<?xml version="1.0" encoding="UTF-8" ?>
<rss version="2.0" xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/">
<channel>
<title>Antoloji.Com - Şiir, Şair ve Edebiyat</title>
<link>https://www.antoloji.com/</link>
<description>
Kültür Sanat Edebiyat Portalı. Türkçe şiir ve şair arşivi.  Şiirleri
</description>
 <item>
<title>Dikey Beyin Göçü</title>
<description>Ülkemizde ve dünyada eğitim bir ülkenin ilerlemesi,kalkınması,ayakta durması için olmazsa olmazların başında gelir. Toplumları geçmişiyle yarınlarına daha emin adımlarla taşımak için eğitimin çok önemli misyonu vardır.Bu misyonun devamlılığı için eğitim her zaman taze kana ihtiyaç duyar.Bunu da kendisinin geçmişten bu yana yetiştirdiği bireylerle gerçekleştirmeye çalışır. Bireyler farkında olsun ya da olmasın formal ya da informal bir şekilde eğitime katkıda bulunurlar. Eğitim yaşı formal anlamda belki 36 aya kadar düştü ve 3 yaşından sonra belki yaşam boyu eğitim programlarımızıda dahil ederken hayatımızın büyük bir kısmı eğitimle geçmekte. Ülkemizde İlkokul,ortaokul,lise,lisans,yüksek lisans,doktora eğitimi tamamlandıktan sonra bu aşamaların herhangi birinin ardından iş hayatı başlamaktadır. Eğerki öğrenci bu aşamalarda büyük başarı gösterirse belkide yurtdışına gitmekte ve dünya sıralamasında üstlerde olan üniversitelerce "beyin göçüne" dahil olmaktadır,burda yatay bir beyin göçü yaşanmıştır. Yatayda yaşanan bu beyin göçü geri dönebilir,gittiği yerde daha donanımlı olup yuvasına dönebilir,kendisini olabildiğince üst seviyelere taşıyabilir ya da bir aşamada sistemden kopup başka bir hayat yaşayabilir. Zaten bu seviyeye geldiyse kopması düşük bir ihtimal gibi...    Gelelim dikey beyin göçüne. O kadar eğitim alıp teog,lys,kpss,ales,yds girip bölümü,mezun olduğu üniversite ne olursa olsun. Bu sınavlarda başarı elde edemeyen birey,hayatının başlamasını hep ertelemiştir.Zaten başlayacak gibi durmuyordur. Matematikteki dikey eksende gibi aşağı yukarı hareket eder,davamlılık,kararlılık göstemez.Hep pişmanlık yaratır geçmiş tercihleri;keşke daha düşük bir puanlı bölüm yazsaydım da atansaydım diye çünkü yüksek puanla öğrenci alan bölümlerden mezun olan çoğu aday şuan işsiz ve iş beklemekte.eeee ister istemez insan beyni hemen kıyaslama yapabiliyor,benden daha düşük puanla yerleşti ama hemen iş sahibi oldu bense kpss 10 kez girdim olmuyor,alım az puanlar yüksek. Bu şekildeki gibi mezunlara verilen ilk tavsiyelerden biri "özelde çalışsana", oluyor. Özelde özel kölelik yaptırılmak isteniyor ve aday bunu son çare olarak görüyor.Dİkey beyin göçü bireyi hep en derinlere,eksilere,depresyona,tükenmişliğe ve hatta örnekleri çok ihtihara kadar götürebiliyor. Madem 20 yıllar boyunca eğitim almış bireye çıkışta diplomasıyla birlikte iş vermeyecektiniz, neden 20 yıl meşgul ettiniz. Tabikide kendi tercihi bu ama bir zahmet eğitiminin karşılığını da bir nebzede olsa veriniz. Osmanlı Devletinde Tarhuncu Ahmet Paşa öncelikle devletin geriye doğru on yıllık harcamalarıyla ilgili bir araştırma yapmıştır. Bu araştırma sonunda devletin yıllık gelirleri ile giderinin ne kadar olduğunu yaklaşık olarak hesaplamıştır. Böylece devlet gelirleri ile giderleri arasında denge kurarak denk bütçe yapmayı planlamıştır. İlk kez modern anlamda bütçe hazırlamış, gelirlerin 24 milyon, giderlerin 25,5 milyon altın olduğunu tespit etmiştir.Bütçe açığının saray masraflarının çokluğundan ve lüzumsuz hediye ve bahşişlerden kaynaklandığını görünce, bunları azaltmaya çalışmıştır. Bu çalışma hep hoşuma gitmiştir Tarhuncu Ahmet Paşa ne güzel yapmış,belkide herkes ayağını yorganına göre uzatmış, Devlet bir nebzede olsa toparlanmıştır.