<?xml version="1.0" encoding="UTF-8" ?>
<rss version="2.0" xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/">
<channel>
<title>Antoloji.Com - Şiir, Şair ve Edebiyat</title> <link>https://www.antoloji.com/</link>
<description>
Kültür Sanat Edebiyat Portalı. Türkçe şiir ve şair arşivi. Atilla Birkiye Şiirleri
</description>
 <item>
<title>Eyüp</title>
<description>Mistik semt, üsküdar ile bakışımlı, varlık nedeni ana rahmine düştüğü gece, can veriyorlar, kim büyümek ister oynamak varken pek oynayacak yer de yok ya, sonra cennetine gidecek, cennetime gideceğim sonra ama gözümü açtığımda, köşebaşı manavı, cirozlar asılı, bir demet maydanoz, anne unutmuş, usul usul kaldırımdan gidip alacak, her şey kocaman, şimdi ise küçücükmüş meğerse diyorum ya da limon, salata hep olmalı babanın en sevdiği, benim de, hemen arkası bostan, istanbul’un bostanları, büyümek kolay mı, kasap bakkal manav, küçük kardeş gelmiş, bir sabah ayak ucunda, kıskanıyorum galiba, başka türlü olamazdı, daha tek hanelerdeyim, dokuz bile olmamışım, sonra ne çok bakacağım ona, sanki oğluma alışıyorum.  Hep ölümlere geliyor, bu kez büyük amca, tabutun ardında, kızıyor kendine; yetişemiyorum amcamın son nefesine, pişmanlık, çok severdi beni, tevazu, babamla birlikte ikisi ne çok şey öğretmiş.  En son ne zaman geliyor, eski istanbul, doğduğum semt, zaman dört nala giden beyaz at, beyaz ölüm olmalı belki beyazlar içindeki bir kadın, aile mezarlığı, en son kim için gelinecek, bencil soru, en son gelinen kendisiyse bilemeyecek; hiç bilemeyeceğim!  </description>
<link>https://www.antoloji.com/eyup-6-siiri/</link>
<guid>2242288</guid>
<pubDate>2016-04-19T12:17:00+03:00</pubDate>
<author>Atilla Birkiye</author>
</item>
 <item>
<title>Amca</title>
<description>Kitap tutkusu onunla başlıyor, o zaman için özenti demeli, amca her zaman rol modeli, bu küçük olan; saygı ve estetik iç içe, rakıyı da çok güzel içiyor, yanında maydanoz, rumca mı yunanca mı, her gittiği yerde rakı varsa bu ot da olmalı, onu da amcadan öğreniyor, bu en küçükleri, fırtınalı dalgalar arasında annesinin kucağında, geldiğinde henüz kundakta.  Devrimden kaçıyor iki kadın beş çocuk, en küçükleri işte maydanoz ile rakı içen amca; maydanozu da yıllarca yiyemiyor, en sevdiği çorbada bile annesinin eteğini tutmuş mutfak ateşinde koydurtmuyor; sonra tutku benim için rakı ile maydanoz, hayat hazları, küçük amca her zaman rol modeli.   (İstanbul’da Beklenen Devrim, Özgür yay. 2011) </description>
<link>https://www.antoloji.com/amca-10-siiri/</link>
<guid>2242289</guid>
<pubDate>2016-04-19T12:17:00+03:00</pubDate>
<author>Atilla Birkiye</author>
</item>
 <item>
<title>Sen Gerçekten Var Mısın?</title>
