daha sıkı tutuyorum. Miami havaalanından, Miami Beach'e birlikte nasıl gideriz diye düşünürken, dış hatlar terminalinin önüne yaklaşan devasa amerikan jeepi önümüzde duruyor. Saçları yer yer kırlaşmış, düzgün kıyafetli bir Çin'li Lieni'alıp hızla uzaklaşıyor. Sonradan öğreniyorum ki, Lien ABD'ye iltica etmek için gelmiş, havaalanına gelip, Lien'i alan amerikan ordusunda Albay rütbeli amcasından başkası değilmiş. O gün, bu gündür, uçağın hava boşluğu yaptığı gibi, hep kendimi boşlukta asılı kalmış, elimden çekip, beni kurtaracak Lien'imi arıyorum. </description>
<link>https://www.antoloji.com/benim-yarim-nilufer-cicegi-siiri/</link>
<guid>1962754</guid>
<pubDate>2014-02-03T13:06:00+03:00</pubDate>
<author>Haki Buhari</author>
</item>
 <item>
<title>Sonsuzluğa Uçmak</title>
<description>Denemeler-Yaşanmış Hikayeler  Sonbahar ağaçların yapraklarını dökmüş, kışın hazırlıkları yapılmış, çarşı camisinin karşısındaki ustadan aldığımız el yapımı talaş sobamızı kurup, iki kovaya basılı talaşımız da hazır, kışa merhaba demeye hazırlandığımız ceyhan’da, annem iyice ağırlaşmış, yapacağı doğum, eli kulağındaydı. Bölgemizde hiç görülmeyen bir fırtına, uğultu şeklinde eserek, ağaçları bir o yana, bir bu yana yerlere secde ederecesine sallıyor, annem tehlikeyi fark etmiş olacak ki, bizi içeriye aldı. Uğultu azalacağı yerde, şiddetini daha da artırarak, evimizin damında garip bir gıcırtı duymaya başladık. Birkaç dakika sonra annemizin kucağına doğru sarıldıkça hamile olan annem hem bizi, hem de yakında gelecek olan misafirimiz, karnında taşıdığı ve hiç diğer kardeşlerimizde olduğu gibi, göstermediği ihtimamı göstererek, korumaya çalışıyordu. Yukarıdan evimizin içerisine yavaş yavaş güneş ışığı doluyor, kırılan kontraplakların arasından toz, toprak evimizin içerisine dolmaya başlamıştı. Zaten babam da yok, Konya akşehir’e, kiraya verdiği tarlamızın parasını almaya gitmişti. Çocuğuz bilmiyoruz ki; çıkan hortum, bizim gibi evlerinin çatısı çinko olan tüm evlere hasar vermiş, çivilerinden fırlayan çinkolar, gökyüzünde uçurtma gibi savrulmuş ve hastanemiz yaralı dolmuştu. Dayım, postaneden sıraya girmiş ve üç saat sonra gelen sıradan sonra babam’a ulaşarak durumu anlatmış ve bir gün sonra babam gelmiş, bu iş böyle olmaz diyerek, Elazığ harput’tan taşınan bir ustayı getirerek, evin üzerine beton döktürmeye karar vermişti. At arabaları ile çakıl, demir ve çimento taşındı gün boyu evimize. Ablam ve bana da oyun çıkmıştı bu ara. Tahtadan yapılan merdivenle ustalar evin damında kalıp çakıyorlar, bize de birer tane keser verip, daha önce kullandıkları eski çivileri doğrultma görevi vermişlerdi.  Kalıpçı ustası kaç keşkere beton karacağını kafadan hesaplıyor, bir yandan da ellerinde kocaman kocaman küreklerle harç yapmaya başlamışlar, yaptıkları harçları tenekelere doldurup, ya Allah diyerek omuzlarına attıkları gibi, tahta merdivenleri birkaç hamlede tırmanarak bir uçtan betonu döküp, aynı hızla tekrarlıyorlardı. Akşama doğru evimizin üzeri kapanmış, ali usta babama yarın damın, betonun çatlamaması için sulanması ve birkaç gün tekrarlanması gerektiğini söyleyerek, helalleşip gittiler. Adamlar gider gitmez ablamla ben meraklı gözlerle ustaların bıraktığı tahta merdivenlerden dama çıkıp, nasıl olduğuna bakalım deyip, babamın eve girmesiye, düşüncemizi gerçekleştiriyoruz. Daha taze beton bastığımız yerlerde ayak izimizin şeklini alıyor ve ablamla birbirimize bakarak zıplamaya başlıyoruz. Dama doğru sarkan dallarında yaprak kalmamış, çalı gibi görünen erik ağacının ucundan kuru bir dal kopararak, yazı yazmaya başlıyoruz taze beton üzerine. Bir müddet sonra abla dedim: -Ne, diye seslendi! -Abla annem doğuracak ya! Diyince ablam, eee diye cevap verdi. </description>
