<?xml version="1.0" encoding="UTF-8" ?>
<rss version="2.0" xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/">
<channel>
<title>Antoloji.Com - Şiir, Şair ve Edebiyat</title> <link>https://www.antoloji.com/</link>
<description>
Kültür Sanat Edebiyat Portalı. Türkçe şiir ve şair arşivi. Ahmet Karaoğlu Şiirleri
</description>
 <item>
<title>Erzurum</title>
<description> Canım gurban dağına daşına                                                                                                                Baharına güzüne gışına                                                                                           Hele tandırda bişen aşına                                                                           Sevdaliyam sene can ERZURUM Köyümde goyun guzi melesin                                                                             Biner ohşaram atın yelesin                                                                                     Seni sevmezse gudikler yesin                                                                            Keyfim sevdamsan hem de HUZURUM Bacalar yıhılirdi goşmahtan                                                                                 Acıhır aş içerdik yamahdan                                                                                    Çoh zor uyanırdıh uyumahdan                                                                              Her gün hal vaziyet bele DURUM Yazın tozuna gışın buzuna                                                                               Bahane eden gaçar boşuna                                                                                   Geri gelenin gider hoşuna                                                                            Sevmekse seni olsun GUSURUM Çay demli kete mis kartol közde                                                                          Evde çocuh mi genç mi var sözde                                                                    Gapıda ki dana daha gözde                                                                               Köyümnen sene sevdam ERZURUM </description>
<link>https://www.antoloji.com/erzurum-91-siiri/</link>
<guid>2868892</guid>
<pubDate>2018-07-24T22:17:00+03:00</pubDate>
<author>Ahmet Karaoğlu</author>
</item>
 <item>
<title>Toruna Dondurma</title>
<description> Sıcak bir ramazan günü çarşıya gezmeye çıkardığı torunu;nenesine,"nene bene dondurma al" diye tutturur. Nenesi;"param yoh oğul''diyip, bahane etse de, dondurmayı almak zorunda kalır.Sıcaktan eline ve külaha eriyerek akan dondurmayı bir taraftan da torunu yalar.Nenesi"oğul ellerin hep bulaşdırdın,ele dondurma yiyilir mi heç"?der, biraz da çekiştirerek torununun elinden külahı alır,yalamaya başlar ve yarısını götürür.O sıra yanlarından geçen bir bey "abla ne edisen ele ramazan,ramazan dondurma yiyilir mi? orocun gaçar"der, dondurmayı yalamaktan memnun görünen nene "E.ne oldu ki,ağzıma alır,almaz hep erirdi zaten."  </description>
<link>https://www.antoloji.com/toruna-dondurma-siiri/</link>
<guid>2364134</guid>
<pubDate>2017-06-17T17:24:00+03:00</pubDate>
<author>Ahmet Karaoğlu</author>
</item>
 <item>
<title>Şehidim</title>
<description>Bakma yaşıma ver bir silah emret O kurşunlar bana gelsin ŞEHİDİM Sen var ol ki yaşasın aziz Millet Bir değil bin can vermene şahidim  Nice kahramanlar senin yolunda </description>
<link>https://www.antoloji.com/sehidim-186-siiri/</link>
<guid>2359330</guid>
<pubDate>2017-06-04T15:35:00+03:00</pubDate>
<author>Ahmet Karaoğlu</author>
</item>
 <item>
<title>Seni Arıyorum Erzurum</title>
<description> Ben neredeyim, şaşırdım. Buralar neresi?                                                                                                   Evimiz yıkılmış, sokaklar kaybolmuş.                                                                                                                  Ne taşı kalmış, ne duvarları, ne de bahçesi.                                                                                                  Bilen, tanıyan, yok mu? Ne olur, bir şeyler söylesin birisi.                                                          Hüzünlendim, içerlendim, sessizce bir kenara çöktüm.                                                                                   Çok soğuk denirdi, bu aziz şehre. Şimdi içimi yakıyor.                                                                                   Erzurum; sen bu musun? Seni tanıyamıyorum.                                                                                         Ayaklarımın üzerinde dolandım, çok yoruldum.                                                                                                            Bir ses ver, ne olur? Seni duymak istiyorum.                                                                                     Soluyamıyorum, nefes alamıyorum.                                                                                                                Kim kıydı sokaklarıma, kim sildi mahallemin adını?                                                                                       Gezdikçe içim kan ağlıyor, canım ERZURUM.                                                                                                      O daracık sokaklarda bezden yaptığımız topla oynardık,                                                                      Yorulup, acıkıp, komşu evinin birine dalardık.                                                                                          Komşu şefkati, ana şefkati gibiydi.                                                                                                                  Öyle “kanka, manka” bilmezdik, biz kan kardeştik.                                                                                    Soğan sokarcının bakır tavasıyla içerdik ayran aşını,                                                                                  Birde üstümüzü temizler, okşarlardı insanın başını.                                                                                Bacalar yıkılırcasına oyun oynar, çıtalı uçururduk.                                                                                     Burası nere, hani o sokaklar? Komşular, bacalar.                                                                                      Neden yok oldu bu şehir, hiç mi yoktu hatırı?                                                                                               