<?xml version="1.0" encoding="UTF-8" ?>
<rss version="2.0" xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/">
<channel>
<title>Antoloji.Com - Şiir, Şair ve Edebiyat</title> <link>https://www.antoloji.com/</link>
<description>
Kültür Sanat Edebiyat Portalı. Türkçe şiir ve şair arşivi. Ali Lidar Şiirleri
</description>
 <item>
<title>Ağıt</title>
<description>Gerçek aşk, hiçbir şey yapmamaktır. Bir şeyler yapmak kolay; aramak, ağlamak, yalvarmak, kızmak, yalan söylemek dünyayı yerinden oynatmak.. Zor olan,bunların hepsini yapmaya gücün yetecekken hiçbir şey yapmamaktır. Beklemektir zor olan, herhangi bir beklentiye sığınıp yaslanmadan beklemek. Hiçbir şey ummadan, hiçbir şeyi değiştirmeye kalkmadan, gücünü sadece masumiyetten alan ve sabırla beslenen.  Böyle zamanlarda eşya hayatla aranda bağ kurulmasını sağlıyor. İki kişilik kullanılmış tren bileti, yapım aşamasında yarım kalmış bir ney, bir zamanlar gerizekalı bir süs muamelesi yaparken en kıymetli eşyan haline gelen duvardaki dart, galata kulesi kartpostalı, yemek sonrası verilen küçük mor lokantacı şekeri, renkli fotokopi bir vesikalık resim, çantada muhafaza edilmiş alakasız bir kitap, Mcdonalds'dan alınan kredi kartı slipi, boş votka şişesi, boş ıce tea mango kutusu, boş Winston paketi ve dünyanın en güzel misketi.. Ve tüm bunlarla dolu bir oda. Beklerken hiçbir şey yapamadan, dua ettiğin kutsal objeler haline geliyor nesneler ve odanın kendisi.. Ve uzaktaki eşya. Anları anı haline getiren ve hatırlandıkça katlanmayı zorlaştırıp beklemeyi kolaylaştıran eşyalar. Şu an seninle olmayan ama diğerlerinden hiç ayıramadığın eşyalar. Belki birgün bir araya getirip anıları birleştirmeni sağlayacak olan eşyalar. Sigara jelatininden mamül dünyanın en korunaklı yerinde saklanan galata kulesi maketi(ki külahını yapmak -bir kaç tuhaf girişimden sonra akıl edilebilen- çok yaratıcı bir hamleydi) ,cafede yıllardır duran ve muhtemelen kimsenin dikkat etmediği ve ihtimal kimsenin bakıp gözlerinin yaşarmasına neden olmayan bozuk gramofon ve onun artık nerede olduğu bile bilenmeyen karakalem resmi, başka bir ankara-eskişehir gidiş dönüş tren bileti, olmadık bir yerde koparılıp kurumaya bırakılmış bir gül, yeni baskı bir Salinger kitabı(Gönülçelen) , sendeki Galata kulesi kartpostalının bir eşi, içi dışı kara bir paket karanfilli sigara.. Ve mekanlar tabi. Zamanın durduğu, gidildikçe hep o anları yaşatan ve dayanmak zor olduğundan mecburen uzak durulan ama bir şekilde hep etrafında dolaşılan mekanlar. Oralarda oldukça acı veren, ama çok uzak oldukça da her şeyin tamamen yitirilmesi demek gibi bir şey olacak olan yerler.. Çocukluğunu, sevdiklerini, hayallerini, duygularını Perec ve Oğuz Atay eşliğinde en sevdiğine servis ettiğin teras barı, onu beklerken her dakikanın bir saatte geçtiği cafe, yıllarca şehrin gürültüsünden kaçıp kafa dinlemek için gittiğin ve artık bambaşka bir şey demek olan kenardaki park ve onun yukarıdan dördüncü aşağıdan üçüncü bankı, dünyanın en güzel uykusuzluğunun yaşandığı kuşetli istanbul treni, hangisinin gerçek olduğu konusunda türlü münakaşalara girdikten sonra karar verilip girilen ve yemek gelir gelmez çakma olduğu anlaşılan sultanahmet köftecisi, son anda koşarak yetişilen ve 360 derece dönerken bile yüzündeki gülümsemeyi silemeyen lunaparktaki ölümcül makine, sinema tarihinin en rezil filminin büyük bir keyifle izlendiği sinema salonu, İstasyonun yanındaki trene binmeden son trenden inince ilk sigaranın birlikte içildiği çiçekli ağaçlı taşa oturmalı dış bahçe, binbir nazla geçilen üst geçit(bilen bilir oradan geçmek epey bir iştir) ,tavla oynanılan ve yenilince mahsustan küsmecilik oynanan çay evi, v.s... Ve odam tabi, odamız.. O kadar çoklar ki. Ama hepsinin yaşattığı duygu ortak. Hem en güzel anları oralarda yaşamış olmanın hatırlanmasıyla yüzde beliren tebessüm hem de o anları yitirmiş olma ve bir daha yaşayamama ihtimalinin verdiği acı. Tebessüm ve acı sadece anlar ve mekanlar birlikte hatırlanınca bu kadar yakışıyorlar birbirlerine. Keşke mümkün olsa da eşya gibi mekanları ve anları da bir odaya toplayabilsek. O zaman büyü yapmak daha kolay olurdu belki.. En başta inanamamak. Hiç ihtimal vermediğin birşeyin kolayca oluvermesi. Ve neredeyse şaşkınlıktan sevinmeye vakit bulamamak. Bir taraftan onu haketmediğini düşünmenin yol açtığı kendine güvensizlik diğer taratan ise hiç alışık olmadığın güzellikler. İlk buluşmanın çocuksu heyecanı, trenden ineceği saati beklerken oynanan sevimli zaman hesaplaması oyunları, saatlerce ne yesek telaşına düştükten sonra aynı anda dillendirilen "yemek yemeyiverelim" keşfinin yol açtığı inanılmaz rahatlık, yağmur yağarken saçak altında geçen zamanda sigara içmekle öpüşmeyi aynı ana sığdırmaya çalışmanın kaçamak telaşı, mantıyı sarımsaksız salatayı soğansız yemenin tarifsiz lezzeti, kalkmasına az zaman varken ve anlatacakların hiç bitmeyecekken önündeki son yudumu içmemesi için bira bardağına çaktırmadan atılan yalvaran bakışlar, terlediğini farkederde elimi tutmayı bırakır endişesiyle başka bahaneler bulup kısa süreli elleri bırakıp kot pantolonun arkasında silme hınzırlığı, rüzgarın ağzına soktuğu saçlarını usulcacık çekip çıkarma ve bunu yaparken bir taraftan başka şeylerden bahsedip hiçbir şey olmuyormuş gibi hissettirme çabası, her gecenin son iyi geceleri -her sabahın ilk günaydını,güne onun sesini duyamadan başladığın anların tedirgin edici gerilimi, sigara jelatininden mamül kutsal kulenin başında geçirilen ömrünün en içten zamanları.. Hepsini bir arada hatırlamak mı daha çok acı verir yoksa teker teker hatırlayıp ayrı ayrı acı çekmek seyreltir mi biraz acıyı? Belki de tek bir acı var. Yoğunluğu hiç değişmeyen ve hep aynı şey demek olan tek bir acı. Çok özlemek demek olan, boşluğunu hiçbir şeyle dolduramayacağını bildiğin yitirilmiş zamanları kafanda tekrar tekrar yaşamanın sızısı.. Ama bu haksızlık. Öylece çekip gitmek bu kadar kolay olmamalı. Gücünü yalnızlığından alan ve yalnızlığa alışkanlığını yıllar süren bir çabayla benimseyen birinin hayatına girip,onu kapandığı ve artık şikayet etmediği mağarasından çıkartıp hiç alışık olmadığı bir oyunun ortasında tek başına bırakıvermek. İnsafsızlık. Tamam insan kızar, küser, kavga eder, yanlış bir şey varsa yapanın burnundan getirir. Ama böyle basıp gitmek neyin nesi, insaf. Tamam artık aramaz seni diyerek telefonun sesini kısıp elinin eremeyeceği bir yere koyarken bile on dakikada bir telefonu kontrol etmek ve kendi kendine ben aslında saate bakıyorum kimseden telefon beklediğim yok diyerek yürek burkan yalanlar söylemek; iyi oldu zaten yürümeyeceği belliydi eninde sonunda bitecekti türünden avuntularla uykuya dalıp