<link>https://www.antoloji.com/sonsuzluga-ucmak-siiri/</link>
<guid>1962753</guid>
<pubDate>2014-02-03T13:05:00+03:00</pubDate>
<author>Haki Buhari</author>
</item>
 <item>
<title>Perişan Ali</title>
<description>Denemeler-Yaşanmış Hikayeler Kırım Nogay Tatarlarının 19.yüzyılın sonlarına doğru 1856 yılında başlayan Osmanlı-Rus savaşlarından sonra, Rusların kırım ve Kafkaslara doğru ilerlemesi ve yurtlarından sürgün edilmesi ile gelen göç kafilesi, adını Türkistan’daki Ceyhun’dan alan Ceyhan nehrinin denize yakın bölgesi Çukurova’nın bakir ve bereketli topraklarına nehir boyunca yerleşmiş, dere kenarlarındaki sazlıklardan kestikleri kamışları at arabaları ile taşıyarak, örme şeklinde barınaklarını oluşturmuş ve havalar soğuyup, yağmur başlayınca ise killi çamura saman karıştırarak, kamıştan evlerini kalıcı ikmetleri haline getirmişler. Kendi yetiştirdikleri tarım ürünleri ve nehirden tuttukları adam boyunu aşan sekizbıyık, bir adı da gelebicin balığı avlayarak geçimlerini temin etmişler. Eski mahalle olan Aytemuroğlu’nda böyle bir evde bir telaş, koşuşturmalar ve ardından hızlı adımlarla gelip, hızla eve giren Kara Fatma, misafirin niye geldiği ve evdeki telaş anlaşılmaya başlamıştı. Çocuklar dışarıya alınmış, babamla birlikte ağlaşan çocuklara piskevit arası lokum yapıp veriyoruz. Dut ağacının altınadaki taht’ta eski kumaşlardan dokunan kilime bağdaş kurup, yüzünden mutluluğu anlaşılan babam, bana uzun uzun bakarak, torun sahibi olacağı saniyeleri sabırsızlıkla bekler gibiydi. Elinin mahareti dillere destan Kara Fatma, usta elleri ile içeride kıvranıp, kuşlar gibi bağıran hanıma ilk doğumunu yaptırdığı, kesilen sesten anlaşılmıştı. Komşumuz hüsniye yenge, kapıyı aralayıp, müjdemi isterim, müjdemi isterim! diye bağırınca, derin bir ohh çekiyorum! Babam boynunu uzatarak, oğlum sor bakalım, kız mı, erkek mi? Diye bağırıyor! Kızınız olduuu, diye ünlenen hüsniye yengeme sert sert bakıp, yüzünü ufka doğru çevirip, lahavle çekmeye başlıyor. </description>
<link>https://www.antoloji.com/perisan-ali-siiri/</link>
<guid>1962735</guid>
<pubDate>2014-02-03T12:09:00+03:00</pubDate>
<author>Haki Buhari</author>
</item>
 <item>
<title>Sokak Çocukları</title>
<description>Bakış Açısı-Deneme Hikayeler Evleri çamurdan yapılmış harçlarla, biriketlerin üst üste konularak yapıldığı, pencerelerinde kalın muşambaların cam olarak kullanıldığı, sahipsiz gecekondu mahallemizde, eski araba tekerlerini yarıştırıyor, kaytan ipliğe sararak var gücümüzle sert toprağa attığımız fırıldakları önce elimize, ardından da baş parmağımızla işaret parmağımız arasındaki çukura yerleştirerek, kimin fırıldağı daha fazla dönecek, yada at nalına çakılan mıhtan yapılan çivisi sert mi, sinek mi yarışması yaptığımız oyucaklarımız, bizim sokaktaki en mutlu ve keyf aldığımız günlerdi. Biraz daha büyüyünce, boş arsalarda önce kendi aramızda, sonra mahalle maçları yapmaya başladık, mahalle takımımızın formalarıda, binbirçeşit’ten aldığımızı kumaş boyası ile içerisine bol miktarda kaya tuzu atarak, annelerimizin görmediği boş bir alanda teneke kutularında kaynattığımız fanilalarımızdı. Farkında olmadan evde yıkanan çamaşırın içerisine atılan fanilaların, tüm çamaşıra boyasını bıraktığı ve ardından yediğimiz dayaklar! Ardından, canı çıkmayasıca seniii, gözü körolmayasıca! Gibi gün boyu bitmeyen annelerimizin bedduaları ile haftada bir gün, o da Pazar günü evin bahçesinde tahta parçaları