<?xml version="1.0" encoding="UTF-8" ?>
<rss version="2.0" xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/">
<channel>
<title>Antoloji.Com - Şiir, Şair ve Edebiyat</title> <link>https://www.antoloji.com/</link>
<description>
Kültür Sanat Edebiyat Portalı. Türkçe şiir ve şair arşivi. A. Ali Ural Şiirleri
</description>
 <item>
<title>Bombiks Mori</title>
<description>Dört kat elbise değiştirdin Bombiks Mori  Ne tığ gibiydin, ne tığın vardı Dokunmadan anlamak halis ipeği Dokununca herkes anlardı  Fakat yalnızdın Bombiks Mori </description>
<link>https://www.antoloji.com/bombiks-mori-siiri/</link>
<guid>2289895</guid>
<pubDate>2016-10-25T11:52:00+03:00</pubDate>
<author>A. Ali Ural</author>
</item>
 <item>
<title>El, Dil Ve Kalp Arasında Gazze</title>
<description>“Sizden biri…”  Toplum ve birey. Toplum oluşturabilen bireyler. Toplumun bir parçası olan birey. “Siz” denilerek hitap edilen bir topluluk ve o bütünün her “bir” parçası.  “ Bir kötülük gördüğünde…” Görmek ve kötülük. Görmek ve gördüğünü ayırt edebilme yetisi. Görmekle başlıyor her şey. Eylem ancak göz penceresinden içeri girebiliyor. Kelimeler önce göz kazanında pişiyor. Resimlerin ilk eskizleri göz tuvalinde şekilleniyor. “Görenle görmeyen bir olur mu? ” Olmaz. Peki neden görenle görmeyen aynı vagonda seyahat ediyor!  </description>
<link>https://www.antoloji.com/el-dil-ve-kalp-arasinda-gazze-siiri/</link>
<guid>2225205</guid>
<pubDate>2016-02-26T14:07:00+03:00</pubDate>
<author>A. Ali Ural</author>
</item>
 <item>
<title>Ağzını Bıçak Açmayan Bir Heykeltıraş: Cahit Zarifoğlu</title>
<description>Kelimeleri dudaklarından değil, ellerinden dökülüyor. Hayır dilsiz değil, dilini uçsuz bucaksız bir yarımada gibi anlamın ölü denizine uzatmış. Yüzeyde en küçük bir kıpırtı yok, en küçük bir dalga. Heykeltıraş mermere dayamış keskisini. Çekicin ilk dokunuşunda, daha ilk parça kopar kopmaz mermer kütleden, derinlerde başlıyor devinme. Çekicin her inişinde balık sürüleri yosunların içine saklanıyor. Koparılan her parça fırtınanın o muhteşem yapbozunu tamamlıyor. Sonunda resim, üzerinde sandalla gezinilen batık bir şehir gibi çıkıyor ortaya ve ürpertiyor ruhları. Suyun yüzeyinde ise hala bir kıpırtı yok. Heykeltıraş “taştan bir gemi” ve “mermerden balıklar” yontmuş göz açıp kapayıncaya kadar. Her yer sessiz, çıt yok fakat “içimizde balyoz gürültüleri.”  Cahit Zarifoğlu'nun şiirinden susarak söz etmek mümkün olsaydı, en yerinde söz bu suskunluk olurdu. Ağzını bıçak açmayan bu heykeltıraşın heykelleri belki o zaman ellerini omuzlarımıza koyardı şiirin sırrının ‘söylemek' değil ‘susmak' olduğunu fark ettiğimiz için. Zulalarındaki anlamı yalnız mahkûmlara saklayan sözcüklerin dışarıdakilere verebilecek bir şeyleri yok. Alınmasınlar. Mahkûm olmadan el sürmek yok mahrumiyetin içinde saklanan varlığa. Çinli şair “Biz şairlerin yoklukla mücadelesi, onu varlığı ortaya çıkartmaya zorlamak içindir. Sessizliği bir müzik yanıtı almak için tıklatırız” diyor da ağzını bıçak açmayan heykeltıraş günlükten bir yontuyla tıklatmıyor mu kapımızı: “Güneşsiz bir gökyüzü kadife ayaklarıyla geziniyor etrafta. Toplanma yerindekilerin eşyalarına kadar inen sessizliği hiç kimse dağıtmak istemiyor, dağların üzerinde asılı duran borazana sahip çıkmıyorlar. Oysa hayat sırtlarında ısırmak üzere arkalarında hazır. İyice beyazlaşan göğün üzerinde soluk bir iki yıldız, hala ufkun altında olan güneşin ağır gövdesini bir parça daha yukarı kaldırmasıyla dağılıp gitti.”