Şimdinin teknolojisi,bilgisayar çağı,ilerlemiş eğitim seviyesi ve yüksek kültürü düşünüldüğünde acaba diyor insan çok mu zor denk bütçe gibi bir çalışma yapılarak eksiğimiz fazlamız nedir?, şu bölümlerden,şu işlerden önümüzdeki 10 yıl alımlar az olmalı,gençlerin bu mesleklere yönlenmesi ihtiyaçlar doğrultusunda kısıtlanmalı. Ama nerde? Artık elini sallasan herkes üniversite mezunu,bu anlamda eğitimin denkliğide hesaplanamz mı? Mesela bir A mesleğinden 5000 kişiye ihitiyaç varken 30.000 kişiyi mezun etmenin mantığı nedir. Her mezun iş bulmak zorunda değil diyor bazıları ki bunu diyenlerin zeka seviyesi tartışılır.25 yaşından sonra çaresiz, boş boş gezen diplomalı işsizler,ailelerine karşıda mahcup olmakta,hayatının en önemli yaşları 20li yaşlar çok sıkıntılı geçmektedir. Artık hayat 30-35 yaşında başlamaktadır.Dikey beyin göçüyle 20 yıl aldıkları eğitim yavaş yavaş dibe vurmakta ve bu gençlere eğitim veren öğretmenlerinin,doçentleri,profesörlerinde verdiği eğitim boşa çıkmış olmakta. Sahi biz niye eğitim alıyoruz, eğitim-öğretim ortamları niye var? </description>
<link>https://www.antoloji.com/dikey-beyin-gocu-siiri/</link>
<guid>2355235</guid>
<pubDate>2017-05-23T08:53:00+03:00</pubDate>
<author>Lokman Çakmak</author>
</item>
 <item>
<title>Sagnaga Peremperisan</title>
<description>Mayis penceresinde sagnak ve gökgürültülü yagmur Düsen iri damlalar desip delen gökleri topraga döküp bosaltirken Sirtinda kirmizi gocuk bacaginda mavi don omzunda capraz canta Akli dünyanin derin bir yerlerinde adimlari islandikca  kaldirimlara saplanan Sopsoguk bir gölge gibi yagmur degdikce ciplak dallarin Elektirik diregine yakinligini siginip dönen dolanan Coktan gecikmis bir otobüsün ne geldigi var ne gelecegine </description>
<link>https://www.antoloji.com/sagnaga-peremperisan-siiri/</link>
<guid>2352250</guid>
<pubDate>2017-05-13T12:09:00+03:00</pubDate>
<author>Seyfi Karaca</author>
</item>
 <item>
<title>Top Yuvarlak Kazanan Dört Köşe Kaybeden Ters Köşe</title>
<description>Futbol günümüz dünyasında en popüler spor dalı olmayı açık ara sürdürüyor. Başka başka sporlar, boks gibi, basketbol gibi, atletizm gibi, zaman zaman tahtını zorlasa bile, onun seyirci potansiyeline ve insanları çekiciliğine çok da fazla yaklaşamıyorlar... Kazanmak her zaman gurur veriyor tabi ki sporda da başka başka şeylerde de... Son zamanlarda fanatiklik aldı başını yürüdü... Bu sadece bize özgü değil, bütün dünya da fanatizm futbolu, futbolcuyu ve seyirciyi avucunun içine aldı... Rakip takımın futbolcuları ve seyircileri adeta düşman bir ülkenin askerleri gibi gözüküyor öbür takımın taraftarlarının gözüne... Oysa böyle mi olmalı? Hani spor dostluk ve kardeşlikti... Hani sağlık ve zindelik için yapılıyordu bu spor ve onun bir şubesi olan futbol...   