<?xml version="1.0" encoding="UTF-8" ?>
<rss version="2.0" xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/">
<channel>
<title>Antoloji.Com - Şiir, Şair ve Edebiyat</title> <link>https://www.antoloji.com/</link>
<description>
Kültür Sanat Edebiyat Portalı. Türkçe şiir ve şair arşivi. A. Esra Yalazan Şiirleri
</description>
 <item>
<title>Portakal Reçeli, Hafıza Ve Hayaller...</title>
<description>Kuzeyden esen soğuk rüzgârlarla donduran sert bir fırtınadan kaçmaya çalışırken gördüm onu. Kozalaklarını boş sokaklara saçmış ihtiyar çamları, tenha sokakları, insansız kahveleri, sahipsiz at arabalarıyla terkedilmiş bir kasaba gibi görünen adanın gölgeli karanlığına girdiğimiz sırada arkadaşım omuzlarımdan sıkıca tutup başımı denize doğru çevirdi. Aniden yüzüm aydınlandı. Epeydir bu kadar güzel bir gökkuşağı görmemiştim. Canı sıkılan Tanrı, sihirli fırçasıyla şehrin sisli tepelerine rüyalarda görülen türden bir resim yapmıştı. Arkadaşının marifetiyle gurur duyan çocuklar gibi sevindik haliyle. Kuru sıkıntımız, o neşeli resmin içinde eriyip yok oldu birden. Yine de merakla karışık biraz buruk bir tat kaldı bende. Gökkuşağını en son ne zaman gördüğümü hatırlamaya çalışırken geçmişin gürültülü kalabalığında kayboldum.   Dönüş yolunda, çay ocağının sıcaklığıyla buğulanan vapurun camına çocuksu işaretler çizerken, yorgun hafızamızın bize neden bu kadar acımasız davrandığını düşünüyordum. ‘Cam yangınları’nın başladığı kızıl saatlerde, çocukluğuma ve sonraki yıllara dair hatırlayama çalıştıklarım, çok kısa süren şimşek çakımları gibi zihnimde belirip hemen yok oluveriyordu. Sözcüklerin, görüntülerin yardımıyla çağırdığım anların ayrıntılarını hatırlamakta zorlanıyordum. Yaşadığımız sırada hiç unutmayacağımızı sandığımız, sesler, kokular, renkler, tatlar, ifadeler, duygular cam kürenin içindeki incecik kar taneleri gibi havada uçuşup duruyordu. Hayat yaşlandıkça daha zor idrak edilen bir masal gibiydi.  Bir leylek gibi...  </description>
<link>https://www.antoloji.com/portakal-receli-hafiza-ve-hayaller-siiri/</link>
<guid>2227538</guid>
<pubDate>2016-03-05T12:30:00+03:00</pubDate>
<author>A. Esra Yalazan</author>
</item>
 <item>
<title>Son Sözlere Meydan Okuyanlar...</title>
<description>Bugünlerde tabiatın sesiyle konuşan ‘dilsiz’ hayvanlar gibi tuhaf sesler çıkarıyorum. Evde kendi kendime çıkardığım sesler bazen bana bile ürkütücü geliyor. Mızmızlanıyorum. Ortada makul bir sebep yokken, her an ağlama numarası yapmaya hazırlanan şımarık bir çocuk gibi sızlanıp duruyorum. Belki de sadece zamanın ebedi genişliğine itaat etmek istemeyen basit bir içgüdünün hırçın direnişi kanat çırpıyor içerde bir yerlerde: Vakit varken huzur yok, huzur varken vakit. O tanıdık hikâye işte...   Çalışma odamdaki yumuşak, kırmızı kadife kanepenin üzerine uzanıp tekrar okumak istediğim kitaplarla, sırada bekleyen yenileri heyecanla, şefkatle karıştırmayalı çok olmuş. Uzaklardan gelip bir an evvel sevgilisiyle kucaklaşmayı bekleyen âşıklar gibi görünüyorlar. Ama nedense günlerdir hiçbirine dokunmak istemiyorum. Çello konçertolarını dinlerken, tanımadığımız halde hakkında hikâyeler uydurduğumuz insanlar gibi seyrediyorum onları. Geçerken hafifçe sırtlarını okşuyorum bazen. Kahramanlarını, duygularını, düşüncelerini hatırlamaya çalışıyorum.  Halbuki ne çok severim ‘hayaletlerimle’ konuşmayı, dertleşmeyi. Gizlice koyunlarına girip, bağırlarına sadece benim anlayabileceğim mahrem işaretler bırakmayı... Onları gelecekteki hayatlarına, benden sonra sahiplenecek olanlara merhametle hazırlamayı...  </description>
<link>https://www.antoloji.com/son-sozlere-meydan-okuyanlar-siiri/</link>
<guid>2227539</guid>
<pubDate>2016-03-05T12:30:00+03:00</pubDate>
<author>A. Esra Yalazan</author>
</item>
 <item>
<title>İçimizdeki Aylaklar...</title>
<description>Kalın duvarlar arasına hapsettiğimiz hırçın ruhlarımızı kışkırtan yalancı bahar günlerini, şehrin muhtelif çay bahçelerinde her türden insan ve kuş cıvıltısını dinleyerek geçirdim. Birkaç gün önce ‘uzun maceralardan sonra eve dönen’ yorgun yayın müdürümün, değil insan, kuş sesi duymaya bile dayanamayacağını, fevkalade samimi bir lisanla anlattığı sıkıntıya da saygıda kusur etmek istemem lakin neşeli cıvıltılar da pek güzeldi doğrusu. İnsanın acılı yorgunluğunu unutturan, taze bir kokusu var bu ılık havanın. Kış ortasında bahar aldatmacısının şefkatli sahtekârlığına teslim olunca epeydir kendimi bu kadar ‘aylak’ hissetmediğimi fark ettim.   Geçtiğimiz hafta Taraf’ın ekinde gördüğüm bir yazı vesilesiyle Yusuf Atılgan’ın Aylak Adam’ını hatırlayıp kitabı tekrar okumak da gevşetti beni biraz. Üstelik bilen bilir, öyle insana mutluluk veren bir kitap değildir ama yine de onun huysuz kahramanıyla yıllar sonra geniş bahçelerdeki kocamış ağaçların altında buluşmak nedense huzursuz ruhuma iyi geldi. Okudukça yazarın bahsettiği türden dikenli bir ‘aylaklığın’ sadece bir gençlik romantizmi, toplumun sahtekârlığını eleştiren bir başkaldırı hikâyesi olmadığını gördüm. Kahramanı C’nin ağzından anlattığı bütün o keskin fikirlerin, değişen ruh hallerinin, aslında hepimizin içinde zaten var olan ama çok rahat ortaya çıkaramadığımız karmaşık duyguların bir bütünü olduğunu anlayınca biraz şaşırdım.  O basit oyun...  </description>