sonra sıçrayarak uyanmak ve bu zavallı avuntunun aslında seni hiç rahatlatmadığını farketmek; artık hiç işine yaramayacağını bilmene rağmen acı bir alışkanlıkla ve tükenmeyen alışkanlıktan da acı bir umutla 3900 dan 5000 sms almak; bin kere bilmene rağmen artık seni ilgilendirmediğini, kendini kendinden gizli acaba bu saatte o ne yapıyordur diye düşünürken yakalamak; geçen ay bu saatlerde şuradaydık, şu saatte şunları konuşuyorduk, eğer böyle olmasayadı şu gün şunları yapacaktık muhasebesine obsesifce takılıp kalmak; birlikte dinlediğiniz şarkılardan kaçmaya çalışırken mırıldandığını utanarak farkedip yarıda kesmek ama kafanın içinde şarkının devam etmesine engel olamamak; ikinizinde sevdiği yazarların kitaplarını kitaplığın en görünmez yerlerine sokuşturup,göz ucuyla yerlerinde olup olmadığını hızlıca kontrol etmek; nefret etmek için yüzlerce bahane üretip her birine tutundum zannedip bir süre rahatlamak ve sonra hiçbir işe yaramadığını süratle farkedip eskisinden daha beter kahrolmak; ve özlemek.. Hep özlemek; uyurken özlemek, uyanır uyanmaz özlemek, bir şeylerle uğraşmaya çalışıp bir süreliğine unutur gibi olduğunda farketmeden özlemek, hiçbir şey yapmadığın zamanlarda özellikle gece yarısından sonra ibadet eder gibi özlemek, yüzünü görsem bir kere,başkasıyla konuşurken bile olsa sesini duysam yetecek bana dedirtecek kadar özlemek. Özlemenin her çeşidini ezberler gibi özlemek. Yok, olmaz böyle,haksızlık bu.. </description>
<link>https://www.antoloji.com/agit-302-siiri/</link>
<guid>2143341</guid>
<pubDate>2015-06-23T18:58:00+03:00</pubDate>
<author>Ali Lidar</author>
</item>
 <item>
<title>Oğuz Atay Okumak İçin 20 Neden</title>
<description>1)  Acının sınırlarını belirleyip,en engebeli düzlemlerde bile tutunamamanın ne demek olduğunu bütün insanlara gösterdiği için.  2) Metafiziğe başvurmadan ruhumuzun röntgenini çektiği için,  3) Bazı insanların hikayelerinin,sonu intiharla bitse bile acıklı olmaktan ziyade komik oluğunu,tıpkı tutunamamak gibi hep gülünç duruma düşmenin de o insanlar için yazgı olduğunu en acıklı sözlerle ve güldürerek ve acıklı sözlerle güldürmenin trajikomedisini her satırına sindirerek herkese varoluş dersi verdiği için,  </description>
<link>https://www.antoloji.com/oguz-atay-okumak-icin-20-neden-siiri/</link>
<guid>2143342</guid>
<pubDate>2015-06-23T18:58:00+03:00</pubDate>
<author>Ali Lidar</author>
</item>
 <item>
<title>Alternatif Kitap Kategorizasyonum</title>
<description>1)  Okumaya Gerek Olmayan Kitaplar: Calvino Usta yaşasaydı listenin başına çok satan vampir kitaplarını koyardı büyük ihtimalle. Ayrıca kişisel gereksiz kitaplar listemi zorlayan ikinci gruba bir kaç tanesi hariç Ahmet Hamdi Tanpınar öncesi yazılmış neredeyse bütün Türk romanları girebilir..  2)  Birden Fazla Hayatın Olsaydı Kesinlikle Okuyacağın Ama Ne Yazık Ki Günlerin Sayılı Olduğu İçin Okuyamayacağın Kitaplar: Ayn Rand'ın bütün kitapları bu listeye girebilir. Okumayı çok isterim aslında ama kitapların ebatı her seferinde umutsuzca vazgeçmemi sağlıyor ne yazık ki..  3)  Okumak İçin Değil Başka Amaçlar İçin Yazılmış Kitaplar: Ahmet Altan Ve Cezmi Ersöz'ün yazmış olduğu her türlü çer çöp bu kategoriye sokulabilir. Bu adamlar neden ısrarla yazıyorlar anlamak mümkün değil ama vakit kaybı ve sinir bozumu dışında faydalarının olmadığı muhakkak..  </description>
<link>https://www.antoloji.com/alternatif-kitap-kategorizasyonum-siiri/</link>
<guid>2143344</guid>
<pubDate>2015-06-23T18:58:00+03:00</pubDate>
<author>Ali Lidar</author>
</item>
 <item>
<title>Çok Satmayan 'yaz Okuma' Rehberim</title>
<description>* Leyla Erbil - Mektup Aşkları: Birbirleriyle aynı kişide kesişen hayatların sadece mektuplarla açığa çıkan büyük trajedisi. Yazılmasının üzerinden epey zaman geçen ve nedense ıskalanan bu kitap post-modern edebiyatımızın en güçlü yazarlarından Leyla Erbil'in olgunluk dönemi eseri olarak nitelenebilir. Tek ilkesi ikiyüzlülük olan bir toplumda ahlaklı olabilmek mümkün müdür? sorusuna yanıt arayan Erbil, mektuplarla birlikte akan hikayede derin sorgulamalar yapmamıza da vesile olmakta. Mutlu bir beraberliği olanlar bu kitaptan uzak dursun, çünkü aşk denen şeyi de ciddi ciddi sorgulatmakta insana..  *Albert Cossery - Tanrının Unuttuğu İnsanlar: 1900'ların başında doğan Cossery Mısır edebiyatının en özgün ve marjinal yazarlarının başında gelmektedir.Ülkemizde pek tanınmamakla birlikte (nedense hiç şaşırmadım) özellikle A.Camus gibi varoluşçuları derinden etkilrmiştir. Bu küçük hikaye kitabında ülkesinin üzerine çöken pesimizm ve sefaletle hesaplaşan Cossery gelenekle modern arasında sıkışan "her çağın insanı" nın da profilini çizmektedir. Yeni ve rahatsız edici yazarlarla tanışmak isteyenlere..  *Y.Hakan Erdem - Kitabı-ı Duvduvani: Tarihi fantastik mizahi aşk bilim kurgusu.. Bütün türleri harmanlayan Erdem bir taraftan Ecovari bir tavırla genel kültür şovu yaparken bir taratan da dille ve bizle dalgasını geçiyor. Özellikle gotik eğlenceden hoşlananlara..  </description>
<link>https://www.antoloji.com/cok-satmayan-yaz-okuma-rehberim-siiri/</link>
<guid>2143339</guid>
<pubDate>2015-06-23T18:57:00+03:00</pubDate>
<author>Ali Lidar</author>
</item>
 <item>
<title>Delirmemeye Çalışmak</title>
<description>Olmadı.. Büyük ideallerim vardı oysa, ama ayrıntıları aşıp hiçbirini gerçekleştiremedim. Takılıp kaldım hayatımın bir yerine,zamanlarımızın ölçü birimleri farklıydı, sizinki aktı, benimki durdu. İlerleyemedim bir türlü. Ama böyle olacağı belliydi, hayat bilgisi ortaokuldayken de zayıftı bende. Toplumsal sınıflamayı bir kerede anlamıştım, ama çocuklarla kavga etmeden maç yapabilmeyi hiç beceremedim. Hepiniz değiştirebileceklerinizi değiştirip değiştiremediklerinize uyum sağlayabilme mekanizmanızı inanılmaz bir ustalıkla çalıştırdınız. Şaşakaldım size, nasıl da hiç yanılmadan bukalemun gibi bir kerede bunu becerebildiniz? Hiç mi canınızı sıkan bir şey olmadı, her şey mi içinize sindi, nasıl başardınız bunu? Ben hep yanınızdaydım, aynı havayı soluduk sizinle, madem bu kadar kolaydı takılmadan yaşamak, bana neden öğretmediniz? Şimdi sizin zamanınızı aklım kavradı, ama ruhum hep aynı şeyi tekrarlıyor işte; "Ömrümün en güzel zamanı diye bir şey yok gerçekte. Bir yığın küçük büyük sevinçle bir yığın büyük küçük acının bir araya gelerek yaptığı bir bileşimle yıllar geçip bedenimin gücü azaldıkça, zihin gücüm genişlemiş gibi göründükçe, büyük işler yaptığım, büyük mutluluklar yaşadığım yanılsamasına kapılımışım,o kadar." Oysa her şey yanılsamaymış, anladım.. Bir söz vardı, şunun gibi bir şey; İnsan kendisi için gerçek ve mutlak olan mutluluğa yaşamı boyunca yalnız birkez erişir ve geri kalan tüm yaşamını bu mutluluğa tekrar ulaşmaya adar. Hayatımı bunun doğruluğuna adadım. Şimdiyse gülüyorum sadece.O kadar yorgunum ki ne tavsiye dinleyecek gücüm var ne her şeye yeniden başlayabilecek. İyisi mi rahat bırakın beni,soru sormayın. Misafir kabul edin hayatınızda, turistik bir temaşayla izlemenize itirazım yok. Ama ne olur acıklı bakışlarınızı üzerimden çekin. Çok istiyorsanız nasıl takılıpkalınıpyanlışyaşanılır dersini benim üzerimden alabilirsiniz. Ama lütfen acıma ve şefkat ihtiyacınızı benim üzerimden karşılamaktan vazgeçin. Şu an ne yapmaya çalışıyorum biliyor musunuz? Tek bir şey. Delirmemeye calışıyorum! Belki de yanlış yapıyorum. Hayatın saçmalığına tahammül etmenin başka yolu yok belki de. Yoksa zavallı aklımı çevreleyen çitleri yıkıp deliliğin kurtarılmış akıntısına mı bırakmalıyım kendimi? </description>