ile kazanda ıstılan su hem çamaşır yıkamada, hem de bizim çimmemiz için kullanılır, yıkanan çamaşır sonrası, annelerimiz sırayla kolumuzdan çekiştire çekiştire banyoya sokar, çiçekli basmadan dikilmiş şalvarını çıkarır, uzun dizinin altına kadar uzanan patiska lastikli donuyla kalır ve elinde bakır tasla ılıştırdığı ilk suyu döktüğünde anneeee yandım diye bağırsakta, hiç tınmadan tahta gibi yeşil kalıplı sabunun köpüğü gözlerimizin içine dolar, huysuzlandıkça ya sabunla, ya da hamam tasıyla başımıza yavaşça vurarak, sıpa haftada bir çimiyon, kirin üstünde kurur diye elinde ördüğü hamam beziyle derimizi yüzercesine keseleyerek haftalık işkenceden kurtulmuş oluruz. Hele o karpit patlatma oyunumuz da neydi öyle! ! ! Evimizin yakınındaki Sanat Okulunun metal bölümüne ait hurdalıktan topladığımız küçük küçük karpitleri; boş bir arazi de elimizdeki konserve kutusunun boyunda açtığımız çukurlara su doldurup, içerisine birkaç parça karpit atarak hızla konserve kutusunu üzerine yerleştirip, etrafını da hava almayacak şekilde kapatır, kutunun kapalı kısmına önceden çiviyle açtığımız küçük delik üzerine uzun bir kamışın ucuna sardığımız kağıt veyahut bez parçasını kibrit ile tutuşturarak, kutunun etrafından hızla uzaklaşıp, ateşi kutunun üzerinde gezdiririz ve birkaç saniye sonra, müthiş bir patlama ile konserve kutumuz gökyüzüne doğru yükselir ve sevinç çığlıkları ile kutuyu havada takip eder, sonra da başımıza düşmesin diye kollardık. İçimizde bu işlere bulaşmayan, eşşek gibi ders çalışan, büyüyünce adam alacaklar da yok değildi. Ama bizde nerde o göz! Sinema kaçamakları, tekleme sigara alıp gizili gizli içmeler, eve hırsız gibi girip, ağzımızın kokusu anlaşılmasın diye çiğ soğanı ısırmak varken. </description>
<link>https://www.antoloji.com/sokak-cocuklari-93-siiri/</link>
<guid>1962733</guid>
<pubDate>2014-02-03T12:04:00+03:00</pubDate>
<author>Haki Buhari</author>
</item>
 <item>
<title>Ekmek Parası</title>
<description>Bakış Açısı-Deneme Hikayeler  Yağan yağmurdan sonra, gökyüzünde bulutların arasından süzülen güneş huzmesinin ardından gökkuşağı renk cümbüşü halinde bulutların arasında bir kaybolup, bir görünüyordu. Evimizin önünde çamurlu sokağımızda çelik çomak oynuyoruz ve gökkuşağının altından geçmemeye de özen gösteriyor, arkadaşlara da sakın geçme haa! Yoksa kız olursun diye, uyurıda da bulunuyorduk. Artık karnımız iyice acıkınca evlere koşarcasına dağılıp, karnımızı doyurmaya gidiyoruz. Yağ tenekelerinden yapılan evimizin çitindeki yazıları okuya, okuya hurdacıdan aldığımız boyasız paslı kapıdan havluya giriyorum. Evin kapısını daha açmadan içeriden boğuk ve iç çekerek bir ağlama sesi duyup, ne olup bittiğini anlamak için kulak kabartıyorum. Babam, ben üç yaşındayken inşatta amelelik yaparken üzerine düşen bir beton kalıbı ile hayatını kaybetmiş, annem ve benden iki yaş büyük ablamla biz öksüz, annem ise dul kalmış. İçerideki ağlayan ablam olduğunu konuşmaya başlayınca anlıyorum. Benim de babam olsaydı, bize de alırdı diyor, daha yüksek sesle iç çekme hıçkırıklara dönüşüyordu. Ben karnımın acıktığını unutmuş, sanki beni görecekler gibi yüzümü duvara saklayarak gözlerimden yaşların ağzıma doğru süzüldüğünü hissediyorum. Ablamın niçin ağladığını ise anlayınca, benim erkekçe sakladığım ağıtta sesini yükseltiyor ve içimi dayanılmaz bir hüzün kaplıyordu. Annem gündelikçi olarak evlere temizliğe gidiyor, bizi namusu ile büyüterek, okutup adam etmeyi vazife bilmişti. Annem şiddetli zatürresinden dolayı bir haftadır işi gidememiş ve son kuruşu da ilaç parasına gittiğinden, ekmek paramız bitmiş ve o gün evde yemek yapılamamış olduğunu anlıyorum. Okulda arkadaşları şalgamla simit yemişler, kardeşimin de canı çok çekmiş ve arkadaşları kız kardeşimle alay ederek sen de alsana kız diye kızdırmışlar. Hatta annen bizim bitlerimizi de temizler mi? diye dalga geçip gülmüşler! </description>