<link>https://www.antoloji.com/icimizdeki-aylaklar-siiri/</link>
<guid>2227534</guid>
<pubDate>2016-03-05T12:29:00+03:00</pubDate>
<author>A. Esra Yalazan</author>
</item>
 <item>
<title>Mektuplardaki Hayatlar...</title>
<description>Yumuşak bir battaniyenin altında dizlerimi karnıma çekmiş, havai fişek gibi saçılan kızıl alev toplarını seyrediyorum. Kuru odunların sert kabukları çıtırdayarak yanarken, odanın içine yayılan ılıklığın rehavetiyle göz kapaklarım ağırlaşıyor biraz. Yaş kütüklerin yılan gibi tıslayan ıslak sesini de duyar gibi oluyorum. Ateşin büyülü bir bağımlılık yarattığını düşünüyorum o sırada. Kor halindeki parçalardan biri patlayınca irkiliyorum aniden. Sonra tuhaf bir ürpertiyle elimdeki kalın kitaba daha sıkı sarılıp, yerine sadık bir kedi gibi uzandığım kanepeye daha sağlam yerleşiyorum.  Kitabı Londra’dan getiren arkadaşım bana kalın, mavi bir atkı örüyor. Onu sakinleştiren ahşap şişlerin masum tıkırtısını da dinliyorum. Pek konuşmuyoruz. Duvardaki büyük ekranda, geçen yüzyılın başında İngiltere’de geçen bir aşk hikâyesinin kahramanları dolaşıyor. Arada onlara da bakıyoruz. Huzurlu bir sessizlik var odada. O anda zaman hiç akmasın, hayat fazla kıpırdamasın, hep öyle tasasız kalalım istiyorum. Bu tasavvurun mümkün olabileceğine dair çocuksu bir sevinç ısıtıyor içimi aniden. İdil, “kitaplarımızı alıp kaçalım oralara” diyor. Hiç düşünmeden “olur, kaçalım” diyorum. O anda gerçekten yaşadığım ülkenin insanı içini burkan acılı hakikatinden, vahşetinden, şiddetli uğultusundan uzaklaşmak istiyorum çünkü. Aklıyla vicdanını buluşturabilen makul insanların çoğunlukta olduğu, karanlık ‘yeraltı’ meselelerini hiç değilse görünürde çözebilmiş, sıkıcı ama nispeten daha huzurlu bir ülkede yaşamak fikri cazip geliyor.  RUS RULETİ OYNAYAN YAZAR  </description>
<link>https://www.antoloji.com/mektuplardaki-hayatlar-siiri/</link>
<guid>2227535</guid>
<pubDate>2016-03-05T12:29:00+03:00</pubDate>
<author>A. Esra Yalazan</author>
</item>
 <item>
<title>Mağduriyet, Gençlik Ve Süt...</title>
<description>Günün ilk seansında, tenha ve sıcak bir sinema salonundayız. Semih’in (Kaplanoğlu)  Süt filmini izleyenlerin hepsi tesadüfen kadın. Kısa, basit ve uysal cümlelerle konuşan insanların şiirsel görüntülerini izliyoruz. Gücünü yavaşlığın suskunluğa sokulmasından alan sahneler, tanıdık olduğumuz halde uzağına düştüğümüz ‘mağduriyet’ hikâyelerine götürüyor bizi. Buğulu rüyalar gibi görünen resimlere bakarken ters yöne akan bir ırmakla birlikte suya, ışığa batmış ‘derin’ geçmişimize doğru sürükleniyoruz. Seneler evvel kalbimize atılmış sıkıntı tohumlarının, henüz yeşermeye başladığı o heyecanlı gençlik günlerine...   Kıskandığı annesinden, ‘kimliksiz’ kasabasından, olmayan babasından, çamurlu çizmelerine bakıp kendi geleceğini gördüğü madenci dostundan, şiirini yazdığı kızdan ve onu hor gören hayatın yeknesak ritminden kaçmak isteyen delikanlının, meraklı ama yorgun bakışlarını izlerken, gençken ‘görülmeme’ acısının neye benzediğini hatırladım. Pazarda peynir satarak evin geçimini sağlayan anne, loş bir mutfakta babasız büyüttüğü oğluyla konuşuyordu: “Oğlum, nasıl dönecek bu ev. Üstün başın, dergilerin, kitapların. Durup, göğe bakıyorsun. Durup toprağa bakıyorsun. Ağaçtı, kuştu, çiçekti, böcekti...”  HAYATININ EN MUTLU ANI  </description>
<link>https://www.antoloji.com/magduriyet-genclik-ve-sut-siiri/</link>
<guid>2227536</guid>
<pubDate>2016-03-05T12:29:00+03:00</pubDate>
<author>A. Esra Yalazan</author>
</item>
 <item>
<title>Kurak Gönüller...</title>
<description>Yeni başladığını sandığımız yılın ilk sessiz, yorgun gecesinde, sayfaları toz ve vanilya kokan eprimiş bir kitabın sıcaklığına sığınmışken sokaktan geçen bozacının boğuk sesiyle çocukluğumdaki gibi ürperdim. Gecenin koyu karanlığında tek başına dolaşan o adamların sadece sesleriyle var olduklarını sanmıştım hep. Nedense, boza almak için onları eve çağırdığımızı da hatırlamıyorum. Biraz roman kahramanlarına benzediklerini düşünüyordum galiba. Var gibiydiler ama sanki yoktular. Yoklardı ama seslerini duyabiliyordunuz. Gözlerinizi sıkıca yumduğunuzda onları görebiliyordunuz. Eğer isterseniz onlarla birlikte dünyada olmayan şehirlere bile gidebiliyordunuz. Onlar için uydurulan hikâyelerin bir parçası olmak, hayatlarına gizlice sızmak hoşunuza gidiyordu. Tecrübe etmediğiniz için henüz bilemediğiniz ama zaman içinde yaşayacağınızı sezdiğiniz çaresiz insanlık hallerini anlayabiliyordunuz...   O gece, televizyonda yıllar öncesinin siyah beyaz konser görüntülerine eşlik eden bozacının ürkütücü haykırışını dinlerken kucağımda duran ‘Adolphe’un buruk hikâyesini düşünüyordum. Sevemeyen bir adamın yaşadıklarını, berrak bir dille anlatan Benjamin Constant’ın bu kadar tılsımlı bir roman yazdıktan sonra neden edebiyattan uzaklaştığını da merak ediyordum bir yandan.  SEVEMEMENİN ÇARESİZLİĞİ  </description>