<link>https://www.antoloji.com/delirmemeye-calismak-siiri/</link>
<guid>2143340</guid>
<pubDate>2015-06-23T18:57:00+03:00</pubDate>
<author>Ali Lidar</author>
</item>
 <item>
<title>Oyun</title>
<description>Beklemek.. Çok sabırsızsan, ömrün geç kalmalarla geçmişse ve artık hiçbir şeyi beklemeye tahammül edemiyorsan ama başka çaren de yoksa ruhunun başına gelebilecek en büyük işkencedir beklemek. Godot'yu bekler gibi tıpkı. İçine düştüğün çıkmaz uzaktan bakan herkesi gülümsetecek kadar komik ve yine aynı herkesin nasihatler yağdıracağı kadar da acıklıdır. Traji-komik.. Hiç gelmeyecek bir telefonu beklemek tıpkı tren yolu olmayan bir şehirden tren beklemek kadar acıklıdır. Üstelik tren yolu olmayan şehirden beklediğin trende gelmesini umduğun yolcunun olup olmadığı da belli değilse. Alın işte hem trajedi hem de komedi. İki perde. Oyunumuza hoşgeldiniz. Lütfen yedi yaşından küçük çocukları salonumuzdan çıkartınız. Onların oyunumuzu anlama ihtimali çok kuvvetli çünkü ve bizim oyunumuzun esası anlaşılmamak üzerine kurulu. Biz acı çekeceğiz siz de kahkahalarla güleceksiniz bu kadar basit herşey. Delileri de almıyoruz üzgünüz. Deliler ve çocuklar oyunun komikliklerini atlayıp bize acımaya ve ağlamaya başladıklarından dengemizi kaybediyor ve devam edemiyoruz. Tecrübeyle sabittir. Daha önceki oyunularımızı izleyen bu güruh her şeyi daha da içinden çıkılmaz hale getirmiştir. Çünkü bizi anlamaya ve bizimle birlikte acı çekmeye başlamışlardır. Bizim sizin gibi aklı başında izleyicilere ihtiyacımız var. Rahat koltuklarınızda çaresizlikten düştüğümüz acıklı durumlara gülmeniz esasına göre yaşadık biz hayatımızı! . O yüzden lütfen.. Çocuklar dışarı! . Evet başlıyoruz şimdi. Birinci perde. Öleceksiniz gülmekten hazır olun. Ve beliriyoruz sahnede. Selam vermeyi beceremeyerek ve nereye bakacağımızı bilmeden şakınlıkla gözlerimizi gözlerinizden kaçırmaya çalışarak ilk alkışı alıyoruz yükselen kahkahalarınızın eşliğinde. Sonra nasıl her söylenene inanılır bölümüne geçiyoruz. Seyircinin en çok eğlendiği bölümlerden birisi.. Sevgili, seni seviyorum diyor hemen inanıyoruz, önemlisin sen diyor koltuklarımızı kabartıyor sen diyor bir tanesin akıllısın yakışıklısın beni en güzel sen seversin. Başımıza gelecekleri bilmediğimizden öyle bir sarılıyoruz ki ona oyunun sonunu farkeden akıllı izleyicinin kahkahaları bile ulaşmıyor kulaklarımıza. Mutlak bir inançla ve daha önceki aldanışları aklımıza bile getirmeden her söylenene inanıyoruz. Ve o kadar güzel oynuyoruz ki rolümüzü sonlara doğru bazı daha az akıllı seyircinin neredeyse kafası karışır gibi oluyor. Merak etme seyirci, bizim oyunumuzda şaşkınlığa yer yok her şey beklediğin gibi gelişecek biraz sabret.. Boşuna bilet almadınız değil mi? sizi üzecek halimiz yok.. Sonra her söylenene inanma bizde alışkanlık haline geldiği an sevgili sevgilimiz sırtını dönüp gidiveriyor. Kalakalıyoruz ortada. Kulaklarımızda bize söyledikleri. Evet ikinci bölüme geçtik artık. Umutla bekleme. Yanıldığını anlayıp döneceği umuduyla beklemeye başlıyoruz çok şey yapmak isteyerek ve hiçbir şey yapamayarak. Bu halimiz seyircide gülmenin tavan yaptığı an oluyor. O kadar belli ediyoruz ki çaresizliğimizi sevgili bile gülmekten alamıyor kendisini. Bir süre bekledikten sonra oradan oraya koşturuyoruz yalvaran bakışlarımızla peşinden koşup kendimizi affettirmeye çalışıyoruz, gözüne girmek için acınacak hallere sokuyoruz kendimizi kurtlar gibi böğürerek ağlıyoruz öfkeleniyoruz sinir krizleri geçiriyoruz bağırıp çağırıyoruz çığlıklarımız kahkahalarınıza karışıyor ve.. Ara veriyoruz on dakika ihtiyaç molası. Buradayız biz merak etmeyin ikinci perdeyi oynamaya devam ediyoruz. Herkes çıktı mı? Güzel.. Evet şimdi evlerinize gidebilirsiniz. Oyunumuz post moderndir abiler ablalar.. İkinci perde sahnede değil dışarda devam edecek. Evlerinize gidin yüzünüzdeki gülümsemeyle. Biz teker teker gelip yanınızda oynayacağız ikinci perdeyi. Evet biletle birlikte ruhumuzu da satın aldınız. Çağırın istediğiniz zaman kaldığımız yerden evinizin salonunda devam ederiz. Yalnız lütfen çocuklarınızı yatırdıktan sonra çağırın.. Bir de, deliler.. </description>
<link>https://www.antoloji.com/oyun-385-siiri/</link>
<guid>2143333</guid>
<pubDate>2015-06-23T18:56:00+03:00</pubDate>
<author>Ali Lidar</author>
</item>
 <item>
<title>Küçük İnsanların Küçük Hikayeleri</title>
<description>Küçük insanların küçük hikayelerinden sadece büyük hayal kırıklıkları doğuyor.Ne yazık, en azından trajedi diyebilsek buna. Olmaz ama, olmuyor. Büyük adamların büyük hayal kırıklıklarına trajedi deniyor, küçüklerinkine sadece hayal kırıklığı. Masallarda, romanlarda, filmlerde çekilen asil acıların bizim zavallı acılarımızla uzaktan yakından alakası yok. Adam gibi ayrılık acısı yaşayamıyoruz mesela her şeyin suyunu çıkarıp herkesin burnundan getiriyoruz. Bütün çirkinliklerimizi kusarak birbirimizin yüzüne bakamayacak hale geliveriyoruz. Prensesini sonsuza kadar kaybeden şövalyenin soylu özlemini kitaplarda okuyoruz ancak. Ya da giden sevgilinin ardından iki damla yaş akıtıp acısını yüreğine gömen ve kendisi de dahil kimselere onun hakkında kötü söz söyletmeyen kadının soylu duruşunu filmlerde izliyoruz. Bizim düzenimiz her şeyi çamura bulamak üzerine kurulu. Gitti ya, terk etti ya seni, bas arkasından kalayı.. Önce böğürerek ağlıyor sonra geberinceye kadar içiyor ve bir süre kendimize acımaktan başka hiçbir şey yapmıyoruz. Sonra da bütün kabahati karşı tarafa yükleyip kendimizi temizlemek gibi iğrenç bir savunma mekanizması geliştiriyoruz. Ayrılığı da sevdaya dahil sayan güzel insanlar kalmadı artık. Geçmişteki güzel günlerin anısına en azından saygıyı korumayı becerebilsek keşke. Olmuyor! . Güzel olan her şeyi terk edilmiş olmanın kızgınlığıyla öfke sosuna bulayıp hatırlıyoruz tekrar tekrar ve elimizde hınç ve kinden başka hiçbir şey kalmayana kadar didik didik ediyoruz anıları. Önemli olan anlardır oysa, yaşadıkların, geçmişte sana hissettirdikleri, birikerek kendini gerçekleştirmene vesile olan küçük küçük mutluluklar. Hepsini birden tek kalemde silip ruhumuzu bir öfke tapınağı haline getiriyoruz. Ve bunun adına da sevmek diyoruz.. Bu yüzden de bizlerin arasında büyük trajediler yaşanmıyor. Hepimiz sadece büyük hayal kırıklıkları yaşıyor ve yaşatıyoruz... </description>