(Yaşamak, Cahit Zarifoğlu, s.133)  Dağların üzerindeki borazana sahip çıkmak kolay değil. Kelimelerin arasındaki boşluğa kendini atıp paraşütünü açmayı gerektiriyor. Kulelere bağlı oyuncak paraşütlerle atlamaya alışmış zihin ve kalp tembellerinin işi değil bu. Okumak yazmak kadar cesaret istiyor çünkü.“Yankı”nın saklandığı sarp kayalara tırmanmak gerekiyor kulak verebilmek için. Şairin göze aldığını göze almak! Zira çakılma tehlikesi şairler için de var. “Yonttuğunu bir taş parçası olarak bırakma tehlikesi”nden söz ediyor Max Frisch. Fakat ağzını bıçak açmayan heykeltıraş teriyle mermeri yumuşatarak yontmaya devam ediyor. Yontuyor, yontuyor, yontuyor, içinden bir şey çıkmayacak korkusuyla kırbaçlayarak kendini. Şairin “Yonttum yonttum/taş bitti sen çıkmadın”(Cahit Zarifoğlu,Ve Çocuğun Uyanışı Böyle Başladı)  demesine aldanmayın. Mermer kütle yontula yontula bitmiş olsa da kalan “HİÇ”tir. Yani şiir. Hani sufilerin hat sanatıyla ebedileşen “hiç”i. Hani yokluğun omuz omza durarak var olanı çerçeveleyen levhası: HİÇ-HİÇ-HİÇ! Acaba İsmet Özel de bu yüzden mi “Hiç” dedi şiire.  </description>
<link>https://www.antoloji.com/agzini-bicak-acmayan-bir-heykeltiras-cahit-zarifoglu-siiri/</link>
<guid>2225207</guid>
<pubDate>2016-02-26T14:07:00+03:00</pubDate>
<author>A. Ali Ural</author>
</item>
 <item>
<title>Edebiyat Gücünü Nereden Alıyor?</title>
<description>Sorabilir miyim kitabıma  Ben mi yazdım onu gerçekten?  Pablo Neruda  </description>
<link>https://www.antoloji.com/edebiyat-gucunu-nereden-aliyor-siiri/</link>
<guid>2225202</guid>
<pubDate>2016-02-26T14:06:00+03:00</pubDate>
<author>A. Ali Ural</author>
</item>
 <item>
<title>Dahil Olmayı Reddeden Bir Şiir</title>
<description>Tanrılığa soyunmaya kalktıklarına bakmayın, şairler de insandır ve çıplaklıklarıyla kalırlar. Her insan gibi evrenin küçük bir örneği olduklarını bilseler de numuneyi bütünün tamamıymış gibi göstererek işgal ettikleri yeri zihinlerde büyütmeye çalışırlar. Halbuki evrenin küçük bir örneği olmak onlara yapay sınırları fark ettirmeli, sonsuzluk yanında buharlaşan cılız çizgilerini tutamak yapmaktan alıkoymalıydı onları. Sırf üzerinde yürüdüğü için makine halısının dokuma halıya dönüşebileceğini sanmak ya da üzerinde yürüdüğü dokuma halının sıkı ilmeklerinin şiirlerinin sıkılığına, kök boyalarla canlanan renklerinin dizelerinin solmazlığına delalet ettiğini düşünmek bir cinnet değilse nedir?   Aynı zaman parçası farklı iklimleri doğurabileceği gibi, aynı iklimler farklı meyvelere annelik yapabilir. Bir şehre aynı gün iki mevsimin yolu düşer, belki daha fazlasının. Ve her mevsimden rengi, kokusu, tadı birbirinden farklı yüzlerce meyve fışkırır. Ancak ne kadar çabalarsa çabalasınlar elmalarla armutların toplanamayacağına inandıramaz öğretmenler. İşte bir kamyonun kasasında buluşmuştur armutlar ve elmalar; on yılda bir taşıt değiştirerek yol almışlar, her uğradıkları beldeye kucak kucak, düzeltiyorum; kuşak kuşak şiir dağıtmışlardır.  Bu nasıl bir kuşaktır ki hangi niyetle sarılırsa sarılsın beli sıkmaktadır. Yetmişli yılların mı, seksenli yılların mı, doksanlı yılların mı, yoksa iki binli yılların mı kuşağı ibrişimdir? Gelin de çıkın işin içinden. Ya da işin içine girerek terleyin. Her vadide şaşkın şaşkın dolaşarak, kâh “biçem+imge” olarak tanımlayın zamanınızı, kâh “biçem+mecaz”. Kâh yetmişle sekseni toplayıp ikiye bölün, kâh “vefa kuşağı”nı gökkuşağı gibi gerin göğünüze. Kâh siyasetten yana saf tutun, kâh özgürlükten. Kâh travmanızdan doğurun şiirinizi, kâh zevklerinizden. Kâh bir idealiniz olsun şiir idealinizi besleyen, kâh şiirinizi idealin memesinden kesin.  </description>
<link>https://www.antoloji.com/dahil-olmayi-reddeden-bir-siir-siiri/</link>
<guid>2225203</guid>