<link>https://www.antoloji.com/kurak-gonuller-siiri/</link>
<guid>2227537</guid>
<pubDate>2016-03-05T12:29:00+03:00</pubDate>
<author>A. Esra Yalazan</author>
</item>
 <item>
<title>Hep Aynı İnsanı Sevmek İsteyenler İçin Yeniden İklimler...</title>
<description>Bembeyaz bir masa örtüsünün üzerinde minyatür bir bahçe gibi parlayan meze tabaklarının üzerinde dolaşıyor bakışlarım. Nar pembesi lakerdalar, çöl sarısı fava, koyu çam yeşili börülceler, kan kırmızısı biberler, kurumuş ağaç iskeletleri gibi can çekişen sıska balıklar, kenarları buğulanmış kadehlerin üstünde tüten mavi dumanların altında öylece duruyorlar. Anason kokusuyla başı dönen çocuklar gibi sessizce yatıyorlar masanın üstünde, kimse dokunmuyor onlara...   Arkadaşım, altın şerbeti rengindeki rakıyı kadehime doldururken hafif çakır keyif bir tonda, “Biliyor musun, gecenin başından beri konuştuklarımız palavra aslında; hep aynı insanı sevmek istiyoruz. Kim sürekli aynı hayali her defasında farklı yüzlerle sevmek ister ki, ben neyi istediğimi biliyordum ama mecbur bırakıyorlar insanı sürekli kıpırdamaya. Hep o manasız telaş. Bak ne kalıyor geriye. Kocaman bir boşluk” dedi.  “Anlamadım” dedim, elbette anlamıştım sayıklar gibi söylediklerini. Onu o sevimli, çocuksu yüzüyle konuşurken seyretmek hoşuma gidiyordu. “Haklısın, Maurois bile senin kadar net anlatamazdı durumu, bravo” diye takıldım biraz ona. O hakikaten anlamadı neden bahsettiğimi, bıçkın delikanlı sesiyle “buyur kardeş” deyince gülmeye başladık. Niyetim ona Maurois’nın o unutulmaz romanı İklimler’i anlatmaktı ama kitabın keyfini kaçırmadan nasıl anlatacağımı bilemedim. Okumasını istiyordum çünkü. Önce ona aylar evvel kitabı yazmak istediğim gün, usta bir şairi kaybettiğimizi, bu yüzden o yazıyı ertelediğimi anlattım. Haliyle araya başka ‘şair’ sohbetleri girdi. Sonra ona bugünlerde ‘sevgililer günü’ saçmalığı münasebetiyle üzerine yapıştırılan pembe kalplerden bahsettim. Yüzünü buruşturdu. “Yok, öyle bir kitap değil, onu günümüzün tüketim alışkanlıklarına uygun biçimde ‘aşk’ romanı olarak pazarlıyorlar bugünlerde” diye uzatınca meseleyi, “Eee, anlat o vakit ben de anlayayım, hep aynı kadını sevmek isteyen adamı” dedi sabırsızca.  </description>
<link>https://www.antoloji.com/hep-ayni-insani-sevmek-isteyenler-icin-yeniden-iklimler-siiri/</link>
<guid>2227531</guid>
<pubDate>2016-03-05T12:28:00+03:00</pubDate>
<author>A. Esra Yalazan</author>
</item>
 <item>
<title>Benjamin Button Ve Eksik Hikâyelerimiz...</title>
<description>Mahcup kış güneşinin, çatlak parkeler üzerine yansıyan solgun ışığını takip ederek ona doğru ilerlerken, çatırtıları daha iyi duyabilmek için yavaşlıyorum. Çıplak, ak ayaklarıma takılıyor bakışlarım. Pek küçük ve zavallı görünüyorlar. Onların boyuma göre orantısız bir biçimde minik olmalarıyla alay eden bir arkadaşımı hatırlayıp gülümsüyorum. Sabahın baş döndüren mahmurluğuyla salınarak yanına geldiğimde sanki ilk kez karşılaşıyormuşuz gibi kısa, keskin, tiz bir çığlık atınca uyanıyorum. Uçları sarı çiçek desenleriyle menevişlenen koyu yeşil yapraklarını yerden toplamak için eğilince başımı narin dallarından birine çarpıyorum. Epeydir koparmaya kıyamadığım için ağırlaşan meyvelerin bazıları dolgun yaz yağmuru taneleri gibi tıpır tıpır ahşabın üzerine yağıyor. Onları toplarken vanilya kokan beyaz gelin çiçeklerinin, yeşil bebek mandalinaların, büyük turuncu meyvelerle aynı ince dalın üzerinde olduğunu görünce, Mina’nın bir ağaç olduğunu unutup ona sıkıca sarılmak istiyorum. Hayatının bütün mevsimlerini aynı anda yaşamaya mahkûm ederek huzurunu bozduğum kızım, sürprizli dirilişiyle beni utandırıyor.  “Nasıl oldu bu sana diye” soruyorum ona. Bizi hayatın bildiğimiz ritmine alıştıran çıplak gerçeklere ne oldu? Hani evrende her canlının tabiatın döngüsüne eşlik eden bir ‘iç saati’ vardı. Dar yokuşun bittiği yerde üst üste yığılmış çirkin apartmanların üstünden ağaran aydınlığa bakarken susup denizi dinliyoruz bir süre. Havanın serinliğiyle ürperen deniz, gümüş tozuna batırılmış bir kumaş parçası gibi parlıyor. Mina’nın tül yaprakları balkon kapısından sızan incecik bir rüzgârla titriyor. Ayaklarımın üşüdüğünü fark edip, yürürken ayağımdan çıkan mavi ev çoraplarımı giymek ve kendime yasemin çayı yapmak için mutfağa doğru gidiyorum. O sırada içimden ona anlatmak istediğim hikâyeler geçiyor. Hayatlarımız eksilmesin diye fısıldanan eski hikâyeler. Okurken insanlar kendilerini görebilsin diye uydurulan basit hikâyeler...  BİR TÜR İNSANLIK HASTALIĞI  </description>
<link>https://www.antoloji.com/benjamin-button-ve-eksik-hikayelerimiz-siiri/</link>
<guid>2227532</guid>
<pubDate>2016-03-05T12:28:00+03:00</pubDate>
<author>A. Esra Yalazan</author>