<link>https://www.antoloji.com/kucuk-insanlarin-kucuk-hikayeleri-siiri/</link>
<guid>2143335</guid>
<pubDate>2015-06-23T18:56:00+03:00</pubDate>
<author>Ali Lidar</author>
</item>
 <item>
<title>Gri</title>
<description>Şehir bugün elli yıldır kimsenin uğramadığı bir ev kadar griydi. Aksi gibi evden çıkarken farkında olmadan gri t-shirt giymişim. Sabah aynada baktığım yüzüm de gri. İçim oldum olası gri zaten. Gerizekalı gökyüzü de şu aralar inadına hep gri. Bazılarına sevimli gelen beni ise nedensizce tedirgin eden sonbahar rengi. Geçmişin rengidir gri, hatırlandıkça can yakan kötü anıların arka planında hep o vardır. Ruhumuz ve hafızamız da gri fon üzerine yerleştirilmiştir. İçilen sigaranın külü, çürüyen yaprak, kurumuş ağaç dalı, mutsuz insan yüzü, kirli gökyüzü.. Gözlerimi kapattığım zaman bile karşıma çıkan renk sanıldığı gibi siyah değil, gri. Ve ölümü en çok hatırlatan renk. Siyah matem işaretidir ama yaşayanlar için, ölenin arkasından siyahlara bürünenler siyahlar içinde yaşamaya devam ederler, yaşayan canlı bir renktir siyah. Ölünün ise, yakılırsa dönüşeceği kül gri, gömülürse üzerinde çürüyecek kefen gri. Evet evet bu renk yanlışlıkla yaratılmış olmalı. Ya da bizleri cezalandırmak için. Değiştirilmesini talep ediyorum yerine başka renk koyulsun tanrı tarafından. Ben de karşılığında oruç falan tutarım, bilemedim şimdi.. </description>
<link>https://www.antoloji.com/gri-66-siiri/</link>
<guid>2143336</guid>
<pubDate>2015-06-23T18:56:00+03:00</pubDate>
<author>Ali Lidar</author>
</item>
 <item>
<title>Kitap Okurunun Hakları</title>
<description>1.Okumama hakkı  2.Sayfa atlama hakkı 3.Bir kitabı bitirmeme hakkı 4.Tekrar okuma hakkı 5.Canının istediğini okuma hakkı 6."Bovarizm"hakkı </description>
<link>https://www.antoloji.com/kitap-okurunun-haklari-siiri/</link>
<guid>2143337</guid>
<pubDate>2015-06-23T18:56:00+03:00</pubDate>
<author>Ali Lidar</author>
</item>
 <item>
<title>Ayrıntı</title>
<description>Kontrol edemediğim düşüncelerimin istilasından beynimi kurtaramıyorum. Bilincimi ele geçirdiler. O kadar çok düşünüyorum ki, bazen düşünmekten düşündüklerimin birazını bile yapmaya vakit bulamıyorum. Öyle çok şey var ki düşünecek.. Mesela şu kazak çıkarma sorunu. Kış günlerinin lanet uğraşı.. Birileri bir canlı yayında filan gösterseler şunun nasıl olacağını da kurtulsam. Önce kollarımı -kazağın sağ kolunu sol elimle, sol kolunu sağ elimle çekip diğer elimi kurtardıktan sonra- boşa çıkarıp kazağın henüz çıkmamış dış ön yüzünden hamle yaparak kafamın üzerinden çıkarıp mı kurtulmalıyım, yoksa her iki elimle kazağın boyun kısmına uzanıp önce kafamı mı kurtarmalıyım? Hadi bunu zor da olsa hallediyorum bir şekilde de asıl kargaşa sabahları giyinirken ortaya çıkıyor. Önce neyi giyerek başlamalıyım? Allahım nasıl da zor iş.. Çoraplarla başladım diyelim. Sonra aşağıdan mı devam etmeliyim, yukarı mı geçmeliyim? Aşağıdan başladığımda önce pantolonumu giyiyorum, sonra kazak, üzerine mont v.s.. Ama gömlek giymem gerektiğinde olmuyor işte. Pantolonu önce giydiğim zaman, gömleğin etek kısımlarını pantolunun içine sokmak için iliklediğim düğmeleri tekrar çözüp, pantolunu yarı indirmem gerekiyor ki gömleğin etek kısmının iç çamaşırımı saracak hale gelmesini sağlayıp, daha sonra gömleği bel hizasında sarmalayacak şekilde çekebileyim. Swet giyeceksem ne olacak peki. Pantolonumun içine mi sokmalıyım alt kısımlarını,dışarda mı kalmalı? İnsan bunu ne kadar düşünür? Ben o kadar çok düşünüyorum ki bazen işin içinden çıkamıyorum, beceremeyeceğim korkusuyla kıyafetlerime dokunamayıp evden hiç çıkmadığım zamanlar oluyor. Başkalarının farkında olmadan kolayca yapabildiği şeyler benim için mesele oluyor hep. Ayrıntı diyorlar sonra benim takılıp kaldıklarıma, sinirlerim iyice bozuluyor. Düşünmeden yaşamayı marifet zannediyorlar. Canım diyorlar mesela, onda ne var giyin çık işte. Kolayca giyinip işin içinden çıkıveriyorlar. Her işleri kolayca oluyor, bunu yaşam felsefesi yapmışlar. Kolayca aşık oluyorlar, kolayca seni seviyorum diyorlar, kolayca vazgeçiyorlar sonra da. Çektikleri acı da çok kolay oluyor haliyle, unutmaları da. Kendileri gibilerden oluşan kalabalığın içinde takılıp kalmadan tüm sahtekarlıklarıyla yaşarlarken ara sıra benim gibilerle karşılaşıyorlar ve çok sürmeden bünyeleri hata veriyor. Başta tuhaf biriyle karşılaştıkları ve bu durum ilginç geldiği için egzotik bir hayvana yaklaşır gibi temkinli tavırlarla sokuluyorlar. Ama sonra tehlikenin farkına varıp usulca sıvışıveriyorlar. Benimse kulaklarımda söyledikleri sözler çınlamaya devam ediyor. Olası hatalar için hep yedek bir hayat tutuyorlar bir taraflarında kimselere farkettirmeden ve canları sıkıldığında diğer yaşantılarından devam ediyorlar. Kendine ait bir hayata bile sahip olamayanlar ise ancak ayrıntılara boğarak yaşamlarını bu aldatılışı düşünüp çıldırmadan yaşayabiliyorlar. Yazın çorap giyilir mi? Hergün değiştirmesem olur mu peki? Önce sağ tekini mi giymeliyim solu mu? En son beyaz çorap giydiğimde mesele yapmıştı, ama o yok artık, beyaz çorap giysem hala mesele çıkar mı...? </description>
<link>https://www.antoloji.com/ayrinti-6-siiri/</link>
<guid>2143330</guid>
<pubDate>2015-06-23T18:55:00+03:00</pubDate>
<author>Ali Lidar</author>
</item>
 <item>
<title>Özlemek</title>
