<?xml version="1.0" encoding="UTF-8" ?>
<rss version="2.0" xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/">
<channel>
<title>Antoloji.Com - Şiir, Şair ve Edebiyat</title> <link>https://www.antoloji.com/</link>
<description>
Kültür Sanat Edebiyat Portalı. Türkçe şiir ve şair arşivi. Elbeyi Nazmi Eyyuboğlu Şiirleri
</description>
 <item>
<title>Vuslat</title>
<description>Hüzün, alnımıza düşürülmüş kadim bir hat;
bir iğne ucu kadar ince, bir ömür kadar derin…
Biz bu dünyaya göğsümüzde kırık bir ney ile geldik,
dokunduğumuz her bahar, avuçlarımızda hazana döndü.
Uzaklarda, adı huzur olan bir şehir vardı;
gözlerimizi kapasak sesini duyacağımız,
yollarını içimizden geçirdiğimiz…
Ne var ki yollar,
insanın kaderine dikilmiş dağlar gibiydi.

Biz sevmeyi ibadet, yanmayı adak bildik;
her gece ömrümüzden bir yaprak düştü zamana.
Yıldızlar suskunluğumuza, gök gürültüleri ahımıza şahitti.
Gidenlerin ardından içimize gömdüğümüz dualarla
kaç kez sarıldık kendi yalnızlığımıza,
kaç kez bir sığınak aradık
kapıları çoktan unutulmuş sokaklarda.

Zaman, ruhumuzun bileğine vurulmuş paslı bir pranga;
gölgemiz yoruldu adımlarımızı takip etmekten.
Her ayna, yüzümüzde unutulmuş bir çocuğu uyandırdı;
bizse sönmüş ocakların külünde köz arayan dervişler gibi
kendi içimizin kör kuyularına
bir damla hakikat düşürmeye uğraştık.

Meğer gurbet, yalnızca uzak diyarlarda yaşamak değilmiş;
insanın kendi özünden düşmesiymiş.
Ne zaman batıdan doğuya bir rüzgâr esse,
içimde kadim bir kapı aralanır,
bir sızı yürür kalbimin en kuytu yerine.
Derim ki:
“Vuslat, belki de yârın sabah uykusundadır.”

Kim hakikaten sevdiyse,
göğsünde taşıdı bu dünyanın ağır ve mukaddes yükünü.
Gözlerinde biriken yaş, göklerden kalmış bir emanetti;
her damlasında biraz sabır, biraz teslimiyet,
biraz da henüz söylenmemiş dua vardı.

Gel ey gönlüm, bırak artık dünyanın yükünü;
her fani menzil, bir başka ayrılığın eşiğidir.
Bir avuç toprakta saklıdır bedenin hikâyesi,
bir tutam rüyada ömrün bütün aldanışı…
Biz bu hanın yolcuları, vakti ödünç konuklarıyız;
nice mevsim geçirdik, nice vedaya sustuk.
Şimdi anlıyoruz:
İnsan, kendinden eksildikçe Hakk’a yaklaşır.

Ne malın gölgesi kalır ardımızda,
ne de adımızı çağıran sesler;
bir ömür boyu kendimizden sakladığımız ne varsa
bir bir düşer üzerimizden.
Ve insan, en çok da son eşiğinde anlar:
Aradığı uzaklarda değil,
bütün ömrünce içinde taşıdığı hakikattedir.

Gökyüzü kapanır elbet bir gün üzerimize;
toprak, emanetini sessizce geri alır.
Lâkin ölüm, seven bir ruh için nihai ayrılık değil,
fani olandan bâki olana açılan son perdedir.

Ve biz…
Bütün mevsimlerini tüketmiş bir ömürden sonra,
bir sabah, hiçbir yolun uzak olmadığı yerde,
nefsin gürültüsünden sıyrılıp
Hakk’ın sükûtuna uyanırız. </description>
<link>https://www.antoloji.com/vuslat-609-siiri/</link>
<guid>3899583</guid>
<pubDate>2026-10-31T13:42:00+03:00</pubDate>
<author>Elbeyi Nazmi Eyyuboğlu</author>
</item>
 <item>
<title>Sevdanın Taşralı Limanları</title>
<description>Biz bu şehre ilk geldiğimizde cebimizde biletler değil, göğüs kafesimizde patlamaya hazır kaçak bir hatıra taşırdık.