</item>
 <item>
<title>Einstein’ın Kadınları Ve Yüzleşme...</title>
<description>6-7 Eylül olaylarını anlatan Güz Sancısı filminin sonundaki hakiki belge fotoğraflarla bile ilgilenmeyen bir seyirci, bitiremediği patlamış mısır kutusunu sallarken bir yandan da mızırdanıp duruyordu: “Bak ne güzel anlatmışlar, biz de anlamış olduk vaktiyle azınlıklara neler yaptıklarını. Ergenekon’u da böyle güzelce kitaplarla, filmlerle anlatırlar inşallah. Valla, yalan yanlış haberlerle canımızı sıkıyorlar, iyice kafamızı karıştırdılar.”   Bugünlerde buralarda doğup büyüyen hiç kimse, zekâdan ve sağ duyudan nasibini almamış bu tür yorumları yadırgamıyordur herhalde. Böyle zamanlarda, sabırla derin bir nefes alıp tımarhane hayatına devam etmek lazım. Ben de öyle yaptım zaten ama itiraf etmeliyim ki şöyle konuşmak istedim onunla: “Hanımefendi fevkalade haklısınız. Zaten bu seyrettiklerinizin mahalle çetesi sandığınız Ergenekon zihniyetiyle hiçbir alakası yok. Bu adamların zulmü bambaşka. Biz de bunalmamak için gazeteleri okumuyor, televizyonlara bakmıyoruz. Bu konuda hiç kitap da yazılmadı. Zaten okusak da anlamak istemediğimiz için canımız sıkılıyor. Acele etmeye de lüzum yok. Gayrimüslimlere yapılanları izleyebilmek için bakın ne güzel sabrettik. Ümidinizi kaybetmeyin. Elli yıl sonra sadece Kürt oldukları için öldürülüp kör kuyulara, sokaklara atılan binlerce yoksul, çaresiz insanın, memleketin her köşesinden fışkıran bombaların ve silahların filmi de yapılır belki. Ama sakın endişelenmeyin, muhtemelen bu hadiseleri de ilerde mahallenizin sinemasında acıklı bir aşk hikâyesi eşliğinde seyredersiniz, çok sarsılacağınızı sanmıyorum. Bu arada bana da bu işlerle ilgilenenler anlattı; büyük gazetenin ‘anketör’ yazarı da sizin gibi filmi izleyip çok duygulanmış, mahcup olmuş. ‘25 yıl boyunca bir tek Kürdün kapısına işaret konmadı’ diyor, pek gururlu. Ne dokunaklı bir yaklaşım değil mi? Siz kafa karıştıran haberlere boş verin ama onu mutlaka okuyun, insan ferahlıyor. Hakikatle yüzleşmeye dair inancınız pekişir. Ama tabii ben yine de sizi yanıltmış olmayayım. Bakarsınız cevval Türk dizicileri, o kadar beklemeden nedense suç sayılmayan darbe girişimlerden de dizi yapar yakında. Biz de, evlerimizde yayılarak seyrederiz paşalarımızın gizli günlükleriyle zenginleşen renkli hayatlarını. Tabii o vakte kadar hâlâ bir tankın altında ezilmemiş, sokak ortasında ensemizden kurşunlanmamışsak! ”.  Bu sayıklamaları zihnimden geçirirken, bir kez daha Tanrı’ya bize içimizden konuşabilme yeteneğini bahşettiği için şükrettim. Eve dönünce bu gazetede yazan dostlarımdan birini aradım. Arkadaşım, her hafta köşesinde derdini yukarıdan aşağıya doğru ifade edebildiği için nispeten daha sakin ve olgun tabii. Benim bu coğrafyanın lisanını anlamayan şikâyetlerimi dinledikten sonra ümitsiz olmamamız gerektiğine karar verdi, ben de ilerde bu memlekete dair anlatmak istediklerimin listesini yapmaya...  </description>
<link>https://www.antoloji.com/einstein-in-kadinlari-ve-yuzlesme-siiri/</link>
<guid>2227533</guid>
<pubDate>2016-03-05T12:28:00+03:00</pubDate>
<author>A. Esra Yalazan</author>
</item>
 <item>
<title>Dünyanın Bütün Çocukları Artık Pal Sokağı’nda...</title>
<description>Ben de yazar Molnar gibi çocukken çocuk olmaktan çok sıkılırdım. Bir an evvel büyüyüp, bana neyi, ne zaman, nasıl yapacağımı söyleyemeyecekleri bir yaşa gelmek isterdim. Özellikle sokaklarda oynarken eve dönüş vaktimin hatırlatılmasından nefret ederdim. O yıllarda ‘dokunulmazlığı’ elde edeceğim kutsal yaşın bana çok yakın durduğuna dair saf bir inancım vardı. Ne yazık ki öyle bir yaş eşiğine hiç ulaşılamayacağını fark etmem uzun sürmedi. Çocukluğun vahşi tecrübelerinden gençliğin kırılgan dünyasına doğru geçerken nasıl yaşamam gerektiğine dair söylenenler nedense daha da sıkıcı olmaya başlamıştı.   Geçen hafta o ‘sıkıcı’ hayattan biraz müsaade almak için durma hakkımı kullandım. Peki, ne oldu? Tahmin etmek zor değil. Daha birkaç gün evvel, vaktiyle bütün okullardan atıldığını yazan yayın müdürüm bana kızdı. Öyle canımın istediği zaman duramazmışım. Okur düzenli yazı beklermiş. Bu aralar birilerine hak teslim etme fikrinden pek hoşlanmıyorum ama mecburen söylediklerini küçük bir çocuk gibi dinleyip “haklısınız” demek zorunda kaldım. Maalesef teknik olarak haklı çünkü.  YAZIDAN KORKMAK...  </description>
<link>https://www.antoloji.com/dunyanin-butun-cocuklari-artik-pal-sokagi-nda-siiri/</link>
<guid>2227527</guid>
<pubDate>2016-03-05T12:27:00+03:00</pubDate>
<author>A. Esra Yalazan</author>
</item>
 <item>
<title>Sigarayı Tersten İçen Yazar Ve Gölgesizler...</title>