Bu gün futbol piyasası dev bir endüstri artık. Ülkeler ve o ülkelerin öne çıkan takımları hem bu işten milyarlarca dolar para kazanıyorlar hem de ülkelerinin reklamını, tanıtımını yapıyorlar... Biz Türkler ise yıllardır başarıya aç olduğumuz için, kazandığımız her başarı gözümüzde büyüyor ve adeta efsaneleştiriliyor, hem basın hem de halkımız tarafından... Hatırlarsınız mutlaka, Puşkaşlı Macaristan'ı elli sene önce 3-1 lik skor ile yendiğimiz galibiyet yıllarca kutlandı, basında ve her yerde konuşuldu durdu...   Eski zamanlarda maçlara giden büyüklerimiz anlatırdı, seyirciler karışık oturduğu halde hiç kimse de birbirine yan gözle bakmaz, kötü söz de söylemezmiş... Şimdi öyle mi? Maç bittikten sonra, cadde de bile rakip takım taraftarlarını görseler hemen paça kasnak dalıyor, dövmeye kalkıyor arkadaşlar. Neymiş, efendim üstünde Galatasaray forması ya da Beşiktaş forması varmış... Yapmayın arkadaşlar, hepimizi bu ülkenin vatandaşıyız. Milli maçlarda, var mı Galatasaray ya da Beşiktaş ayırımı? </description>
<link>https://www.antoloji.com/top-yuvarlak-kazanan-dort-kose-kaybeden-ters-kose-siiri/</link>
<guid>2351879</guid>
<pubDate>2017-05-12T10:38:00+03:00</pubDate>
<author>Ahmet Zeytinci</author>
</item>
 <item>
<title>Demirbaşlar Eskimez Ki.</title>
<description>Okulun demirbaşları durur karşında, Üçü de olabilir tabi listenin en başında, Mesleki tecrübelerini sorarsanız eğer, Üçü de yolun yarısında 30-40 yaşında…  Sağda Türkçe Öğretmeni Orhan Duman, Ooo cesaret verir, güç katar dik durman, </description>
<link>https://www.antoloji.com/demirbaslar-eskimez-ki-siiri/</link>
<guid>2350442</guid>
<pubDate>2017-05-07T22:30:00+03:00</pubDate>
<author>İhsan Hasan Kaya</author>
</item>
 <item>
<title>Kopya</title>
<description> Yazılı sözlü sınavlarında. Canımıza can katan kopya. Çalışmasan olmaz kafalarda. Çalışanların hatırlaması, kopya.  Bilmeyene ne denirse densin. </description>
<link>https://www.antoloji.com/kopya-6-siiri/</link>
<guid>2350408</guid>
<pubDate>2017-05-07T20:28:00+03:00</pubDate>
<author>Ramazan Özerli</author>
</item>
 <item>
<title>Palavra</title>
<description>    Palavra deyince  Nusret gelir aklıma.bu güne kadar tanıdığım en usturuplu palavracı odur.Hani bazı insanlar ortamını bulamadıkları için yeteneklerini ucuza harcarlar ya! O öyle biriydi işte!...yüksek dozda kurgu yeteneği ile iyi bir öykücü ya da iyi bir senarist olabilirdi bence. O özellikle yaşanan olayları uyarlama,kahramanının yerine kendisini koyma,gerekli süslemeleri yapıp onu anlatmaya hazır hale getirme konusunda müthişti.  Biz Nusret'i tanıdığımızda üniversite üçüncü sınıftaydık.Bir öğrenci evinde üç arkadaşla kalıyorduk.kaldığımız ev ,üç oda bir salon kocaman bir evdi.Mezun olup giden bir arkadaşımızın yerine yeni bir öğrenci aradığımızda karşımıza çıktı.Kantinin panosuna astığımız ilanı okuyup bana gelmişti. Daha tanıştığımız ilk gün bir kaç macerasını dinledim. Aslında kendisine ait bir evi varmış da!... Babası üniversiteyi kazanır kazanmaz ona kalması için bir apartman dairesi almış da!... O sözüm ona yalnız kalmayı sevmediği için evini kiraya vermişmiş de!.. Falan filan...  Neyse Nusret'le evdeki ilk günümüzün akşamında birer konuşma esiri olduk.Dinlemeye mahkum tutuklular gibi Nusret  teslim aldı bizi.O anlattı biz dinledik, o anlattı biz dinledik.Bilmem kaçıncı hikayenin ortalarında: ''Arkadaşlar, yarın okula gidecez; yatalım artık!'' deyince susturabildik onu.  