Nilden Ganja Korku Masalları

Mehmed Sarı
617

ŞİİR


8

TAKİPÇİ

Nilden Ganja Korku Masalları


“Kötülük karanlıktır
iyilik, ışık ve aydınlık …
Hava ve su, toprak ve ateş
yaşamı yaratanlardır,
güneştir gerçek kıble…”

İslam binmiş deveye
gider güneşi katletmeye !

Diyarbakır şaad akar
Urfa Mardine bakar
Şengal tavus bahçesi
Su Babilde dağa çıkar

Temeli
heybetli surlar içinde
Med toprağına kök salıp
ve filiz filiz dallanıp budaklanan
kabaran kanı ile Diclenin
can bulan suyunda -kumunda
bir görkemli gönül şehridir
şol Diyar-ı bekir.

Gün görmüş
yaşamın ilk adımından beri,
Zulüm görmüş tiranlar elinden,
Ölüm- dirim görmüş
kırılmış
sürülmüş
öldürülmüş…

Köşe başlarında puşt tuzakları
Sokaklar boyunca
diz boyu yokluk, yoksulluk,
Bir çekirge alayıdır döner üstünde
yağmalanır varı yoğu halkının
İltihap bağlar sinir uçları yaşamın
ve tepinir durur ensesinde beynin
eli sopalı haksızlık…

Çekip gider yaşamdan
gonca kızlar
civan delikanlılar
girmeden kapısından
bir kerecik bile olsa
tılsımlı mutluluğun,
Koklamadan
düşlerinde açan
morgül tomurcuklarını
tutuşmadan el ele
aşk ve keder filizlenen
tenha yaz bahçelerinde
ten tene dokunmadan
varmadan kutsal sırrına
ekmeğin suyun…

Çekip gider yaşamdan
gonca kızlar
civan delikanlılar,
Dili yabancı
elleri kanlı
kalleş, talancı
Dini, allahı yalancı
düşman tuzaklarında
haince vurulurlar…

Diyarbekir
bir semboldür ol diyar için
kıştır, ateştir ve bahar,
Yılda üç yüz altmış beş gece
silah sesleriyle bölünür uykular…

Diyarbekir başşehir
acısına
sevdasına
Medlerden bu yana
kürt geleceğinin,
Kahpe kanlı kurşunlar
dolaşırlar ensesinde
bu merdane şehrin
merdane sakinlerinin…

Diyarbekir dört duvar
Diyarbekir zindan
kan-revan içinde geçer yıllar,
Gece bilmez, gündüz bilmez
haydut amana gelmez
sokaklarından hep kan akar…

El konulmuştur
ekmeğine
özgürlüğüne
Gaspedilmiştir havası, suyu
İrili ufaklı nesi yok, nesi var,
Tırpanlanmıştır yaşam hakkı
kuduz çakallarınca din kardeşliğinin
beşikten mezara kadar…

Asimilasyon altında
boğula boğula kesilir nefesi
daha doğmamış bebeklerin
Gün kararır, gelecek kanar,
Doğmamaya mahkum edilirler
üniformalı işgal birliklerince,
Analar ağıt yakar
bin yıllardır havar havar…

Urfanın içinde
vurdular beni
kırdılar sazımın tellerini,
Urfanın içinde
bir ulvi Nemrut göleti
Yalan söylencelerden
bugüne kalan,
İbrahimcikler yüzerler
miskin miskin balık suretinde
boğulur gerçek, sırıtır yalan…

İbrahimcikler yüzerler
sırtları yanık karası
geleceğin baş belası
karanlıkla kolkola kafalarda,
Ne bir ışık sızdırır çarşaftan
ne bir aydınlık sarar beyni
ne güllük gülistanlık barınır
ne gülücük güzellik kalır ortada,
Bin yıllar var
efsaneler çalar
kapılarını kafaların Urfada…

Urfa
çiğ köfte
yanık balık
çakmak taşı,
Urfa
ceren yurdu
acılar dünyası
hoyrat havası…

Yanan ateş harmanı
serabı sevda suyu
koskocaman Harran ve Ninova
Nebukadnesar şehri,
Namı diğer
Nemrut denilen muktedirlerin
Zevk-ü saltanat merkezi.