Öyle silmişler ki, ne kabristanı kalmış, ne yatırı.                                                                                        Tozun, kokun yok olmuş. Neredesin sen, ERZURUM?                                                                                    İtti, bitti oynayıp, kendimizden geçtiğimiz,                                                                                                  Soğuk suların aktığı sularını içtiğimiz,                                                                                                          Taştan yapılı tarihi sokak çeşmelerimiz nerede?                                                                                                                                                          Kamyon teker yanaklarından çıkarılan,                                                                                             Çemberlerin peşinden koşuşturduğumuz,                                                                                         Nefesimizin kesildiği, kıvrık sokaklar nerede ERZURUM?                                                                              Her bahar kokan bahçelerde ki menekşeler,                                                                                            Gizliden sevilen yavuklunun geçmesi için, beklenen köşeler,                                                                   Bütün mahalleyi gölgeleyen kavak ağaçları,                                                                                          Fırtınanın bile dağıtamadığı kargaların yuvaları,                                                                                            Tek, tük çatılı tek katlı, binaların saçakları,                                                                                              Mabeyni kurulan kalın söveli kapıların önünde ki tırhıçlar nerede?                                                            Buralar neresi, ben neredeyim? Senin gibi bende yok oldum ERZURUM.                                        Dozerler, koca tekerli kamyonlar girmiş insafsızca,                                                                                                       Adı Kentsel dönüşüm olsa da, geçmişe özlemimdir yakınmam.                                                                                                           Yerlerine yapılacakların hatırasının olamayacağıdır dokunmam.                                                                                        Ne tanıdık bir kapı, ne bir taş bırakılmış, ne atadan yadigâr.                                                                                                        Yok, olan şehirden koku kalmamış, yapılanı saymışlar kar.                                                                           Sen atamın yadigârıydın, hatıramdın, sen derdimsin, sevdamsın.                                                                     Sana neler oldu, neredesin? Can, canım ERZURUM.                                                                                                                                                                                                                                              -                                                                09.04.2017  </description>
<link>https://www.antoloji.com/seni-ariyorum-erzurum-siiri/</link>
<guid>2351106</guid>
<pubDate>2017-05-09T17:18:00+03:00</pubDate>
<author>Ahmet Karaoğlu</author>
</item>
 <item>
<title>Rte</title>
<description>Sen Recep Tayyip Erdeğan'sın Adını bütün Dünya ansın Razı olsun senden Allah'ım İyi ki başımıaz da varsın 20 temmuz 2016 </description>
<link>https://www.antoloji.com/rte-2-siiri/</link>
<guid>2350518</guid>
<pubDate>2017-05-08T09:53:00+03:00</pubDate>
<author>Ahmet Karaoğlu</author>
</item>
 <item>
<title>Hesap Ortada</title>
<description>Elimdeki evrakta birkaç kalem işlemin toplanması gerekiyordu.  Aslında zihinden de yapılabilinecek birkaç kalem toplamanın sağlıklı olmasını düşünüp, karşı masada çalışmakta olan daire arkadaşım Nizama;  birkaç işlemi hesap makinesinde toplama yapmasını rica etmiştim. Sesli verdiğim işlemi tamamlayarak sonucu bana belirtti; ilişkisiz afaki bir rakam söyleyince; doğru olmadığını düşünüp, yanına giderek makineye baktım. Bu ne biçim hesap? Diye sorduğumda, Nizam; yanlışı üzerine mal etmeden“Hesap ortada ağabeyi. Demesin. Meğer makinedeki eski işlemin üzerine toplama yapmış. Erzurum </description>
<link>https://www.antoloji.com/hesap-ortada-4-siiri/</link>
<guid>2263130</guid>
<pubDate>2016-07-02T11:39:00+03:00</pubDate>
<author>Ahmet Karaoğlu</author>
</item>
 <item>
<title>Aile Olmak</title>
<description>15 Temmuz 2014 Ramazanın 15.sahur gecesi televizyonda izlediğim sahur programında reklama geçilince kanal değiştirdim.  O sıra Prf. Mustafa Karataş’a canlı yayında ismini vermeyen bir bayan telefonla yayına bağlandı; Anlatımı ve lisanı düzgündü. O andan kırk yıl önce  henüz dünyaya gelmeden babasını trafik kazasında kaybetmiş, kendisi de şimdi kırk yaşına yaklaşmıştı. On yedi yıl önce evlenip, çocuk sahibi olmak istemiş. Evlenerek,babasının ölümü ve erkek kardeşinin olmayışı doğacak bebeğin erkek olması isteği ısrarı devamlı var olmuş. Eşinin işi fevkalade iyi, kendinin de kariyeri yüksek, gelirleri oldukça fazla ve her isteklerine madden ulaşa biliyorlarmış. Evlerinde hizmetçileri, hatta olabilecek çocukları için dadı bile, şimdiden alınmış. Erkek çocuk isteğindeki ısrarı gitgide şart olarak görüyormuş.   Beklediği gibi olmayıp, dünyaya gelen bebek, vücut özürlü ve organ eksikliği ile bir kız çocuğu oluyor. Bunu kabullenemediğini, isyana bile saptığını canlı telefon bağlantısında doğrudan anlatabiliyordu. İzleyici olarak ben ve yayında konuk olanlar çok etkilenmiş ve dikkatli bir şekilde bu bayanın söyleyeceklerini takip ediyorduk. Hanımefendi, özürlü ve de kız çocuğu olarak doğan bu bebekle ilgilenmeyip, kariyerini yükseltme çabasına gayret gösteriyormuş. Bebekle bakıcıyı, evin işleriyle de hizmetçileri vazifelendirerek kendisini çocuğun ve evinin sorumluluğundan kaçarak kurtula bileceğini sanmış. Yıllar sonra bir bebek daha yapmayı düşünmüşler. Ve bir erkek çocukları daha olmuş. Özürlü ve organ eksikliği ile dünyaya gelen kız çocuğunu açık, açık ihmal edip, yeni doğan erkek çocuklarıyla, babasızlık ve erkek kardeşsizliğin yokluğunu avundurmaya çalışmak isteseler de, hanımefendi  buna rağmen erkek çocuğunun bile bir kez olsun mamasını yedirmeyip, banyosunu  yaptırmayıp,  bu işleri  bakıcılara  bırakarak  kariyer  yükselmesiyle  meşgul olurmuş.      