Daha sonraki günler bu yoğunlukta olmasa bile hikayeler anlatmaya devam etti.Diyelim ki Ömer. ''Ben yumurta yemekten bıktım ya!''diye söylendi.Vay sen misin onu diyen, Hemen yumurtanın merkeze yerleştiği bir hikaye Nusret tarafından anlatılırdı.İlk zamanlar televizyonsuz evimizde böyle düğümleri güzel atılan, merak uyandırıcı hikayeler hoşumuza bile gitmişti.Ama artık tahammül sınırımızı zorluyordu. </description>
<link>https://www.antoloji.com/palavra-34-siiri/</link>
<guid>2350208</guid>
<pubDate>2017-05-06T23:54:00+03:00</pubDate>
<author>Bedri Karaarslan</author>
</item>
 <item>
<title>Konuşma Engelli Konuşmacı(Anı)</title>
<description>Yıl 1981 Dicle Üniversitesi Öğretmen Yüksek okulu Birinci sınıftayım.Sınıfımızda konuşmayan,derdini jest ve mimiklerle anlatan bir arkadaşımız var.Adı Sirac.Yüzü çok sevimli... Küçücük bir yüz, kocaman iki kara kara göz ve buruşuk bir surat.Cin gibi bakan iri gözleriyle oldukça da sempatik biri...Herkes sevdi Sirac'ı... O yıllarda okullarda engelli öğrenci kontejanıyla okuyanlar var.Bizler de Sirac'ı konuşma engelli biri olarak düşünmüş; Sorgulamadan onu öyle kabul etmiştik. Van'ın Gevaş ilçesinden olan Siraç, Almanya'da doğmuş,orada büyümüştü.Özelliklerinden dolayı bu arkadaşımıza ekstra hassas davranır,onu gittiğimiz her yere götürürdük.Sirac,sempatik tavırlarıyla kısa bir sürede herkesin çok sevdiği,birlikte vakit geçirmekten hoşlandığı biri haline geldi.Edebiyat bölümünün adeta maskotu oldu diyebilirim. Sanırım dönem sonlarına yakın bir gün, Salih Aykal Hoca'mızın girdiği Halk Edebiyatı dersinde her zaman yaptığımız gibi tartışmalı bir söyleşi etkinliği gerçekleştiriyorduk. Derste:Halk şairlerinin halk kültürüne katkıları nelerdir? Şairler bilinçli aktivistler olabilmişler midir? Aşıklık geleneğinin bu gün sürememesinin nedenleri nelerdir? soruları irdeleniyordu. Öğretmenimiz konuşmak isteyene söz veriyor; tartışma keyifli bir şekilde sürüyordu. Fakat öyle bir şey oldu ki! ...Sınıf adeta şoka girdi. Salih Hoca'mız Sirac'ın elini havada görünce, önce şaşırmış,sonra da: ''Arkadaşlar! Durun,durun bir dakika...Sirac arkadaşımız söz istiyor.'' deyivermişti. Bütün başlar pencere tarafının ortalarında oturan Sirac'a döndü.Herkes nefesini tutmuş ona bakıyordu. Jest ve mimiklerle bir çeşit pandomim yaparak düşüncelerini ifade etmesini beklerken, Sirac, önce bir yutkundu sonra boğazını temizlemek için öğürtüye benzer bir takım sesler çıkardıktan sonra konuşmaya başladı. ilk cümlesi en ön sırada oturan arkadaşı parmağıyla işaret ederek: ''Bu arkadaşın dediğine katılmıyorum.'' oldu. Sonra, o ana kadar konuşan herkesi tek tek gösterip iki-üç dakika boyunca  ''Ahmet'e katılıyorum,Yaşar'a katılmıyorum.Gülten'e katılıyorum semra'ya katılmıyorum.''şeklinde devam etti. Sonra da yerine oturdu. Bu kez Sirac konuşmuş, hepimiz konuşma engelli olmuştuk. Yıllar sonra, edebiyat öğretmeni olarak girdiğim her yeni sınıfta bu anımı anlattım.Edebiyat derslerinde öğrencinin katılımının önemli olduğunu vurguladım. Ve Sirac gibi iki kelimeyle de olsa herkesin derse katılmasını özellikle istedim. Böylelikle her defasında Sirac'ı da anmış oldum. </description>
<link>https://www.antoloji.com/konusma-engelli-konusmaci-siiri/</link>