<description>Eğer birini gerçekten özlüyorsanız bunu doğru ifade edebilecek cümleleri saatlerce arasanız bile yazacak hiçbir şey bulamazsınız. Çok, pek çok, en çok diye devam eden cümleler birer ölçü ifade ederler ve bunların daha çoğu da hep mümkündür. Ama gerçekten özlüyorsanız söyleyebileceğiniz hiçbir şey yoktur.. Öfke, kızgınlık, kavgalar. Birer birer kaybolurlar ve geriye sadece o kalır. Bu sevgiden beslenen ama zamanla onun bile ötesine geçen bir duygudur. Tarifi mümkün olmayan ancak etkilerine bakarak gücünü hissedebileceğiniz bir his. Yumruk gibi takılıp kalır boğazınıza, her yerde sizinle beraberdir. Bundan kurtulmak için çabalar durursunuz ama nafile. Zaman zaman unutturur kendisini, geçer gibi olur. Sevimli bir çocuk bakışı, arkadaşlarla içilen bir kaç bardak rakı, günlük hayatın sıradan koşuşturmaları bazen o hissin üstünü örter gibi olur. Unutmazsınız ama, alıştığınızı zannedersiniz. Ve yalancı bir rahatlamaya doğru kayar bünyeniz. Ama sonunda, özellikle yalnız olduğunuz bir an gerçek çırılçıplak dikiliverir karşınıza. Özlüyorsunuzdur işte, bütün o yalancı rahatlamalarınız illüzyondan başka bir şey değildir. Küçücük bir şeyle kol kola çıkar karşınıza ve ruhunuzu yeniden kanatıverir o his. Bazen bir eşya, bazen bir şarkı, ya da telefonunuzun titreşivermesi.. Zaman mekan tanımaz. Ve böyle zamanlarda insanın en zavallı halini yaşarsınız. Çaresizsinizdir, uzaklaşmak istersiniz neredeyseniz, gülümsemeye çalışırsınız ama yüzünüzdeki tebessüm yeni boyanmış beyaz bir duvarda öldürülen sivrisineğin kalıntısı gibi iğreti durur.. Vicdan azabı gibi dolaşırsınız insanların arasında. Kurtulmaya çalıştıkça komik durumlara düşersiniz. Karmakarışık beyniniz ve paramparça ruhunuzla oradan oraya sürüklersiniz kendinizi bir süre. Zamanla bu hareketliliğin yerini acınası bir kabullenme alır. Artık eminsinizdir, özlemek sizin kaderinizdir. Ve bununla mücadele etmekten vazgeçersiniz. Unutmaya çalışmışsınızdır, ama olmamıştır. Sakinleşirsiniz artık, bu belki de en acı evredir. Beklemeye başlarsınız, kimselere bir şey anlatmazsınız. Hayat etrafınızda akıp gitmeye devam eder ve kimselerin sizin acılarınızı uzun uzun dinlemekle geçirecek kadar uzun zamanı yoktur. Kelimenin tam anlamıyla yapayalnızsınızdır artık. Beklersiniz, bu bekleyişin sonu var mıdır yok mudur bunu hiç kimse bilemez. Umudunuzu hiçbir zaman yitirmediğinizden bu umut size gereken sabrı da verir. Belki de çaresizlikten kaynaklanan bir sabırdır bu bilemeyiz.. Ama siz artık sesinizi çıkarmadan bir köşede sadece güzel şeyler düşünerek özlemeye devam edersiniz.. Ve özlemenin bu hali hiçbir dilde, hiçbir kelimeyle anlatılamaz.. Eğer birini gerçekten özlüyorsanız bunu doğru ifade edebilecek cümleleri saatlerce arasanız bile yazacak hiçbir şey bulamazsınız... </description>
<link>https://www.antoloji.com/ozlemek-204-siiri/</link>
<guid>2143331</guid>
<pubDate>2015-06-23T18:55:00+03:00</pubDate>
<author>Ali Lidar</author>
</item>
 <item>
<title>Hayat Gerçekten Garip</title>
<description>Hayat gerçekten garip. Biz de en az hayat kadar.. Sıradan, kıpırtısız geçen birgün bile kendi içinde öyle çok çelişiyor ki. Dokuz gibi uyandım sabah. Kahvaltı yapmadan çıktım evden her zamanki gibi. Mahalle kahvesine gittim ve yaş ortalaması elli olan bir masada saatlerce okey oynadım. Bir ara hayat kırmızı yediliden ibaretti. Son eldi, kırk sayı kadar gerideydim ve kırmızı yedili okeydi. Tek taşa kalmıştım ara taşıydı beklediğim taş (sarı altılı)  ve ikisi de çıkmıştı. Sadece kırmızı yediliye açabilecektim ama gelmedi. Üç oyun üst üste kaybedip çıktım kahveden. Saat üçe geliyordu cafeye gittim kitap okumak için. Yusuf Atılgan'ın aylak adamı bilmem kaçıncı kez elimdeydi. Bir ara tuvalete kalktım döndüğümde garson kızın göz ucuyla kitabı incelediğini farkettim ve sesimi çıkarmadan izledim bir süre. Sonra masama döndüm kız özür diledi ben de önemli olmadığını Yusuf Atılgan'ı tanıyıp tanımadığını sordum. Okumadığını ama çok duyduğunu söyledi. İsterse bitirince verebileceğimi söyledim, biter mi bugün dedi, gülümsedim. Daha önce bilmem kaç kere okuduğumu söylemedim tabi. Biter dedim, ince zaten. Okumaya başladım açık limonlu çay getirdi bu arada ve adisyona yazmadı. Jeste jestle karşılık vermek istedi galiba. Ya da yazmayı unuttu bilemedim şimdi. Neyse bitirdim kitabı verdim teşekkür etti ve bana Battaile okuyup okumadığımı sordu. Küçük bir şok yaşadım. Eskişehir'de benden başka okuyan olmadığını zannederdim hep birinin ondan bahsetmesi çok şaşırttı beni. Okudum dedim heyecanla sen okudun mu? Hayır dedi, okumadım ama bir dergide okumuştum onun kötülük tasnifi Yusuf Atılgan'ı çok etkilemiş. Öyle hoşuma gitti ki.. Galiba insanlardan umudumu kesmek için biraz aceleci davranıyorum umulmadık yerlerde yaşam belirtileri çıkıyor böyle karşıma. Vedalaşıp ayrıldıktan sonra Ömür'ün yanına gittim. Şehirdeki en eski arkadaşım.. Dünya tatlısı kızıyla oynadık biraz. Sonra eşinden de izin alıp Bomantiye gittik. En son..... ile gitmiştik oraya ve kısa bir süre sonra da görüşmemeye başlamıştık. Önünden geçerken bile içim titriyordu düne kadar ama öyle gidiverdik işte birden. Nasıl olduğunu bile anlamadım. Başta burulur gibi oldum ama müzikle birlikte dağıldı burukluğum. Zannettiğim kadar kötü hissetmedim kendimi, evet orada hiç özlemediğim kadar özlediğimi farkettim ama bunun da sevdaya dahil olduğunu düşünüp orada geçirdiğimiz o bir kaç güzel saati gülümseyerek hatırladım. Sonra benden konuşmaya başladık On beş yıllık arkadaşım o kadar şaşırttı ki beni.. Kırk yıllık bir psikiyatrist gibi benimle ilgili analitik çözümlemeler yapmaya başladı. Ve söylediği her şeyde haklıydı. Kendimi çok karmaşık zannederdim, oysa beş on dakika içinde asıl sorunun ne olduğunu seriverdi önüme. Araya şarkılar girdi sonra, ne dert kalır ne hüzün dedik doymadım sana ağlarım dedik v.s. Kemancı abi "o" nu sordu. Hoca dedi geçen bir kızla gelmiştin nerede gibi bir şeyler söyledi. Genelde kardeşimle gittiğim için oraya yanımdaki kız onun da dikkatini çekmiş sanırım. Evde dedim, yok artık o diyemedim.. Ona içlendim biraz sonra Ömür yine bana döndü. Yanlış yaptığımdan hayatımı kendi kendime karmaşıklaştırdığımdan, insanları kendimden uzaklaştırmak için elimden geleni yaptığımıdan falan bahsetti. Yine haklıydı. Benim gerizekalı arkadaşım belki de hayatı boyunca bu kadar uzun saat haklı olmamıştı hiç. Evet bu akşam ne söylediyse haklıydı.. Sonra kahvelerimizi içtik ve kalktık. Bebeği(melis) ve eşini aldık önce evden. Biraz daha Melisle oynadım ve bir kez daha çocuk duyarlılığına hayran olup eve geldim. Yeterince içmedim sanırım gözüm parkta. Bayi kapanmadan bir şişe şarap alıp parka gitmek niyetindeyim.. Bakalım.. Neyse, öyle işte hayat gerçekten garip.. Nasıl olacak bilmiyorum.. Bakalım... </description>
<link>https://www.antoloji.com/hayat-gercekten-garip-siiri/</link>
<guid>2143332</guid>
<pubDate>2015-06-23T18:55:00+03:00</pubDate>
<author>Ali Lidar</author>
</item>
 <item>
<title>Hayatımı Güzelleştiren Herkese Açık Teşekkür</title>