<pubDate>2016-02-26T14:06:00+03:00</pubDate>
<author>A. Ali Ural</author>
</item>
 <item>
<title>Akif'in Yüzü</title>
<description>En son Mehmet Akif'in fotoğrafıyla nerede karşılaştınız? Bir kitap kapağında mı? Bir ansiklopedi sayfasında mı? Bir devlet dairesinin koridorunda mı? Bir sınıfın duvarında mı? Peki dikkatle bakabildiniz mi yüzüne? Tamam zamanınız yoktu. Aradığınız kitap bu değildi. Ansiklopediden alacağınızı almıştınız. Evrakın yetişmesi gerekiyordu. Zil çalmıştı. Yine Akif'in yüzüne bakamadınız. Bir dahaki sefere mi? Hayır bakamayacaksınız. Zira hiçbir dalganın yaklaşmaya cesaret edemediği bu mayınlı sahil, dingin ama tekin değil. Bir nefeste batabilir tekneler! Kâğıt dağılabilir suda. Kurşun eriyebilir. Hayır, o derin koya böyle demir atamazsınız. Kendi resminizi yanına koyamazsınız o resmin. Kendi resminizi ve başka resimleri. Çünkü yanına hangi resim konsa imitasyon bir tabloya dönüştürüyor. Bir dalgakıran gibi doğruyor hevesleri. Kibri onurla, sahteyi hakikatle çürütüyor. Rahatınızı kaçırıyor bakışlarıyla. Çapayı bıraktığınızda suya, sığlığınızı yüzünüze vuruyor.  Mehmet Akif'in yüzü dalgalanıyordu. Vapurdaydım. Yirmi dakika geçmek bilmiyordu. Kara görünmüyordu. Deniz kaynıyordu. Vapurdan çatırtılar, iniltiler geliyordu. Ayaktaydım. O ise alt güverteye inen merdivenlerin yanında. Gözlerimi kaçıramadım bu kez. Kızgındı. Hayır kırgın. Hayır hüzünlüydü. Hayır yalnızdı. Hayır isyankârdı. Hayır mütevekkil. Hepsiydi. Hiçbiri. Bir şairden çok sürgüne gönderilmiş bir hükümdarı andırıyordu. Bir şairden çok oyun arkadaşlarına küsmüş bir çocuğu andırıyordu. Bir şairden çok hayal kırıklığına uğramış bir babayı andırıyordu. Bir şairden çok öğretmeye kararlı bir muallimi andırıyordu. Bir şairden çok isyan çıkarmaya hazırlanan bir mahkûmu andırıyordu. Bir şairden çok hiçbir şeyi andırmıyordu. Uçsuz bucaksız alnı, yerinden fırlamaya hazır kaşları, kıyıları hüzünle sürmelenmiş gözleri, yerli yersiz kıpırdamayan, kendisinden doğacak her kelimeyi aziz kılacak sıkılıkta dudaklarıyla bir şairdi o!  Bir şairdi o caddelerden kaçan. Şiiri beğenildiğinde utanan son şair. Sefiller'i okurken gözyaşlarını görmesin diye halk, vapurun alt kamarasında gizleyen kendini. Thais'i orijinalinden okuyacak kadar Fransızca, tercüme edecek kadar Arapça bilen bir münevver. Fakat yalnız şiirini değil, ilmini de örtmeyi seviyor. Hayır saklamıyor öğrenmek isteyenden, öğretiyor da. Fakat tezgâhta değil malları. Çığırtkanlık yapmıyor. Dostu Mithat Cemal'in ifadesiyle, “Sahne değil, samimiyet” peşinde. “Canım Akif, insan üşümez mi? Bari hatırım için üşü! ” diyor Cemal, karlı bir gün Recaizade Mahmut Ekrem'in evinde ceketinin karlarını silkerken şair. Paltosu yok Akif'in. Kıyafetiyle de okuduklarıyla da şaşırtıyor herkesi. “Quo vadis'i okuyorsunuz! Fransızcasını! Siz? ” deyince Cenap Şahabeddin susuyor Akif. Sonra mırıldanıyor, “Ne adamlar! Fransızca bir roman okumak gözlerinde bir hadise! ” Halbuki Akif, o romanı okuduktan sonra “ Peygamberi ve dört yârını bu türlü yazacak bir sanat adamı bizde niçin çıkmıyor! ” diye hayıflanıyor yalnız. Her ne okursa, “Oku! ” çağrısıyla yoğuruyor Melek'in. “İnsanlığa hizmet” ölçüsü onun. Bu yüzden Sâdî'nin sekiz beyitli bir hikayeciğini, Firdevsî'nin altmış bin beytinden üstün tutuyor.  </description>
<link>https://www.antoloji.com/akif-in-yuzu-siiri/</link>
<guid>2225204</guid>
<pubDate>2016-02-26T14:06:00+03:00</pubDate>
<author>A. Ali Ural</author>
</item>
 <item>
<title>İnsan Başı, Yüzde Otuz Oranında Küçüldü</title>