Eşi ise ticari koşuşturmalardan gözünü açamıyor, eve yorgun argın ancak gele biliyor. Sıcaklığın ve saygının bu evde her şeyin sürekli kariyer yükselmesine, israf ve kontrolsüz bir harcamalar üzerine yapılanan aile düzeni mevcutmuş. Zamanla eşinin işleri hızla bozulması ve evdeki sadakatsizlik üzerine huzursuzluk çökünce; hanımefendi de yükselen kariyerini koruyamayıp, her şeyin alt üst olduğu dönemle, yokluk ve acıların ardından birbirlerini kıra, döke evliliklerine son vermişler. Artık ne kariyer, ne varlıklı dönem, ne hizmetçi ve nede kalabilecekleri bir göz evleri kalmıştı. Hanımefendi bundan bir yıl önce gördüğü rüya üzerine, Prf. Mustafa Karataş Hocayı televizyondan takip ettiğini ve etkilenerek namaza başladığını, yoklukla birlikte; biri tam özürlü iki evladına sahip olup, geçmişte yaptığı hata ve isyanlardan bu rüya üzerine aldığı dersten toparlanıp ayakta durmaya çalıştığını telefonda belirtiyordu. Şimdi ise hiçbir şeyinin olmadığını, devlet tarafından özürlü çocuğu için verilen ücretle geçimini sağlamaya çalıştığını daha önemlisi çocuklarıyla bir aile olduğunu ve televizyona telefonla ibret olabilmesi için katıldığını belirtti. İsmini belirtmeden düzgün ve akıcı bir anlatımla sanırım izleyiciler stüdyoda, bende televizyonun başında etkilenmiştim.       Sahur programlarında o saatte benimde bana göre bazı çıkmazlarımın ve yıkılmışlığımın altındaki dünyama avuntu ve çare yollarını kendim için ararken; bu hanımefendinin bir rüya ile başlayan telefon bağlantısındaki konuşmasına birden irkilip, toparlandım. Karamsarlıktan arınıp, bütün olumsuzluklardan aşılma iradesini o anlık tekrar görebilmemle, kendime gelmişliğimi fark etmemin huzuru ile imsak a girmeden oruç tutmam niyeti ile huzurla başımı yastığa koymuştum.Erzurum </description>
<link>https://www.antoloji.com/aile-olmak-3-siiri/</link>
<guid>2263127</guid>
<pubDate>2016-07-02T11:26:00+03:00</pubDate>
<author>Ahmet Karaoğlu</author>
</item>
 <item>
<title>Taşta Aranan Şefkat</title>
<description>Onunla ilkokul dördüncü sınıfı aynı sırada okumuştum. Evleri okulumuzun yolu üzerinde idi. Kapılarının önünden geçeceğim zaman sanki ikimiz içinde saatler karşılaşabileceğimize ayarlanmışçasına buluşup, okula giderdik. Sınıfta ise, derste pek gözümüz olmazdı. Okul saati dışında o demir atölyesine gittiği için yalnızca pazar günleri eski belediye binasının yıkılan arsasında buluşup, en çok sevdiğimiz oyunu,’çın çın’ oynardık. Toprakta üst üste dizilen madeni paraları, elimizdeki parayla sırasıyla vurarak çevrileni kazanma oyunuydu. Ellerimizde hep çamur olurdu. Ama onun elleri çamurdan başka ayrıca siyah isli ve çatlaklarla doluydu. Ellerinin çatlak ve isli oluşunu zamanla fark edip, sorup öğrenmiştim. Onun annesi öldükten sonra henüz bir yaşlarında iken babası tekrar evlenmiş, çok küçüklüğünden beri de babasının sanayide bulunan demir atölyesinde çalışmak zorunda kalmıştı. O sene dördüncü sınıfı ikimizde geçememiştik. Ertesi yıl onun iki yaş küçüğü diğer anneden olan kardeşi, bizi tekrarladığımız dördüncü sınıfta yakaladı.  Seneyi beraber okumaya başlamıştık. Onun yine hafta içersi okul saatleri dışında babasının demir atölyesine gidip çalıştığından; elleri kirli, çatlak ve yüzü hiç gülmezdi. Diğer anneden olan iki yaş küçük kardeşinin eli ayağı temiz ve düzgün bir şekilde okula devam ediyordu. Zaten kardeş olduklarını pek bilen yoktu. Arada sohbetleştiğimizde; çok küçük yaşta annesini kaybettikten sonra yeniden evlenen babası, ilgi ve şefkatini tamamen azaltarak kesmiş, yaz, kış demir atölyesinde sürekli çalıştırmıştı. Diğer anneden olan çocuklarla babası daha fazla alakadar olup, tamamen ayrımcı bir tutum gösteriyormuş. Babamın mevcut olan maddi imkânın vermiş olduğu ve beynime yerleşmiş rahatlatıcı hayal avuntusu yanı sıra; yedi kardeş, aile büyükleri, köyden gelen yatılı misafirler ve kışın ancak ısıtılabilinen oturma odasındaki sevgi saygının olduğu ama hissedilemeyen bir ortamda yaşadım. Kalabalık bir aile içersinde fark edilebilsen de kayıt dışı kalabilme ihtimali ile bütün olumsuzluklara açık ve suça yönelebilme potansiyeli ihtimalleri içersinde tesadüfen ve kazasızca atlatılan çocukluk dönemimin sonrası; lisedeki bazı arkadaşlarımın sayesinde düşe kalka liseyi bitirip, askerden sonra memuriyete başlamıştım. Eskisi gibi olmayıp, işimi ve hayatı artık önemsiyordum. Arada karşılaştığım o arkadaşımın yaşamında hiç değişişlik olmadığı gibi; her gördüğümde daha dertli, bezgin daha gönlü kırık ve acılıydı.  Babasının ona karşı ilgisizliği, ezici tutumu, diğer kardeşlerinden yapmış olduğu ayrımcılığı ve atölyenin kiri, pisi onu biraz daha hayattan küstürmüştü. Babasının tutumundan dolayı her ne kadar eziklik yaşadığını, gönlünün kırıldığını ve baba şefkatini hiç görmediğini söylemesine rağmen, babasına karşı kin ve nefret ifadesini hiçbir zaman ondan duymadım. Artık elli yaşını aşmıştı.    Ne evi vardı ne çoluk çocuğu, nede düzenli yaşamı. O seneler babası da Hakkın rahmetine kavuşmuştu. Bu seferde, babasının ölümü ile bambaşka yalnızlık, düzensiz ve acılı bir yaşamı meydana getirmişti. Bir gün yine ekseri yaptığı gibi; yoğunluluğu olan ana caddenin kaldırım taşına oturup, iki elini dizlerinin arasına alarak, dalgın ve don bir vaziyette durduğunu gördüğümde hemen yanına yanaşıp, ilgilenmek istemiştim. Yerinden kalkamayacak kadar alkollü idi.                            Ne hikmetse; hep akşama doğru aynı caddenin aynı kaldırım taşına bir kaç günde bir gelirdi. Üvey annesinden alamadığı sevgiyi, babanın göstermediği şefkati kaldırım taşında bulacakmışçasına kaldırım taşına oturup, oturup vaktini geçirip binlerce insan selinin gözü önünde hiç fark edilmez bir şekilde tekrar gözden kaybolur giderdi. Babasının ölümünden sonra şimdi daha çok ilgiye ve en azından konuşabileceği birilerine ihtiyacı vardı. Özellikle o sıralar sürekli ilgilenip, takip etmeye çalışıyordum. Yakınlık gösterip ilgilenmemden memnun olduğunu ve mutlu olduğunu belirtirdi. Hatta bir daha alkol almayacağını, kendini toparlamaya çalışacağına söz vermişti. Aynı evde yıllarca şefkat ve sevgiden yoksun dışlanmış ve ezilmişliğin acısı yanında ayakta kalıp yaşamaya çalışmak ve mutsuzda olsa var olma mücadelesine karşın; vermiş olduğu söze gerçekten inanmıştım. İnanmak istiyordum. Son iki üç haftadır yine akşama doğru bu sefer; alkol almadan aynı yerdeki aynı kaldırım taşına gelip, oturup vaktini tamamlayıp, giderdi. Artık en azından şimdilik alkollü olmadığını son haftalarda görüyor, umutlanıp, seviniyordum. Bakışları düzelmeye, konuşması anlaşılır ve yüzünün rengi yerine gelmeye başlamıştı.   Yaşı elliyi geçmiş olsa da; evlilik yapıp, şayet çocuğu olacak olursa onu sevip, koklayacağını, çektikleri acıları ona vereceği sevgi ve şefkatle unutmaya çalışacağından bile bahsetmeye başlamıştı. Çok eskiden beri onu tanıdığım için; bir gün muhakkak bütün sıkıntı acı ve üzüntüleri aşacağına inanıp, umutlanıyordum. Şimdileri şükürler olsun artık onun yaşamındaki farklılığı görebiliyordum. Birkaç gündür caddede o kaldırım taşındaki yerine gelmiyordu. Son zamanlarda yaşamındaki düzelmenin bana vermiş olduğu rahatlıktan mı bilemem; kendisine hem inanmış, hem de rahat hareket edebilmesini düşündüğümden, takip etmek istememiştim. Aradan iki gün daha geçince; kalmış olduğu mezbelelik, yıkık, ev bile denmeyecek yere gittiğimde kapısının kapalı olduğunu gördüm. Az ileride bulunan mahalle bakkalına sorduğumda; Belediye tarafından sahipsizler mezarlığına kaldırıldığı söyleyince, beni soğuk bir ter bastı. Dizlerimin bağının çözüldüğünü fark ettim. “Erzurum </description>