<description>Derin bir uğultuyla, gölgeli yüzlere yansıyan mor ışığın birbirine karıştığı kalabalık ve loş bir mekânda, arkadaşımla sohbet ederken çocuksu bir merakla onu da izliyordum. Yazarların ‘yazma hallerinden’ ziyade insanlarla biraradayken hayata nasıl dokundukları hatta nasıl ‘dokunamadıkları’ ilgimi çekiyor nedense. Genellemek doğru değil belki ama malzemesi ağırlıkla ‘insan’ olan bu tuhaf ırk, insanlarla biraraya geldiğinde kayboluyor. Evet, bence doğru sözcük bu, ‘kayboluyorlar’. Üstelik hepsi başka kimliklere bürünerek ve çok farklı biçimlerde...   Onu uzaktan bana ait olmayan yabancı bir bakışla izlerken zihnimde buna benzer fikirler dolaşıyordu işte. Ahmet’e dedim ki, “Baksana ne hoş görünüyor. Sigarayı tersinden yaktı, öyle kendi isli yalnızlığını dinleyip dumanları içine çekiyor”. Arkadaşım iyi kalpli olduğu için hemen yanına koştu ve onu nazikçe uyardı. Doğrusu ben acımasız bir bencillikle, romanlarını sevdiğim bir yazarın sahici, kabuklu görüntüsünü bir süre daha gizlice izlemeyi tercih ederdim. Ahmet, o muhteşem anı bozdu diye üzüldüm biraz. Ama bir defa görmüştüm işte. Onun hafızamda hep o görüntüyle kalacağını bilmenin hazzı bana yetti. Bahsettiğim yazar Hasan Ali Toptaş.  SÖZCÜKLERDEN HAYAT YAPANLAR  </description>
<link>https://www.antoloji.com/sigarayi-tersten-icen-yazar-ve-golgesizler-siiri/</link>
<guid>2227529</guid>
<pubDate>2016-03-05T12:27:00+03:00</pubDate>
<author>A. Esra Yalazan</author>
</item>
 <item>
<title>Dino Buzzati’nin Üç Tutkusu: Dağ, Resim Ve Şiir...</title>
<description>Sonuna kadar beklersek bir gün mutlaka gerçekleşeceğine inandığımız mucizenin, ruhumuzun kuytusunda taşıdığımız umudun kaybolup gitmesine müsaade etmeyen ışığın hakiki kaynağı nerede gizleniyor? Ya da aynı soruyu gündelik hayatın diliyle şöyle mi sormak lazım acaba? İnsan nasıl olur da bir işe, insana, tutkuya, bir hayale tutunup ondan asla vazgeçemeyeceğine inanmaya başlar. Onu hayatın yaşamaya değer olduğuna inandıran sadece ‘hayali’ bir gücün kör tutsaklığı olabilir mi? Bu zaafını fark ettiğinde kıpırdayamama çaresizliğini nasıl yaşar? Geriye dönüp baktığında üstüne kapanan zamanın tahrip eden gücü müdür onu istediği gibi yaşamaktan alıkoyan? “Bir gün başaracağım; istediğim gibi bir işe, aşığa, aileye, hayale, hayata kavuşacağım” arzusunu saplantı haline getirenler aslında neden korkuyorlar?   Bu irkiltici soruları bana hatırlatan Teğmen Drogo’yu çok sevdim. Onun kimilerine acıklı bir ‘hayal’ gibi görünen hayatına eşlik etmek, hiç azalmayan umudunu, hayal kırıklığını, yalnızlığını paylaşmak beni heyecanlandırdı. Buzzati’nin ikinci dünya savaşı sırasında askerlik yaparken yazdığı Tatar Çölü’nün kahramanıyla daha gençken tanışmak ister miydim, bilmiyorum doğrusu. Hani bazı kitaplar kaderine boyun eğip, o deli insanla buluşmak için ‘doğru zamanı’ bekler, denir ya... İşte tam da böyle bir kaza oldu galiba.  Buzzati,1940’ta yayımlanan ilk romanını yazarken, kahramanı Giovanni Drogo gibi kaderine teslim olmuş. O sırada Corriera Della Sera gazetesi için savaş muhabirliği yapıyormuş. O yıllarda onu yazarlık serüvenine hazırlayan üç tutkusu olduğundan bahsediliyor: Dağ, resim ve şiir. Gerçekten de bu roman, onun tutkularının buluştuğu bir masal ülkesi gibi: Akşam saatlerinde moraran gölgeli dağlar, yeryüzü çöllerinde görülmeyen düşsel sarı ışıklarla parlayan eşsiz resimler ve umutlu bir ‘yalnızlığı’ anlatan destansı bir şiir.  </description>
<link>https://www.antoloji.com/dino-buzzati-nin-uc-tutkusu-dag-resim-ve-siir-siiri/</link>
<guid>2227530</guid>
<pubDate>2016-03-05T12:27:00+03:00</pubDate>
<author>A. Esra Yalazan</author>
</item>
 <item>
<title>Çaresiz ‘Okuyucular’ Ve Bernhard Schlink...</title>
<description>Yan masanın üstünde mavi duman halkalarıyla birlikte ‘kızgın ve kırık’ kadın sesleri yükseliyordu. Daha tecrübeli gibi göründüğü halde ‘sert fırtınalarından’ pek etkilenmemiş olduğu ısrarcı ve hoyrat tutumundan anlaşılan kadın, arkadaşına “onu sevme, olmayan bir adamı sevmemelisin, o doğru adam değil” gibi hayatta pek de karşılığı olmayan ‘saf’ cümleleri peş peşe sıralayarak kıymetli bir nasihat verdiğini sanıyordu muhtemelen. Karşısındaki genç kadın, tiz sesli arkadaşını şefkatle dinledikten sonra, ‘anlamıyorsun’ demeye bile tenezzül etmeden, alaycı bir üslupla “olur, sen çok anlıyorsun galiba bu ‘doğru adam’ işlerinden. Getir bir tane, seveyim bari” dedi. Ve tahmin edebileceğiniz gibi sohbet o anda bitti!   Birkaç gün önce bir kahvede kitap okurken istemeden tanık olduğum bu konuşma hoşuma gitti. “İşte bu kadar basit” dedim, o trajikomik sohbete gülerken. Benim için insanlar o klişe tabirle ironik bir biçimde ikiye ayrılıyordu çünkü. Aşkları için yaşayan ve bu mevzuda konuşmaktan pek hoşlanmayan, o kutsal hissi, bakışı içselleştirebilmiş ‘hakiki âşıklar’ ve nedense onlara acıyarak mutlu olan kibirli anlayışsızlar.  Konuşmaları dinlerken, yıllar sonra bu yazı vesilesiyle tekrar okuduğum kitabın sararmış ilk sayfasına bakıyordum. Her zamanki gibi üç çarpı atıp altına mor bir kalemle ‘Ağustos 97’ yazmışım. O romanı okurken ne yapıyordum, neredeydim, sıcak bir ağustos muydu, mutlu muydum pek hatırlayamıyorum. Ama çok etkilendiğimi ve öyle güçlü hikâyeler okumaktan hoşlanan dostlarıma kitabı heyecanla tavsiye ettiğimi hatırlıyorum. Bir de tıpkı romandaki Micheal gibi bir arkadaşımın bana telefonda ilk romanını okuduğunu.  </description>