<description>The Sunday Times gazetesi insan başının on bin yılda yüzde otuz oranında küçüldüğünü ileri sürerken elinde kemikten deliller vardı. Şiirin gerilediğini iddia edenlerin elinde ise henüz somut bir kanıt yok. Yine de “Şiir geriliyor mu? ” sorusu Darwin'in evrim teorisi gibi –bütün zafiyetine rağmen- yakamızı bırakmıyor. Dahası maymundan insana giden yol bir u dönüşüyle tekrar maymuna götürüyor bizi. Victor Hugo, on dokuzuncu yüzyılda, “Şiir gerileyemez. Neden? İlerleyemez de ondan.” diyerek meseleyi tatlıya bağlamaya çalışmış, “Her yeni şair, yeni bir başlangıçtır.” ifadesiyle kendisinden sonra gelenlere ümit aşılamışsa da, bu soru hâlâ aşılamamıştır. Her şairin içindeki gizli put, ona “biricik olduğunu, şiirin kendisiyle “anlam kazanıp” kendisiyle “son bulacağını” fısıldayıp durdukça soru “sorun”a dönüşerek büyüyüp, modern zamanların geleneksel çığı olarak yeni şairlerin yolunu kesmeye devam edecektir.  Bu girizgâhtan her şeyin yolunda olduğu, şiirin dolu dizgin vadiler kat ettiği anlaşılmasın. Çünkü şiiri “insan” yazıyor ve dengesiz ruhlarda mayalanıyor gibi görünse de şiir bir “denge” işidir. Kaos ve ahengin bu gürbüz çocuğu uçurumun üzerine gerilmiş bir tel üzerinde yürürken bizden bir şey istemektedir: “Benim dengemi bozmayınız! ”  “Sizin alınız al, inandım  </description>
<link>https://www.antoloji.com/insan-basi-yuzde-otuz-oraninda-kuculdu-siiri/</link>
<guid>2225199</guid>
<pubDate>2016-02-26T14:02:00+03:00</pubDate>
<author>A. Ali Ural</author>
</item>
 <item>
<title>Dedi Kuzgun: Hiçbir Zaman!</title>
<description>Gece, iyice koyulaşmayı bekledi şairin kapısını vurmak için. O koyu kara zifti, kararmış bakır bir cezveden göz kapaklarının üstüne ağır ağır boşaltmaya başladığında, şair kitaplarının içinde sırt üstü yüzüyordu. Hayır, kulaç atmıyor, ayaklarını ileri geri oynatmıyordu. Kendini emin sulara bırakmış, unutulmuş eski bilgiler üzerinde düşünüyordu. Bir süre sonra, düşünceleri de gece gibi koyulaşmaya, flu bir rüyanın anaforuna kapılmaya başladı. Tam kapanıyordu gözleri ki, gecenin kapıyı çalma vakti gelmişti küçük bir tıkırtı düştü kulağına. Bir tıkırtı; azarlanmaktan korkan.  Ortasında bir gecenin, düşünürken yorgun, bitkin  O acaip kitapları, gün geçtikçe unutulan,  </description>
<link>https://www.antoloji.com/dedi-kuzgun-hicbir-zaman-siiri/</link>
<guid>2225198</guid>
<pubDate>2016-02-26T14:01:00+03:00</pubDate>
<author>A. Ali Ural</author>
</item>
 <item>
<title>Kan Var Bütün Kelimelerin Altında</title>
<description>Babil kulesi yıkıldı; söze bir yerden başla! Fakat hangi yerden? Bütün diller birbirine dolaştı, hangi yerden! Bir kelimeyi yerden yere vur, bir kelimeyi bağışla! Bir kelimeyi öp, bir kelimeyi seyret, bir kelimeyi ağla! Cebinde beş tüy gezdir kalem yerine; kartal, akbaba, güvercin, tavus ve serçe. Beş kanatla beş ayrı mektup yaz ve söyle; hangi tüyün yazısı daha güzel, hangi tüyle kanatlanıyor ruhun, hangi tüyle kıpır kıpır gölgeler, hangi tüyle ölüme yolculuğun? Hem mektuplar hem posta arabaları ağır. Hem hangi tüyle imzalıyorsun?   Posta arabalarından söz et bana  Kan var bütün kelimelerin altında  </description>
<link>https://www.antoloji.com/kan-var-butun-kelimelerin-altinda-2-siiri/</link>
<guid>2225196</guid>
<pubDate>2016-02-26T14:00:00+03:00</pubDate>
<author>A. Ali Ural</author>
</item>
 <item>
<title>Şairin Sorusu, Şairin Cevabı</title>
<description>Biliyorum bu vakitte  Zorlanıyor göğsün ta derinden  Sormak zorunda olduklarından  </description>
<link>https://www.antoloji.com/sairin-sorusu-sairin-cevabi-siiri/</link>
<guid>2225197</guid>
<pubDate>2016-02-26T14:00:00+03:00</pubDate>
<author>A. Ali Ural</author>
</item>
 <item>
<title>Uyarılan Şair Ya Da Ağaçlar</title>