<description>Aşk sözcükleri söyle bana döndüğünde. Coşkunu yansıt bana. Yanaklarımı okşa parmaklarınla ve öp beni; sonra sarıl ve seviş. Dudaklarından yalnızca bir tek sözcük çıksın, bir tek: “seviyorum” olsun o da.  Bir yanılsama! Sen yanılsamasın belki de. Yıllardır aşkı arayan bir adamın, hüzünlü bir adamın karşısına çıktığını sandığı yanılsama. Belki de yalnızca benim zihnimde varsın. Bilincim yarattı seni.  Sen, benim düşlerimin bir izdüşümüydün, sen sandığım bir düşüncenin izdüşümü. Ne acı ne gerçek…  </description>
<link>https://www.antoloji.com/sen-gercekten-var-misin-2-siiri/</link>
<guid>2242290</guid>
<pubDate>2016-04-19T12:17:00+03:00</pubDate>
<author>Atilla Birkiye</author>
</item>
 <item>
<title>Başlamak</title>
<description>Fecir bu olmalı, karşı tarafın bulutları kızıl bir şerit, martılar ve kargalar işe başladı, eski bir arabalı vapur ki karabatak imgesi, sefere katılmak için iskeleden kalkıyor, İstanbul yavaş yavaş güne başlıyor. Ay ile Venüs, ayın hilâl hali ve Venüs bir iz sürücü, açılan mavilikte yol alıyor, arabalı vapur kayıyor mavinin sâkinliğinde, bir tanımsızlık hali, sözcükler yetmiyor ya da benimki yetmiyor, </description>
<link>https://www.antoloji.com/baslamak-15-siiri/</link>
<guid>2242284</guid>
<pubDate>2016-04-19T12:16:00+03:00</pubDate>
<author>Atilla Birkiye</author>
</item>
 <item>
<title>Mezar</title>
<description>Mezarlıklar semti, dinsel ağırlıklı, hem de nasıl, pierre loti efsane tepe, haliç ayaklar altında, batı doğu bir çekim alanı, şimdi turistlik alaturka, teleferik de var, mezarların arasından patikaydı, epeyce düzeltmişler onu, iki kasım günü ağır ağır iniyorum, özel bir gün tarihimde, onun için mi geliyorum, rastlantı mı yoksa bilinçdışı geziye mi çıkmış, baba olduğum gün, yıllar önce, faşizm örtmüş şehrin üstünü, şairin sisi yine, yarı kaçaklık hali de olsa, kolay mı baba olmuşum işte.  Aile mezarlığı; insan babasını sevmeli, bunu hep söyleyeceğim, en büyük çatışmaysa da oidipus karmaşası, düşünmüşümdür öldürmeyi, nefret etmişimdir çocuk aklı; freud haklı mı, annesini ne çok seviyor, ama büyük düşünürü çürütmek değil niyeti, çok seviyor babasını da.  Asıl bu sözcükleri nasıl yazmalı?  </description>
<link>https://www.antoloji.com/mezar-115-siiri/</link>
<guid>2242287</guid>
<pubDate>2016-04-19T12:16:00+03:00</pubDate>
<author>Atilla Birkiye</author>
</item>
 <item>
<title>Aşk Şehri</title>
<description>Bahar düştü İstanbul’a, sıcak bir gün, güneşli, böyle günlerde insanın morali düzelirmiş. Sıkıntılarını unuturmuş. 21 Mart’ı da geçtik, bir iç genişliğinin olmadığını söyleyemem parlak maviliğe bakarken; sıkıntımdan çıkmama neden olabilir mi? Bahar! Öte yandan karşıdaki gökdelen yükseliyor, dahası yanındaki de birazcık daha yükseldi (şimdilik bir üçüncüsü ortalarda yok!): bu yükseklikte kalsalar bile, onları görmezden gelebilir miyim, bahar geldi hava güneşli, diye? Ya da Çamlıca tepelerindeki antenleri, yine bir hayıflanma ama nerede benim çocukluğumun Çamlıca tepeleri, hafta arası bile piknik yapılabilen âşıklar semti! Zaten İstanbul “aşk şehri” değil miydi? Öyle değil mi!  (İstanbul’da Mavi Bir Tereddüt, Literetür yay. Nisan 2013) </description>
