<?xml version="1.0" encoding="UTF-8" ?>
<rss version="2.0" xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/">
<channel>
<title>Antoloji.Com - Şiir, Şair ve Edebiyat</title> <link>https://www.antoloji.com/</link>
<description>
Kültür Sanat Edebiyat Portalı. Türkçe şiir ve şair arşivi. Cem &#214;zk&#246;k Şiirleri
</description>
 <item>
<title>Yağmurlu Gecenin Sesi</title>
<description>Şşşşşt... Duyuyor musun? .. 'Dum dum tıka tak dum tıkı tak! ...'Bir kez daha dinle: 'Dum dum tıka tak dum tıkı tak! ...' Bir kez daha: 'Dum dum tıka tak dum tıkı tak! ...'  Bu ses var ya...Bu ses! .. Levent'in darbukasinin sesidir. Bu ses, bir öyküdeki hayatın yürek sesidir. Eger bu sesi duymazsan, bu sesin ritmine tempo tutmazsan bir hayati, o 'bir hayat'in icinden gecen bircok hayati da kacirmis olursun, gormemis, fark etmemis, içine almamis, icine girmemis olursun...Örnegin Istanbul'dan ofkeyle, hincla, hiddetle yola cikan, henuz hic giyilmemis, asinmamis, bir cift kosele ayakkabinin Levent yollarindan gecisini, kentsoylu Beyoglu'nun beysoylu yasamina hic mi hic yakistiramadigi, -bu yuzden de- saklamaya calistigi kapanmayan yaralarini goremezsin... Gormemekle kalmaz, eksilirsin durdugun yerde. Oyle bir eksilme ki... Hani bazen bilmemek mazeret olamaz ya...Utandiriverir insani ya... Öyle bir eksiklik iste. 'Dum dum tiki tak dum tiki tak...' Simdi uzaklardan duyulan bu sesin icinde ilerleyen, alcak topuklu ayakkabilarin yagmur sulariyla yikanan, 'sellenen' caddede ugultunun icinde yitip gider gibi ilerleyen 'tık tık'larina kulak verelim. Ayakkabilarin tasidigi Levent'e bakalim. Hakan'i terk eden Levent'e, terk etmesiyle Istanbul'a benzeyen Levent'e, artik eskisi gibi olmayan Levent'e...Bu terk edilisle birlikte gozyaslarina engel olamayan annesini, 'kendi bilir' diyen babasini -son nefesinde yaninda olabilecekken bu gidisle yaninda olamayan Levent'in son pismanliklarini-, 'iyi dusundun mu? ' diye soran ablasini, 'aptalsin sen! 'diyen en yakin arkadasi Mehmet'i, saskinliktan elindeki iskambil kagitlarini ativeren Pelin'i gormemek olmaz Levent'e bakarken. Yureklerindeki sogumayla caddenin kalabaligini gormemek olmaz. Sarabin isiltisini, Levent'i cagiran kekre tadini gormemek olmaz. Tabii yagmuru da, sacak altlarina siginan kuslari da, gecenin isiklari umursumaz karanligini da olmaz gormemek... Karanlikta cogalan hayatlari, cogaldikca kimsesizlesen insanlari, kimsesizligin ondurmazligini, onulmazligin yaralari tirnaklamasini, yarali tirnaklari gormemek olmaz. Bundan hepimizin nasil pay aldigini gormemek olmaz. Olur mu? ... 'Dum dum tiki tak dum tıkı tak...' Ah Levent ah... Bu kacinci olmaz bir ask, bu kacinci yanlis adam? Hesabini karistirdigin kacinci ayrilik bu Levent? Kacinci kimsesizlik? Yalniz yalniz bu kacinci usumek? Askin topragina -Istanbul- hasretlik daha ne kadar surecek; bu kökler ne zaman bulacak qaradigi askla havalanmis verimli topragi Levent? Umuda iliskin uc verecek bir filiz kaldi mi yureginde Levent? </description>
<link>https://www.antoloji.com/yagmurlu-gecenin-sesi-siiri/</link>
<guid>115261</guid>
<pubDate>2003-11-09T19:38:00+03:00</pubDate>
<author>Cem Özkök</author>