Hayat dediğin, insanı en çok bilmediği limanlarda yaralayan, yine de dönüp aynı denize bakmaya mecbur bırakan tuhaf bir cinayettir.

Ceketimizin sol cebinde yıllanmış bir acı, sağ cebinde hiç gönderilmemiş, gururla katlanmış bir veda saklardık. Bilirdik; insan, en çok yarım bıraktığı hikâyelerin ve içine sığamadığı caddelerin toplamıdır.

İstanbul’dan kalkıp içimizin bozkırlarına vuran o tren sesini hatırlar mısın? Rüzgâr yüzümüze çarpar, geçmiş arkamızdan sessizce el sallardı.

Bir kahve fincanının dibinde biriken telve gibi çökerdi üzerimize yalnızlık; ağır, gösterişli ve tuhaf bir biçimde tanıdık.

Yolculuk dediğin, insanın kendi içindeki kalabalıktan kaçıp sonunda yine kendine çarpmasıdır.

Melekler bile sustu o gece; tramvay raylarına bıraktığımız yalanları birer birer ateşe verirken.
Zaman, ceplerimizde unutulmuş bir avuç şeker gibi eriyor, parmaklarımızda geçmişin yapışkan tadını bırakıyordu.

Roma’nın antik taşlarında yürürken bile aklımız, yoksul mahallemizin tuğla duvarlarına kazınmış yoksul aşklardaydı.

Büyük hayaller kurduk, küçük evlere sığmaya çalıştık. Sığamadıkça göğüs kafesimizi genişlettik; meğer insanın kalbi, bazen dünyadan daha büyükmüş.

Her gidiş, geri dönmenin en cesur ve en acemice biçimiydi. Bunu sen de biliyordun, değil mi?

Hadi, şimdi çözelim dizginleri; atlar özgürce koşsun bu coğrafyanın en sert, en şefkatli yokuşlarında.

Duygu turu dedikleri, ruhun aşk iklimlerinde mevsimden mevsime savrulması, sevdanın en tenha sokaklarında kaybolup sadakatin kadim limanlarına sığınmasıdır.

Her duygu bir başka memleket, her dokunuş başka bir coğrafya; biz bütün yolları kalbimizde yürüdük, bütün gurbetleri birbirimizin gözlerinde yaşadık..

Biz o odaların hepsini ezbere biliriz. Bazıları hâlâ kilitli, bazılarının duvarlarında eski bir çocukluğun gölgesi; bazılarında ise senin kahkahan asılı.

Kalk sevgilim, biletleri yaktık artık.

Bundan sonra hangi rüzgâr savurursa savursun bizi, orası hem ilk hem son memleketimiz olsun.

İnsan ait olduğu memleketi gönlüne yerleştiği insanın coğrafyasında bulur. </description>
<link>https://www.antoloji.com/sevdanin-tasrali-limanlari-siiri/</link>
<guid>3899512</guid>
<pubDate>2026-10-31T11:14:00+03:00</pubDate>
<author>Elbeyi Nazmi Eyyuboğlu</author>
</item>
 <item>
<title>Ruhun Coğrafyası</title>
<description>Bir akşamüstü yorgunluğudur kalbimdeki,
evler de unutur sanki insanları..
Bacalardan tütmeyen o eski hüzün,
bir çay bardağında demlenir sessizliğimiz..
Kimsesizliğin adını kim koydu bilmem.

Yollar uzar, biz yürürüz menzilsiz.
Gökyüzünde bir bulut, yerde bir yara,
hangi kapıyı çalsak içeride hazan..
Kelimeler yetmez olur içimizdeki dilsiz acıya,
bir gülüş saklarız en derinimize, utangaç ve yarım..

Hadi gidelim buradan diyen bir ses,
ama ayaklarımız prangalı toprağa,
biz ki bu dünyanın gurbetçisiyiz hep.
Bir kuş ölür, göğün atlası daralır,
ve biz kalırız, eksilen yanımızla dünyada..

Balkonlarda unutulmuş çamaşırlar gibi,
sararıp durur ömrümüzün kuytusu.
Bir zarf açılır, içinden acı çıkar,
göğsümüzün kafesinde çırpınan o kuş,
biliriz, hangi dağın ardında kalmıştır yurdumuz..

Çocukluk fotoğraflarına saklanır şimdi,
kalbimizin en el değmemiş sevinci.
Bir mendil sallar gibidir uzaktan geçen zaman,
kimseye söyleyemeyiz içimizdeki yangını,
tenimiz tenimize gurbet, ruhumuz sürgün..