<description>O ısrarla bir dalı tutuyor. Nehrin coşkun suları yalnız kayıkları değil, masaları, masa lambalarını, telefonları, zil çığlıklarını, kalemleri, çarpık imzaları, cüzdanları, kredi kartlarını, köpekleri, şık tasmaları, bıçakları, çırpınan avları, ipleri, kuduz çamaşırları, saatleri, tehirli dudakları, arabaları, parlak jantları, televizyonları, aptal programları, küllükleri ve külleri yüzdürüyor. O, ısrarla bir dalı tutuyor ve önünden akıp geçen yüzlerce şekli hafızasına, bir fotoğraf makinesi sürati ve bir heykeltraş ağırlığıyla kazıyor. O, yanından geçen binlerce figürün arasına karışıp sürüklenmekten korkuyor. Bu yüzden tutunduğu dalı bir an olsun bırakmaması gerektiğini biliyor ve ince bileklerini dalla bütünleştiren platin bir çivi taşıyor bedeninde.  Bazen tek bir ağaç, bazen bir orman geçiyor yanından. Vahşi hayvanlar nefes alıp veriyor. Dallar da yapraklara sarılıyor korkudan. Her canlı saatine bakıyor. Hepsi emin tam vakti olduğundan. Yalnız şair, o tekrarlıyor kendi kendine. Hafızası kabul etmek istemeyince. Tekrarlıyor durmadan:  Ellerimin önündeki dallar da  </description>
<link>https://www.antoloji.com/uyarilan-sair-ya-da-agaclar-siiri/</link>
<guid>2225195</guid>
<pubDate>2016-02-26T13:59:00+03:00</pubDate>
<author>A. Ali Ural</author>
</item>
 <item>
<title>Şiir Beni Neden Seçti?</title>
<description>Şairler, kendilerini nesnelere ad veren Âdem gibi görüyorlar.(1)  Ben Ali'yim.  Şehrin Hakimi değilim.(2)  Öğretmeni de.  Belki taş ustalarından biriyim, yonttuğu taşların o büyük yapıya bir şey katmasını isteyen. Ve kopmamasını, o kadim estetikten.  </description>
<link>https://www.antoloji.com/siir-beni-neden-secti-siiri/</link>
<guid>2225193</guid>
<pubDate>2016-02-26T13:58:00+03:00</pubDate>
<author>A. Ali Ural</author>
</item>
 <item>
<title>Bengal Kaplanları Ve Çeçe Sinekleri</title>
<description>Parlak turuncu üzerine siyah şeritlerle bezeli kıyafetiyle bütün gün uyuduktan sonra, gece davetten davete koşan, gözalıcı kostümüyle dikkatleri üzerine çekmek şöyle dursun, her seferinde gözleri uyuşturup fark edilmemeyi başaran, uzun boylu ve cüsseli; ama çok iyi koşan, yüzen ve tırmanan, uzun otlar arasında ve mağaralarda gölgelenip, kayalık dağlarda güneşlenen, suların ve ormanların sofrasında “buyurun” denilmesini beklemeyen kaplanlar var aramızda.  Hala aramızdalar, yüz binden yedi bine düşse de sayıları. Bir yüzyıl sonra hâlâ aramızdalar; çünkü; iki aylık bir bebek annesinin memesini ancak bulurken, onlar iki aylıkken anneleriyle avlanmaya çıkar, altı aylık bir bebek ancak hecelerken, onlar altı aylıkken öldürmeyi öğrenir, on altı aylık bir bebek henüz yürürken onlar on altı ayda usta bir avcı olurlar. Artık karanlıkta gördüğünüz, rüzgârda salınan bitkiler değil, avlanmaya çıkmış bir kaplandır sadece. Hangi hırsızdan öğrenmiştir yürümeyi bilinmez ama iyi öğrenmiştir ve ayak seslerini, nefes alıp verişini ve yüreğinin gümbürtüsünü duyurmadan ağır ağır yaklaşır avına; atılır, kavrar ve dişlerini boğazına geçirir.  “Tiger, tiger, burning bright  </description>
<link>https://www.antoloji.com/bengal-kaplanlari-ve-cece-sinekleri-siiri/</link>
<guid>2225194</guid>
<pubDate>2016-02-26T13:58:00+03:00</pubDate>
<author>A. Ali Ural</author>
</item>
 <item>
<title>Kim Ki Döner</title>
<description>Sırf kıvrılıyor diye yolu yılana benzetenlerin zehrine bağışıklıyız biz. Yol, ille de bir şeye benzetilecekse; atımızı bağlayıp biz benzetiriz:  Balıkçının yolu misinadır, ucunda ne olduğu belli olmayan. Uçurtma uçuran çocuğa ülkesi görünür ipin ucundan. Her telinden ayrı bir Rapunzel'e çıkılan gür saçlar, yollarıdır aşığın. Bahçıvanlar bilir, duvarlar yoludur sarmaşığın. Biz yol ehli, yani yolcular, razı değiliz yolun yılana benzetilmesine. Ahmet Haşim batan güneşi, kısılan lambaya benzetmiş ne güzel! Biz de benzetelim yolları lambanın fitiline.  Bir lamba hüzniyle1  </description>
