<?xml version="1.0" encoding="UTF-8" ?>
<rss version="2.0" xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/">
<channel>
<title>Antoloji.Com - Şiir, Şair ve Edebiyat</title> <link>https://www.antoloji.com/</link>
<description>
Kültür Sanat Edebiyat Portalı. Türkçe şiir ve şair arşivi. Derya Meng&#252;ll&#252;oğlu Şiirleri
</description>
 <item>
<title>Yetmiyor</title>
<description>Yetmiyor anlatmak seni sayfalarca.  Yaşamak varken seni doyurmuyor, Em olan hayalinden içmek kana kana. Dişlerinin arasında takılıp kalan Siyah leke ben olayım, bırak öyle kalayım... Sen kokan bir çiçek olayım dağlarda </description>
<link>https://www.antoloji.com/yetmiyor-56-siiri/</link>
<guid>1172763</guid>
<pubDate>2009-05-04T15:15:00+03:00</pubDate>
<author>Derya Mengüllüoğlu</author>
</item>
 <item>
<title>Soru</title>
<description>Ürkek soluğunu bırakıp üzerime  Soruyorsun “nesin sen böyle? ” Yüreğinden dökülen mısrayım. Nefesinin rengine boyanan, Pencere üzerinde genişleyen Buğuyum… </description>
<link>https://www.antoloji.com/soru-136-siiri/</link>
<guid>1159341</guid>
<pubDate>2009-04-10T18:53:00+03:00</pubDate>
<author>Derya Mengüllüoğlu</author>
</item>
 <item>
<title>Göç</title>
<description>Göçmem gerek bu gece kendimden  Henüz tenim, kurak çöle dönmeden. Bedenimde sokaklar mühürlenmeden. Nefesin sabah esintisi gibi dolanırken Yangınlarla tutuşmuş bozkırlarımda, Delice yanan şu gecenin aydınlığında </description>
<link>https://www.antoloji.com/goc-138-siiri/</link>
<guid>1159340</guid>
<pubDate>2009-04-10T18:52:00+03:00</pubDate>
<author>Derya Mengüllüoğlu</author>
</item>
 <item>
<title>Son (uz)</title>
<description>Şehrin ışıklarını seyredelim seninle  Bir gece oturup o yalçın, yalnız tepede. Ayrılık vakti erişmeden, beklemedeyken Henüz bize ayrılan sancılı zaman, İmgelerimiz tutuşsun dağ başında Birbirimizin ateşiyle tüten nefesimizle. </description>
<link>https://www.antoloji.com/son-uz-siiri/</link>
<guid>1153030</guid>
<pubDate>2009-03-29T22:44:00+03:00</pubDate>
<author>Derya Mengüllüoğlu</author>
</item>
 <item>
<title>Uyurken Öldüm</title>
<description>Uyurken öldüm, toprağına gömdüler beni Kurbandım, yaşam adamıştı beni uğruna. Gözlerinin bilenmiş kılıcıyla kestiler başımı Sadaka verdiler yüreğimi yoksul denize.  Ne ağlayan vardı, ne ağıt yakan üstümde. </description>
<link>https://www.antoloji.com/uyurken-oldum-siiri/</link>
<guid>1143738</guid>
<pubDate>2009-03-15T12:47:00+03:00</pubDate>
<author>Derya Mengüllüoğlu</author>
</item>
 <item>
<title>Resim</title>
<description>Karşımda resmin, oturuyorum  yüzünün kıyısında, sana karşı. Okunmamış bir kitapsın belki Gözlerimle tarıyorum kapağını Esmer, açılmamış ve tozlu… Kimbilir hangi el kaldırdı seni, </description>
<link>https://www.antoloji.com/resim-167-siiri/</link>
<guid>1138516</guid>
<pubDate>2009-03-07T21:51:00+03:00</pubDate>
<author>Derya Mengüllüoğlu</author>
</item>
 <item>
<title>Güneş</title>
<description>Öğle sonrasında beyaz perdesini Yavaşça aralayan bir dolunay Denizin dibinden doğan güneş… </description>