<description>Bütün hayallerimi gülünç duruma düşürdük. El birliğiyle rezil ettik hepsini, herkes işinin başına dönebilir artık. Kim girdiyse hayatıma üstüne düşeni fazlasıyla yerine getirdi. Hepsi rolünü eksiksiz oynadı. Gerçekleşmesi beklenen hayal kalmadı artık, herhangi bir beklenti de söz konusu değil. İnadımdan da vazgeçtim ayak diremekten de.İnsanlarla iligili bütün talep ve iyi niyetlerimi toprağa gömdüm. İstediğiniz "marul adam" pozisyonunu aldım. Psikobilmemnelerimi filan düşünüp kaygılanmaya kalkmasın sakın kimse, hayal de yok artık kırıklığı da.. Sadece dvd sini alıp gazetesini almamama rağmen bir buçuk yıldır ısrarla gazetenin de parasını alan ve beni bu durumu fark etmeyecek kadar geri zekalı zanneden sevgili mahalle bakkalım; oynadığımız bütün okey oyunlarında ısrarla taşın altına bakan ve hep inkar eden muhterem Faik abim; kinder sürpriz yumurta aldığım zamanlarda beni öpücüklere boğan eli boş geldiğimde ise yüzüme bakmayan komşumuzun oğlu minik Efe; yemekhaneye her indiğimde halini hatırını sormama rağmen sevdiğim yemeklerden azar azar sevmediğim yemeklerden bol bol koyan değerli ustam; her fırsatta bana olan sevgi ve saygısını dile getirmesine rağmen okul tarihinin en rezil ders programıyla yıllar yılı beni okulda ağaç eden saygıdeğer okul müdürüm; beni çok çok sevdiğini söylediği günün akşamı başka birini çok çok çok sevdiğini fark edip ayrılmak istediğini belirten eski "canım sevgilim"; başka bir gerekçeyle alıp başını giden bir önceki eski "canım sevgilim"; benim alıp başımı gitmem için elinden geleni yapıp başarılı olan daha daha önceki eski sevgilim; özellikle maaş günleri en sevdiğim yemekleri yapan sevgili annem; ne zaman canı sıkkın olsa beni içmeye çağıran ama benim ne zaman canım sıkkın olsa her defasında içme teklifimi inatla reddeden can dostum İlker..Ve diğerleri... Hepinize sonsuz teşekkürlerimi sunmayı borç bilirim. Sizler olmasaydınız eğer kıçımın kalkması ve kendimi bir halt zannetmem kaçınılmaz olurdu. Sayenizde burnum sürttü kendi gerçeğimle yüzleştim. Artık isteseniz bile egomu ayağa kaldıramazsınız. Hiçbirinize kızgın değilim, üzgün filan da değilim. Şaşkınım belki bu kadar geç idrak ettiğim için, ama bu da sizi şaşırtmamalı, aptallık yapmakta üstüme yoktur iyi bilirsiniz. Sevgili dostlarım.. İyi ki varsınız.. Evet herkes işin başına dönebilir artık görev tamamlandı. Ben artık “marul adam” oldum, teşekkürler emeği geçen herkese… </description>
<link>https://www.antoloji.com/hayatimi-guzellestiren-herkese-acik-tesekkur-siiri/</link>
<guid>2143326</guid>
<pubDate>2015-06-23T18:54:00+03:00</pubDate>
<author>Ali Lidar</author>
</item>
 <item>
<title>Koalalardan Kurtulamamak</title>
<description>Onunlayken öğrendiği her şeyi unutmaya başladığını fark etti. Onunla birlikteyken bildiği şeyleri de unutuyordu ve onun yanındayken bilemediği pek çok şeyi sonradan da bilemedi. Düşünceleri ile davranışlarını birbirine uyduran görünmez bağ, onun gidişiyle birlikte kopmuştu sanki. O zamanlar düşünmeden davranıyordu artık davranmadan düşünmeye başladı. Bir taraftan da süratle unuttuğu için bildiklerini bu davranışsız düşünme acınacak bir noktaya gelmişti. Ve ne yazık ki insan neyi düşünmek istemezse onu daha çok düşünüyordu. Örneğin koalaların karınlarını nasıl doyurduklarını düşünmeyi yasaklamıştı kendine ama o andan itibaren başka bir şey düşünemediğini gördü.O aptal hayvanlar zihninden çıkmıyordu artık. Bütün meselelerin çözümü koalaların düşünülmemesine bağlıydı, eğer koalaları düşünmeden bir saat geçirebilirse hayatında ters giden her şey düzelecekti, o geri dönecekti mesela.. içkiyi azaltacak,sigarayı bırakacak, yeniden insan arasına çıkacak, kaybettiği kiloları hızla geri alacak, tekrar gülmeye başlayacaktı. Bütün iş o hayvanları zihninden uzaklaştırabilmekteydi. Ama olmuyordu bir türlü. Başka şeyler düşünmeye başladığı zamanlarda bile birden ağacın birine sarılmış bütün geri zekalılığıyla şaşkın şaşkın bakarak ne olduğu belli olmayan yaprakları kemiren o lanet hayvanın görüntüsü beliriveriyordu zihninin derinlerinde. Bu zihninin derinleri lafı da ne kadar sevimsiz. Sanki üç boyutlu bir şeymiş gibi. Bir de altı-üstü oluyor bunların.. Bilinç altı, bilinç üstü, bilinç ortası..Ne çok biliyorlar, her şeyden de haberleri var. Şaşmaz hesaplama yöntemleriyle üçe bölmüşler zihnimizi şu köşe alt köşesi şu köşe üst köşesi ortada okaliptus ağacı.. Evet evet, o ağacın yaprağını yer koalalar. Nasıl bir ağaçsa, ağaç hakkında bilgisi yok ama koalaların yapraklarını kemirdiği kesin. İnsan zannedildiği gibi aynı anda pek çok şeyi düşünemez, iki şeyi bile aynı anda düşünemez, bu mümkün değil. Ama iki düşünce arasındaki geçiş çok hızlı olduğundan bazen aynı anda pek çok şeyi düşündüğü yanılsamasına kapılabilir.Saniyede üçyüzbin kilometre hızla eski sevgilimizden koalalara geçebiliriz mesela ama aynı anda eski sevgilimizi ve koalaları düşünemeyiz. Bu teknik olarak imkansız, tabi bir koalaya aşık değilsek ve daha sonra aşık olduğumuz koala tarafından terk edilmediysek.. Davranmadan düşünmeye başlamıştı artık ve düşünceler dışardan gözlenemediği için hiçbir şey yapmıyor izlenimi veriyordu etrafındakilere. Yakınları endişelenmeye başlamıştı ama o bunu çok umursamıyordu. Bildiği her şeyi unutmaya başlamıştı. Bilmediklerini de bundan sonra hiç öğrenemeyecekti. Günün büyük kısmında çekyatın üzerinde oturup gözleri yarı aralık çıplak duvara bakıyordu sadece. Aslında büyük bir mücadele içindeydi ama dışardan anlaşılamıyordu. Problemin kaynağını bulmuştu. Lanet koalaları düşünmeden bir saat geçirebildiğinde her şeyin yoluna gireceğinden de emindi. Ama.. Sahi koalalar o ağaçtan hiç inmezler mi? </description>
<link>https://www.antoloji.com/koalalardan-kurtulamamak-siiri/</link>
<guid>2143327</guid>
<pubDate>2015-06-23T18:54:00+03:00</pubDate>
<author>Ali Lidar</author>
</item>
 <item>
<title>Siz Bilmezsiniz Ben Bilirim</title>
<description>Siz bilmezsiniz ben bilirim ne çok şeydiniz orada elinizi ilk tuttuğumda dünya değişmişti işte göğün gözü açıldı o zaman siz öyle bir sarıldınız ki sonra bana ben sarılmak neymiş orada öğrendim içine sığamayacağım yerleri dolaşasım geldi sizinle İstanbul olmuştuk sanki her şeyin maketini yapardık bıraksaydınız bir güç gelmişti bana bir kuvvet sevilmeyen ne kadar çocuk varsa severdim gidilmeyen her yere giderdim şehrin bütün dilencileriyle paylaşasım oldu birden cebimdeki paraları tuhaf bir insanseverlik çöktü üstüme sanki gülmek ilk defa yakıştı o zaman bana orada elinizi ilk defa tuttuğumda siz öyle çok şey oldunuz ki siz bilmezsiniz kimse bilmez ben bilirim sanki yaralı aklım gideceği ülkeyi bulmuştu bu kez öyle sanmıştım bildiğim her şeyi anlatayım istedim size okuduğum bütün kitaplardan bahsedeyim sevdiğim yaşadığım ne varsa haberiniz olsun bütün numaralarımı bir çırpıda sergileyeyim öyle etkileyeyimki sizi bırakmayın elimi utanmayı aklıma getirmedim insan zaman eşya umrumda değildi orada bir siz vardınız bir ben keşkelerin tamamı tedavülden kalkmıştı etrafımız delirmişti tartıcı çocuk sarhoş olmuştu güvercinler aptallaşmıştı ben ömrüm boyunca büyüye meyleden ben ilk defa büyü yapabilmiştim ben sizinle o kadar güzel olmuştum ki siz de ancak bu kadar güzel olurdunuz zaman bile çıldırdı orada ben sizin elinizi tuttuğumda dünya ellerimizden ibaretti avucumuzun içine almıştık onu gökyüzüydü yeryüzüydü o kadar ufalmışlardı ki... Çay içtik sonra siz geçer sandınız geçmedi bakın -sen-din siz oldunuz sonra ama siz bilmezsiniz ben bilirim işte elim şimdi yarım kalmış inşaat... </description>