Ninova Urfanın nenesinin adı
Mistik doğumlar yapardı
yatarak güneşin altına
Urfa diyarında toprak ana
sürünsün diye ardısıra insancıklar,
Ondandır ki
peygamberler şehri
diye bilindi bugüne kadar…

Gün vurur
el-yüz kavrulur
bir serabı esrar olur insanlara,
Yazı yaban çöl fırtınası
yaşamın kızgın sacta kavrulması
ve dönüşmesi köze kömüre
döne
döne
yana
yana…!

Öbekler
kümbetler
tezek sıvalı evler,
Ömür yer altında
alaca karanlıkta
sürüne sürüne bitirir kendini
Köstebek tarlasına benzer
bu diyarda dört bir yan,
Ceylanların ürkekliği
eski bir Urfa geleneği
Zalim avcılar elindedir dağlar
ve dağlardan hiç kalkmaz duman…

Yüreklerde tanrısal ceza korkusu
kulaklarda kutsal yeraltı uğultusu
küfür bile edemezsin bahtına
sıkar beyni ulvi kıskacı karanlığın,
Tepende üç mevsim ateş topu
göğünür yeşil
kül olur toprak
bırakır kendini korkarak
sevap satıcıların insafına halk,
Uzar geceler
kangrene döner günler
çoğalır acısı insanlığın…

Ekmek eşkıya olup çıkar dağlara
Koşturur ardısıra insancıklar,
Etraftan bir derya akar
geçit vermez
aman bilmez
suyu içilmez
körlerin kitaplarında cenneti sular,
Dedik ya ta baştan
mistik masallar yurdu burası
yaşam dökülür yere, düş boy atar…

Mardin kapı çalındı
insanlar sürüldü Mardinde
Mardinde yaşam yakıldı
Mardinde kırıldı kapılar,
Mardin kapı kara yasta
döküldü insanlar tozlu yollara
kaldı ardlarında
mezarlar
anılar,
Geldi ardlarınca
acılar
ağıtlar…

Kaldı toprakları
Tapınakları, uygarlıkları,
Yitirdi
havasını
neşesini
şenliğini,
Yok artık o yerlerde
tarihin en eski
ve en görkemli
taş yapıtları…

İnsanlar döküldü puslu yollara
kaybolmasın diye gelecekleri
karanlıkta, kanda,
Kurt dişleri
ve deve kiniyle saldırılanda,
O halktan geriye
bir koyu hüzün kaldı,
Benim aklım gidip gelip
benim yüreğim ağlayıp gülüp
hep o yerlere takıldı…

Sürülmüş toprağından
tanrısal
budunsal
kara gücün zoruylan
insan neslinin en evveli
ilk dili
ilk milleti
ilk medeniyeti,
Şu anda bir harabeler
dünyasını andırır harran
Kara örümcek istilasındadır
kalmamış hiç bir güzelliğin
kanı - canı
kemiği – eti…

Uygarlık gitmiş
yaşam bitmiş
yalnızca hurafeler kalmıştır geriye,
Duasını
orucunu
namazını
bayramını
seyranını
niyazını
harran
halkından
aşırıp alan
muhammed ümmetinin hüneriyle…

Sürülüp itilmiş
yıkılıp yitirilmiştir
en ince bezekleri
ve en renkli güzellikleri
taş devrinden bu yana
devam ettirilen sanat inceliğinin,
Ve hurafelere terkedilmiştir yeri
Sanatın
edebiyatın
bilimin…

Onbeş asırlık
koyu bir karanlık
kaplamış ufuklarını diyarın ulvileştirilmesiyle efsanelerin,
Silik anımsanışlarla bile
anımsanmaz yürek ve kafalarında
duyguları büyümez derinleşerek
fikirleri yürümez gelecek günlere
bilimsiz bırakılan yeni nesillerin…

Güneş, ateş ve su
ve yıldızlar aşkıyla
Alın teri göz nuru
yedirerek taşa
harikalar diken eller
şimdi neredeler ?
Neredeler o eski kavimler
Mezopotamya güneşinin
esmer gülleri
yağız yiğitleri
sabiler
mecüsiler
süryaniler…

Bir turuncu boşluktur harran
Dört ufuk bir gri boşluk
ve yaşamak bir yokluktur
azameti altında
zeballa gibi yüreklerde
oturan tanrıların,
İnsan için olmayacak duadır
ve susuz çölde bir serabı umman !