<guid>2349602</guid>
<pubDate>2017-05-05T18:36:00+03:00</pubDate>
<author>Bedri Karaarslan</author>
</item>
 <item>
<title>Ağlara Dolanmadan Yaşamak</title>
<description>Hayat. Kendi içinde bize var oluşundan bu güne dek milyonlarca alternatifler sunan ve her sunuşunun karşılığını fazlasıyla alan çelişkili bir sahne.  Yaşam. Doğru ile yanlışın tezat kapsülünü bizlere her fırsatta içiren, olur ile olmazı aynı terazide tartarak bize yediren ve zayıf ile güçlünün, büyük ile küçüğün, zengin ile yoksulun muhteşem bir mücadele alanı.  Her sabah,  yaşamaya gözlerimizi açtığımız ilk andan itibaren taşıdığımız umutlarla sarılırız hayata. Ruhumuzdaki ağlayışları kimselere göstermeden, ya da bizi o ağlayışlardan alıp gülücüklere gark eden hayata tutunarak başlarız günün haz badesini içmeye. Dilimizdeki mutluluk fısıltıları kimi hüzne karışır, kimi yaşamın zorlu saçaklarına atılır ve an olur yaşamak bizi çepeçevre kuşatan, hareket alanımızı belirleyen ve onun dışına çıkmamıza izin vermeyen ağlara karşın muazzam bir savaşın sahnesi olur.  İnsan. Hangi gezegende yaşar ise yaşasın mutlaka amacı için varlığını sürdürür. İmkân verilse, ya da olanak olsa bu gezegeni terk edip başka gezegenlerde yaşamayı bile deneyecek kadar cesurdur. Her gün çivisi çıkan bir kürede yaşamanın güçlüğü, otomatiğe bağlanan hayatının karşılığında ödediği düş akçesiyle daha ne kadar özgürüm diyerek haykırır ve insan olmanın farkını ruhunda ve yüreğinde taşır! .. </description>
<link>https://www.antoloji.com/aglara-dolanmadan-yasamak-2-siiri/</link>
<guid>2346717</guid>
<pubDate>2017-04-28T12:53:00+03:00</pubDate>
<author>Selahattin Yetgin</author>
</item>
 <item>
<title>Bu Üniversitenin Öğrenci Sayısı Da Ne Kadar Çokmuş</title>
<description>Bizim üniversiteye başladığımız 1982 Yılında sanıyorum yurdumuzda yirmidokuz ya da otuz üniversite vardı. Vakıf üniversiteleri yeni yeni hayatımıza girmeye başlıyordu. Şimdilerde ise özel üniversiteler ile birlikte üç yüze yaklaşıyor bu rakam bildiğim kadarı ile... Tabi bunların içinde dünya standartlarını yakalayıp da ileri düzey de eğitim ve öğretim verenlerin sayısı çok da fazla değil...   Sahip olduğu öğrenci sayısı bakımından üç büyük il Ankara, İstanbul ve İzmir'de ki üniversitelerin öğrenci sayıları hayli fazla. Bir de Açık Öğretim Fakültesi var, sanırım o uzaktan eğitim olduğu için en yüksek öğrenci sayısı da onda... Aslında ondaydı, şimdilerde onun tahtı kuvvetli bir şekilde sallanıyor, nasıl mı? Nasılı var mı arkadaş, bir de Hayat Üniversitesi varmış. Onu da yeni öğrendim ben. Face de bir sürü arkadaşım, profiline yazmış, mezun olduğu okulun bölümüne ''Hayat Üniversitesi'' diye... Eee boşa yazmıyor ya bunlar.   Bu Hayat Üniversitesi de öğrendiğime göre çok ilginç bir üniversite. Hatta dünyanın en ilginç üniversitesi de diyebilirsiniz. Herkes çok memnun halinden burada yazılı ve sözlüden not almak yok. Burada geçen notlar hep kanaat notu... Ama o kanaat notu o kadar önemli ki notunuz zayıf oldu mu, notunuz düştü mü, yandığınızın resmidir. İnsanlar sizin üzerinizde iyi kanaate varmadılar mı, işinizde iyi gitmiyor, aşınız da doğru dürüst pişmiyor, başınızda çok ağrıyor, karınız, çoluğunuz çocuğunuzda size bağırıyor... </description>