<link>https://www.antoloji.com/tasta-aranan-sefkat-siiri/</link>
<guid>2262763</guid>
<pubDate>2016-06-30T15:23:00+03:00</pubDate>
<author>Ahmet Karaoğlu</author>
</item>
 <item>
<title>Hele Dur Oğul</title>
<description>Müsait olduğumuzda zaman, zaman hafta sonları birkaç arkadaş civar illere günü birliğine giderdik. O pazar Erzurumspor un Çanakkale Dardanelspor la Ankara da birinci lige çıkma mücadelesi vardı. Bizde konvoydan ayrı olarak, dört arkadaş bir otomobille yola düşüp, Ankara ya maça gitmiştik. Maçı kaybetmemizle o sene birinci lige çıkma hayallerimizde yine bitmişti. Pazartesi mesainin var olması nedeni ile maç biter bitmez tekrar yola koyulduk. Bu sırada Kalp ve akciğer rahatsızlığı olan anacığım, hastaneye yatırılmıştı. Erzurum a iner inmez ziyaretine çıkıp, doktorundan durumunu sorduğumda; birkaç gün göz önünde tutulacağını söylediler. Yöremizde, hatta ulusal basın ve görsel yayında da bilinen, sayılıp, sevilen ‘Naim Hocada; kalp rahatsızlığı nedeni ile aynı serviste yatırılmıştı. O akşam annemin yatırıldığı servisin koridorunda bir yakınımla geziniyorduk. Kalp servisinde olmamıza rağmen; Naim Hocanın elinde sigara efkârlı bir halde bir oyana bir buyana gidip geliyordu. Bir ara koluna girip, koridordaki hasta bankına oturttuk.”Hocam geçmişler olsun. Nedir efkârın bu kızgınlığın. Bak rahatsızlığında var. Sigarada içiyorsun. Tam bir Erzurumspor sevdalısı ve hiçbir beklentisi olmayan, âlim ve nükte dar biri olan Naim Hoca; sigarasını bir daha çekerek:    “Ola oğul hele durun. Ne geçmiş olsuni. Duymadın mi? Erzürümspor Ankara da yenilmiş” demez mi. Erzurun </description>
<link>https://www.antoloji.com/hele-dur-ogul-siiri/</link>
<guid>2262541</guid>
<pubDate>2016-06-29T11:30:00+03:00</pubDate>
<author>Ahmet Karaoğlu</author>
</item>
 <item>
<title>Kırk Yıl Sonra</title>
<description>Gece yarısı yola çıkacağımız bir önceki gün, sıkıca tembihlenmişti. Vaktin geldiği ard arda çalan düdükle bildirilip, zaten diken üstü duran birlik hemen sırt çantalarını alarak gösterilen guruplara katılıyordu. Küme, küme getirildiğimiz Ankara garında trene bindirilmek üzere nizami bir şekilde bekletilmekte idik. Cümlenin kıyafeti aynı tip ve aynı renkte idi. Saçlar bıyıklar kesikti. Üç ayda edindiğimiz dönem arkadaşlarımızdan birini veya bir hemşehriyi etrafta gözler umutsuzca aramaya başlamıştı. Tren gara yanaştı, gruplar halinde bindirilmeye başlanmıştık. Tıklım, tıklım olan yolcuların tek bir yola vuranı bile yoktu. Yolculuk Mersin Limanı oradan da Kıbrıs burunu gemi ile dolaşıldıktan sonra Magosa ya gidilecekti. Tren yolculuğu uzadıkça uzamıştı, bir gün önceki uykusuzluk ve yola çıkma hazırlık yorgunluğu yolculuğundan sonra, geldiğimiz Mersin Limanında Memleketimizin muhtelif bölgelerinden aynı şekilde gelen birliklerle birleştirilerek, limanda bekletilen gemilerden birinin geniş hangarına alınmıştık. Onlarında kıyafetlerinin tipi ve rengi aynı, saç ve sakalları kazınmıştı.  Demirden olan hangar zeminin üzerine takriben altı bin civarında aynı tip ve kıyafetli kişi bindirilmişti. Kıbrıs burnu dolaşıldıktan sonra Magosa ya yedi saatte ulaşılacaktı. Gemiye binişimizin ikinci günü bitmesine rağmen geminin yalpalamasından anlaşılamayan ve hala Mersin Limanında olduğumuzu ancak güverteyi tespit edip bir şekilde güverteye çıkanlar tarafından belirtilmişti. Bekletilme nedeni açıklanmadığı gibi sorma şansımızda yok gibiydi. Ancak Magosa Limanının kabul programı veya askeri bir taktik olması ihtimali gecikmeye neden olabilir düşüncesi hâkimdi. Verilen peksimet, azık ve su daha ilk günde bittiğinden acıkmalar kendini gösteriyordu. Bir ara somun ekmek dağıtımı yapıldı. Uç bir kenarda gemideki yerimizde yanımdaki arkadaşıma son somun verilince bana ve diğer son birkaç kişiye somun kalmamıştı, yardımlaşma ile açlığı geçiştirmiştik. Trenin vermiş olduğu yol yorgunluğunu ve demir zemin üzerinde iki günlük bekleyişteki uykusuzluğu zaman, zaman sırt çantalarına yaslanıp kestirmekle geçiştiriyorduk. Magosa Limanına kırk sekiz saat sonra yağmurlu bir gece vakti aceleci ve nizami gruplar halinde gemiden indirilip, hemen orada bekletilen cemselerle Kıbrıs’ın muhtelif bölgelerine sevk edilmiştik. Buralar neresi idi, ben neredeyim. Şaşkındım çokta yorgun! Yağmur karanlıkta sicim gibi yağmaya devam ediyordu. Bir ara aklımdan geçmedi de değil, yağmur altında ve karanlıkta alelacele cemselere bindirilip sessizlik içersinde, silahları ateşleme pozisyonunda yüzleri karanlıktan fark edilemeyen ve yağmurluklar içersinde askerlerin nezaretindeki sevk edilişimizi,”buraların Rum kesimi olduğunu ve Ruamların bizleri esir aldığını düşünmüştüm.” Cemselerin durdurulup indirildiğimiz yer, birinci çıkarmaya katılan Mehmetçiklerin geçici olarak kullandıkları ve buraların yıkık, bombalanmış ve barut kokusu gelmesine rağmen bazı kısımlarında kalınabilecek durumda olan ve bir Rum okulu olduğu söylenen yerde gecelenecekti. Yorgunluk ve uykusuzluktan bitkin bir haldeydim. Dinlenmeye çok ihtiyacım vardı. Neyse ki savaşa katılıp ta hala orada askerliğini tamamlayacak olan  Kıbrıs gazisi Yurtseven Topçuoğlu hemşehrimle ile karşılaşmıştım.Bana temin edebildiği kirli bir sünger parçası üzerinde, birkaç saat yatıp uyumuş olmamla üzerimdeki yorgunluğu jet hızıyla atmıştım. Sabah erkenden kalktığımızda yağmur durmuştu. Savaş ortamı olmasına rağmen o haliyle bile yeşil Kıbrıs’ın seyri bugün bile hafızamda yer tutmaktadır. Sabah çorbasından hemen sonra bir grup, asıl tankçı birliğimize gönderilmiştik. Burada Lefkoşa-Girne yolu üzerinde, portakal ve zeytinlikler arsındaki alanda yeşillikler içersinde tankların nizami düzeni ile sıralanmış, etrafında