Gün biter
yıl biter, yüzyıl biter
döner devri alem kendi seyrinde,
Güneş yakar
mabetler çöker
gün gelir toprağın bağrına
kan yerine yağmur düşer
ışıldar yeni bir yaşam aşkı
filiz filiz harabelerde…

Toprağı sıksan tarihtir Mardin
taşı sıksan mitoloji,
Mardinin taşında toprağında
yaşamaktadır bin yıllarca
dinlerin
efsanelerin
ve tüm insan maceralarının
eti - kemiği, aşkı – estetiği…

Zümrüdü anka
Simurg, Phoenix
Krut, Achambha

Pers mitolojisi doğurdu onu
daha sonra uzandı efsanesi
İrandan öte Pasifikten beri
Kaf dağında
bulutların sırtındadır yeri
ve Tayland, Hindistan
ve korku dağları Himalaya
aynı zamanda
yer etmiştir kendine
Vikingi, Flemengi, Frengi…

İsmi var bu hayaletin her dilde
cismi yok hiçbir yerde,
Korkunun uydurup simit gibi sarıldığı
ve çoğalta çoğalta bugüne taşıdığı
insan cehaleti ve ahmaklığından,
Sığınaktır doğup da yaşamayana
hayalde düşte değil, gerçek ömürde
çektirip elini eteğini
emeksel yaratılardan…

Ne işi var bunların
interneti
akıllı telefonu
televizyonu
düşürmeyen elinden
ayırmayan gözlerinden
insanların beyninde…

Tavusun gölgesi Simurg
yanıp dur
dönüp dur
asılsız ateşinde
yana yana kül ol,
Savrul zerre zerre
bilim ve devrim tufanında
okyanuslara, boşluklara garkol
Sakın girme bir daha
çocuklarımızın dünyasına
eri, çürü toprak ol…

Yer yok artık
uykularımızda bile ateşine,
Bilim kaldırdı başını göğe
kuşattı yıldızları
dağıttı masalları
Budala aşıklar gibi
düşme insanların peşine…

Savdıktan sonra başımızdan
görünümü iyice silikleşmişken
sermayenin kölesi dinler tarafından
son zamanlarda yeniden cilalanan
bir kara püsküllü belayı,
Dönüp asıl konumuza
düşüp Mezopotamya yoluna
seyrine bakabiliriz akışının
şol cennetin ırmaklarının
ve dökebiliriz dize dize destanımıza
Babil’in
Basra’nın
ve Şengal’in
geçmiş ve gelecek maceralarını…
…. Ve İbrani kökenli dinlerin
kargaları güldürmesi gereken
cennet masallarını..!

Urfadan ötesi
esrarlı serap gölüdür
çalılı, çakıllı deve çölüdür
ve bu alt yanı çöl
üst yanı göl diyardan
semavi dinlerin cennetine
iki ulu ırmak akar,
Doğup her ikisi de
Gökdelen dağların karlar ülkesi
Ermenistan yaylasından
alıp götürür taşını toprağını
alıp götürür sevabını günahını
doğanın ve insanların
basra körfezine kadar…

İste bundandır ki
Dicle ve Fırat nehirleri
Musanın Aden bahçesi
Muhammedin Adn cenneti dediği
Şadtül arab deltasını sular,
Biz çok iyi biliriz
bu işin sırrı alasını,
İnsanları aldatan
din numarasını
okuyup anlamadan
inanıp iman eder korkulu kullar…

Biz çok iyi biliriz
neden cennet düşü çöllerde büyür
neden ateşle korkutup ürkütülür
düşünmeyi beceremeyen zavallılar,
Dünya çöldür o yerlerde
susuz, gölgesiz, meyvesiz
ve insanların hayali düşü
en renkli özlemi yaşam güdüsü
gölge ve meyve
ve şırıl şırıl akar su
güneş tepede ateş topu
toprak yerde ateş kuyusu
cehennem ancak bu kadar yakar…