<link>https://www.antoloji.com/kim-ki-doner-siiri/</link>
<guid>2225190</guid>
<pubDate>2016-02-26T13:57:00+03:00</pubDate>
<author>A. Ali Ural</author>
</item>
 <item>
<title>Olvıdo</title>
<description>Çekilen deniz, ıslak kumlar bıraktı karada. Çekilen sürme gözü kararttı. Çekilen koşucuya kara madalya. Çekilen ordular kara saplandı.  Çekilmek, yer açmaktır yeni gelene. Yeni gelen, yeni gelin gibi nazlı değil, hoyrattır. Kaba elleriyle karıştırır çeyiz sandıklarını. Bohçamızdan kan kokan kederler çıkarır. Çünkü çekilmiştir güneşin saltanatı. Sultan çekilip gitmiştir sırtını dönüp şehre. Şimdi yeniden özletmek için kendini, gün akşama bırakmıştır yerini. Akşamsa günden kalan renkleri, bir bir siyaha boyar kara elleriyle. Akşam ki, yalnızlığımızdır.  Hoyrattır bu akşamüstüler daima.  </description>
<link>https://www.antoloji.com/olvido-3-siiri/</link>
<guid>2225191</guid>
<pubDate>2016-02-26T13:57:00+03:00</pubDate>
<author>A. Ali Ural</author>
</item>
 <item>
<title>Avcı, Av Ve İzler</title>
<description>Avının izlerine değil kendi izlerine ram olan bir avcının vay haline! Nişan almayı öğrendikten sonra da poligonlardan çıkmayan, ateş etmek için iç içe geçmiş dairelere ihtiyacı olanlara da! Haritamı çizip elinize vermemi istiyorsunuz demek.Hazinemi hangi ağacın altına gömdüğümü bilmek...İsterseniz altında gömü bulunan ağacın ait olduğu ormanı da işaretleyim haritamda, kolaylık olsun.Ağacımın hangi ağaçlarla akraba olduğunu gösteren kütüğü de iliştireyim eke. Ormanda kaybolduğunuzda yönünüzü nasıl tayin edeceğinizi fen ve tabiat dersinde öğrenmiştiniz, hatırlayın; ağaçların gövdelerindeki yosunlu taraf kuzeyi işaret eder.Yoksa siz kutup yıldızına bakarak mı yönünüzü tayin ediyorsunuz! İyi de bu kadar kutup yıldızından hangisini izliyorsunuz? Her gece yeni bir kutup yıldızı çıkmıyor mu gökyüzüne, yanlış mı duyuyorum, mikrofonu eline alıp “ bir-ki”hatta sadece “bir”diye üflemiyor mu! ! Fazla kutup yıldızı göz çıkarmaz, diye de düşünebilirsiniz tabii ama bir şartla; kolunuza üç noktalı bir pazubent takarak...  Tamam Eliot haklı, bütün eserler organik bir bütün oluştururlar ve diri ozanlar ancak ölü ozanlar arasında kendilerine bir yer açabilirler. “İçinde yaşadığımız çağa kadar yaratılmış bütün sanat abideleri, kendi aralarında ideal bir düzen ve bütün oluştururlar.”Aldım, kabul ettim. Ama siz de kabul edin ki, futbolcuların soyunma odaları, mağazaların elbise kabinleri, doktorların paravanları vardır. Ama bir şey veremesem de, eli boş göndermemem gerekiyorsa sizi Robert Frost gibi “Ormanda karşıma iki yol çıktı.Ben az kullanılmış olanını seçtim.”diyebilirim.Ve hatırlayabilirim Behçet Necatigil'i:  “ Nerden niçin mi geldim  </description>
<link>https://www.antoloji.com/avci-av-ve-izler-siiri/</link>
<guid>2225192</guid>
<pubDate>2016-02-26T13:57:00+03:00</pubDate>
<author>A. Ali Ural</author>
</item>
 <item>
<title>Beklenen</title>