Ey zarafeti unutulmuş dünyanın yolcusu,
topla masumiyetin kırık dökük taşlarını,
belki gök açılır, belki bir erguvan dalı,
dokunur yorgun ve nasırlı ruhumuza..
ve birden başlar içimizdeki asil ve derin susku. </description>
<link>https://www.antoloji.com/ruhun-cografyasi-siiri/</link>
<guid>3899075</guid>
<pubDate>2026-10-30T12:47:00+03:00</pubDate>
<author>Elbeyi Nazmi Eyyuboğlu</author>
</item>
 <item>
<title>Geçmişin Son Harfleri</title>
<description>Ayazın kuytusunda bileylenen sokakların, camlarında unuttum nefesinin buğusunu; oysa sen, kabuk bağlamaya yeltenen bir sızıydın göğüs kafesimde, ve hiç sezmedin; bir adı ömür kılmak adına, hangi tanyerlerini üşüttüğümü ellerimde.  </description>
<link>https://www.antoloji.com/gemisin-son-harfleri-siiri/</link>
<guid>3896890</guid>
<pubDate>2026-10-25T09:08:00+03:00</pubDate>
<author>Elbeyi Nazmi Eyyuboğlu</author>
</item>
 <item>
<title>Eski Bir Fotoğrafın Arkasında</title>
<description>Şimdi seni anmak, Şehirler arası bir otobüste cam kenarına oturmak gibi bir şey... Dışarıda akıp giden manzaraya dalıp, aslında içeride, kendi iç sesinde boğulmak. Hani derler ya "zaman her şeyin ilacıdır..”  </description>
<link>https://www.antoloji.com/eski-bir-fotografin-arkasinda-siiri/</link>
<guid>3896804</guid>
<pubDate>2026-10-25T00:11:00+03:00</pubDate>
<author>Elbeyi Nazmi Eyyuboğlu</author>
</item>
 <item>
<title>Göğsümdeki Boşluk</title>
<description>Bir hakikat tüttü içimde,  bütün yalanların genzini yakan. Biz yaşamak derdik buna; onur adında bir zırhla gezer, gizlendiğimiz kuyularda meğer kendi yokluğumuzu deşerdik. Derken çekildi perde, </description>
<link>https://www.antoloji.com/gogsumdeki-bosluk-siiri/</link>
<guid>3896143</guid>
<pubDate>2026-10-23T13:39:00+03:00</pubDate>
<author>Elbeyi Nazmi Eyyuboğlu</author>
</item>
 <item>
<title>Aşkın Yedi Eşiği</title>
<description>AŞKIN YEDİ EŞİĞİ  Seni düşünmek; derin kuyu karanlığından gözlerinle su çekmek, çektiğim her damlada yeniden tutuşmak. Ben, dilleri susmuş bir çağın kimsesiz sürgünü; </description>
<link>https://www.antoloji.com/askin-yedi-esigi-siiri/</link>
<guid>3895252</guid>
<pubDate>2026-10-20T23:18:00+03:00</pubDate>
<author>Elbeyi Nazmi Eyyuboğlu</author>
</item>
 <item>
<title>Toprağın Çığlığı</title>
<description>Bostancı başlarının uyuduğu, Payitaht’ın içli gecelerinde, bir hokka devrildi sadaret masasında; mürekkebi Ege’nin mavisine karışan sararmış kâğıtlar, "taş parçası" dedi bin yıllık tanrıların kaburgasına. Mecid’in mühürdar eli, yetim bıraktı coğrafyayı; birkaç kuruşluk borç kâğıdına, </description>
<link>https://www.antoloji.com/topragin-cigligi-3-siiri/</link>
<guid>3895196</guid>
<pubDate>2026-10-20T21:53:00+03:00</pubDate>
<author>Elbeyi Nazmi Eyyuboğlu</author>
</item>
 <item>
<title>Zulmet</title>
<description> Rüzgâr tersine döndü Mescid-i Aksâ üzerinde. Tarih, peygamber kanına susamış zalimlerin ayak sesleriyle sarsıldı. Yahya şehit düştü bir hükümdarın hevesinde, iftiranın zehirli okları Zekeriya’nın göğsüne doğruldu. Yıllarca ahşabı yontan, tahtayı terbiye eden bir marangozdu o; Elleri kıymık kokan, rendenin sesini zikir bilen bir peygamber… Kavmin zulmünden kaçarken çölün uğultusunda, </description>