<link>https://www.antoloji.com/gunes-156-siiri/</link>
<guid>1138433</guid>
<pubDate>2009-03-07T20:09:00+03:00</pubDate>
<author>Derya Mengüllüoğlu</author>
</item>
 <item>
<title>Hikaye</title>
<description>-I-  Dağların kızıydı, yitikti Seherde vuruldu, gördü Dünyanın büyüklüğünü.  Düşündü durdu esrarını. </description>
<link>https://www.antoloji.com/hikaye-79-siiri/</link>
<guid>1137560</guid>
<pubDate>2009-03-06T17:08:00+03:00</pubDate>
<author>Derya Mengüllüoğlu</author>
</item>
 <item>
<title>Bir Dizelik Aşk</title>
<description>Dört mevsimlik ömrün vardı senin İlkbahar yaz, sonbahar kış. Bitti şimdi…  Bir dizelik yitik aşkın vardı senin Yazsan tükenirdi. </description>
<link>https://www.antoloji.com/bir-dizelik-ask-siiri/</link>
<guid>1135630</guid>
<pubDate>2009-03-03T22:34:00+03:00</pubDate>
<author>Derya Mengüllüoğlu</author>
</item>
 <item>
<title>Şiirlerde Susalım</title>
<description>Şiirlerde susalım  hiç konuşmayalım… Her harf bir şehir olsun biçsin aramızdaki uzaklığı. Her nokta hasretim, her sözcük sana uzanan </description>
<link>https://www.antoloji.com/siirlerde-susalim-siiri/</link>
<guid>1134309</guid>
<pubDate>2009-03-01T22:50:00+03:00</pubDate>
<author>Derya Mengüllüoğlu</author>
</item>
 <item>
<title>Sen...</title>
<description>Kuşların diline düşmüş eski bir söylencesin. Yüreğimin tellerinde gezinen kederli nağmesin. Avuç içlerimde dolanan yollardan birindesin. Ayın koynunda uyuya kalan dilsiz bir düşsün.  Eksik dişleriyle gülümseyen asırlık ninemsin, </description>
<link>https://www.antoloji.com/sen-1956-siiri/</link>
<guid>1133411</guid>
<pubDate>2009-02-28T21:23:00+03:00</pubDate>
<author>Derya Mengüllüoğlu</author>
</item>
 <item>
<title>Kırlangıç Sevinci</title>
<description>Bugün pazar, Azar azar dağıtıyor kendini yurduma. Bugün kış, soğuk bir şubat günü. Bir ufak anın içindeyim Büyüdükçe büyüyor, zaman oluyur. İçimde denizler taşıyor. </description>
<link>https://www.antoloji.com/kirlangic-sevinci-siiri/</link>
<guid>1132682</guid>
<pubDate>2009-02-27T22:57:00+03:00</pubDate>
<author>Derya Mengüllüoğlu</author>
</item>
 <item>
<title>Günce</title>
<description>Yürürken yaşamıyor gibiyim adımlarımı sonsuz uzanan hiçliğin içinde atar gibiyim. İnsanlara görünmüyor gibiyim, insanlar görmüyor gibi beni. Yokluk bende tanımlıymış gibi, yokluğu tanımlayan tüm kelimeler bir uzvummuş gibi.. Tanrı yalnızca bir sesin uçurumlarda yaptığı yankıymış gibi, koca bir yanılgıymış gibi. Zaman ise korkunç görünen sis..  Hiç yaşamıyor gibiyim, annemin karnında hiç çarpmamış gibi kalbim.. Kalbim… O kendini bilmez, sürgün edilmiş, kirli, gri sakallı yaşlı bilge... Kalbim.. O bana ihanet eden hain…  Tanrıların lanetleyip içime attığı karalar giymiş azap meleği.. Ve çoğu zaman da hüznün şehrinden kaçıp sevdanın şehrine yelken açan tek gözlü korsan.. Ki, gemisinde getirdiği hüzün incilerini sevdanın toprağına dağıtır canhıraş acı çığlıklarla. Kalbim… İsyan edip çıplak yamaçlarda savrulan ve kaydı dünyanın kara kaplı koca defterine geçmemiş olan bir gerilla... Hiç olmadık bir vakitte yakar ateşini dağ başlarında ve atar kendini hiçliğin boşluğuna. Cesedini, son umudunu da tanrılara satmak üzere olan bir kartal alır, diriltir yavrularının karnında.  