<description>Sabah, atını çatlatırcasına koşuyor gece içinde. Siyahın dalgalanmasından anlıyoruz hızını. Kan ter içinde gece; sabahı taşıyor çünkü. Gece bitmiyor; sabahın ağırlığı. “Çabuk! ” sözünü duymamak için kara eliyle, kara eliyle sıkı sıkı ağzını, kapatıyor, ışık sızacak açılsa kapı, kapatıyor ve camda beliriyor: “KAPALI.” Bekliyor, dükkan açılmadan alamaz; bekliyor, dükkan açıldığında alamaz; beklemese yükselmezdi eşyanın fiyatı.  Gözlerden kaçan ışık pencerelerde. Hastalar tutuşmuşlar elele, aydınlatmaya çalışıyorlar zifiri karanlığı. Tutuşmuşlar, suları çekilince dünyanın. Bozulmuş med-cezirin saati. Şimdi fısıldıyorlar birbirlerine, kulaktan kulağa korkunç bir sırrı. Dökülüyor ses kulaktan kulağa, yüzden yüze sıçrıyor sarartı. Kimse yüksek sesle söyleyemiyor. Fısıltılar ürpertiyor koridorları. Hastanenin duvarları terliyor. Serum şişelerinde bitiyor sıvı.  Bu haber yarın manşetlere çıkacak. Bu haber, dokuz sütuna basarak ayağını. Kendinden emin ufku süzecek. Ucu yumruklu simsiyah kollarını, kaldırarak bağıracak korkunç bir sesle:  </description>
<link>https://www.antoloji.com/beklenen-179-siiri/</link>
<guid>2225188</guid>
<pubDate>2016-02-26T13:56:00+03:00</pubDate>
<author>A. Ali Ural</author>
</item>
 <item>
<title>Şiir Çoğu Zaman</title>
<description>“Nasıl şiir yazıyorsunuz? ” sorusunun bir bumerang gibi geri dönüp beni bulacağını, batırdığım iğnenin bir çuvaldız olarak karşıma çıkacağını bilsem de, Enzensberger'in tanımıyla “estetiğin belki de en önemli sorusu”ndan kaçamazdım. Zira bir yapıtın nasıl oluştuğunu bilmek, sadece o yapıta dışardan bakanlar için değil, o yapıtı oluşturanlar için de hayati bir değer taşımakta, başka eserlerin sırlarıyla beraber onlara kendi eserlerinin sırrını keşfetme imkanı tanımaktadır.  İşte isiyle pasıyla kara şiir kazanım:  Her an yenilenen bir evrende yaşadığımı fark ettiğim günden beri gözlerimle fotoğraflar çekiyorum. Fotoğraf çekmek milyarlarca görüntü içerisinden bazılarını seçip çerçeve içine almaktır ve çektiğimiz her fotoğraf ruhumuzdaki ışık ve gölgelerin yansımasıyla olandan olmayanı çıkartır. Olanı aynen veren vesikalık fotoğraflarla işim olmaz benim. Dahası kadraj, ışık ve gölgenin yetmediği durumlarda fotoğraf çekmeyi bırakıp resim yapmaya başlarım. Hiçbir ressamın bulamayacağı renklere ve çizgilere ancak şairin ulaşabileceğini, sanatın maddeden uzaklaştıkça erişilmez olacağını bilenlerden olmak heyecanlandırır beni. Kömür ocaklarına girip yerin yüzlerce metre altında kısa saplı kazmalarıyla kömür devşiren madencileri şairlere benzetirim. Göçük tehlikesi de vardır grizu patlaması da. Üstelik şiir nadirdir. Bir bütün halinde ulaşmak zordur ona. Bir parçası elinize geçer çoğu kez. Arkeologların bulduğu mermer bir el parçası gibi şair şiirini ateşleyecek fünyeyi ele geçirerek işe başlar çoğu kez. Birçok şairde ilk mısradadır şiir. Beni harekete geçiren ise bir dizeden çok bir kelime, bir tamlama ya da bir fotoğraftır. Kimi zaman yazılmamış şiirin ismidir şiir mayam. Uzun bir zaman işte, evde, yolda, çarşıda benimle yaşar o maya. Şiire dönüşebilir de çürüyebilir de içimde. Şiire dönüşebilecek maya beni masaya oturtabilmek için fırsat kollar. Kırgınlık ve kızgınlık anlarımda gözümün içine bakar. Evde herkes uyuduktan sonra yalnızlığımı başıma kakmak için gelip yanıma oturur. Seslerin kesildiği anlarda kulağıma fısıldamayı bir borç bilir ve yazmaya ihtiyacım olduğunu hissettirir. Bu his beni kuşatacak kadar güçlü olduğunda, kuşatmayı yarıp bir şeyler yemek, içmek ya da uyumak mümkün olmaz. O anın ritmi neyse ayak seslerini duyurur ve peşinden gelmemi ister. İşte ilk mısra adayları hızla zihnimden geçmektedir. Beğenilmezlerse yeni elbiseler giyerek bir daha şanslarını denerler.. Her şeyi stilize eden flu bir zihinde olup biter bu gayri resmi geçit. Yine de akıl uzaktan loş ışığını göndermeyi ihmal etmez. Mutlak sarhoşluğun hezeyanından korurken esrikliğin çakırkeyfine mani olmaz.Tıpkı Brecht'in “Şiirsel bir girişim rast giden bir girişimse, duygu ve us