<link>https://www.antoloji.com/ask-sehri-3-siiri/</link>
<guid>2242282</guid>
<pubDate>2016-04-19T12:15:00+03:00</pubDate>
<author>Atilla Birkiye</author>
</item>
 <item>
<title>Yumruk Mezesiyle Şarap İçtiğimiz Yıllar</title>
<description>(…)  Kendi cennetime geliyorum, yeşil Bakırköyü’ne. Eyüp’te evler yan yana, oyun alanı yok denecek kadar azdı; yâni bitişik nizam denilen bir mimarî yapı vardı. Belki çok eski bir semt olduğundan. Ancak Bakırköyü yeşillik ve özgürlük. Tabii ki merkezi öyle değil, merkez sahile doğru özellikle, </description>
<link>https://www.antoloji.com/yumruk-mezesiyle-sarap-ictigimiz-yillar-siiri/</link>
<guid>2242283</guid>
<pubDate>2016-04-19T12:15:00+03:00</pubDate>
<author>Atilla Birkiye</author>
</item>
 <item>
<title>Hayat</title>
<description>Düşüyor düşüyor, karanlık içinde yitip gidiyor, ömürboyu unutulmayan ân, yıllarca sürüyor izi, büyüyünce geçecek ama uzun sürüyor, çocuk işte düşüyor düşüyor, ölümü nerden bilsin, karanlık bir dünya hep, oysa gündüzleri diye bir şey var, bilmiyor henüz güneşin eylemini, ölümü de bilmiyor, o düşmüş, kafası yerden yere, önce karanlık sonra annesinin kucağında, annesinin kokusu, sıcaklığı iyi geliyor, hangi çocuğa iyi gelmez ki anne kolları, günlerce sürüyor ağrısı, gözyaşları, çocuklar düşünce ağlar ama bu kez başka, başka olduğunu da çok sonra anlayacak, büyüyünce, zaten insan büyüdükçe anlamıyor mu dünyayı, anlıyor mu?   Anne bir kez daha hayat veriyor, anne hayat verir; yaşam buluyor o kucakta bir kez daha, ne kadar da şanslı, annesi günlerce kollarıyla sarıyor, kokluyor kokluyor kokluyor...  Tekrar elinden tutup koşacak, sürükleyecek sokaklarda, dar sokaklarda eyüp olmalı, en eski istanbul semti, tulumba tatlısı, düdüklü testiler, trampet, ünlü oyucaklar işte bayramlarda alınan; elinden tutup sürükleyecek, otobüste yer kapmaca, meğerse ne küçükmüş o sokaklar, büyüyünce anlayacak, oyuncaklar da kalmamış.  </description>
<link>https://www.antoloji.com/hayat-1831-siiri/</link>
<guid>2242279</guid>
<pubDate>2016-04-19T12:13:00+03:00</pubDate>
<author>Atilla Birkiye</author>
</item>
 <item>
<title>Kadın İmgesi</title>
<description>Anılar insanın yakasını bırakmıyor, dolunay gecenin sâkinliğinde yavaş yavaş yükseliyor, yıllar geçtikçe güzel anılar özlem duygusuyla anılıyor, kötüler ise acı, içte sızım sızım ancak bellek bunlarla dolu; doya doya bakmalıyım, gerçi her dolunaya yaşadığım sürece böylesine bakacağım gibi geliyor, bunca zaman doya doya bakmışsam, hele </description>
<link>https://www.antoloji.com/kadin-imgesi-siiri/</link>
<guid>2242280</guid>
<pubDate>2016-04-19T12:13:00+03:00</pubDate>
<author>Atilla Birkiye</author>
</item>
 <item>
<title>Yaşamın İçinden İstanbul, Aşk, O Ânlar…</title>