Zamanın en sararmış, en eski güncesinin bir sayfasındaymışım gibi... Düşmanına saplanmayı bekleyen keskin bir kılıcın üzerindeki kan lekesiymişim gibi, soluk soluğa kalmış cengaver bir atın yelesinde dolaşan çöl tozuymuşum gibi.. Kalbim ise atın dizginlerini elinde tutan kara peçeli savaşçı ve kimliğinden sıyrıldığı vakitlerde atın ayağındaki nal… Zaman güncesini birkaç asır daha geriye çevirdiğinde uzun ince, derisi çekilmiş elleriyle kıllı yaratıkların gözündeki çiğ damlası oluyor kalbim. Ciğeri oyulmuş kayaların sert tenine taşın soğukluğuyla çizilmiş resim oluveriyorum ben de.. Ki, çığırtkan dili oluyorum o vakit mağara adamlarının… Kan kırmızı dillerinde akmak için çırpınıp duran anlamsızlıkların adlandırılmış heyecanı oluyorum… Her çizgide biraz daha tamamlanıyorum ve her çizgide biraz daha ulaştırıyorum onları zamanın güncesindeki ak sayfalara..Onlar beyaz gecelere yaklaştıklarını sandıkça ben yitiyorum bir nebze.. Kalemine takılan bir engel, kalemini yolundan şaşırtan kötü sıfatı oluyorum zamanın, beyaz geceleri beyaz kılmak adına, kıllı mağara adamlarının umutlarını yakmamak adına… Ve zamanın güncesinde sayfalar ilerleyip asır oldukça her asır beni içinde taşıyor sır diye. Zaman yüzündeki kırışıklığı belli eden bir gülümsemeyle çevirirken sayfaları güncenin bir yerinde kalmış bir insan lekesine takılıyorum. Kalbim, sesi vadileri yaran bir çingene oluyor, kırmızı gül takıyor saçlarına ve çıkıyor meydanlara. Bedenini ağzı şarap kokan meyhane şairlerine satıyor geceleri… Kendi rengindeki kırmızı bir elmayı ısırıyor gün batımında kokusu cezp ediyor zamanı ve çekip alıyor beni insan lekesinin içinden… Kocaman, irinli bir leke gibi duruyor insan bundan sonraki sayfalarda ve gittikçe büyüyor, sarıp sarmalıyor zehriyle zamanın güncesini. Kelimeler çırpındıkça, zamanın elleri titrek bir mum alevi gibi geziniyor sayfalarda. Meydan okuyor zamana ve güncenin içinde yüzen beceriksiz kelimelere. “Nedir seni böylesine gizemli ve anlamsız kılan? ”diye soruyor insan lekesi zamana. “Hükmün ne vakte kadar sürecek böyle, ne vakte kadar nefessiz kalacağız, saniyelerin boğazımızı tıkayacak! ? ” Zaman duruyor o vakit, elleri durup düşünüyor, beyni, kalbi… Gözleri küflenmiş yüreğime takılıyor, bir derin ah çekiyor. “Siz hep beni yaşadınız, hep koştunuz, hesapladınız. Gün geldi sevdiniz çabuk dediniz gün geldi sövdünüz yeter olsun dur dediniz. Belki benim hükmümü giyinmiştiniz zor geliyordu size akmaktan yorulmayan, sonu olmayan bir nehirde kürek çekmek. Ve benim sonsuzluğumda ayarlı bir dilimin kahramanıydınız.. Ben bir saatin durmadan dönen akrebiydim sürekli dönüyordum siz ise bir tik ya da tak sesiydiniz tükenip gidiyordunuz sonra.. Ve sırada bekleyenler vardı gelip geçiyorlardı içimden. Siz beni tükettiniz, güzelliğimi sattınız soylu zamanlar çaldınız kendinize. Siz anlamlar yüklediniz kendinize ve bana.. Ben ise hep boşlukta kaldım bilmedim kendimi