</item>
 <item>
<title>Hiç</title>
<description>Hiç’in perküşa ruhuna komşu düşmedim henüz... Lakin ‘mutlu yarin’ kisveli siyaset anlayişi sürdükçe, bunun uzak bir ihtimal olmadigini bilirim pekala... Zira kalmadi bir anlami, ‘siradan günlük yaşamin’... ‘Anlamli başarisizlik’larin... ‘Kutsal çilginliklar’in... ‘Onurlu yalnizlik’larin... Içimde peykan! ‘Saglikli normaller’e ragmen şeyleştirmemeye çalışıyorum taşlaşmış öfkemi... Gündelik şeylere yetmeyen aklim ve ‘tarihin tüylerini tersine firçalamaya’ alişmiş bellegimle... Kabul etmem gerek ki, siyasal bir ürün’üm; eninde sonunda, ürüyor ve seçiyorum-yanliş bir hayatin dogru yaşanamayacagini bile bile... Kendini aramak ve araştirmak: Ah ne yaman açilim! Nerede o yorumcu, beni tanimlayacak... Anlatılabilir ve anlaşilabilir kilacak...  Biliyorum; Hiç’i tanımadan kendisi için varlık olamamakta insan. Ne zaman ki ‘kendi Hiç’imi kendi içimde taşımayı’ öğrenirim, işte o zaman özgün ve özgür yaşam için göreceli bir adim atmiş olurum. (Sahi olur muyum?) Bir süredir böyle... İmgesel birmekandayım sanki... Ya cümbüş var ya da maskeli balo. Bir kaç Pierrot... Gerisi sabun köpüğü... Yüzsüz bile olamayan bir güruh. Güruh-ı eşkiya... Orkestra durmaksızın çalıyor... Handel’i... Saul Orataryosu’nu... Kimseyi tanımıyorum. Uçuşuyor havada, yırtıcı kuşlar gibi, ‘olağanüstü insanların mutsuzlukları’... Çığlık çığlığa tanrılar... Tanrıların oğulları... Torunları... Kimseyi tanımıyorum. Öyle ya ‘tanımak için bilge olmak gerek’ (Xenophanes) ... Susuyorum... Hüzünlü değil, gerekli bir susuş bu... (En çok sustuğu yerden kanayan ben için zor bşr durum)   Cennette kopmuş bir fırtına... Öylesine güçlü... Sırtımı döndüğüm geleceğe doğru sürüklüyor beni, önümdeki yıkıntı ise göğe doğru yükselmekte... İşte ilerleme... İşte fırtına... Yokuşun tepesindeyim bu firtina sonrasi... “Yeşil pancurlu büyüük, beyaaz bir ev. Renksiz ve boyasiz ahşap barakalarin üstünde, köylüsüyle beraber yaşayan ortaçag asilzadelerinin şatolarini andiracak derecede ihtişamli bir şey! (...)   Bir tarafta ben, diger tarafta yanliz camileri camileri ve büyük binalari gözüken Istanbul: Sulardan ufuklara fişkiran bir maketler ve abideler şehri, dalgali beyaz! Bir tarafta ben, diger tarafta çamlar arasindan renk renk çikan köşk çiçekleriyle, kirmizi toprakli oda yamaçlari: Hayalleri sularda titreşen beyaz benekli, nefti kivrimlar yapan koylar! Önünde bulutlarin beyaz izlerini gayet hafifçe çalkalandiran uçuk mavi deniz. Ötesinde ben ve sari topraklar. Kiyilara öbek öbek dagitilmiş yazlik köşkler ile uzak ve tenha ova mesafeleri. (şu an içinde yaşadigim)   Ve sonra sirada, sira sira siradaglar ve ben... Nihayetinde Levent; bulutlarin aksiyle parça parça koyulaşmiş toprak şişkinligi! ... Dar ve uzun bir odadayım. Burada ne varsa son derece lüzumlu olduğu için konmuş: Mesela misafir, yere bağdaş kurmayacağı için, duvar kenarına üç dört sandalye dizivermişler. Kitaplar, tahtalara serili duramaz diye abonoz renkli gayet basit ve uzun raflar koyuvermişler. Derken Fazıl Ahmet (Aykaç)   beliriveriyor. Arkasında gümüşi pardesüsü, başında fesi. Rafların önündeki sandalyeye, ellerini  ovuştura ovuştura büzülüyor. Nezleden pürtükleşmiş sesiyle Ruşen Eşref’in hatırını soruyor. “Yüzü zayıf, uzun... kulakları iri, ayrık kaşları ince...” Bir kasılıyorum bir gevşiyorum. Alnımda maşallah irisi ter(ler) ... Damlıyor, bozuk musluk gibi; şıp şıp... </description>