<link>https://www.antoloji.com/caresiz-okuyucular-ve-bernhard-schlink-siiri/</link>
<guid>2227526</guid>
<pubDate>2016-03-05T12:26:00+03:00</pubDate>
<author>A. Esra Yalazan</author>
</item>
 <item>
<title>Yumurtalı Ekmek, Varoluş Ve Seçimler...</title>
<description>Bu pazar, tembellik hakkınızı biraz erteleyip vatandaşlık hakkınızı kullanmak için her zamankinden daha hızlı ve çevik hareketlerle güne başlayacaksınız muhtemelen. Kim olduğunuza, var oluşunuzla neye hizmet ettiğinize, eskimiş hayallerinize, hayatta gerçekten ne istediğinize, gündelik hayatınızı düzenleyecek ihtiyaçlara çok da aldırış etmeden birilerine ‘evet’, kaçınılmaz olarak birilerine de ‘hayır’ diyecekseniz. Düzenin çoktandır sizi sıkıştırdığı kapanın adı ‘siyaset’ çünkü. Tercihlerinizi, epeydir hissettiklerinizle, vicdanınızla, aklınızla değil size dayatılan çürümüş bir sistemin artık pek geçerli olmayan ölçüleriyle kullanmak durumunda bırakıldınız. İşin tuhafı, bu sadece burayı yönetenlerin kabahati de değil.   Hayatı cam bir kavanozdan seyrederken, soru sormamanın, fazla merak etmemenin, diğerlerini korku ve kibirle ötekileştirmenin, hakikati kalple idrak etmeye çalışanları küçümsemenin, bazen gerçekleri gizlemenin sinsi rahatlığıyla yaşıyoruz aslında. Hayatın gerçekte ne olduğunu, bize ne ifade ettiğini çok iyi tarif edemediğimiz için belki, kendimizi yok ederek oynadığımız tuzaklı bir oyunun içindeyiz sürekli. Hepimiz farklı kimliklerle bir biçimde bu oyunu oynuyoruz.  Peki, bir gün için bütün kuralları toplum tarafından ezberletilmiş bu oyunu oynamaktan vazgeçsek ne olur, ne değişir hayatımızda? Bütün gün televizyonlarda ve gazetelerdeki yorumlara, soğuk rakamların dizili olduğu grafiklere baktıktan sonra ertesi gün hayata nasıl devam edeceğimizi bilmiyor muyuz? Kimlere kızacağımızı, kimlerden demokrasi dileneceğimizi, iktidarın çizdiği yolda hayatımızın nasıl şekilleneceğini bilmiyor muyuz, elbette biliyoruz. Hayatın kendisi bunu sürekli farklı biçimlerde hatırlatıyor zaten.  </description>
<link>https://www.antoloji.com/yumurtali-ekmek-varolus-ve-secimler-siiri/</link>
<guid>2227522</guid>
<pubDate>2016-03-05T12:24:00+03:00</pubDate>
<author>A. Esra Yalazan</author>
</item>
 <item>
<title>İhanet, Peçorin Ve Lermontov...</title>
<description>Bugünlerde farklı sebeplerle ‘ihanet’in hayatımızda nasıl bir yer işgal ettiğini düşünüyorum. Onu geçen gün tesadüfen bir kitapçıda gördüm. Gençliğimin keskin romanını yeniden basmışlar. Zamanımızın Bir Kahramanı’nı... Nasıl sevindim hiç yaşlanamayacak genç Lermontov’la karşılaşınca. Issız bir sokakta yürürken ansızın çocukluk arkadaşımı bulmuş gibi oldum. Hani heyecanlanıp ne diyeceğinizi tam bilmezsiniz de sayıklarken beceriksizce arkadaşınıza sarılmaya çalışırsınız ya. İşte o sarsaklığa benzer tedirgin bir kıpırtı oldu içimde. Sürprizli bir tesadüftü. Ben ‘nerede, nasıl bir hata yaptım acaba’ muhasebesiyle cebelleşirken ‘ihanetin’ farklı hallerini böyle hülyalı bir hikâyeyle hatırlamak iyi geldi çorak ruhuma. Tozlu hatıraların arasında dolanıp durdum hiç eskimeyen o kitabı tekrar okurken.   SİZ DE ÖYLESİNİZ ASLINDA....  Size ‘ihanet nedir’ desem, karşılığını öyle basit cümlelerle anlatamayacağınız tuhaf ve biraz da pervasız bir soru sormuş olurum değil mi? İhanetin çok farklı halleri var elbet ama hadi şu sevenlerin canını yakan türünden bahsedelim bu defa. O birbirlerini hep koruyacaklarını, seveceklerini, hatırlayacaklarını samimiyetle söyleyenler ne yaparlarsa aldatmış olurlar birbirlerini? Ya da ne yapmazlarsa kendilerine ihanet etmiş olurlar? Peki, insan, geçmişe, hakikate, dostluğuna, vaktiyle hayalini kurduğu müphem bir geleceğe nasıl ihanet edebiliyor? Bir zamanlar var olduğunu bildiğimiz sevgi, sevmeye duyduğumuz inanç kendisini nasıl bu kadar kolay ve acımasızca yok edebiliyor? Birbirine karışan soluklar, sesler, kokular nasıl sinsice kayboluyor?  </description>
<link>https://www.antoloji.com/ihanet-pecorin-ve-lermontov-siiri/</link>
<guid>2227520</guid>
<pubDate>2016-03-05T12:23:00+03:00</pubDate>
<author>A. Esra Yalazan</author>
</item>
 <item>
<title>Bir İmparatorun Düşünceleri, Kadınlar Ve Yourcenar...</title>