<description>Yazsonu bir kıyı kasabasında geçmişe bakan, sıkıntılı ama bir o kadar da yüreğinde umut goncası taşıyan bir yazarın “yaşlılık güncesi” diyebileceğimiz –Oktay Akbal’ın son romanı– Batık Bir Gemi’de şöyle bir cümle var: “Her öyküde bir yaşam vardır, benim özyaşamım.”  Akbal’ın hikâyeleri, çok genç yaşında yayınlanmış; o hikâyeler kendi yaşadıkları. Ama yazınsal metne, dönüşerek girmiş doğal olarak. Hemen hemen onun yazarlığının bütünlüğü böyle. Yani “kurmaca” metinlerinde, hikâyelerinde, romanlarında böyle. Romanlarına daha çok novella demek gerekir belki de. Hatta bizde birkaç örnek saymazsak Akbal bu “tür”ün en önemli temsilcisidir, diyebiliriz. Öte yandan asıl özelliği ise kendi yaşamını yazmak; yazmak ama nasıl yazmak. Yine Batık Bir Gemi’den: “Ama tüm öyküler, romanlar kurmaca değil mi? Kişi kendi yaşantısını bile noktası noktasına yazamaz. İlle de işin içine gerçekdışı bir şeyler katar. Anı dediklerimiz bile yarı yarıya kurmacadır, düşlediklerimizdir. Ama düşlerimiz de yaşamımız değil mi? ”  1940’larda, henüz doğallığını koruyan İstanbul’da, bir yanı öksüz bir yanı dünyanın bütün dertlerini taşıyan o gencin hayal-gerçek evreninden çıkar ilk hikâyeler. Sokaklarda, caddelerde sigarasını yakmış dolaşan, başında kendisini daha büyük göstersin diye taktığı kocaman bir şapka; işte o genç. Bazen bir sinema salonunda, arkada küçük bir locada, yanında genç bir kız, tüm utangaçlığıyla elele, bazen bir arkadaşıyla bir şarapçıda savaşın tedirginliği masada; işte o ânlar. Garip, yoksul insanlar kendi öykücükleriyle de girer yaşamdan sayfalar gibi… Bazen de yalnız bir Boğaz iskelesi, bir kahve, bir berber aynası, boş bir park kanepesi, bir tren, büyük hayalleri besleyen bir Bizans definesi… Tüm bunlar o hikâyelerin içindedir.  </description>
<link>https://www.antoloji.com/yasamin-icinden-istanbul-ask-o-anlar-siiri/</link>
<guid>2242281</guid>
<pubDate>2016-04-19T12:13:00+03:00</pubDate>
<author>Atilla Birkiye</author>
</item>
 <item>
<title>Benzersiz Bir Aşk Öyküsü</title>
<description>Dünyanın en güzel mehtabı Saros’dan görünür. Ay tam da dolunayken, tepelerin ardından kendine özgü kırmızılığıyla çıkar; güneş henüz karşıki tepeden yeni batmış, kızıllığı bulutları yıkıyordur.  Denizin suyu artık mordur; hiçbir yerde hiçbir ânda göremeyeceğiniz kadar mor... Güneşin bıraktığı renkler ile ayın yeni getirdiği renkler alacakaranlıktaki suyun içindeki bedeninizi sarıverir. Deniz bir kadın sevecenliğiyle sizi kucaklar.  Tanımsız renk cümbüşü suyun üstünde bir denizkızı gibi dans eder.  </description>
<link>https://www.antoloji.com/benzersiz-bir-ask-oykusu-siiri/</link>
<guid>2242277</guid>
<pubDate>2016-04-19T12:12:00+03:00</pubDate>
<author>Atilla Birkiye</author>
</item>
 <item>
<title>Ayna</title>