<link>https://www.antoloji.com/bu-universitenin-ogrenci-sayisi-da-ne-kadar-cokmus-siiri/</link>
<guid>2346341</guid>
<pubDate>2017-04-26T22:26:00+03:00</pubDate>
<author>Ahmet Zeytinci</author>
</item>
 <item>
<title>Şapkaya Açık Mektup</title>
<description>Söyle şapka nedir bize garazın? Kellemiz yarıdan aşınıyor be. Yaz misali şu güneşlik günlerde, Terleyip kafamız kaşınıyor be.  Kim başına giyse yüzü gülmüyor, İnsaf yok şapkada halden bilmiyor. </description>
<link>https://www.antoloji.com/sapkaya-acik-mektup-siiri/</link>
<guid>2346214</guid>
<pubDate>2017-04-26T17:23:00+03:00</pubDate>
<author>Nevzat Dağlı</author>
</item>
 <item>
<title>Havadan Sudan - 3 -</title>
<description>Cumartesi günleri bazen sabahları Cebeci Pazarı'na takılıyorum. Arada tek başına bazen de benim gibi bir kitap hastası çok sevdiğim bir arkadaşımla. Bizim ki hastalık işte, daha tedavisi de bulunamadı onu söyleyeyim. Pazar da ne ararsan var derde devadan gayrı. Benim ilgi alanım tahmin ettiğiniz gibi kitaplar. O kadar ucuz o kadar hesaplı kitaplar var ki hayret edersiniz, fiyatlarını söylesem dudağınız uçuklar. Tabi ki çoğu kullanılmış kitaplar ama çok temiz olanları da var, çok hırpalanmış olanları da, bize de zaten içinde ki bilgiler lazım...  Kedilerimiz 16 Nisan günü Hürriyet Ankara sayfasına çıktı, mahallemizin değerli bakkalı Yaşar amcaları ile birlikte. Çakır kedi bile medyatik oldu da bir biz olamadık medyatik. Her neyse çok da önemli değil zaten. Yavruların gözlerinin açılmasına ramak kaldı, az bir zaman sonra dışarılarda dolaşmaya başlarlar. Sokağın başlarına yazılar bile astık arabalar için''Dikkat kedi var yavaş geçin'' diye...  Havaların bu sıralar maşallahı var, aman nazar değmesin. Ara da İtfaiye Meydanı'na iniyorum, ara da Çıkrıkçılar yokuşuna sarkıyorum. Buralar hâlâ çok otantik yerler benim için. Turistler de kendilerini göstermeye başladılar güzel Ankara'm da yavaş yavaş. Biz de yabancı dilin Y si bile olmadığından bu yaz da haliyle tarzanca anlaşacağız denk gelen olursa. Hem Tarzanca'nın dil kuralları ve sözlüğüde yok.  Tam bitişiğimizde ki Anafartalar Meslek Lisesi'nde bir dolu öğrenci var cıvıl cıvıl, coşku dolu gençler. Bazen diyorum ah onların yaşına insem, arada da boş ver be oğlum, ne sıkıntılar çektin sen o yaşlarda, ne terk edilmişlikler yaşadın o yaşa inip de ne olacak diyorum ve konuyu kapatıyorum... </description>
<link>https://www.antoloji.com/havadan-sudan-3-2-siiri/</link>
<guid>2343330</guid>
<pubDate>2017-04-17T09:25:00+03:00</pubDate>
<author>Ahmet Zeytinci</author>
</item>
 <item>
<title>Milli Eğitim Vakfı Bağış Bekler  3</title>
<description>Araç gereç sağlamada eğitimin içinde, Sağlık veya benzeri gerektiren işlerde…  Öğretmenevleri ve mahalli yerellerde, Bağışın hizmet demek eğitim öğretimde…  Öğrenci yurtlarımla huzur evlerim için, </description>
<link>https://www.antoloji.com/milli-egitim-vakfi-bagis-bekler-3-siiri/</link>
<guid>2340797</guid>
<pubDate>2017-04-08T19:51:00+03:00</pubDate>
<author>Mehmet Tevfik Temiztürk</author>
</item>
 <item>
<title>Arapça Mekkede</title>
<description>Mekkede doğdu dünyayı nura boğdu yürüyorum Hicaza çöl kumları fazla Arapçam Arapçam seni zordan kurtaracağım diploma ,kopma </description>
<link>https://www.antoloji.com/arapca-mekkede-siiri/</link>