<link>https://www.antoloji.com/ekmek-parasi-22-siiri/</link>
<guid>1962731</guid>
<pubDate>2014-02-03T12:03:00+03:00</pubDate>
<author>Haki Buhari</author>
</item>
 <item>
<title>Köyün Akıllısı</title>
<description>Bakış Açısı-Deneme Hikayeler  Yurdumun her köşesinde bir divaneye rastlarsınız. Bunların zararlısı, zararsızı ve akıllısı olmak üzere bir çok şekilde kategorize edebiliriz. Sizlerle bu gün bir köyün akıllısından bahsedeceğim; Orta boylu, şişmanca, Lorel-Hardi’nin şişman olanı Hardi’ye neredeyse tıpatıp benzer, işin garibi onun da kafasında bir fötr şapkası vardır. Kendine münhasır sevimli tavır ve davranışları ile yılışıp, yanınıza sokulur, ama hiç tedirgin olmazsınız. Hatta aranızda bulunmasından keyf bile alırsınız. İlk işi bulunduğu ortamdaki gözüne kestirdiği mi desem, yoksa en sevdiği kişi mi  desem, onun kafasının ortasına bir öpücük kondurarak, “ilahi tatlı çocuk” diye yaklaşır ve bir sigara versene ile başlayan istek ve talepleri, ardı ardına gelmeye başlar, klasik gösterilerini size en komik haliyle bir usta mahareti ile sunmaya başlar. Yine güzel bir havada kalabalık bir ortamda usulca yaklaşıp, ilk seronomisini yaptıktan sonra, artık sıra şakalarına gelmiş ve çok ciddi bir şekilde “buynunda bişey var” diyerek seni burnunu ellemeye zorlar, şakayı bildiğimiz için önce naz yaparız, bu alınır, “küşeyim” diyerek kendini acındırır bir mimik sergiler. Tabii ısrarına dayanamayız ve elimizin, burnumuza değmesi ile birlikte, “boing” diye bir ses duyarsınız! Ve ardından “düştün mü çömeş” diyerek zafer kazanmış komutan edası ile sağına, soluna bakarak bizi tatlı bir tebessüme boğmayı başarır. </description>
<link>https://www.antoloji.com/koyun-akillisi-siiri/</link>
<guid>1962730</guid>
<pubDate>2014-02-03T12:02:00+03:00</pubDate>
<author>Haki Buhari</author>
</item>
 <item>
<title>Benim Memleketim</title>
<description>Bakış Açısı  Martıların sabah balıkçı teknelerinin ardından kanat çırpışları, şarkı terennümü gibi avaz avaz bağırışları ile yeni bir güne uyanan Akdeniz, körfezin serin sularında nafakasını çıkarıp, sabaha kadar mütevazi tekneleri ile rıhtıma yaklaşan yorgun ve uykusuz gözler, evlerinde kazasız belasız yavuklularını bekleyen kadınlar, hasreti gece çekip, sabahın bir an önce olmasını bekliyorlar. Aslında sabah çoktan olmuş, tan ağarmış, güneş kızıllığını denizin son ufkundan parıldatmaya başlamıştı bile. Ama bekleyen gözler, illaki sevgililerini sarı yağmurlukları ve gıcırtı çıkaran çizmeleriyle karşılarında göremeden sabahın olduğuna inanmıyorlardı. Memleketimin her köşesi, sabahın alacakaranlığında bu telaşı yaşıyor ve yeni bir güne, gelecek umudunu yitirmeden vira bismillah diyordu. Güzelliğini cömertçe sergileyen yurdum, çalışana bünyesinden kıskanmadan vermeye hazır, kucağını açmış bir anne şefkati ile bizleri doyurmaya devam ediyor. bir şarkının tüm enstrümanları ile sunuma hazır şefini beklediği gibi, nâmelerini hoş bir seda içerisinde gönlümüze ferahlık ve huzur vereceği anı yaşamak, çilekeş ülkemin insanlarına acı ve kederlerini unutturmaya hazır bekliyor. </description>
<link>https://www.antoloji.com/benim-memleketim-26-siiri/</link>
<guid>1962728</guid>
<pubDate>2014-02-03T12:00:00+03:00</pubDate>
<author>Haki Buhari</author>
</item>
 </channel>
</rss>