çünkü hiç de kendimden sıyrılıp kendimi dışarıdan seyredemedim. Ben hep kendimle birlikte bir hiçliğin içindeydim.. Ben hiç yaşamadım, adımı bilmedim.. Siz zaman dediniz akıp durdum akmak nedir bilmiyorum. Zaman nedir bilmiyorum.. Köleyim bu evrende ve kölelikten kurtulmayı düşlüyorum. Bir kurbağa benim içimde benimle birlikte onu saldım aranıza anlattı durdu beni. Aktım durdum. Hiç yaşamadım ben yaşanıp tüketildim yalnızca…” Zaman sönmek üzere olan bir mum aleviyken gözleri yaşla doluyor, hiç dillenmeyen dili dillenirken yaşlar akıyor birer birer ve sönmeye başlıyor. Ben, zamanın içindeki kurbağa… Güncenin silik kısımlarına doğru koşuyorum. Hiçliğin karanlık dehlizlerine bırakıyorum kendimi, yüreğim ise zamanın meşale gibi dikildiği ve kendisinin erittiği mum oluyor.. Sesim kaybolurken aynı notada kalbim eriyor, zaman yaşlarının yağmuru altında sönüyor… İnsan lekesi ise, Tanrı’ya sunulmuş olan güncenin sayfalarında ve Tanrı’nın en sevdiği oyuncağı olan dünyanın tarihinde, kara bir leke olarak kalma hükmünü giyiniyor… </description>
<link>https://www.antoloji.com/gunce-19-siiri/</link>
<guid>1130358</guid>
<pubDate>2009-02-23T23:13:00+03:00</pubDate>
<author>Derya Mengüllüoğlu</author>
</item>
 <item>
<title>Devr-i Sen</title>
<description>Sonlar yoktur, sorular yok. Sen nedensiz içimde büyüttüğüm, Etrafında semazen gibi döndüğüm… Sonlar tükenir, sorular hiçliğe bürünür Sen mevla olup görününce gönlüme. Bir ses duyarım uzaklardan </description>
<link>https://www.antoloji.com/devr-i-sen-siiri/</link>
<guid>1128484</guid>
<pubDate>2009-02-21T00:59:00+03:00</pubDate>
<author>Derya Mengüllüoğlu</author>
</item>
 <item>
<title>Zeytinli Poğaça</title>
<description>Ne zaman bir çay demlesem öykü kıvamında,  Ne zaman açsam kalbimi sabahın rüzgarına, Andım seni zeytinli poğaçanın kokusunda. Tadını aldı damağım, seni gördüm Kahvaltı masamda, karşımda... Bir bahar sabahı, bir akdeniz rüzgarı, </description>
<link>https://www.antoloji.com/zeytinli-pogaca-siiri/</link>
<guid>1124838</guid>
<pubDate>2009-02-16T22:58:00+03:00</pubDate>
<author>Derya Mengüllüoğlu</author>
</item>
 <item>
<title>Oyun</title>
<description>Bir oyun oynayalım seninle. Ben burada, sen orada seyredelim gökyüzünü. Sen güneş ol aydınlat gündüzümü, Ben ay olayım yakayım geceni.  Bir masal anlatalım çocuklara. </description>
<link>https://www.antoloji.com/oyun-240-siiri/</link>
<guid>1122947</guid>
<pubDate>2009-02-14T21:23:00+03:00</pubDate>
<author>Derya Mengüllüoğlu</author>
</item>
 <item>
<title>Tarih</title>
<description>Yürüyordu yollarda hiç durmadan. Ve yürüyecekti daha soluklanmadan. Soyunu, dilini bilmeyecekti hiçbir zaman, Katıp içine varlığı ve yokluğu, Sunacaktı Tanrı’ya boğulacağı bir umman. Diyeceklerdi sanına tarih! </description>
<link>https://www.antoloji.com/tarih-36-siiri/</link>
<guid>1122785</guid>
<pubDate>2009-02-14T15:52:00+03:00</pubDate>
<author>Derya Mengüllüoğlu</author>
</item>
 <item>
<title>Denize karşı kestane satan çocuk</title>