<guid>2337638</guid>
<pubDate>2017-03-30T22:09:00+03:00</pubDate>
<author>Vahdet Mehmet Güneş</author>
</item>
 <item>
<title>Biz Tutuyoruz Bu Ülkeyi Ayakta Biz</title>
<description>Ben işçi, ben köylü, ben memur, ben esnaf, ben ev kadını, ben öğrenci... Biz tutuyoruz bu ülkeyi ayakta biz. İşçiyim üretiyorum, alın terimdir ürünlere kattığım. Geçinmekte zorlansam da her şeye rağmen baş kaldırmıyorum, asilik yapmıyorum kimselere. Yüreğimde iman, dolu dolu vatan sevgisi ve çalışkanlık. Çorba da benim de tuzum olsun diyerek harı harıl emek harcıyorum. Kimi zaman araba üretiyorum, kimi zaman mobilya, kimi petrol çıkarırken görürsünüz beni, kimi inşaatların çatılarında ölüme meydan okurum. Yitip giderim kimi zaman da iş kazası der geçer giderler, yine de gıkı çıkmaz geride bıraktıklarımın. Evvel Allah kadere teslimiyetimiz tamdır.   Bazı bazı karnını yararım toprağın, kazma ile kürek ile kimi traktörlerin üstünde. İyi bakarsam toprak bire on, bire yirmi verir, bakmadım mı beni yere serer devirir. Biliriz ki her şey Allah'ın dilemesi ile oluyor. Rızkı veren de odur, alan da, bundan gayrisi bizlere yalandır. Ben üretmesem nice olur haliniz. Nasıl ekmek yersiniz, nasıl soğana yumruk vurup cücüğünü bir lokmada yutarsınız, ayran içersiniz, ekmeklere bal reçel sürersiniz? Ben üretmesem, aç kalır bebeleriniz, süt bile içemezler. Gözleri görmez, kulakları duymaz olur. Hava yerine zehir solurlar.   Ben tutuyorum bu ülkeyi ayakta, Trafik Polisi olarak, ben. Kaç kere rüşvet teklif etti şoförler, hem de kaç kere, hepsini elimin tersi ile geri çevirdim. Çorba parası da nedir? Biz kendi çorbamızı alnımızın teri ile kazandığımız zaman içeriz hanımımızın, kızımızın elinden dedik, defalarca, anlamadılar tehditler savurdular, doğuya süreriz seni diye. Olsun, ne fark eder orası da vatan dedik, ama kursağımızdan haram lokma geçirmedik, bundan sonra da geçirmeyeceğiz. Bir banka da güvenlik görevlisi oluruz ya da vergi dairesinde memurluk yapışır sıfatımıza. Gümrüklerde bazı bazı kontrol memuruyuzdur. Zırnık koklatamazlar rüşvet ya da hediye adı altında, vazife kutsal, görev namustur, bizler onun için yaşarız. Şimdiye kadar gelen teklifleri geri çevirmemiş olsak, bulunduğumuz şehrin en zenginleri bile olurduk ki aslında şimdilerde çok daha zenginiz ''Paradan başka harcayacak hiç bir şeyi olmayanların aslında çok fakir ve de hakir insanlar olduklarını biliyoruz az çok.'' Yarın bir gün ahiret yolculuğuna çıkınca, cenazemizde, Hoca sorduğu zaman ''Merhumu nasıl bilirdiniz? '' diye, herkes gönülden ve içinden gelerek ''İyi bilirdik.'' desin, arkamızdan kötü konuşmasınlar. Sadece bunun için yoruyoruz kendimizi... </description>
<link>https://www.antoloji.com/biz-tutuyoruz-bu-ulkeyi-ayakta-biz-siiri/</link>
<guid>2331380</guid>
<pubDate>2017-03-15T11:39:00+03:00</pubDate>
<author>Ahmet Zeytinci</author>
</item>
 <item>
<title>1. Kitap  Fuarı</title>
<description>Yüzü aşkın şair, yazar katıldı, Kitap okurlara neşe saçıldı, Satın alanlara imza atıldı, Gök kubbede kitap fuarı açık.  İki yüzden fazla mevcut yayımcı, Göz, beyinden geçer insan bilinci, </description>
<link>https://www.antoloji.com/1-kitap-fuari-siiri/</link>
<guid>2328499</guid>
<pubDate>2017-03-04T10:44:00+03:00</pubDate>