<description>Saçlarını tarıyor, gençliğinin güzelliği aynada yansılanıyor, tarıyor tarıyor tarıyor; daha çok küçük odanın bir köşesine çekilmiş izliyor, anne sarı saçlarını tarıyor, dalgalı, kuzey rüzgârları gibi tarıyor tarıyor  tarıyor, başka bir köşede biraz daha büyümüş izliyor, başka bir zaman hep izliyor, şimdi bile izliyor, anne artık saçları boyalı az da olsa yine tarıyor tarıyor, her seferinde gözleri aynada izliyor izliyor, annesinin gençliği aynadan çıkıyor.  Dur diyor pencerede, duruyor, yerinden hiç kıpırdamıyor, öyle söylemiş bir kere, çocuk sözü de olsa tutulacak, pencere çarşının yolu, anne geldi gelecek, hemen önünde saçak, hâlâ duruyor mu o saçak, iki kumru gurulduyor gurulduyor, dolaşıyor, bir eş, insan dünyasını yansılıyor sanki, anne ile babası gibi mi; baba hiç ayrılmıyor pencereden, hiç geç değil kış zamanı karanlık inmiş yalnızca, anne çarşıdan dönmemiş, bekleyen babaya mı kaygılansın, gelmeyen anneye mi, oysa kışın küçük bir oyunu annenin dönüş zamanı.  (İstanbul’da Beklenen Devrim, Özgür yay. 2011) </description>
<link>https://www.antoloji.com/ayna-487-siiri/</link>
<guid>2242278</guid>
<pubDate>2016-04-19T12:12:00+03:00</pubDate>
<author>Atilla Birkiye</author>
</item>
 <item>
<title>Soneler: Ne Kadınlar Sevdim De...</title>
<description>Memet Fuat bir yazısında şiir yazanlara öğüt verirken, öncelikle  şiir okumalarını söylüyor. Şiir yazmanın, şair olmanın tek olmasa da en önemli koşulunun şiir okumaktan geçtiğini altını çizerek belirtiyor. Türkçe’nin büyük şairlerini, güzel şiirlerini döne döne okunmasını ve irdelenmesini, anlamaya çalışılmasını öğütlüyor. Şiir okumak, büyük şairleri şiirleriyle tanımak Memet Fuat’ın belirttiği gibi şairliğin en önemli koşulu olmakla birlikte, iyi şiir okumak aynı zamanda insanın ruhunu da onarır. Bir doğa parçasının güzelliği karşısında duyduğunuz sevinç gibidir. Başlayan bir aşkın heyecanı gibi kendinizi uçuyor duyumsarsınız. Bir kadını öperkenki gibi bulutların üzerinde geziyorsunuzdur sanki. Bir şiir kitabını elinize alırsınız, içindeki iyi şiirlerse, o kitap uzun bir süre, bedeninizin bir parçası oluverir. Gece yatarken başucunuzdadır, alır okursunuz; gündüz masanızın üstündedir. Ara sıra alıp okur, pencereden dışarı şairin duygularını yaşarcasına  bakarsınız. Metin Altıok’un Soneler’i (Korsan yay. 1994)  aslında bir duygu serüvenidir. Kitabın başındaki birinci soneden, yirmi beşincisine kadar, bir duygu seli gibi, siz de şiirle birlikte  akıp akıp gidersiniz. Bir ayrılığın, bir aşkın, bir hüznün, bir bilgeliğin şiirdir. Sizi içten içe kuşatır. İddiasız görünür ancak bir bilgeliğe, alçak sesle söylenmiş bir bilgeliğe tanık oluverirsiniz. Özel bir durum vardır, şiirleri okurken bilincinizden asla söküp atamadığınız. Öfkenizi gemleyemediğiniz özel bir durum vardır. Anımsamak istemediğiniz ama hiç unutamadığınız, unutulamayacak bir durum. Ülke tarihinizin, toplum tarihinizin alnına sürülmüş kara bir leke. Okuduğunuz şiirlerin dışında olsa da her dizeyi okudukça, içinizden bir şeyler kopar ve bilinciniz sizi öfkeye sürükler. Aslında gerçek bir şairin ölümü, her zaman bir yastır; ölüm biçimi ne olursa olsun. Dizeleri artık yenileriyle alt alta gelemeyecektir. Siz yazdıklarını okumanın hazzını hep alacaksınızdır ama yenilerini bekleyemeyeceksinizdir. </description>