eğitim yapan ve ekserisi savaşa katılan Mehmetçiklerle karşılaşıp, kısa zamanda kaynaşmıştık. Henüz tankların bakım, onarımı için kapalı bir mekân yoktu. Eğitim alanından yaklaşık bir km uzaktaki Rumların terk etmiş olduğu villalar yatakhane olarak kullanılıyordu. Tankların bulunduğu ve eğitimin yapıldığı yerler ise savaş henüz yeni geçtiğinden ekili alanlar kullanılmakta idi. Tankların manevraları ve yapılan eğitimlerle kısa zamanda o güzelim yeşil alanlar kumdan çöl haline dönmüştü. Hemen yanı başımızda ki atık alanında ise, savaşın yeni bittiğinin tüm izleri; çöp ve barut, duman hatta ceset yanığı kokusu burnumuza gelmekte idi. Keşif ve eğitimlerimizle, bizden önce ve sonraki silah arkadaşlarımızla daha da kaynaşıp kendimizi her anlamda yetiştirmeye çalışıyorduk. Eğitim alanında etraftan toparlayıp getirdiğimiz atık inşaat malzemeleri ile tanklara bakım yeri ve bazı kullanım yerleri yapıyorduk. Takımlar beşer tank ve yirmi kişilik mürettebatla teşekküldü. Eğitim saati dışında boş durma olmayıp, herkes kendi tankını o güneşin sıcağında bakımına, temizliğine, yağına bakar, yarışa hazırlanan cins bir at ihtimamı ile ilgilenilirdi. Birinci tank takımının başındaki Teğmen Muhittin Sarıgözmen; kartal bakışlı, geniş omuzlu ve çelik duruşlu oluşundan çok etkilenip, kendisine aşırı bir şekilde bağlı oluşumuz, şevk ve cesaret verirdi. Gerek araziyi keşfetmek, gerek savaş şartlarına hazırlanabilmenin temeli olan gerçek mühimmat ile tatbikat yapmanın vermiş olduğu cesaretle ülkemin her bir yöresinden gelen vatan evlatları birleştirilebilen bir gücü sağlayıp, Kıbrıs Türküne güven ve barışın sağlanmasındaki payının önemi esas olmuştur. Kartal bakışlı çelik Teğmen arada üst amirlerin müsaadesi ile birinci takım olarak; beş tank ve mürettebatı özel tatbikata çıkarıp, arazide günlerce kalarak zevk ve heyecanla eğitimimizi geliştirirdi. Kıbrısın uzanan burnu Karpazlara doğru birinci tank takımını eğitim ve tatbikat yapmaya sevk etti. Alan Rumlar tarafından terk edilmiş ve ateşkes henüz senesini tamamlamadığından arazide ister istemez tarım mahsulüne de rastlanabiliniyordu. Tespit edilen uygun yere tankların nizami düzende güvenlikleri alınarak yerleşimi sağlandı. Birkaç gün burada kalınacaktı. Savaştan sonra buralar terk edilmiş olunmasından bakımsız ve susuzluktan etraftaki yeşil alan ara, ara kurumuştu. Eğitim ve gerçek mermilerle top atışı güneşin altında devam ederken, verilen molada hemen yakınımızda bulunan portakal ve mandalina ağaçlarına zarar vermeden nefis ve sulu eski mahsul meyvelerden bazen birer ikişer dalından koparıp ağaçların altında yer hararetimizi giderirdik. “Yıl 2014 aylardan Temmuz; 1974 yılı Kıbrıs çıkarmasının 40. anma yıldönümü münasebetiyle, diğer yazıp, çizdiklerime ilave edebilmem düşüncesi bu anıları kaleme almamı sağlamıştır.” Kıbrıs’ın kavurucu sıcağında eğitim, top atışı yapmak, bakım ve temizliği için hele o demir yığını tanklara dokunmak,  çeşme ve suyun yakınlarda bulunmadığı düşünüldüğünde de; bulunmuş olduğumuz ortamın şartları pekte kolay olmadığı görülmesine rağmen, bir şikâyetimizde yoktu. Mühimmat dolu tanklarda sıcak ve tehlike demeden zevkle, heyecan arzu ve istekle çalışmalarımızla devam etmekteydik. Merkez birlikten günde bir defa araçla gelen yemek ve su yenilip içildiğinde karavananın bereket ve lezzeti fark edilirdi. Aradan kırk yıla yakın bir zamanın geçmiş olması hafızamdaki rakamsal bilgilerde yanılgı ihtimali olabilse de;  Bir tank yaklaşık kırk sekiz ton ağırlığında, iki tona yakın mühimmat ve altı yüz litre benzinle toplam elli tonun üzerinde bir ağırlığa sahiptir. Manevra kabiliyeti yüksek, tekerleri demir paletten, kulesinde uzun namlu topu,  uçaksavar silahı ve bazı bölgelerinde on iki santim et kalınlığı olan demirden yapılı konvansiyonel üstün bir silah aracı olması da güç ve cesaret vericidir. Birinci tank takımı olarak arazideki çalışmalarımıza, ihtimam ve dikkatle devam etmekteyiz. Bulunduğumuz alanın güvenliği gece, gündüz değişimli olarak yerine getirilmekte idi. Bir ara portakal ağaçlarının ötesinde terk edilmiş bir köyün varlığını tespit eden sevimli ve birazda haşere olan Vanlı arkadaşımız, Kartal bakışlı çelik duruşlu Teğmenimize yaklaşıp askeri selamını verdi. “Gumtanım şuradaki tepenin arkasında terk edilmiş bir köy vardır. Orada arı kovanları var. Müsaadeniz olursa ben o kovanlardan asker arkadaşlarıma biraz bal getireceğim.”Çelik Teğmen çok kızmıştı.”Ulan asker sen oralara neden habersiz gittin? ”Vanlı Esas duruşunu bozmadan; ”Gumtanım su aramaya gitmiştim baktım orada evler var kimseler de yoktu. Arı kovanları köyün biraz dışındaydı. Memlekette benim arılarım vardı arıdan anladığım için, kovanlardan bir iki tanesinin kenarından kapağını kaldırıp baktığımda çerçeveler bal doluydu. Ben size haber verip, arkadaşlara biraz bal getirmek istemiştim gumtanım.”Çelik duruşlu Teğmenimiz neden sonra Vanlıya seslendi. ”O zaman gecikmeden git biraz al getir.”Dedi. Vanlı”Gumtanım bir arkadaş yanıma vere bilirsen hemen gidip geliriz.”Teğmen” Tamam al bir asker yanına.”Gidince birde tankların üzerine gerektiğinde örtü olarak kullanılan çadırdan branda alıp götürdüler. Biz aynı tempo ile kavurucu sıcağın altıda tanka in, bin top mermisi indir, bakımını yap tekrar yerleştire devam ediyorduk. Vanlının biraz gecikmiş olması hayra alamet değildi. Aradan yaklaşık iki saat geçmişti ki, Vanlı ve diğer asker çadırdan brandaya bir şey sarılı,  karşılıklı uçlarından tutulmuş halde ve zorlanarak geldiklerini onların seslenmelerinden anladık. Brandaya sarılı olan şeyle tankların bulunduğu alana geldiler. Çelik Teğmen” O ne ulan asker? “ diye kızarak, sordu. Vanlı” Baldır gumtanım.”Dedi. Çelik Teğmen”Ulan oğlum o ne kadar bal? Ne yaptınız? ”Vanlı”Gumtanım ancak bu şekilde getire bildik.”Park halindeki tankların ortasında, getirdikleri koca brandayı açmaya başladıklarında havasızlıktan ve sıcaktan iyice kızışan arılar, kovandan çıktıkça etrafa saldırmaya başladılar. Vanlı biraz bal diye koca kovanı arıları ile getirmesin meğer. Etrafa yayılan arı sürüsü çıldırmışçasına saldırıp, defalarca sokuyorlardı. Ortalık arı kaynıyor, korunmak için aklımıza bir şey gelmiyordu. Topa, kurşuna göğüs geren asker, bir an şaşkınlık içersine düşmüş kendimizi kızgın arılardan korumaya çalışıyorduk. Yine Vanlı asker Çelik Teğmene söylemeden arı ateşin dumanından kaçar düşüncesi ile alelacele yerden topladığı kurumuş otlardan bir demet yaparak, elinde tutup ateşle yaktı. Dumandan arıların uzaklaşmasını sağlamak istemişti. Kurumuş yanan otlardan eline doğru ateş gelince ot demetini yere atmasıyla yerdeki