<author>Zeki Çelik</author>
</item>
 <item>
<title>Kaşık</title>
<description>kırıldın  su dolu bardaktaki kaşığın huyuyla başındaki fenerin aldığın gözlerinle kördün, bir işçinin suskunluğunu yazdı kalemin bir öğrenci evi sofrasında, hazırdım kaşığı kıran bardaktaki su olmaya </description>
<link>https://www.antoloji.com/kasik-7-siiri/</link>
<guid>2325446</guid>
<pubDate>2017-02-22T12:22:00+03:00</pubDate>
<author>Zafer Ekin Karabay</author>
</item>
 <item>
<title>Gitme</title>
<description>Dursun Bey emekli,altmışaltı yaşında Bedeni yorgun,ruhu doygun Ölümü özlemiş,gözlerinin feri sönmüş Gitsin  Hırsız Servet aranıyor,her daim kaygılı Onu gizlesin istiyor şehrin kalabalığı </description>
<link>https://www.antoloji.com/gitme-496-siiri/</link>
<guid>2319903</guid>
<pubDate>2017-02-03T12:38:00+03:00</pubDate>
<author>Osman Özavcı</author>
</item>
 <item>
<title>Ağlara Dolanmadan Yaşamak! ..</title>
<description>Hayat. Kendi içinde bize var oluşundan bu güne dek milyonlarca alternatifler sunan ve her sunuşunun karşılığını fazlasıyla alan çelişkili bir sahne.  Yaşam. Doğru ile yanlışın tezat kapsülünü bizlere her fırsatta içiren, olur ile olmazı aynı terazide tartarak bize yediren ve zayıf ile güçlünün, büyük ile küçüğün, zengin ile yoksulun muhteşem bir mücadele alanı.  Her sabah,  yaşamaya gözlerimizi açtığımız ilk andan itibaren taşıdığımız umutlarla sarılırız hayata. Ruhumuzdaki ağlayışları kimselere göstermeden, ya da bizi o ağlayışlardan alıp gülücüklere gark eden hayata tutunarak başlarız günün haz badesini içmeye. Dilimizdeki mutluluk fısıltıları kimi hüzne karışır, kimi yaşamın zorlu saçaklarına atılır ve an olur yaşamak bizi çepeçevre kuşatan, hareket alanımızı belirleyen ve onun dışına çıkmamıza izin vermeyen ağlara karşın muazzam bir savaşın sahnesi olur.  İnsan. Hangi gezegende yaşar ise yaşasın mutlaka amacı için varlığını sürdürür. İmkân verilse, ya da olanak olsa bu gezegeni terk edip başka gezegenlerde yaşamayı bile deneyecek kadar cesurdur. Her gün çivisi çıkan bir kürede yaşamanın güçlüğü, otomatiğe bağlanan hayatının karşılığında ödediği düş akçesiyle daha ne kadar özgürüm diyerek haykırır ve insan olmanın farkını ruhunda ve yüreğinde taşır! .. </description>
<link>https://www.antoloji.com/aglara-dolanmadan-yasamak-siiri/</link>
<guid>2319698</guid>
<pubDate>2017-02-02T21:04:00+03:00</pubDate>
<author>Selahattin Yetgin</author>
</item>
 <item>
<title>Öğretmenler Gününe</title>
<description>Okuduk, okuttuk, öğrenemedik!  Öğrenci, öğretmen ya da neyiz biz? Suyumuz deryaya ulaşmasa da Çorak topraklarda bir çeşmeyiz biz  Kara gece ile, kara öz ile Gönülleri kıran kötü söz ile </description>
<link>https://www.antoloji.com/ogretmenler-gunune-3-siiri/</link>
<guid>2317855</guid>
<pubDate>2017-01-28T12:14:00+03:00</pubDate>
<author>Muharrem Kılıç</author>
</item>
 <item>
<title>Öğretmenlik</title>
<description>ÖĞRETMENLİK  Ben kendimi disipline vereceğim ben Ben bir öğretmenim anladınız Ömrüm geçti öğretmekle Kimi zaman mutlu oldum bir kelime öğrettim diye Kimi zaman mutsuz </description>
<link>https://www.antoloji.com/a-a-siirleri-ogretmenlik-siiri/</link>
<guid>2315417</guid>
<pubDate>2017-01-20T10:01:00+03:00</pubDate>
<author>Ahmet Kemal</author>
</item>
 </channel>
</rss>