<link>https://www.antoloji.com/soneler-ne-kadinlar-sevdim-de-siiri/</link>
<guid>2242274</guid>
<pubDate>2016-04-19T12:11:00+03:00</pubDate>
<author>Atilla Birkiye</author>
</item>
 <item>
<title>45 Yıl Olmuş, Bellekte Kalan</title>
<description>(…)  Ne gariptir ki yine tarihimize kanlı pazar (16 Şubat 1969)  diye geçecek olan (İstanbul çok kanlı günler yaşadı!) , bu kez 68 gençliğini susturmak için düzenlenen o kanlı gerici saldırıda da Bakırköyü’nde oturuyorduk. On dört yaşındaydım, olay sonrasında, bir gezi dönüşü bir tanıdığın arabasıyla </description>
<link>https://www.antoloji.com/45-yil-olmus-bellekte-kalan-siiri/</link>
<guid>2242275</guid>
<pubDate>2016-04-19T12:11:00+03:00</pubDate>
<author>Atilla Birkiye</author>
</item>
 <item>
<title>Rüzgâr Aşkı Söylüyordu…</title>
<description>Aşklar dizelere yazılmıştı; aşklar yüzyıllardır dizelere yazılageldi.  Tüm baharlarda martı sesleri, dalgaların lodos çığılığına karıştı, kanat çırpışları aşk dizeleri oldu engin maviliğin sonsuzluğunda.  Martılar aşk sırlarımızı saklamıştı.  </description>
<link>https://www.antoloji.com/ruzgar-aski-soyluyordu-siiri/</link>
<guid>2242276</guid>
<pubDate>2016-04-19T12:11:00+03:00</pubDate>
<author>Atilla Birkiye</author>
</item>
 <item>
<title>Aşk Şiiri İsteriz, Di!</title>
<description>Bu benim sözüm değil, yâni “aşk şiiri isteriz”. Ataç’ın bir yazısının başlığı. O yazıda, malûm kendi döneminde, kırklı yılların sonu ellilerin başı olmalı, “aşk şiiri”nin az yazılışından, özellikle genç şairlerin aşk şiiri yazmayışından yakınıyor; geçmişe de gönderme yapıyor. Aslında bu yazının başlığı olarak çok uygun düştüğünü düşünüyorum; ne var ki “Di”yi de eklemek istedim, iki aynı başlıklı deneme olmasının hiçbir sakıncası yok, böyle çok örnek var. Gerekçem deneme konusunun “Di” olmasından. Mühür’de yer alacak Enver Ercan dosyası için yazı istediğinde Mustafa Fırat, o ân aklıma, Enver’in yıllar önce yazdığı “Di” adlı şiiri geldi: yazacağımı ama yazı konusunu daha sonra belirleyeceğimi söyledim. Masaya ne yazarım ne yazmam diye oturduğumda önyargılıydım ve derler ya hani ilk karar en doğru karardır diye, zaten vermiş olduğum kararımı da bir anlamda kararlaştırmış oldum. Bu aşamada bir nokta daha var, bu kararı verdiğimde, Enver’in son kitabı, Türkçenin Dudaklarısın Sen’i henüz görmemiştim. “Di”yi ilk okuyuşumda çok sevmiştim ve de belleğimde hemen yer etmişti. Bunun nedeni Enver ile yakın arkadaşlığımızdan mı, kişisel beğenimden mi, bilemiyorum. Bunca yıl sonra, çeyrek yüzyıl geçmiş üzerinden, ilk aklıma gelen oluyorsa başka nedenler daha olmalı. Kim bilir belki de “Di”yi tanıdığımdandır! Kim bu “Di” ya da ne? Şiirin başlığı bir kişi adı mı? Bir kişi adı ise şiirin içeriğinden kadın adı olması gerekiyor; işte tanıdığımı sandığım o. Ancak bir ad değilse, o zaman “ne”? Şiirin ilk öbeği şöyle:  elim sana değse diniyor gece </description>
<link>https://www.antoloji.com/ask-siiri-isteriz-di-siiri/</link>
<guid>2242271</guid>