<link>https://www.antoloji.com/zulmet-16-siiri/</link>
<guid>3894530</guid>
<pubDate>2026-10-19T15:46:00+03:00</pubDate>
<author>Elbeyi Nazmi Eyyuboğlu</author>
</item>
 <item>
<title>Sevgi Sürgünü</title>
<description>Gülün suçuydu kızarmak, babanın gözünden sızan o ilk ışıktan beri. Bir bakış ki; toprağın göğe kıskançlığı, kardeş ellerinde bilenmiş bir kuytu... Seni bir çukura itmediler “kutlu çocuk;” seni kendi yankılarına gömdüler. </description>
<link>https://www.antoloji.com/sevgi-surgunu-siiri/</link>
<guid>3893952</guid>
<pubDate>2026-10-18T14:04:00+03:00</pubDate>
<author>Elbeyi Nazmi Eyyuboğlu</author>
</item>
 <item>
<title>Sakin Saray</title>
<description>Geceye mermerden bir suskunluk oyarım, dilimdeki zehri şifanın potasında eritip. Öfke, kınından o kılıcı çektiğinde ben, kadifenin merhametine sığınırım. Bilirim; tohumu çatlatan fırtınanın kırbacı değil, toprağın alnında eriyen o serin yağmurdur. </description>
<link>https://www.antoloji.com/sakin-saray-siiri/</link>
<guid>3893902</guid>
<pubDate>2026-10-18T09:31:00+03:00</pubDate>
<author>Elbeyi Nazmi Eyyuboğlu</author>
</item>
 <item>
<title>Bazı Vedalar Hiç Edilmez</title>
<description>Kırılan sesinin yankısı hâlâ içimin odalarında; ışığı söndürülmüş bir gecede unutulmuş gölgeler gibiyiz. Biz ki, süslü cümlelerin kondurmaya kıyamadığı nokta, hiç söylenmemiş bir vedanın göğsümüzde büyüttüğü susuşuz.  Sen, gidişini adımlarına sığdıran bir mülteci; </description>
<link>https://www.antoloji.com/bazi-vedalar-hic-edilmez-siiri/</link>
<guid>3893496</guid>
<pubDate>2026-10-17T04:24:00+03:00</pubDate>
<author>Elbeyi Nazmi Eyyuboğlu</author>
</item>
 <item>
<title>Mermer Taş</title>
<description>Gökyüzünün eğimi kırılır fısıltısız bir ihtilalle,  gövdesine güvenen gölgeler kendi köklerine devrilir. Pusulanın ibresi içine çekilir bir pus ortasında, sığınak sandığın kıyılar yutar kendi dalgalarını. Başka bir iklimin haritasında boğulur o tanıdık nida, kendi kuyusuna tırmanan bir su gibi çaresizdir gidişler. Gözünün değdiği yerde başlayan yangın, yalnızca düştüğü yeri kül eder. </description>
<link>https://www.antoloji.com/mermer-tas-2-siiri/</link>
<guid>3890397</guid>
<pubDate>2026-10-09T18:31:00+03:00</pubDate>
<author>Elbeyi Nazmi Eyyuboğlu</author>
</item>
 <item>
<title>Adın Kalbimin Tam Ortasında</title>
<description>Sokak lambasının sarı sıcağında yıkanan suretin,  gecenin göğsüne nakşedilen bir tılsım gibidir; şehrin o kaba uğultusu birdenbire bıçak gibi kesilir ve ruhum sadece senin frekansına kilitlenen bir münzeviye dönüşür. Şu an zihnimin yekpare mülkünün mutlak hâkimi sensin. Bakışlarımın değdiği her girinti, fırlatıldığı her sağır duvar, senin varlığınla yankılanan birer aynadan ibaret. Zaman, parmaklarımın arasından kayıp giden ince bir kum tanesiyken ben, mevcudiyetinin o sarsılmaz merkezinde bir milim dahi sapmadan sabitleniyorum. </description>
<link>https://www.antoloji.com/adin-kalbimin-tam-ortasinda-siiri/</link>
<guid>3889402</guid>
<pubDate>2026-10-07T12:08:00+03:00</pubDate>
<author>Elbeyi Nazmi Eyyuboğlu</author>
</item>
 <item>