<link>https://www.antoloji.com/hic-22-siiri/</link>
<guid>93562</guid>
<pubDate>2003-06-23T19:41:00+03:00</pubDate>
<author>Cem Özkök</author>
</item>
 <item>
<title>Dip</title>
<description>üst sularda yüzen  renkli bir balıkken diplerde ama çok diplerde renksiz bir balık (dip hayat) </description>
<link>https://www.antoloji.com/dip-2-siiri/</link>
<guid>93561</guid>
<pubDate>2003-06-23T19:38:00+03:00</pubDate>
<author>Cem Özkök</author>
</item>
 <item>
<title>Kayıp Bir Sese Doğru</title>
<description>Kararsızlıkla başlıyorum. Her ikisini de ilan ederek... Yani bir karar verme zorunluluğunu ve bir başlangıcı. Birdenbire boşluk beliriyor. İlk duraksayan cümlede beliren, görünür kılınan boşluk. Zorunluluk ise, diyorum şimdi iyice yüreklenerek, bu boşluk karşısında duyurulur. Varolana ilişkin okuduğum, duyduğum, söylediğim her söz gibi bende düş kırıklığı yaratmıştı. Başlangıçta söz vardı. Ve beden söz oldu. Hatırlarsınız. Bir yerlerde okumuşsunuzdur. Sanırım, İsa’nın havarileri arasında en sevdiği olduğu söylenen Yuhanna söylemişti bunu. Ya da yazmıştı. Öğle sonrası saatleri... Gün, çoktan yoluna koyulmuş, uzaklaşmış bile. Kendi berrak sesinin izinde. Bense burada, saydamlaşan seslerin ve saatlerin ortasında duruyorum. Bu cümleleri yazmak için. Gün diye yazıyorum, giderek yüreklenerek bir dünya barındırıyor içinde. Uzak ve görünür bir dünya, tek parça granitten oyulmuş gibi. Ancak yanlış bir soruyla bir adım atabilir, bunca ışığa ve sese yetişebilirim belki. Bu düşkırıklığı, dünyaya yaşıt gibi duran bu düşkırıklığı ne zaman başladı? Neden şimdi hatırlamaya çalışıyorum? Unutmuş muydum ki? Kaybettiğimiz bir yer, bir söz, bir ses. Gaipten gelen sesler... Belki biz kaybettik onu, belki kendiliğinden kayboldu. Kayıp bir ses... Saatlerin ve seslerin, saydam kılıçlarla çarpıştığı bir savaş alanı mı bedenim? Boşluğa karşı duran kemik, tenle başlayan acı. Belki de bazı seslerin çıkarılabilmesi için dilin çarpmak zorunda kaldığı bir diş gibi. Her şey varolabilmek için hedefi tam ortasından vurmak zorunda, diye yazmış biri, kendi cümlelerinden derin bir düşkırıklığı duyarak, on ikiyi ıskalayan hiçbir şey varolamıyor. Benim için söz konusu olan varoluş, eğer bir isabetse, dilin kemiğe çarptığı ana benziyordu sanırım. Bu acıya... Boş, beyaz kağıtlar ve bu kağıtlara girmek için varolduğu söylenen dünya. Hiç kimsenin okumaması için kumlara yazılan sözcükler. Olması söylenen ve olan ışık. Beyazın kabullenişi kendisine dokunanı, ama boşluğun, üzerindeki her türlü insani size karşın boşluk olarak kalacağına dair sarsılmaz inancı. </description>
<link>https://www.antoloji.com/kayip-bir-sese-dogru-siiri/</link>
<guid>93558</guid>
<pubDate>2003-06-23T19:27:00+03:00</pubDate>
<author>Cem Özkök</author>
</item>
 <item>
<title>Eskiyen Herşeyle</title>