<link>https://www.antoloji.com/siz-bilmezsiniz-ben-bilirim-siiri/</link>
<guid>2143328</guid>
<pubDate>2015-06-23T18:54:00+03:00</pubDate>
<author>Ali Lidar</author>
</item>
 <item>
<title>Oyun 2</title>
<description>Başka bir oyunun parçasıyım şimdi. Seninleyken oynadığımız oyun gerçek bir hayat yaşıyormuşum hissi vermişti ilk kez. Fakat ne yazık bütün mükemmel oyuncular gibi rolünü kötü oynayıp gittin. Falso vermedin hiç, o kadar kötü oynadın ki bunun oyun olamayacak kadar gerçek olduğunu zannetmiştim. Müthiş bir ustalık bu, oyun oynamak ama bunu kötü yapmakta ustalaşmak ve karşıdakine neredeyse oynamıyormuş gibi hissettirmek. Kısacık zamanda kendimi kaptırdığım oyun büyük bir hayal kırıklığıyla sonuçlandı. Şimdi başka bir oyunun parçasıyım, senden çaldığım rolü tek başıma oynamaya devam ediyorum ama bu artık başka bir oyun. Varmışsın gibi yapıyorum, ama senin kadar kötü oynamayı beceremediğimden gerçek gibi gelmiyor bana bir türlü. Musallat olacağın diğer hayatları da kötü oyunlar oynanan sahnelere çevirebilecek misin bilmem. Ama kabiliyetli olduğunu biliyorum, bir de benim gibi saf bir rol arkadaşı bulursan çok daha büyük trajedilere vesile olacağından hiç kuşkum yok.. Başarılar diliyorum... </description>
<link>https://www.antoloji.com/oyun-2-9-siiri/</link>
<guid>2143329</guid>
<pubDate>2015-06-23T18:54:00+03:00</pubDate>
<author>Ali Lidar</author>
</item>
 <item>
<title>Mutluluktan Ne Bok Yiyeceğini Bilememek</title>
<description>Mutluluğa alışık olmayanlar azıcık mutlu olduklarında ne bok yiyeceklerini şaşırırlar benim gibi. Bünyeleri kaldırmaz işlerin yolunda gitmesini mutlaka bir terslik yaratmak zorundadırlar. Bilirler aslında, sadece susup bekleyenler kazanır, ama beceremezler. Mutluluk hormonu mu ne haltsa beyinde yayılmaya başladığı vakit hücre deformasyonu da baş gösterir peşinden. Kriz zamanlarında zehir gibi çalışan o kıvrımlı et parçası çalışmaz olur. Hayatları boyunca birilerinden ilgi görmek için didinip dururlar, öyle birini bulduklarında da hep öyle birini beklediklerini unutup saçmalamaya başlarlar. Kendilerini bir şey zannettikleri için kontrolü hemen ellerine almak isterler. "hayır canım" lar başlar hemen, "bu kitabı mutlaka okumalısın" lar, "onunla görüşmeni istemiyorum" lar.. Master programına öğrenci hazırlıyor sanki.. Sana ne lan bırak okumasın, dokunma kiminle görüşüyorsa görüşsün. Ama olmaz her şeyin en iyisini biliyordur ya beyzade onu da kendi mertebesine yükseltmek için elinden geleni yapar. Beklediği ilgiyi gördü ya artık kibir ve ukalalıkta kimse onun eline su dökemez. Yalnız burada bir parantez açmak gerekir. Karşı taraf bu duruma başta karşı çıksa mesele bu kadar büyümeyebilir aslında, ama genelde kölemen bir tavırla her istenileni yaptığı için aynı nisbette beyzadenin de kıç kalkması tavan yapar. Bunun ilelebet böyle gideceğini zannederken birden bire bir kişiliği olduğunu hatırlayan hanım kızımız ufak ufak homurdanmaya başlar. Ama geç kalmıştır. Bunu bir taktik meselesi zanneden delikanlı müdahalelerinin dozunu gitgide artırır ve sonuçta kaçınılmaz olanla yüzleşilir. Hanım kızımız alıp başını gider, beyzade alık alık etrafa bakar.. Sonrası, kendi kendine hesaplaşmalar, hayıflanmalar v.s.. Böylelerinin mutlu olmaya hakları yoktur, hatta mutlu olmalarına gerek bile yoktur. Alışık değillerdir çünkü, azıcık mutlu olduklarında ne bok yiyeceklerini bilemezler... </description>
<link>https://www.antoloji.com/mutluluktan-ne-bok-yiyecegini-bilememek-siiri/</link>
<guid>2143322</guid>
<pubDate>2015-06-23T18:53:00+03:00</pubDate>
<author>Ali Lidar</author>
</item>
 <item>
<title>Ona Şu An Çok İhtiyacım Var</title>
<description>Ona şu an çok ihtiyacım var; daha önce hiç bu kadar ihtiyaç duymamıştım ona. O kadar acil bir durum ki bu kalbimin ortadan ikiye bölünüp aşağıya, bacaklarımın arasına düşmesinden korkuyorum. Bunun kulağa komik geldiğini biliyorum. Otuz yaşını devirmiş bir adam olarak daha olgun davranmam gerektiğinin de bilincindeyim, ama olmuyor işte. İster çocukluk deyin, ister toyluk hatta delilik. Umurumda değil. Onun yanına gitmeliyim, yoksa sonsuza kadar kaybedeceğim.. Daha önce de buna benzer şeyler hissettiğim oldu. Aslında onu özlemediğim bir an bile olmadı ama farklı ve çelişik duyguları aynı anda yaşadığımdan olsa gerek, bir şekile kendimi tutmayı başarabildim. Ayrılığımızın ilk günleri acı ve öfkeyi birlikte yaşadım. Sonra sonra öfkenin yerini artık tüm hücrelerimde hissettiğim özlem aldı. Sonra özlem yeni öfke nöbetlerini beraberinde getirdi. Zaman zaman tekrar döneceği umudu yeşerdi, sık sık da onu tamamen kaybettiğim fikrine kapıldım. Ama hissettiklerimin herhangi birinde ısrarlı olup alışkanlık geliştirmeme izin vermedi zihnim. Manik depresif bir hal, bir uçta umutsuz bir aşk ve tutku; diğer uçta da iflah olmaz bir öfke ve kızgınlık olan dar bir koridorda bir ileri bir geri götürüp getirdi beni. Kendimi dünyanın en büyük haksızlığına uğramış hissettiğim zamanlarda onu bir kaşık suda boğmak istedim; ama o an karşıma çıksa boyununa sarılıp beni affetmesi için yalvarmaktan başka hiçbir şey yapamayacağımı da çok iyi biliyordum.. Terk edilen insanların terk edildikleri ilk zamanlarda yapabilecekleri bütün saçmalıkları yapıp düşünebilecekleri bütün aptallıkları düşündüm. Öfkem ve acım o kadar büyüktü ki bütün dünyanın bana acımasını istiyordum. Herkes bilmeliydi, vah vah demeliydi herkes, ilgi ve alaka göstermeleri gerekiyordu. Tek başına üstesinden gelemeyecektim bunun. Bundan daha büyük bir acı olamazdı sanki herkes bunu anlamalıydı, hiç kimseye bir şey anlatmama gerek kalmamalıydı. Herkes işini gücünü bırakıp benimle acı çekmeliydi. Ben hayatımın anlamını kaybetmiştim, onlar benim yanımda olup hiç konuşmadan beni anlamalıydı, beraber ağlamalıydık, beraber hüzünlü şarkılar söyleyip, beraber sarhoş olup, beraber öfke krizleri geçirip beraber... O kadar çaresiz ve zavallı hissediyordum ki kendimi, yüzüme "neler yaşadığını anlıyorum ve senin için üzülüyorum" der gibi bakan herhangi biri bile kanayan ruhumu biraz teskin edebilecekti. Olmadı. Belki ben onlara nasıl ihtiyaç duyduğumu hissettiremedim belki de onların çok işi vardı. Durup böyle saçma sapan hezeyanlarla ilgilenemeyecek kadar meşguldüler. Sonunda onlar da öfkemden nasiplerini almaya başladılar. Beni terk ettiği için ondan, beni anlamadıkları için onlardan ve elimden hiçbir