<description>Bizim için baharın ilk günüydü. Ya da soluduğumuz hava karanfilli tütsü koktuğu için bize öyle gelmişti. Uzun süre bakanın başını döndüren şehvetli bir dirilişin tam ortasındaydık. Tabiatın bile kıskandığı yeşilin bütün tonlarını kucaklayan vadinin bittiği yerde başlayan kımıltısız denize dalgın dalgın bakıyorduk. Üzerinde binlerce sedef düğmenin parladığı ıssız mavilikte, o anki ruh halimizi kuşatan geniş bir sükûnet vardı sanki. Önce montlarımızı sonra yavaş hareketlerle hırkalarımızı çıkardık. Üşümenin geçmişte kaldığını hissettiren masum çıplaklık hoşumuza gitti. Aksak tahta masanın üzerinde kara bir gazete yığını ve kitaplarımız duruyordu. Mahrem bir duaya yetecek kadar süren kısacık bir anda, ayçiçekleri gibi yüzümüzü güneşe karşı çevirip göz kapaklarımızı usulca kapadık...   Hayatı, hayata çok aldırış etmeden kabullenmenin huzuruyla sohbet ederken sebepsiz bir iyimserliğe kapılıyor insan. Uçarı sözcükler, bahar dallarından düşen taze çiçekler gibi uçuşuyordu etrafımızda. Birbirini samimiyetle hissedebilen iki kadın konuşmaya başladığında, farklı mevzular arasında nasıl sıçrayabildiklerini bilen bilir. Seçimlerden hoyrat erkeklere, ‘tıssslayarak’ bakan kadınlardan yazdığımız gazeteye, geçmişin unutulamayan acılarından sinemaya, edebiyattan yemek tariflerine uzanan çakıl taşlı bir yolda zıplayarak koşturuyorduk.  EDİRNE’Yİ KURAN ADAM...  </description>
<link>https://www.antoloji.com/bir-imparatorun-dusunceleri-kadinlar-ve-yourcenar-siiri/</link>
<guid>2227521</guid>
<pubDate>2016-03-05T12:23:00+03:00</pubDate>
<author>A. Esra Yalazan</author>
</item>
 <item>
<title>Buzda Bir Balık Gibi Hissedenler; Tezer Özlü Ve Pavese...</title>
<description>Omuzlarından aşağıya dökülen uzun sarı saçlarına, Modigliani’nin kadınlarını anımsatan eğik duruşuna, uzun parmaklarının arasına sıkıştırdığı sigarasına, melankolik tebessümüne bakarken onun sesini duymaya çalışıyordum. Tütünle boğulmuş gibiydi sanki. Üstünde ‘Çocukluğun Soğuk Kış Geceleri’ yazan sararmış kitaptan henüz bir satır bile okumamıştım. Merakla yüzünü inceliyordum. Ansızın bir yerden hatırlayacakmışım gibi bakıyordum hiç yaşlanamayacak olan o genç kadına.   Hayatı rüyalardan bilincime sızanlarla kavramaya çalıştığım uyurgezer yıllardı. Hani şu yeni yetmelerin ikindi vakti, deniz yorgunluğundan sonra serin çarşaflarda hayallerini dinlendirdikleri, sonra kalkıp buz gibi karpuz yedikleri, yerken çekirdekleri arsızca havaya tükürdükleri, tükürürken mutfaktan gelen kızartma kokularını içlerine çektikleri, akşamları ıhlamur kokan bahçelerde biraz daha fazla kalabilmek için evdekilere saçma yalanlar uydurdukları yaşların sonuna gelmiştim.  O GÜÇLÜ YAZMA İSTEĞİ...  </description>
<link>https://www.antoloji.com/buzda-bir-balik-gibi-hissedenler-tezer-ozlu-ve-pavese-2-siiri/</link>
<guid>2227517</guid>
<pubDate>2016-03-05T12:22:00+03:00</pubDate>
<author>A. Esra Yalazan</author>
</item>
 <item>
<title>Çocuklar, Sümbüller, Türkçe Ve Refik Halit Karay...</title>
<description>Geçenlerde Yıldıray, bizi yemeğe götürdü. O bu gazetenin editörlerinden ve yazarlarından birisi. Beyaz, berrak tebessümlü, yazılarından daha yumuşak ve şefkatli bir sesi olan, hoş sohbet, içten, genç bir adam. Hayatın cıvıldadığı kalabalık bir sokakta yemek yerken, bir ara içimden “dünyanın en güzel şehirlerinden birinde, genç olmanın, erkek olmanın, kadın olmanın, hayatın basit zevklerinin tadını çıkarabilmenin yerine, şu uğraştığımız mevzulara bak” dedim. Haliyle gündemdeki tatsız meseleleri konuşuyorduk. Mesela, çocukları dinlerine, dillerine, ırklarına göre sınıflandıranları. Onları ideolojik bir kamplaşmanın çirkin hesaplaşmalarına mahkûm edenleri. Çocukları konuşuyorduk, hani şu birkaç gün evvel çocuk bayramında tekmeyle, dipçikle dövülenleri, resmî törenlerde soğuktan üşüyüp ağlamaya başlayanları, polise taş attıkları için örgüt üyeliği suçundan yargılananları, bazen kendi tercihleri bile olmayan ‘hayat biçimlerinden’ ötürü eğitimden mahrum bırakılanları. İsterseniz anlaşılmaz bir rahatlıkla önüne kaba sıfatlar eklediğiniz çocukların, çocuk olmanın ne olduğunu hissedebilmek için bir daha sakince tekrar edin o sözcüğü. Çocuk onlar! Üstlerine yığdığınız korkunç ağırlığı kendi çocukluğunuzdan hatırlayabilirseniz, vahşi ‘intikam duygularınızdan’ belki biraz arınırsınız. Hayatın başında ne olduğunuzu, hangi koşullarda büyüdüğünüzü, çocukken ne olmak istediğinizi ve nihayetinde şimdi ne olabildiğinizi düşünün. Korkmadan bakın kendi çocukluğunuzun utangaç, sıkıntılı, meraklı, isyankâr yüzüne. Hatırladınız mı, işte gördüğünüz o yüzün arkasında hayatın bütün kırılmalarına açık tedirgin bir çocuk kalbi atıyor.   DİLSİZ BİR ÇOCUK OLMANIN ÇARESİZLİĞİ...  O öğle yemeğinin sonunda, memleketin sıkıcı mevzularından biraz içim karardı doğrusu. Hayatın hakikatinden uzaklaşmak için kendime bir kitap aldım. Gurbet Hikâyeleri’ni... Bindiğim vapurda çantamdan çıkarıp karıştırmaya başladım. Aralarından bazılarını hatırlıyordum, mesela ‘Eskici’yi. Bembeyaz köpüklere neşeyle eşlik eden vapurun küpeştesine ayaklarımı dayayıp, tanıdık bir hikâyenin ilk cümlesini okuyunca bildiğim hayattan uzaklaştım: “Vapur rıhtımından kalkıp ta Marmara’ya doğru uzaklaşmaya başlayınca yolcuyu geçirmeğe gelenler, üzerlerinden ağır bir yük kalkmış gibi ferahladılar”. ‘Eskici’, aslında acıklı bir hikâyedir, insanın içini kavurur. Ama ne tuhaftır ki, anlattığı hikâyenin sertliğini bağışlatan şefkatli, uysal dili okuyanın kalbini yumuşatır. Refik Halit Karay’ın sürgün yıllarında yazdığı bu kısacık hikâye, sadece ‘dilsiz’ bir çocuk olmanın çaresizliğini değil, gurbetteki ‘dilsizliğin’ buruk bir özlemle insanı nasıl yaraladığını da anlatıyor.  </description>