<title>Güneşten Çalınan Fidanlar</title>
<description>Sessizce çekilen bir kapının ardından kalır dünyanın en uzun bekleyişi.  Bir adımla eksilir sokak, bir gölge düşer kaldırımların akışına ve orada kesilir adımların ritmi. Yarım kalmış bir çay bardağı soğur masada, sahibini bekleyen bir hırka hapseder kokuyu. Zaman, odanın ortasına çökertilmiş dev bir taştır artık; ne yana dönülse ona çarpar bakışlar.  Bir kentin belleği ne kadar su alabilir içine? </description>
<link>https://www.antoloji.com/gunesten-calinan-fidanlar-siiri/</link>
<guid>3888833</guid>
<pubDate>2026-10-05T21:52:00+03:00</pubDate>
<author>Elbeyi Nazmi Eyyuboğlu</author>
</item>
 <item>
<title>Acıyı İnceltip Şiir Yaptım</title>
<description>Dedim ki;  belki dokunur parmak uçların bu cam kırığı harflere. Bir terzi gibi biçtim geceyi.. Karanlığı teyelleyip göğsüme basarak büyüttüm seni. Ben senin adını, koca bir ömrün alnına sürülmüş Vazgeçilmez bir yemin saymıştım. </description>
<link>https://www.antoloji.com/aciyi-inceltip-siir-yaptim-siiri/</link>
<guid>3888302</guid>
<pubDate>2026-10-04T18:03:00+03:00</pubDate>
<author>Elbeyi Nazmi Eyyuboğlu</author>
</item>
 <item>
<title>Kaldırım Rapsodisi</title>
<description>Söyleme lan!  Bana öyle cilalı laflardan, pazarlık kokan sevdalardan bahsetme! Benim gökyüzümün çivisi çoktan söküldü, yıldızlar birer dikiş iğnesi gibi batıyor geceye, diktikçe sökülüyor içimdeki o kör yetim, diktikçe kanıyor parmaklarım! </description>
<link>https://www.antoloji.com/kaldirim-rapsodisi-siiri/</link>
<guid>3885260</guid>
<pubDate>2026-09-26T17:27:00+03:00</pubDate>
<author>Elbeyi Nazmi Eyyuboğlu</author>
</item>
 <item>
<title>Geleceğin Omuzlarındaki Yük</title>
<description>Kuru bir rüzgâr esiyor tahta sıraların arasından; ahşabın gözeneklerine sızmış mürekkep kokusu…  Gökten süzülerek düşen masum yıldızlar, bir caninin elindeki soğuk metalde söndürülen lekesiz ömürler.  </description>
<link>https://www.antoloji.com/gelecegin-omuzlarindaki-yuk-siiri/</link>
<guid>3884473</guid>
<pubDate>2026-09-24T12:30:00+03:00</pubDate>
<author>Elbeyi Nazmi Eyyuboğlu</author>
</item>
 <item>
<title>Aynı Ruhun İki Yarısı</title>
<description>Toprağa düşmeden önce toprağa karışmış bir kalbin,  kendi yangınından çıkardığı saf duman bu... Her sözün, giden ile kalan arasında savrulan tozlu bir rüzgâr. Ve bir aksilik olmazsa... sensiz öleceğim. Avuçlarımda biriktirdiğim dualar bu kadar ağır gelmeseydi eğer, bir nefeslik mesafede kaybolup gitmezdi sesim. </description>
<link>https://www.antoloji.com/ayni-ruhun-iki-yarisi-siiri/</link>
<guid>3881344</guid>
<pubDate>2026-09-15T22:43:00+03:00</pubDate>
<author>Elbeyi Nazmi Eyyuboğlu</author>
</item>
 <item>
<title>Oysa Uyanmak Gerek</title>
<description>Mühürlü kâğıtların gölgesinde kıyılan o örtük infaz, kireç kokan dört duvarın sağır kucağında başlar. Bir neslin gençliği, gözleri fermanlı, usulca silinir aynalardan.  Sıkışıp kaldığı ahşap çerçevenin içinden </description>
<link>https://www.antoloji.com/oysa-uyanmak-gerek-siiri/</link>
<guid>3877231</guid>
<pubDate>2026-09-06T08:20:00+03:00</pubDate>
<author>Elbeyi Nazmi Eyyuboğlu</author>
</item>
 </channel>
</rss>