uyum içinde çalışırlar. Birbirlerine mutluluk içinde sevinçle seslenirler: Haydi ver kararını! ” dediği gibi. Kararımı vermişimdir, hem de birkaç sene önce. İşten eve dönerken her akşamüstü dalgakıranın yanından geçer vapurum ve dalgakıranın üstünde karabataklar ıslak kanatlarını güneşe karşı açarak tünerler. Güneş batmaya yüz tutmuştur. Karabataklar ıslak kanatlarıyla dimdik durarak üşüdüklerini belli etmemeye çalışmaktadırlar. Şiirimin ismi Karabatak'tır.. Ve ilk mısra: “ıslak kanatlarını açarak güneşi bekleyen kara kuşa bak” ve ikincisi “kırılmış dalgalara karşı dalgakıranda tüneyen sarhoşa bak.” Zihnimdeki resimde hava kapalıdır. Karabatak ancak bulutun yakasından çekiştirerek güneşe ulaşabilecektir. “kömürden kollarını uzatıp çekiyor bulutun yakasından” dizesini yazdıktan sonra durakladığımı hatırlıyorum. Geceyarısı balkonda yazıyorum şiirimi. Tam o esnada pancurdan bir örümcek sarkıyor incecik ipiyle masamın üstüne. Güneş ışınlarının karabatağa yırtılmış bulutun içinden böyle sarktığını düşünerek heyecanla “tam yırtarken gömleğini bir örümcek iniyor da arkasından/ yükleyip sırtına güneşin küllerini uçuruyor/ bir örümcek/ tüylerinin içinde bir rozet kadar sıcak” dizelerini yazıyorum.  </description>
<link>https://www.antoloji.com/siir-cogu-zaman-siiri/</link>
<guid>2225189</guid>
<pubDate>2016-02-26T13:56:00+03:00</pubDate>
<author>A. Ali Ural</author>
</item>
 <item>
<title>Her Şey Merkezinde Ama Hangi Merkez</title>
<description>“Kainatta sadece tek bir daire ve tek bir merkez olduğu halde,vasat insan kendi dairesinin merkezi etrafında dönmektedir.”  T.S.Eliot  Altamira ya da Lascaux'daki mağara duvarlarında hâlâ koşuşturan geyik ve bizonlar, avcıları yüzyıllar önce ölse de avın sürdüğünü gösteriyor. Av sürüyor, çünkü avcılar kendi hafızalarında ancak ölene dek saklayabildikleri serüvenlerini, avlarını resmederek insanlığın ortak hafızasına taşıdılar. Kaslarının beyinlerinden daha iyi çalıştığı iddia edilse de, işlenmemiş akıllarıyla hem hafızalarını tazelemenin hem de duygu ve düşüncelerini başkalarına nakledebilmenin bir yolunu buldular. Modern zamanların sanatçıları gibi yaratıcılığı ‘ölümsüzlük için duyulan bir özlem' olarak tanımlamamış olsalar da hatıralarını, korkularını, kavgalarını ve zaferlerini bölüşerek anılmayı hak ettiler. Ve şu soruyu tevcih ettiler bana: Şiirinin kökeninde ölüme bir başkaldırı olmasın sakın? Bedeninin mağlup düşeceği meydana ruhunun zafer çelengini koyuyor olmayasın! Bu sorunun cevabını verebilmek için şiirlerimin kapısını çaldım.İşte kapıyı açan mısralar:  </description>
<link>https://www.antoloji.com/her-sey-merkezinde-ama-hangi-merkez-siiri/</link>
<guid>2225183</guid>
<pubDate>2016-02-26T13:53:00+03:00</pubDate>
<author>A. Ali Ural</author>
</item>
 <item>
<title>Ve Monna Rosa</title>
<description>Arıyor; üzerinde gecenin harmanisi. Arıyor; bulmamak için dualar okuyarak. Arıyor; feneriyle süzülüp pencereden. Arıyor; bulsa ne yapacak ki!   Bulsa ne yapacak kaşıkçı elmasını. Yılın tam başında parlayan elmasını. Vursa ne yapacak düşünce elmasını. Düşünce elmasını kim kaldıracak yerden? Kim kaldıracak yerden ayın haritasını? Kraterler gibi koyu gözleri. Perdeyi çekebilse; koyu gözleri; dalgakıran yetmez koyu gözleri; pencereyi örten mavi katarakt...  Arıyor; bilseydi ne aradığını. Korkup göle attığı sır sandığını. Çevreleyen balıklar asla anlatmayacak. Asla kırmayacak sır sandığını. </description>
<link>https://www.antoloji.com/ve-monna-rosa-siiri/</link>
<guid>2225181</guid>
<pubDate>2016-02-26T13:51:00+03:00</pubDate>
<author>A. Ali Ural</author>
</item>
 </channel>
</rss>