<link>https://www.antoloji.com/cocuklar-sumbuller-turkce-ve-refik-halit-karay-siiri/</link>
<guid>2227519</guid>
<pubDate>2016-03-05T12:22:00+03:00</pubDate>
<author>A. Esra Yalazan</author>
</item>
 <item>
<title>Hayata Ve Ölüme Mizahla Direnen Adam; Kurt Vonnegut</title>
<description>Bir arkadaşım ara sıra, genç bir adamın vaktiyle bir barda beceriksizce bana takılırken söylediği o cümleyi hatırlatır: “Siz bu coğrafyadan değilsiniz galiba” demişti. Şaka yapmıyordu. Mizahı ciddiyetinde saklı olan gergin tonu hoşumuza gitmişti, epey gülmüştük. O garip adam elbette fiziksel özelliklerimi kastetmişti. Gerçekten ruhen de kendimi çoğu zaman ‘bu coğrafyaya’ ait hissetmiyordum. Ve aynı zamanda fena halde buraya aittim. Bu çelişkili aidiyet hissi, sadece yüz yıllardır farklı kültürlerden bu topraklara süzülen gelenekle, alışkanlıklarla beslenirken doğduğumuz yere ‘yabancılaşmakla’ ilgili değil. Yaşanan her yeni trajediyle birlikte biraz daha eksiliyor, insan olmaktan utanıyor, aşağılanıyor, eziliyor, küçülüyor ve nihayetinde tuhaf bir umursamazlıkla yaşadıklarımızı sıradanlaştırıyoruz. Tartışmaları ve yankıları en fazla bir hafta süren her korkunç hadisenin sonunda “Biz buraya aidiz ve bu ülkenin hakikati de bu” diyoruz. Ve daha biz o cümleyi tamamlamadan hayat kötülüğün, çaresizliğin başka bir yüzünü gösteriyor. Bu sistemin insanı uyuşturan zehrine o kadar alışmışız ki başka türlü bir hayatın mümkün olmadığına inanıyoruz sanki.   Vahşetin, şiddetin, zulmün o keskin dili neredeyse ruhumuzun hiç iyileşmeyecek olan sakat bir parçası oldu. Bugün bu ülkede doğup otuz yaşına yaklaşmakta olan gençler doğdukları günden beri hiç dinmeyen kanlı bir savaşa tanıklık ederek büyüdüler. Farkındaysanız, bu soğuk cümlede sadece ‘savaştan’ bahsediyorum. İçinde darbeler, işkenceler, derin devlet eliyle taammüden yaratılan terör bile yok.  PAZAR GÜNLERİ NE YAZARLAR?  </description>
<link>https://www.antoloji.com/hayata-ve-olume-mizahla-direnen-adam-kurt-vonnegut-siiri/</link>
<guid>2227516</guid>
<pubDate>2016-03-05T12:21:00+03:00</pubDate>
<author>A. Esra Yalazan</author>
</item>
 <item>
<title>Hayatın Nöbetini Tutan Kadınlar, İnanç Ve John Fowles...</title>
<description>Sarp, kurşuni kayalıkların üstünde durup doğal bir zümrüt taşı gibi parlayan denize bakarken zihnimizi kamaştıran düşünce parçacıklarının tutsağı olduğumuzu düşünüyordum. Etrafımızda gördüğümüz her yeni görüntü, nesne, ses insan bize diğerlerini hatırlatıyordu. Sadece uzaktan boğuk bir keklik ötüşünü duyabildiğim dik yamacın kenarında durup ıssızlığı dinlediğim o birkaç dakika içinde, geçmişten, gelecekten kopuk ‘özgür’ bir hayat sürdürememenin ne kadar zor olduğunu hissetim. Dünya susmuştu. Böcekler bile çıtırdamıyordu. Fıstık çamlarının, fundalıkların, yabani fıstık ağaçlarının, katırtırnaklarının, vahşi kırmızı gelinciklerin arasından geçip deniz kıyısına yürürken hep o kadının yüzü gözümün önündeydi. Romandan uyarlanan film nedeniyle John Fowles’un gizemli karakteri Sarah Woodruff’u canlandıran Meryl Streep’i uzun, siyah kıyafetiyle, soluk yüzüyle gördüm. Mavimsi kayaların üzerinde, Manş Denizi’nden gelen rüzgârlara karşı durmuş, patlayan dalgaların arasından güneşin erittiği ufka bakıyordu. Hiç gelmeyecek olan bir adamı bekleyen, mutluluğunu kendini anlamamasına bağlayan, utancıyla evlendiğini söyleyen esrarlı bir kadındı o. Fowles’a göre melankolinin kucağında huzur bulabilen Sarah, insanları görünmek istedikleri gibi değil, oldukları gibi görebiliyordu.   Yazarın en çok sevdiği karakterlerinden biri olan o kadını hatırlamak biraz ruhumu sıkıştırdı. Yıllar evvel kitabı okuduğum döneme ait sisli bir geçmişin içinde kayboldum bir süre. Kitabın eski bir baskısını hediye eden arkadaşım benden epeyce büyüktü. O yıllarda bazı kitap kapaklarının fotoroman gibi yapıldığını keşfedince epey gülmüştüm. Okuyunca kitabın edebi ağırlığıyla hiç örtüşmeyen romandan hafızamda kalanların beni değiştirdiğini, ‘inanç’, ‘tutku’, ‘ahlak’ gibi kavramları tekrar sorguladığımı hatırlıyorum. Büyük romanlar, filmler biraz böyle değil midir zaten? O kitabı okuduktan, o filmi izledikten sonra hayatın artık eskisi gibi devam edemeyeceğini içgüdülerinizle anlarsınız. Kitap sizi içine alabilirse etkisinde kaldığınız o ‘hayaletlerden’ ömür boyu kurtulamazsınız. Charles gibi ‘yasak’ bir kadının peşinden giden inançlı bir erkek ya da tutkuları yüzünden günah işlediğini düşünen bir kadın olabilmek, bildiğiniz hayatın dışına çıkmak, sizi tanıyan ‘sıradan’ insanlardan bir süreliğine uzaklaşmak, onlar gibi unutulmayan ihtişamlı kahramanlar olmak istersiniz.  O İRLANDALI KADINI KISKANDIM...  </description>
<link>https://www.antoloji.com/hayatin-nobetini-tutan-kadinlar-inanc-ve-john-fowles-siiri/</link>
<guid>2227511</guid>
<pubDate>2016-03-05T12:20:00+03:00</pubDate>
<author>A. Esra Yalazan</author>
</item>
 </channel>
</rss>