<description>Denize karşı kestane satan çocuk. Uzat bana yüreğinin ellerini sisleri aralayan gözlerinle. Ellerin kestane kokuyor, gözlerin deniz tütüyor buram buram. Denize karşı kestane satan çocuk. </description>
<link>https://www.antoloji.com/denize-karsi-kestane-satan-cocuk-siiri/</link>
<guid>1119862</guid>
<pubDate>2009-02-10T17:06:00+03:00</pubDate>
<author>Derya Mengüllüoğlu</author>
</item>
 <item>
<title>Küllenen Mektup</title>
<description>Seni hiç tanımasaydım diyorum, hiç duymasaydım sesini yahut düşünmeseydim gözlerindeki denizi... Bir şeyler eksik kalır mıydı hayatımda..? Mesela kuşlar hep bir ses daha eksik mi öterdi. Şarkılar hep biraz daha eskiten mi olurdu..? Seni hiç tanımasaydım diyorum, varlığından bihaber olsaydım diyorum… Ne olurdu o vakit! Kalemim yazmaz mı olurdu, söylenceler hep kendi kimliklerinde mahkum olarak mı kalırdı, dillenmez mi olurdu türküler, şiirler esrik mi kalırdı, boynu mu bükülürdü martıların..?  Seni tanımasaydım, gökyüzü kendini benden esirger miydi, bizden esirger miydi? Gökkuşağının sekizinci rengi oluşmaz mıydı hiç ve zaman hep böyle zavallı, ak sakallı mı kalırdı. Ve biz hep onun o buruş buruş azimli elleri altında, katran sarısı kataraktlı gözlerinin yorgun, bezmiş ışığı altında mı yaşardık.. İçimizdeki sevdayı uçurtmalara nakşedip bırakamaz mıydık yoksa..? Seni hiç bilmeseydim…Gökyüzüm olur muydun, gökyüzün olur muydum? . Aynı gökyüzünde, dolunayın ışığında yürür müydük ömrümüzün en uzun ama bir o kadar da en kısa yolunu seninle.. Seni tanımasaydım inanır mıydım tanrıya, yeniden konuşur muydum onunla? Hiç bilmesem de ama inansam da dünyanın her yerinde okunan duaların hep aynı olduğuna, okur muydum ben de yüzümü ona dönüp.. Özler miydim seni hiç konuşmadan, içimde saklar mıydım senin fesleğene sinmiş kokunu.. Sokaklarda oynar mıydım çocuklarla, öper miydim gözlerini bebeklerin içim kabararak ve bir bebeğin cennet kokusunu duyar mıydım üstümde.. Seni tanımasaydım diyorum sen gelip de bulmasaydın beni diyorum, yaşayabilir miydim bir gün daha…Gökyüzüne bakıp da her sabah, dağların ardında gizlenen eski bir köyde, güneş daha doğmadan, gün aydınlanınca gökyüzünün mavi ışığıyla, kalkıp yürür müydüm taşlı yollarda ve başım yukardayken.. Şükreder miydi dudaklarım ilk defa ve inanarak.. Susuzken dayar mıydım ağzımı dağlardan akan o buz gibi kutsal suya ve düşünür müydüm seni o yeşil sularda…Tarlalarda ekin toplar mıydım, toprağı işlerken toprağın kuraklıktan çatlamış dudaklarına yağmur olurken alnımdan akan ter, sevdan için emek verdiğimi hissedebilir miydim? . Yani sevdan için mücadele demek toprakta verilen emek demek olur muydu? . Annemin dizine dayarken başımı, annemin nasırlı elleri okşarken saçlarımı annemin yaralı nasırları senin yurduma diktiğin gül fidanı olur muydu hiç… Sen annem olur muydun? . Babam üvey annemin yasını tutarken, babamı affedip onu yüreğime kabul ederken sen bana güç verir miydin ve seni düşünerek ve aslında babamın sana şükran duyması gerekirken ben ona hak edilmemiş ve hiç anlamı doldurulmamış o sözcüğü söyler miydim? . Baba.. Sen babam olur muydun? . Seni hiç tanımasaydım diyorum… Sokaklarda