otların alevlenmesine sebep oldu. Arıların sokmasından kurtulmak isterken etrafın ateşler içersinde yandığını, gitgide park halindeki tanklara doğru ilerlediğini gören tank mürettebatı hızla başka güvenli alanlara tankları sevk ettiler. Arıların saldırısı ve etrafın yanması bütün hızıyla devam ediyordu. Ateşin portakal ağaçlarına gitmemesi ve daha geniş alana yayılmaması için asker canla başla bütün imkân ve çabasıyla mücadele ediyordu. Gür bir sesle Kartal bakışlı Teğmen; ”Ulan bu tankın şoförü nerede! ”diye bağırmaya başlamıştı. Ortada kalan tankın Edirneli şoförü görünürde yoktu. Tankın alt kısmından damlayan benzin ve yağın ateş alması; top mermilerinin, diğer mühimmatın ve depodaki benzinin topyekûn infilakı demekti. Belki de bu patlama ve gürültüye Rumların, ateşkes ihlali yapıldığı gerekçesiyle, savaş nedeni sayıp karşılık vererek savaşın tekrar başlamasına neden olabilirlerdi. Edirneli şoför hala yoktu. Demir kapaklar içerden kapalı ve kimse açamıyordu zaman artık bitmiş, üzerinde kapakların açmasına uğraşan asker tankı terk etmek üzereyken; tankın kalın çelik kapağı ‘ çelik kasa kapağı gibi’ büyük bir şangırtıyla mucizevî şekilde açıldı. Edirneli arkadaşımızın başı şoför kabininden görülmüştü. Anında durumu kavrayan Edirneli marşa basıp, bir manevra ile hızlı bir şekilde tankı güvenli bir yere çekip istop ederek, çok kızmış olabileceğini bilmesine rağmen Çelik komutanın karşısına koşarak gelip, asker selamı verdikten sonra esas duruşu ile “Komutanım tankın içersi serin olduğundan molada biraz uyuklamıştım.”Dedi. Kartal bakışlı Teğmen; bakışlarını sertleştirerek gözlerini büzdü, dişlerini sıkıp altdudağını büktü. Kızgınlığından kıpkırmızı olmuştu. Edirneli asker başına geleceklere razı olmuş, gıkı çıkamıyordu. Bizimde içimizden dua etmekten başka bir şey gelemezdi. Tüm sadakat ve inancımızla bağlanmış olduğumuz kartal bakışlı Çelik Komutan,  komutanlığının gereği olan tavrını gösterip, Edirnelinin kendisine daha yaklaşmasını emretti. Edirneli Ona tam yaklaştığında gözlerinden öptü.”Sen büyük bir felaketi önledin asker. Seni tebrik ediyorum. Ama habersiz uyumanın cezasını bir asker olarak çekeceksin. Anladın mı ulan asker? ”Edirneli “emredersin komutanım” dedi. Hepimiz sonuca sevinmiştik. Portakal ağaçlarına yaklaşan alevleri söndürmeye çalışan Vanlı kardeşimiz olayların müsebbibi olma ve suçluluk duygusu ile ateşleri söndürme çabası içinde dumandan ve isten tanınamaz hale gelmişti. Birinci Tank takımı olarak derhal Vanlı kardeşimize ulaşıp etraftaki ateşi söndürmüştük. Arılarda dumanda rahatsız olmalı ki çekip gitmişlerdi. Kimlerin oyunu, kimlerin isteğidir ki; Ülkemin bir parçasına sızıp, sığınan ve destekçileri tarafından kandırılıp, korkutulup çoğunu da zoraki elde tutan terör illeti. Şanlı Bayrağımız, Toprağımız üzerine hesap ve planlar içersinde asla olmayacak bir hevesle yörenin insanına mazlumiyet tablolarıyla yanaşarak yandaş sağlayıp, bu toprağın hepimizin, bu bayrak hepimizin olma gerçeğini inkâra gitmektedirler. Kıbrıs’taki Birinci tank takımının ruhunda ve gerçeğinde birleşen Edirneli Rıfat Atik, Vanlı Ubeyt Güvercin, Antalyalı Mahmut Selçuk, Elazığlı Nihat Demirbağ, Rizeli Zeki Kaya, İzmirli Cemil Uysal, Ağrılı Sefer Aslan, Erzurumlu A.K.ve hatırlamakta zorlandığım diğerleri; kısaca hep birlikte Türkiyeli oluşumuz vardır. Kimler ayrıştırıp, parçalamak istiyor. Bu ülkede terör olmasın Türkiyeli olma ruhu ile; Türk, Kürt, Laz, Çerkez, Arnavut ve diğerlerimizle bir ve bütün olarak, bu topraklarda Aynı bayrak altındaki yaşamın gücünü tarih hep yazmıştır ve yine yazmaya devam edecektir. Kırk yıl önceki milli duygum ancak bedenimden ayrılan canla ayrılır.                                          Temmuz 2014/  Ahmet Karaoğlu KIBRIS  çıkarmasından tam kırk yıl sonra, Temmuz 2014 te bu yazıyı kaleme aldığımda; bu Ülkeyi kimler ayrıştırıp,parçalamak istiyor? diye;  kandırılan,baskı gören,yandaşlık veya nüfus  sağlamak isteyen o  yöremizin bir kesim halkına sormak istemiştim.Bu yazının yazılmasının üzerinden tam iki yıl geçti,yörenin bir kesim halkı  ile, anlamsız ve sonu olmayan karanlık bir yolda kendilerini  ziyan eden gençleri maşa olarak kullanan bir iki terör örgütü vardı.                                                     ŞİMDİ;  pkk,kck,tak,deaş,ışid,pyd,ypg,daeş,dhkpc açılımlarının ne olduğunu kendilerince bile bilinemeyen bu kadar terör örgütleri kimlerin adına ve neden yöredeki insanlara zulmedip, katliam yapıp,ortalığı yakıp,yıktıklarını son bir yıl içinde iyice fark edip,artık kandırıldıklarını sanırım anlamışlardır.Temmuz/2016   / Erzurum </description>
<link>https://www.antoloji.com/kirk-yil-sonra-4-siiri/</link>
<guid>2262391</guid>
<pubDate>2016-06-28T15:29:00+03:00</pubDate>
<author>Ahmet Karaoğlu</author>
</item>
 <item>
<title>Küllük</title>
<description>Pencere kasaları ağaçtan ve eskiydi. Kışlarımız sertti. Palandökeni yalayarak esen rüzgâr, bozuk kasalardan çalıştığımız birimden içeri girdiğinde, zaten zor ısınan ortamı, daha da soğuk hale getiriyordu.     O yıl pencereler yeniden pen yapılmıştı. Bundan böyle çalışacağımız ortam artık, sıcak olacağı için sevinmiştik. Ne var ki mekânın kapalı olması, gelip, gidenin ve personel sayısının da fazla olması ile içilen sigaradan sigara içmeyenler fazlasıyla rahatsız oluyordu. Bu sefer de havalandırmak için camları açınca ortam soğuyordu. Kapatınca da; yeni yapılan penlerden zerre kadar temiz hava geçmediği için, sigara dumanından nefes alınamaz bir durum olurdu. Kurumlarda ‘sigara içme yasağının’ henüz konulmadığı yıllardı. Bazı sigara içmeyenler olarak biz etkilendiğimizden dolayı; sigara içen dostları, incitmeden uyarmamız gerekiyordu. Çalışmış olduğum odanın duvarına rahat görülüp, okunabilinecek şekilde ”Sigara İÇTİĞİNİZ için teşekkür ederiz.” tersini yazmış olduğum imalı pankartla dikkat çekmek istemimin yanında, sehpalarda bulunan sigara küllüklerini de ortadan kaldırmıştım. Bir gün sigara keyifçisi bir dost gelmişti. Biraz oturup, konuştuktan sonra, duvardaki yazıyı fark ettiğini anladım. Okudu, bir daha okudu. Eli ile göstererek; ” Gardaş o yazıyi da ters yazmışsan.” Dedi. Ben hafif tebessüm edip,”hımm” diyerek geçiştirmek istedim.     O duvardaki yazıya bir daha bakarak, elini cebine atıp, sigarasını çıkardı. Bir tane yaktı. Bir iki yudum çektikten sonra, sehpalarda küllüğün olmadığını görünce; odadan çıkarak, yandaki servise gidip, sigara küllüğünü bulup, getirdi. Sehpanın üzerine koydu. Sigarasının külünü küllüğe dökerken; “Gardaş; o yazıyi da ters yazmışsan, birde küllükleri ortadan galdırisan. Heç bele de şey ola.” Dedi. Ben sustum. Erzurum </description>