Dinler,kutsal kitaplar
ve uydurdukları tanrılar
avutmak için yoksulları
ve korumak için yoksulların hışmından
ekabirler ve efendilerinin saltanatlarını
efendi allaha ve yeryüzü kodamanlarına
baş eğip kul olan yoksullara
öldükten sonra
cennet masalı sundular,
Çöl yalımında hergün yanan
ve kul olmayıp hak arayanlara
ateşte yakma cezasını buyurdular…

Ondandır ki
Urfanın güneyi
afyonlu masal dünyasıdır
ve insanlar bu dünyada
usa sığmaz sefillikler içinde
masalla doyurulup avutulurlar,
Ve iyilik, güzellik adına
en çirkin fikirler
en kaba duygular
ve dinlerin en karanlık
ve en cani olanları hep
bu coğrafyada ortaya çıktılar…

En zalim uygulamalar
ve uğursuzluklar bu dinlerle geldi,
En utanmaz kişiler
ve vahşilikler bu dinlerde methedildi !
İslamı, Hristiyanı, Musevisi
ve onlardan önceki
Mısır, Mezopotamya, Urfa
İran, Hindistan ve İyonya
ilahları, elçileri, peygamberleri
mitleri, müritleri, illetleri
………….hepsi ama hepsi
bir ananın doğurduğu
babasız örümceklerdi…

………ve bunlar
topladıkları söylenceleri
Hintten, Acemden, Çinden
Mısırdan, Filistinden, Sümerden
içlerinden birilerinin sırtına giydirip
olmayan babalarını tanrı yaptılar,
Gelmek için dünyaya
hükmetmek için insanlara
tanrı adına
tapınak fahişesi
rahibeleri döllendirtip
yalan ve yapay tanrı babalarına,
Onları düzen ve dirliğe sokmak
zengin ve muktedirlerin
çıkarına uyutmak için
kendilerini toplumun başına
elçi yollattılar..!

Musa,
Amun- Masesa’nın
postunu giydi sırtına,
ve babası Yehoved’den türetildi
İsrail oğullarının
kıskanç ve kindar allahı Yehova !

….ve altı yüz yıl sonra
tapınakta bir rahişeden
babasız olaraktan türetildi
ve sonradan babası allahtır denildi
başı yağ ile meshedilen
ve namına kutsal ruh denilen
sırtına üç bin yıllık Sümer mitinin
öyküsü giydirilen çarmıhlı İsa..!

…..ve bundan da altı yüz yıl sonra
bir üçüncü el deve çobanı
olunca yaşlı bir kadın tüccarın
servet sever kocası
ve kısa boylu kervan başı,
Uğradığı panayırlarda
Derleyip - toplayıp
kendine destan etti
Mısır, Filistin, Harran ve Yemen
ve Mezopotamya masallarını…
Sonra bunları
getirip Mekke’ye
allahın emridir diye
topluma dayattı,
Hile ve yalan ile
kan, katliam, talan ile
tanrı adına en büyük belayı yarattı..!

Bu kıta dinli kıta
allahlı, krallı, yalvaçlı
zebanili, halifeli, cellatlı
melekli, şeytanlı, cinli kıta !

Bu kıtanın her yanı panayır
Bu panayırlarda korku pazarlanır:
Ateş korkusu
açlık korkusu
susuzluk korkusu
ve en korkuncu
kopartır ipincecik boynunu
gariban fukara takımının
ateşli katranlı
kılıçlı kanlı
allah korkusu…

Bu kıta, kinli kıta
Diş biler develer kendi kendilerine
kan içer develer diken kemire kemire,
Yılışık, salyalı
gözleri açlıktan çımgı çımgı
sırtlanlar eğemenliğidir gece
Kin güder ev eve
kabile kabileye…