şey gelmediği için kendimden nefret etmeye başladım. Hatta bir ara bölündükçe çoğalan bu öfkenin içimdeki aşkı bile alt ettiğini düşündüğüm oldu. Ama tüm bunların zavallı birer savunma mekanizması semptomu olduğunu o kadar iyi biliyordu ki bir yanım, içten içe beni yiyip bitiren sızı tek bir gün bile azalmadı. O kadar üzgündüm ki, hayatla işimin bittiğini düşünmeye başlamıştım artık. Yaşıyor olmak için yaşamanın manası yoktu sanki. Ve tuhaf şeyler düşünürken yakalamaya başladım kendimi sık sık. Hızlı trenin önüne fırlamak, tabanca ya da gaz, yüksek binalardan atlamak, çalışan bir otomobille birlikte kendimi garaja kilitlemek, yarısı boşalmış rakı şişesine iki kutu xanax boşaltıp yavaş yavaş çözülmesini bekledikten sonra tek yudumda kafama dikmek, odamın kapısına ve camına çok sayıda asma kilit taktıktan sonra anahtarları kapının altından dışarı atıp odadaki bütün kitapları ateşe vermek.. Ama o kadar korkaktım ki tüm bunlar birer fantezi olmaktan öteye geçemedi.. Şimdi daha sakinim. Ve daha az öfkeli. Hala üzgün ve çaresizim evet ama biliyorum ki içimdeki sevgiyi öldürmeye hiçbir duygunun gücü yetmeyecek. Artık başka hiçbir şey umurumda değil. Tek bir şeyden eminim. Ona şu an çok ihtiyacım var. Daha önce hiç olmadığı kadar. Nasıl olur bilmiyorum ama onu görmek zorundayım. Yaptığım ya da yapmadığım her şey için özür dilemeliyim. Onu ne kadar çok sevdiğimi ve o olmadan her şeyin ne kadar eksik yaşandığını anlatmalıyım. Bir bebek gibi hiçbir şey bilmeden ayaklarının dibine atmalıyım kendimi, tutup ellerimden kaldırması için gözlerine bakmalı ve her şeyi onunla yeniden öğrenmeliyim. Geçmişteki doğruların ya da yanlışların muhasebesini yapmaktan vazgeçtim. Hiçbir şey, hiçbir yaşantı hiçbir söz umurumda değil artık. Nefes almakla alamamak arasındaki fark gibi bir şey şu an onu görmek ya da görememek. Olgun davranmak filan istemiyorum. Ağırbaşlılıktan da bahsetmeye kalkmasın kimse. Bilincim yerinde, sakinim, ne istediğimi çok iyi biliyorum. Benim şu an sadece ona ihtiyacım var. Daha önce hiç olmadığı kadar... </description>
<link>https://www.antoloji.com/ona-su-an-cok-ihtiyacim-var-siiri/</link>
<guid>2143323</guid>
<pubDate>2015-06-23T18:53:00+03:00</pubDate>
<author>Ali Lidar</author>
</item>
 <item>
<title>Hazırlığınızı Yapın</title>
<description>Hazırlığınızı yapın. Sizi bekleyen tek şey var, hayal kırıklığı. Hepiniz hayallerinizin büyüklüğü ölçüsünde acı çekeceksiniz aklınızdan çıkarmayın. Aklınızı bir kenara bırakıp üçüncü sınıf mutluluklar yaşadığınız anlar olacak elbet. Ama er geç akıl başa gelecek ve farkedeceksiniz. Ne kadar çok hayal, o kadar çok acı.. Geçici mutluluk anlarında ister istemez hayal kuracaksınız. Ama istisnasız her hayal yerini utanç ve öfkeye bırakacak. Hiçbir şey kurtaramayacak sizi. Aşklarınız, planlarınız,evarabaçocukbahçeevli gelecek tasarılarınız, kredi kartlarınız, sohbetleriniz, baştan çıkarmalarınız, kıyafetleriniz, kediniz, köpeğiniz, sevgiliniz, anneniz, babanız, dostlarınız, bildikleriniz, gördükleriniz, gezdikleriniz, yedikleriniz, içtikleriniz.. Bunların bazılarını elde eder gibi olacaksınız mutlaka. Ama elde ettiğiniz zaman kurduğunuz hayallerin güzelliğiyle uzaktan yakından alakalarının kalmadığını göreceksiniz. Sevgilinizle evlendiniz diyelim. Birine aşıksanız kuracağınız en güzel hayal bu olmalı. Ama sevdiğiniz kadının bir kaç yıl içinde nefret ettiğiniz karınıza dönüştüğüne tanık olacaksınız dehşetle. Kedi mi aldınız? Çok seviyorsunuz değil mi? Bir kaç yıla kalmaz ya ölür ya evden kaçar hiç merak etmeyin. Gelecekle ilgili planlarınız mı var? Hayat denilen şeyin planlarınızın dışında kalan her şey demek olduğunu anlamanız hiç zor olmayacak. Sahip olduğunuzu zannettiğiniz her şeyin aslında size sahip olduğunu anladığınızda gidecek yeriniz bile kalmayacak. Elde ettiklerinizle avutmaya kalkmayın sakın kendinizi. Hiçbiri tutamak olamayacak size. Sizi bekleyen tek şey var, hayal kırıklığı.. Hayalleriniz ne kadar gerçeğe yakınsa acınız da o kadar büyük olacak. Çünkü hiçbir hayal gerçekleşmeyecek. Bundan kurtuluş yok. Ama acıyı azaltmanın bir yolu var. Hayal kırıklığınızı başkalarının insafına bırakmamak. Kendi hayal kırıklıklarınızı kendiniz yaratırsanız başedebilirsiniz acıyla. İzin vermeyin hayallerinizi başkalarının yıkmasına. İstediğiniz kadar güzel ve sevimli hayaller kurun, özgürsünüz. Ama hemen ertesi gün hayallerinizin en büyük muhalifi olmak koşuluyla. Bir düş görümü zamanınız var, o kadar.. Sevgilinizi en çok sevdiğinizi düşündüğünüz anda terk edin mesela. Eğer becerebilirseniz başta üzülür ama sonra sonsuza kadar kendinizi iyi hissedersiniz. Çünkü o hep sizin sevgiliniz olarak kalır. Zamanın ve hayatın sizdeki onu kirletmesine izin vermemiş olursunuz. Annenizin vitrinindeki dokunulması yasak kristal çay takımları gibi kalbinizin en yüksek yerine kaldırın onu ve hiç dokunmayın. Çay içmeye başlarsanız eğer iflah olmaz su lekeleriyle başedemezsiniz. "İnsan hayallerinin büyüklüğü ölçüsünde özgürdür" gibi laflar duyacaksınız zaman zaman. Sakın bu tür geri zekalılıklara kulak asmayın. Fotosentez dahi yapıyor olsalar yine de şükredecek şeyler bulabilen polyanna müsvettelerinin morfinidir o tür sözler. Uyuşmayın, ruhunuzun uyuşturulmasına da izin vermeyin. Size güzel şeyler söyleyenler olacaktır, kanmayın.. Sizi nasıl sevdiklerini anlatıp değerli olduğunuzu hissettirmeye kalkabilirler, aman dikkat.. Zaten bir çoğunuzda iki güzel lafla mayışıp hemen köleleşme potansiyeli var. Eğer ruhunuzu hayallerinizin gerçek olacağı yanılsamasına kaptırırsanız sizi kimse kurtaramaz. O yüzden hayaller kurun, sonra onlara acımasızca saldırın. Gerçi kendinizle uğraşmaktan vakit kalmaz ama eğer yapabiliyorsanız başkalarının hayallerine de saldırın. Ne kadar çabuk gözlerini açarsanız etrafınızdakilerin o kadar büyük iyilik yaparsınız. Ama neyse bunu boşverin, kendinizi kurtarın. Unutmayın ne kadar çok hayal, o kadar çok hayal kırıklığı, sizi bekleyen başka hiçbir şey yok. Hazırlığınızı yapın... </description>
<link>https://www.antoloji.com/hazirliginizi-yapin-siiri/</link>
<guid>2143324</guid>
<pubDate>2015-06-23T18:53:00+03:00</pubDate>
<author>Ali Lidar</author>
</item>
 <item>
<title>Ayrılığın Ardından Tuhaf Bir 'monolog'</title>
<description>- Gitmem lazımdı - Biliyorum - Hayır bilmiyorsun hiçbir zaman hak vermedin bana - Haklı değildin zaten - Nefes alamıyordum, boğulmak üzereydim benim yalnız kalıp kendimi dinlemem gerekiyordu - Biliyorum </description>
<link>https://www.antoloji.com/ayriligin-ardindan-tuhaf-bir-monolog-siiri/</link>
<guid>2143325</guid>
<pubDate>2015-06-23T18:53:00+03:00</pubDate>
<author>Ali Lidar</author>
</item>
 </channel>
</rss>