<link>https://www.antoloji.com/kulluk-35-siiri/</link>
<guid>2261905</guid>
<pubDate>2016-06-26T15:21:00+03:00</pubDate>
<author>Ahmet Karaoğlu</author>
</item>
 <item>
<title>Koreli</title>
<description>Oturmuş olduğumuz semtte, Koreli genç bir ailede vardı.    Arada eşi ve altı yaşlarındaki kızı ile birlikte görünürlerdi. Dillerini bilemediğimden bir merhaba bile diyememiştim. Bir Pazar sabahı, eşofmanlarını giyinmiş olan Koreli ile küçük kızına spordan dönüşlerine rastladım. Baba ve kız hem ağır tempoda koşu yapıyorlar, hem de eğilip, eğilip yerden aldıkları bir şeyleri ellerinde bulunan poşetlere koyuyorlardı. Biraz daha yaklaştıklarında yerde bulunan muz kabuğunu poşete koyduklarını gördüm. Bu hareketinden dolayı Koreliye sarılıp, teşekkür etmek istemiş olsam da; yabancı dilim olmadığından teşekkür ifademi istemeyerek içimde saklamak zorunda kalmıştım. Mahallenin sakinlerinden biri ile bu durumu bir ara paylaştığımda; “Korelinin Atatürk Üniversitesinde görev yaptığını ve Türkçeyi iyi bildiğini” söyleyince; o günden sonra, davranışından dolayı teşekkürümü bildirmem için gözüm hep bu Koreliyi aradı.     Bir süre sonra yolcumu uğurlamak için havaalanına gitmiştim, Korelinin yolcu salonunda olduğunu gördüm. Türkçe konuşabildiğini öğrendiğim içinde, hiç beklemeden yanına giderek; “Selamın Aleyküm” diyip, aynı semtte oturduğumuzdan bahsedip, kendimi tanıttım.                                                                               Güzel bir Türkçe ile “Aleyküm selam ağabey, hayırdır.”diyerek, beni şaşırtmıştı. Ona; Mahalleye spor yapmadan dönerken, kızınız ile yerdeki çöpleri alıp, elinizdeki poşete koymanızdan çok etkilendiğimi kendilerine nezaketen hatırlatmak ve teşekkür etmek istemimdeki zorlanmamı anlayan Koreli: “Ağabeyi o benim görevim”. Dedi. “Yabancıda olsam, şimdi ben ailemle burada yaşıyorum. Kendi memleketimdeymiş gibi, çevreme ve insanlara önem verir, asla onlara zarar vermem. Ama siz dikkat etmeyip, sokakları ve çevreyi çok kirletiyorsunuz. Ekmeği bile çöpe atıyorsunuz.” Demesi ile duygu dolu hissimi unutup, çok utanmıştım.  Erzurum </description>
<link>https://www.antoloji.com/koreli-4-siiri/</link>
<guid>2256893</guid>
<pubDate>2016-06-08T17:13:00+03:00</pubDate>
<author>Ahmet Karaoğlu</author>
</item>
 <item>
<title>Hasta Ziyareti</title>
<description>Ameliyattan dün çıkmıştı Mevlüt Amca. Babamın amcası kızı olan, Ş.halanın beyi idi. Saygın, uyumlu, sessiz, uzunca ve zayıftı.  O sabah kendilerini ziyaret edip, iki kat alttaki daireme inerek, yoğun mesaime başlamıştım. Arada; Mevlüt Amcayı ziyaret etmek isteyen yakınlarını uğradıklarında, odasına gönderiyordum. Akşama kadar,  ziyaret için gönderdiğim; Ş.Hala, M. Hala ve kızı H’ i hatırlıyorum. Hastamız Mevlüt Amcanın aksine, onların her biri çok kiloluydular. Mesaim bitince tekrar ziyareti için, serviste yatmış olduğu hususi odasının kapısına vurup, içeri girdiğimde; onlar refakatçi için konulan çekyata ve hasta karyolasına karşılıklı oturmuşlar; börek, dolma yiyip, elektrikli semaverden de çay içiyorlardı. Yemek içmekten ter, kan içersindeydiler. Hastane kurallarına uygun olmadığını belirttim. Birde Mevlüt Amcanın nerede? Olduğunu sorunca; o zayıf ve uzun buyu ile duvara doğru itilerek sıkıştırılan Mevlüt Amca, bana zayıf bir sesle; “buradayım, burada” diye ancak seslenebildi.             Erzurum </description>
<link>https://www.antoloji.com/hasta-ziyareti-3-siiri/</link>
<guid>2255682</guid>
<pubDate>2016-06-04T10:34:00+03:00</pubDate>
<author>Ahmet Karaoğlu</author>
</item>
 <item>
<title>Heç Utanisan</title>
<description>Dedemden intikal eden araziyi babamın vefatından sonra;    kendi köylülerimizce fırsat edinip; zaman, zaman vermiş oldukları rahatsızlık nedeni ile hak takibini mahkemeyle yürütmekte idik. Geçen yılar yine mahkemede duruşma için ağabeyim, ben ve diğer hak sahibi olan; sevimli, nur yüzlü, kısa boylu ‘Muko Hala’ diye hitap ettiğimiz halamızla birlikte salonda duruşmayı bekliyorduk.                                                                                       Saat yaklaşmıştı, köy tarafının avukatı da civarda tanınıp, bilinen M. Hocanın torunu idi. Muko Hala; o kısacık boyu ile iriyarı çam yarması avukatın tebessümlerinde önüne geçip, bileklerine sıkı,sıkı sarılarak; - Biz sennen ata dede gomşusuyıh sen niye o murdar muhdardan taraf olisan, yazık ki birde M.Hocanın da torunusan. Demez mi?      Erzurum </description>
<link>https://www.antoloji.com/hec-utanisan-siiri/</link>
<guid>2252101</guid>
<pubDate>2016-05-24T14:50:00+03:00</pubDate>
<author>Ahmet Karaoğlu</author>
</item>
 <item>
<title>Çoraplar Tek Eş</title>
<description>Çoraplar Tek Eş Adamın memleketi soğuk olursa, korunmak için; kat, kat kazak, üst üste çorap, kalın pantolon v.s giyinmek zorunda olur. Çalıştığımız yer büyük bir hastanenin mali bölümü olduğundan; işi olan, alacağı olan veya bazı dostlarında uğrak yeri olması nedeni ile yoğunluluğu olan bir ortamdı. Çalışma temposuna uymak, verimliliği sağlamak adına samimi olduğunu bildiğimiz bazı dostları incitmeden, kırmadan zaman, zaman küçük şaka ve esprilerle onları karşılardık. O gün; arkadaşım S.Bey; odama adım atmıştı ki; halıya ayağını bastığı yeri göstererek; “Basma, basma” dediğimde, şaşırmış bir halde acaba nereye bastım, ne oldu diye donup kalmıştı. Hemen “şaka, şaka” diyip, gönlünü aldım. Bu küçük şakaları dostlar hoş görebiliyorlardı. Başka bir ilde hizmetimi tamamlayıp, emekli olarak yıllar sonra Erzurum’a dönmüştüm. Soğuk bir kış günü idi; namaz kılabilmem için bir camiye girdim. Paltomu asıp, ezanın okunmasını bekleyen caminin ön sırasındaki cemaate doğru yürümeye başlamıştım ki; özlemiş olduğum S.Bey’in karşıdan bana doğru gelerek, ayaklarımı işaret ettiğini gördüm. Yıllar önce halıya basma, basma dediğim S.Bey; o şakayı bana yaptığını düşünüp, hiç aldırmadan ona doğru yürümeye devam ettim. Fakat ısrarla ayaklarımı göstererek, oda bana doğru geliyordu. Ben sarılmak, hatırını somak istedim. Yaklaşarak; o’ hala ayaklarımı gösterip, “çorapların niye tek eş”. Dediğinde; etraftakilerin bakışları altında utanıp, mahcup olmuştum. Sıcak olsun diye üst, üste giymiş olduğum çorapların bir çifti açık, diğer çifti koyu renkli olduğundan sabah karanlığında fark etmeden çorapları tek eş giymişim. S.Bey’e yıllar önce yaptığım şakanın bedelini ödemiş oldum. Erzurum </description>
<link>https://www.antoloji.com/coraplar-tek-es-siiri/</link>
<guid>2251222</guid>
<pubDate>2016-05-20T21:01:00+03:00</pubDate>
<author>Ahmet Karaoğlu</author>
</item>
 <item>
<title>Senin Halın Ne olurdi</title>