yalnızlığı yanıma yoldaş bilip yürü müydüm onunla senden konuşarak sohbet eder miydim kıyıya vuran dalgalarla, martılardan haberini sorar mıydım? İstanbul bu denli güzel görünür müydü gözlerime, bu denli tedariksiz yalınayak koşar mıydım beni sana götürecek ilk trene? Ağustos ayında dama yatak serip uzanır mıydım yıldızların altına, sabaha dek seninle karşılıklı oturup gökyüzünde, yudumlar mıydım çayımı? Bahar yağmurlarında ahmakça ıslanır ve gülümseyebilir miydim telaşla yağmurdan kaçan insanlara.. Daha çok inanır mıydım efsanelere, masallara, fener ışığıyla haberleşen sevdalılara.. Seni hiç tanımasaydım diyorum zeytinli poğaçanın tadı bu kadar güzel olur muydu ve her tadımda adını heceler miydim, sazım bu denli güzel çalar mıydı parmaklarım bu denli âşık döner miydi semahını tellerin sahasında? Seni kendimden öte bulur muydum seninle hiç yürümesem de aynı yolları, hiç yemesem de seninle bir öğle yemeğini, oturup denize karşı seyredemesem de güneşin uyanışını ve selamlayışını dünyayı, adımlarının müziğiyle atamasam da şaşkın adımlarımı, cemre düşmüş yüzümü süremesem de yüzüne.. Deli gibi kıskansam da yüzüne bakan insanları, gözlerinin dokunduğu her mekanı seni bu denli korur muydum kendimden.. Sevdan direnir miydi akıp giden zamana karşı, hiç gelmeyen mektubunun yasıyla mahcup gözlerle bakar mıydı gözlerime postacılar.. Pullar, adresler, zarflar idam eder miydi kendini…Sen hiç olmasan da, sen hep kimliksiz meçhul dolaşsan da aynalarda görür müydüm yüzünü.. Bütün bir şehir senin suretini yansıtır mıydı? . Bütün deryalar şahlanıp da akar mıydı güneyden kuzeye.. Seni tanımasaydım diyorum yahut hiç bilmeseydim kendimin neresinde olurdum şimdi.. Hani şimdi sen gittin ya, hani aslında hiç olmadın ya, hani sen sevdamı dilenip de beni dillere düşürensin ya ve senin düşündü ya yaşamak için çırpındıklarımız.. Aslında sen hiç olmadın, sen hiç var olmadın.. Sen hep oralarda bir yerlerdeydin ve bir gün gelecektin.. İstanbul’un eski bir mahallesinde tek başına oturmuş bakıyordun gökyüzüne ben de güneyde bir dağ köyünde bakıyordum gökyüzüne.. Yıldız oldum aktım içine.. Ve sen içinde bir coşkun deniz duydun, ürperdin, gülümsedin hafiften.. Esmerliğine büründüm o vakit gözlerimdeki yeşil gözlerindeki yeşile karıştı yüzündeki çizgilere sığındım.. Yavaşça elini koydun yüreğinin üzerine ve baktın gökyüzüne.. Gökyüzün oldum ben.. ve dedin, hoş geldin gökyüzüm… Ve işte o zaman sona erdi öykümüz seninle… Seni hiç tanımasaydım diyorum… </description>
<link>https://www.antoloji.com/kullenen-mektup-siiri/</link>
<guid>1117056</guid>
<pubDate>2009-02-06T19:30:00+03:00</pubDate>
<author>Derya Mengüllüoğlu</author>
</item>
 <item>
<title>Mevsim Kadını</title>
<description>Kendi damlalarıyla boğulan  bir yağmurun altındayım şimdi. Senden uzak iklimlerde, senin düşünle birlikteyim. Dağlarımdayım. Soğuk dağ rüzgârlarında </description>
<link>https://www.antoloji.com/mevsim-kadini-siiri/</link>
<guid>1116502</guid>
<pubDate>2009-02-05T23:12:00+03:00</pubDate>
<author>Derya Mengüllüoğlu</author>
</item>
 </channel>
</rss>