<description>Yeni birşey göreceksin  Kaldırdığında gözlerini Dokunduğunda yeni bir sıcaklık olacak Yeni bir insanda uyanacaksın her sabah Her akşam yeni bir odaya gireceksin Bir başkası ile sevişeceksin durmadan </description>
<link>https://www.antoloji.com/eskiyen-herseyle-siiri/</link>
<guid>31395</guid>
<pubDate>2001-07-29T22:26:00+03:00</pubDate>
<author>Cem Özkök</author>
</item>
 <item>
<title>Bekle Biraz</title>
<description>Umursama Gene gelir o Bekle biraz, uyu bir an  Derin sulardaki gölge gibi Yada içinde boydan boya uzanan </description>
<link>https://www.antoloji.com/bekle-biraz-siiri/</link>
<guid>31297</guid>
<pubDate>2001-07-29T13:23:00+03:00</pubDate>
<author>Cem Özkök</author>
</item>
 <item>
<title>Uyanırken</title>
<description>Kavrayış birden kıvılcımlaşır Bilincin içinden Uyanış anında  Saniyenin yüzde birinde Görürsün köklerini </description>
<link>https://www.antoloji.com/uyanirken-siiri/</link>
<guid>31296</guid>
<pubDate>2001-07-29T13:18:00+03:00</pubDate>
<author>Cem Özkök</author>
</item>
 <item>
<title>Kaçmak</title>
<description>Elimde mor açmış akasyalarla girmiştim yanına son defa 'Dünyayı eledim, hiç karşılaşmadım senin gibisiyle.' demiştin Önce alay etmiştim duygularınla, sonra korkmuştum Gölgeni görmekle başladı gizemsel yürek çarpıntım Kocaman toprak küpe diktiğin kuşkonmaz çiçegi kurumuştur artık </description>
<link>https://www.antoloji.com/kacmak-2-siiri/</link>
<guid>19979</guid>
<pubDate>2001-03-02T13:29:00+03:00</pubDate>
<author>Cem Özkök</author>
</item>
 <item>
<title>Çiçekle</title>
<description>Yol üstünde gülmesi tutmuş çiçeklerin Güneş dantellemiş asfaltı gölegelerle Kaldır at gözlerini bakmayacaksa güzelliklere  Sakın basıp geçme gül rengine Bir ırmak gibi ak gönüllere, ak </description>
<link>https://www.antoloji.com/cicekle-siiri/</link>
<guid>19841</guid>
<pubDate>2001-02-28T11:55:00+03:00</pubDate>
<author>Cem Özkök</author>
</item>
 <item>
<title>Med-Cezir</title>
<description>Çık sokaklara dolaştır gözlerimi Tut insanların ellerinden geçsinler anılara Ne zaman yaşadı umutlara yaşamış kimliğim  -çık yoluma gözlerim öper seni saatler sessizliğin yaşlı gemisi- </description>
<link>https://www.antoloji.com/med-cezir-siiri/</link>
<guid>19837</guid>
<pubDate>2001-02-28T11:43:00+03:00</pubDate>
<author>Cem Özkök</author>
</item>
 <item>
<title>Kar Topluyorum Dört İklimden</title>
<description>Türkülerin yükü benim, Benim kırık aynalarda bin surat Kar topluyorum temmuzlarda Sıfıraltı santigrat.  Yürek kundakcısıyım </description>
<link>https://www.antoloji.com/kar-topluyorum-dort-iklimden-siiri/</link>
<guid>19793</guid>
<pubDate>2001-02-27T18:14:00+03:00</pubDate>
<author>Cem Özkök</author>
</item>
 <item>
<title>Mühürlenmiş Toprak</title>
<description>Çürüyen bir ağaçlığa imledim kendimi Ölümün rüzgarlı kan teleklerinde Damarları çekilmiş bir yol gibi Büyüyor ıslığımda büyüyen mezarlık, Bir cinin korkusuyla...  </description>
<link>https://www.antoloji.com/muhurlenmis-toprak-siiri/</link>
<guid>19791</guid>
<pubDate>2001-02-27T17:59:00+03:00</pubDate>
<author>Cem Özkök</author>
</item>
 <item>
<title>Son</title>