<description>Bölgemizde; büyük bir hastanesinin mali işlerini yürüten ekiptik. Hastanemizde tedavisi yapılan, kurum mensuplarına ait masrafların takip ve tahsilâtını yürüten Nizam takipteki görevinden dolayı; zaman, zaman olduğu gibi, birkaç gündür ortalarda görünmüyordu. O gün daireye gelmişti. Baş veznedarın odasının kapısına sırtını vererek çökmüş, çay içip, sohbet ediyordu ki, dikkatimi çekti. Nizamın saçları dökülmüş, koyu esmer tenli, parlayan gözleri, seyrek dişleri ve yorgun traşsız yüzü ile iyice çirkinliği ortaya çıkmıştı. Dairemizin başarısı için de vermiş olduğu özveri ve gayreti biliyordum, ama yine de takılmanın tam zamanı idi. -Ola Nizo; Bu dişlerle, bu gara gıllı suratla, bu çirkinlikle, kel başınnan gız olsaydın senin halın ne olurdi? Dedim. Hazır cevap olan arkadaşım, Nizam bana baktı, gülümsedi; -Beni bu halde ya sen alsaydın, senin halın ne olurdi? Diyerek beni yine dondurdu.  (Erzurum yöresi) </description>
<link>https://www.antoloji.com/senin-halin-ne-olurdi-siiri/</link>
<guid>2249268</guid>
<pubDate>2016-05-12T14:38:00+03:00</pubDate>
<author>Ahmet Karaoğlu</author>
</item>
 <item>
<title>Telefon Gaça</title>
<description>Genelde sevilen biriydi. Epey olmuştu, emekliliği geçeli. Bir süre daha çalışma niyetindeydi. Biraz rahat yapıda oluşu, birde dairenin sorumlusu olması nedeni ile ekseri mesai bitmeden, iş yerinden erken ayrılırdı. Ogün yine, kalkıp gideceği saatler gelmişti. Ondan daha yaşlı, zayıf, kalın gözlüklü, kasketli; pencereden gelen güneşten zaman, zaman uyuklayıp, uyanan ağabeysi de yanındaki gömme kanepeye gömülmüş, kalkıp gidecekleri anı bekliyordu. Aybaşına hele vardı. Ogün harçlığı galiba yine eksikti. Ağabeysi trenle kasabaya dönecek, kendisi de yine akşam bir şeyler atıştırıp eve gidecekti. Yoğunluluğu olan bir daire olmasına rağmen; o anda tanıdığı boş ver,  ona göre işe yarayabilecek henüz biri gelmemişti. Saatler ilerliyordu. Parmaklarını birbirine geçirip, kollarının üzerine yüklenmiş, makam koltuğuna çöküp, çareler düşünüyordu. Güneşin ışığından uyuyup, uyanan ağabeyi; masanın üzerinde çevirmeli telefonun yanındaki yeni çıkmış ‘tuşlu telefonu’ bir ara müdür kardeşine göstererek;                                                       “Anbu telefonlardan acep piyasada var mi? ” Diye sorar.                       Müdür koltuğunda biraz düzelip, Ağabeysine “He var, ne yapacaksan? ”der.                                                                                                  Ağabeysi; ”Fiyatı neyedir, acep, Bende alsaydım” Müdür; “On lira ver senede alim” demesiyle; Ağabeysi, çıkarıp ‘on lirayı’ ona verir vermez; tuşlu yeni telefonu kablosundan koparıp, bir poşete koyar, Ağabeysine vererek;                                                                                    “Al, haydi gâh gidah”der. Mesaiyi bitirir ve giderler. </description>
<link>https://www.antoloji.com/telefon-gaca-siiri/</link>
<guid>2249267</guid>
<pubDate>2016-05-12T14:30:00+03:00</pubDate>
<author>Ahmet Karaoğlu</author>
</item>
 <item>
<title>Eski Ehliyet</title>
<description>Yetmişli yıllardı. Askerden geleli birkaç ay olmuştu. Hele terhis için aldığım elbiseler, üzerimde yeni gibi idare ediyordu. İşe başlayıp, hayata atılmam gerekiyordu. O zamanlar, biraz daha şartlar uygundu.       İş arama takibim devam ederken; sürücü ehliyeti almam için de başvuruda bulunmuştum. Bir taraftan iş arama, diğer taraftan ehliyet başvuru belgeleri için evden çıkıp, akşama tekrar dönüyordum. İşte, ehliyette hemen olacak gibi şeyler değildi. Bende boşta olduğum için kendime meşguliyet sayıp, uğraşıyordum. Ehliyet için trafikten dosya cemiyetten belge derken eve eli boş dönmüyordum. Sabah kahvaltısı için, yer sofrasını anacığım sermişti. Babamla ben sofraya oturmuşuz. Anamda ekmektir, çaydır sofraya getiriyordu. Babamla evraklara bakıp, bugün ne yapacağımı konuşuyorduk.  Odaya her girişinde bir şeyler duyan anacığım; beni kayırma adına olmalı ki; eski bir otobüsçü olan babamın ehliyetinin babama daha lazım olmayacağı düşüncesi ile tüm cesaretini toplayarak; _Ola oğul daha ne geder goşdurup yorulacaksan. Baban eski ehliyetini sene versin. Ona daha neye lazım olur ki. Demez mi? </description>
<link>https://www.antoloji.com/eski-ehliyet-siiri/</link>
<guid>2244502</guid>
<pubDate>2016-04-27T13:29:00+03:00</pubDate>
<author>Ahmet Karaoğlu</author>
</item>
 <item>
<title>En İyisi</title>
<description>Köyüme her fırsatta gider, gezer, dolaşır, eş ve dostların hatırını sorar, onlarla sohbetleşir, güzel vakitler geçirirdik.  Devam mecburiyeti olmayan üniversitede öğrenci olan yakınım E.Yöremizdeki büyük bir fabrikada çalıştığından ve sorumluluğu olmayan biri olduğundan okulunu bitirmek gibi bir gayreti de yoktu. Üniversitede uzatmalı okuyan yakınım E.okulu, uzattıkça uzatmıştı. Köye her gidişimde E.nin okulunu bitirip, bitirmediğini soran, Halit Emi; o sene yine köye gittiğimde, hemen bana ilk sorusu;  ”E.efendi acep okuli bitirdi mi? olurdu. Ne yapsın adam bu kadar uzun süre tahsil yapılır mı diye düşünmüş olmalı. Bende; “Hele okuyor, inşallah önümüzdeki seneler mezun olur.”derdim. Halit Emi; gözünün birini biraz büzdü, aurtları boş, ağzında dişleri yoktu. Çenelerini sıkıp; “Hımmm.”dedi.”Maşallah, her hal en eneyisini ohir hemi.”dedi. </description>
<link>https://www.antoloji.com/en-iyisi-28-siiri/</link>
<guid>2242329</guid>
<pubDate>2016-04-19T14:25:00+03:00</pubDate>
<author>Ahmet Karaoğlu</author>
</item>
 <item>
<title>Protez Ayak</title>
<description>Sağ ayağı dizden aşağı doğuştan eksik olan mesai arkadaşım; otuzlu yaşlarına gelinceye kadar, bu eksikliği hiç belirtmeden koltuk değneği ile çok rahat yaşadığı gibi; mahalle futbol takımında da, başarılı bir performans gösterebiliyordu. Protezin yapıldığı ilk seneler ayağına protez yaptırmak üzere,  resmi sevkini yaptırıp, Ankara ya giden arkadaşım; yaklaşık bir aydan fazla prova ve takip için oralarda kalır. Dönüşü için Ankara Otobüs terminalinde hareket saatini beklemek üzere civarda dolaşırken Erzurumlu bir dost, bu arkadaşla terminalde karşılaşır. Hal hatır sorar. O’da ayağına protez yaptırmak için hayli zamandan beri Ankara da olduğunu söyler. Ayağının durumunu önceden bilen bu dost, yine koltuk değnekli görünce ona“Ola oğlum gene koltuk değeneklisen bu nasıl ayak yaptırma” diyince; Ona arkadaşım, çok rahat bir halde; “He oğlum; ayağı mı da bagaja verdim.”Der. </description>
<link>https://www.antoloji.com/protez-ayak-siiri/</link>
<guid>2239420</guid>
<pubDate>2016-04-09T15:41:00+03:00</pubDate>
<author>Ahmet Karaoğlu</author>
</item>
 </channel>
</rss>