<pubDate>2016-04-19T12:10:00+03:00</pubDate>
<author>Atilla Birkiye</author>
</item>
 <item>
<title>Sonsuz Mutluluk</title>
<description>Sonsuz mutluluk olmaz; bana, sonsuz mutluluk nedir, diye sorma. Bırakalım bir yana sonsuz mutluluğu, önce mutluluktan başlayalım.  Mutluluk belki de kitapların arasında gezinmektir; özellikle de şiirlerin arasında, şairlerin bizi duygusal yolculuğa çıkartan dizeleri arasında. Sana itiraf etmeliyim ki, ben hayatımdan “mutluluk” ile “mutsuzluk” kavramlarını çoktan çıkardım.  Artık bir mutluluk arayışı içinde değilim; oysa bilirim insanlığın “genel” bir arayışıdır mutluluk. Kaygılanma, “sonsuz” bir mutsuzluğa da kapılmış değilim; hani şairin dediği gibi, şapkamın altında, yaşayıp gidiyorum.  </description>
<link>https://www.antoloji.com/sonsuz-mutluluk-6-siiri/</link>
<guid>2242272</guid>
<pubDate>2016-04-19T12:10:00+03:00</pubDate>
<author>Atilla Birkiye</author>
</item>
 <item>
<title>Gece İle Gündüz</title>
<description>Bütün gün pusluydu, güneşliydi Boğaz; 21 Mart gece ile gündüz eşit! Baharın gelişi, ışıkların keskin dönüşümü, ikindi, bu sözcük ne güzeldir, giderek dışarıdaki koşuşturma hızlanacak, dün biraz yürümüştüm aşağılarda, Fındıklı Parkı’na gittim, denizin mavisi çok tanıdıktı, Akademi’nin duvarına kadar yürüdüm, üç civarıydı, güneşi gören kentliler, </description>
<link>https://www.antoloji.com/gece-ile-gunduz-4-siiri/</link>
<guid>2242273</guid>
<pubDate>2016-04-19T12:10:00+03:00</pubDate>
<author>Atilla Birkiye</author>
</item>
 <item>
<title>Yatar Ki Kararmasın...</title>
<description>1. Yaşamımız Ne Rastlantılara Kaldı!   Çok değil yarım saat kadar önce biriyle bir yazarın usta denemeciliğinden söz ediyorsunuz. Sıkça karşılaştığınız bir yazar dostunuz hakkında konuşuyorsunuz. Yıllardır usta bildiğiniz birine dair anlatıyorsunuz. Dostluğunuz, sevginiz süren biri hakkında övgüyle konuşuyorsunuz, olup biteceklerden habersiz.  Çok değil bir iki dakika önce geçiyorsunuz oradan. Nereden bilebilirsiniz, içerde çok sevdiğiniz biri var ve bir iki dakika sonra bir bomba patlayacak ve ağır yaralanacak. Yaşamımız ne rastlantılara kaldı!  </description>
<link>https://www.antoloji.com/yatar-ki-kararmasin-siiri/</link>
<guid>2242268</guid>
<pubDate>2016-04-19T12:09:00+03:00</pubDate>
<author>Atilla Birkiye</author>
</item>
 <item>
<title>Aşk, Ayın Tüm Hâlleri...</title>
<description>Aşk, dolunaya dokunmaktır; aşk, karanlık bir gecede, unutulmuş bir göldeki nilüfer çiçeğini açtıran Venüs’ün ışığıdır. Ne çok tanımı vardır aşkın ama aşk aslında ayın tüm hâlleridir! Bir de aşkın “kendi” hâlleri vardır: karşılıksız aşk, imkânsız aşk, yasak aşk, unutulamayan aşk, tutkulu aşk, marazî aşk, yaşanan aşk, yaşanamayan aşk, platonik aşk… </description>
<link>https://www.antoloji.com/ask-ayin-tum-halleri-siiri/</link>
<guid>2242269</guid>
<pubDate>2016-04-19T12:09:00+03:00</pubDate>
<author>Atilla Birkiye</author>
</item>
 </channel>
</rss>