Bu kıta, kumlu kıta
uykulu, korkulu, afyonlu kıta !
Bu kıta yaşamayı cezalandıran
bir kara zindandır
Tepesinde tanrı elinde ateş
kapısında kanlı kılıçlarıyla
tanrının yamakları,
Kurtlar - kuşlar
yılanlar - akrepler
ve kediler - kelpler
dinlerin
derin uykularında
dinlerin
kurşun geçirmez karanlığında
afyon gibi çarparlar insanları…

Kuşkulu kuşlardır melekler
Tavus
ebabil
zümrüdü anka
ve kuzgun ve akbaba,
Ve yeşil boncuklu lohusa
bayılır kör gecelerde
bebekleri boğmaya…

Bu ulvi kuşlar
durmadan korku taşırlar
allah sopası altında
cennet hayali
ve cehennem korkusuyla
titretilen kalabalıklara !

Bu kıta yaşlı kıta
Nice kavimler sürünmüş
nice kanlar, kavgalar görmüş
ve sonunda çöle dönmüş
beyin ve yüreklerin yurdudur,
Bu kıta taşlı kıta
Yana yana kömür
yana yana kül
yana yana toprağı toz
yaşamı moloz olmuştur…

Bu kıta
Kum, çakıl, fırtına
savurur yaşamı karar toza dumana
kendine has olanı yaratmıştır
bu topraklar için doğa ana
engerek,diken ve deve,
Derman arar insanlar
devenin gerisinde…

İyiden iyiye sıktı bizi
hurafeli kum diyarlarında
nefessiz kalarak yaptığımız gezi,
Bir Leylayı meczup yapıp
Mecnun gibi aşırdı çölleri.

Girdik karanlık çağların derinliklerine
dokunduk tanrıların fosillerine,
Ayak izlerimze hırladılar
Sırtlanlar, çakallar
akrepler, köstebekler, yılanlar
salyalı ve kanlı dişleriyle…

Susuz dillerimizle tükürdük
çöl dünyasının kutsal değerlerine,
Düşürdük aşkın ve emeğin kutsiyetini
tanrıça gibi çırılçıplak
ve sevdalı dervişlerce yalnayak
dağlara düşen gönüllere…

Her adım başı
önümüze dikilenler
ilahi söylence sahiplerinin
livatalı, salyalı, sadakalı pislikleriydi,
ve yerde sürünen kitlelerin açlığı
tenlerinde ve beyinlerinde damga gibi duran
din ve ahlak bezirganlarının diş izleriydi…

Tanrı ve temsilcilerinin buyrukları
bin yıllardır ateş ve kandır,
Gözleri kör, zihinleri dar, yürekleri kin
bin yıllardır sefil ve gafil olarak
pislik içinde yüzmeleri hep bundandır…

Tıkadı nefesimizi
kırdı burun direklerimizi
yordu iyiden iyiye geleceğimizi
küf ve çürük kokuları cenneti alanın,
Verdik alnımızı gün doğumlarına
döndük yönümüzü demirkazık yıldızına
çıktık debelene debelene dünyasından
kılıcın, karanlığın, kanın…

Bin bir çileyle
bin bir dert ile
bilimden aldığımız cesaret ile
tuttuk yolunu aşkın, özlemin,
Geldik Fıratı izleye izleye
dayandık kapısına
kraliçe Semiramis aşkına
Nebukadnesar hüneri ve zulmüyle
yapay dağda yeşeren asma bahçelerinin…

Mezopotamya güneşi
Yakar, kavurur, kömür eder
göğündürür kül eder
yürekteki ateşi,
Mezopotamya ateşi
Mistik duygular miti
harlı, hummalı sevdalar eşi…

Boşuna değildir
güneş tapıncının
doğup nehirlerin orta yerinde
getirmesi kendini bugünlere
Güneşe yaratıcı der eskiler
Sabiler
Mecüsiler
Ezidiler
doğarken ve batarken güneş
eğilip, kalkıp, secde ederler,
ve müslümanlar
bütün ibadetlerini
güneş tapımından yürüttüler…

Güneşin yarattığı
doğrudur bir yerde
var eden güneştir yaşamı
hava, su ve toprakla birlikte.