<description>Uzayıp gider durgun gölgelerle ağaçlanmış bir yol, yürürsün.. Çocuk gülüşleridir aydınlık bir denizden toplayıp, gökyüzüne uçurduğun yalnızlıklar. Şiirin yağmurlanan gözlerinde sokak sokak dolaşan Kara geceli bir kedi miydi usanmadan sorguladığın </description>
<link>https://www.antoloji.com/son-7-siiri/</link>
<guid>19711</guid>
<pubDate>2001-02-26T18:45:00+03:00</pubDate>
<author>Cem Özkök</author>
</item>
 <item>
<title>Eylülce</title>
<description>Her aşk bende ayrılığa el uzatır Gövdeme değen bir başka açlıktır Ölüm neden zamansız çalar kapımı Bir kent bekliyor beni daracık otel odalarıyla Bir kent bekliyor beni haritası bile çıkarılamamış Düşlerim öksüz akşamlarda kendi yaşıtını arar </description>
<link>https://www.antoloji.com/eylulce-siiri/</link>
<guid>17508</guid>
<pubDate>2001-01-30T15:39:00+03:00</pubDate>
<author>Cem Özkök</author>
</item>
 <item>
<title>Sen Gideli</title>
<description>Hani sazlar çalınırdı ölüm Türküler söylenirdi kan Sen gideli kaç mevsim, Ka. yıl geçti aradan? Şimdi bri rakı sofrasında Evvel zaman diyor biri </description>
<link>https://www.antoloji.com/sen-gideli-4-siiri/</link>
<guid>17436</guid>
<pubDate>2001-01-29T14:51:00+03:00</pubDate>
<author>Cem Özkök</author>
</item>
 <item>
<title>Delirmenin Verem Torbası</title>
<description>Artık gel ve seviş eriyen bedenim, Çürüyen ruhumla. Sekiz nar ağacı büyüteceğim senin için Belki bu denizde, belki o denizde...Çalarken yanar bir lir ölümün beyaz balkonunda </description>
<link>https://www.antoloji.com/delirmenin-verem-torbasi-siiri/</link>
<guid>17430</guid>
<pubDate>2001-01-29T13:52:00+03:00</pubDate>
<author>Cem Özkök</author>
</item>
 <item>
<title>İsmim Gizidir</title>
<description>Sevidir özü taşıdığım ismim Sen bilmezsin için için yanmanın ne olduğunu Hani o söze gelmeyenler var ya; Asıl söylemek isteyipte söyleyemediklerimdir...  Bu yıl hiç tadı yok sonbaharın İstanbul'da </description>
<link>https://www.antoloji.com/ismim-gizidir-siiri/</link>
<guid>17376</guid>
<pubDate>2001-01-28T20:22:00+03:00</pubDate>
<author>Cem Özkök</author>
</item>
 <item>
<title>Ölmüş Sayılır mı?</title>
<description>Ben de yaşayıp öleceğim Üstümde otlar bitecek Ölüm gelip çatınca Söyleyecek bir sözüm olacak : -Yaşadım!..-  </description>
<link>https://www.antoloji.com/olmus-sayilir-mi-siiri/</link>
<guid>17337</guid>
<pubDate>2001-01-28T13:30:00+03:00</pubDate>
<author>Cem Özkök</author>
</item>
 <item>
<title>Çengelköy'deyim Şimdi</title>
<description>Herkese bir gün vaat ettim Bu günü kendime Çengelköy'deyim şimdi, o yerde Artistlerin kahvesinde Boğaz ayaklarımın Ben de asırlık bir ağacın dibinde </description>
<link>https://www.antoloji.com/cengelkoy-deyim-simdi-siiri/</link>
<guid>17209</guid>
<pubDate>2001-01-26T13:30:00+03:00</pubDate>
<author>Cem Özkök</author>
</item>
 <item>
<title>Sevgi</title>
<description>               Bir gülücük al, Hiç gülmemiş birine hediye et. Bir güneş ışığı al, Gecenin hüküm sürdüğü yere uçur. Bir kaynak keşfet, Çamurda yaşamı yıkat, </description>
<link>https://www.antoloji.com/sevgi-18-siiri/</link>
<guid>17199</guid>
<pubDate>2001-01-26T12:16:00+03:00</pubDate>
<author>Cem Özkök</author>
</item>
 </channel>
</rss>