Güneş, toprak, hava ve su
can damarı
kan damarı
gerçek yaşamın,
İnsanın
hayvanın
tüm varlıkların,
Bindirir sam yelleriyle uğultusu
getirir tarihin tozlu derinliklerinden
dayar beynimize ve yüreğimize
acı ve sefil maceralarını insanların…

Mezopotamya güneşi
kadim tanrısı karanlık tarihin
Aşkın ve ölümün fahişesi
koşturur düşlerde
ilkel beyinleri
gölgeye
meyveye
suya,
Ve fıratın dibine
koskocaman dağ diktirir
su yürütür dağ başına döne döne
yeşertir bağları bahçeleri
Semiramis sofrasına…

Harranda mezarlık olmuş
bir kocaman kadim uygarlık,
Urfada
gölet dolusu
sırtı başı yanık
vıcık vıcık Nemrut hatırası balık…

Nemrut kimdi
gerçekten zalim miydi
ve ateş verip yakar mıydı
inancı kendine benzemeyenleri
ve bugün tıpkı
islamcı vampirlerin yaptığı gibi !

Söylence söylence üstüne
Kim işine nasıl gelmişse
öyle uydurup anlatmış ötekine,
Hepsi de
ne kadar kötülük varsa
kendi bünyelerinde
toplayıp yüklemişler
ve Nemrud demişler
kimler hoşlarına gitmiyorsa
bütün o kişilere…

Tüm Asur ve Sümer krallarına
bu lakabı verdiler,
Keldani ve Süryaniyi eklediler
Alamayıp hızlarını
Abrahamın oğulları
yani, İsrail ve Arap dedikoducuları
Babil krallarına da Nemrud dediler…

Aşk ve kudretle işlenir cinayet
Aşk ve kudretle
zafer, zulüm ve eziyet
ve medeniyet
ve saraylar
ve bahçeler, bağlar,
Fırat kenarında yüzen kabaklar
Kölelerin kan ter içinde
yaralı bereli ellerinde
ateş alıp yanan
yana yana kıvranan zincir
ve bu zincirlerle
efendiler için ince bir müzikle
köleler için kaba gürültüyle
helezonik biçimde dönen fıçılar…

Bu anlattığımız hikaye
tarihin alaca karanlığından
sızarak günümüze dek gelen
ve bizlere belletilen
dünyanın yedi harikasından biri,
Babil asma bahçelerinin
namı diğer
Semiramis cennetinin
alımlı ve acıklı hikayesi !

Bu helazonik fıçılar
Fırat kuyusundan
durup dinlenmeden su taşırlar
kraliçe Semiramis aşkına
kral Nebukadnesar tarafından
sırtlarında kırbaçlar patlayarak
kölelerin
kanıyla
canıyla
yaptırılan
yapay dağın başı ve gövdesinde
kemer kemer işlenen bahçelere,
Zalimler aşka gelsinler
ve mutluluğa ersinler diye..!

Soldurdu benzimizi
yordu gözlerimizi,
Döktü kanımızı
kuruttu iliğimizi
uyutarak derin uykularda
esrilten bunaltıcı havasıyla
tanrısal mavalların mistik düşleri…

Çok kaldık yıkıntılar altında
çok bunaldık kutsal karanlıklarda
din ve tanrı sapkınlıklarına karşı
çok savaştık
çok can verdik
boğazlandık dizi dizi,
Öldük öldük dirildik
yok edemediler geleceğimizi…

Şimdi biz
ne zaman ve nasıl biteceğini
kesin olarak bilmediğimiz
sonu kuşkulu bir kavgadayız daha
günümüzü ve geleceğimizi
ateş ve azapla karartan
eski zaman masallarıyla…

Güzellikle çirkinlik
zerafetle sefalet
iyilikle kötülük
esenlikle işkence,
Doğa yasasıdır
her zama, her yerde
yan yana, iç içe, beraberce…..

Aşk ve kudretle dönüyor
tarihin kirli ve yaldızlı çarkı,
Aşk ve kudretle
dünya
yıldızlar
galaksiler
ve evren,
Aşk ve kudretle
her şey akıp gidiyor
kendi yörüngesinde,
Aşk ve kudretle
her şeyin geleceğe akışı,
Çağlaması suların
şakıması kuşların
patlaması baharın,
Aşk ve kudretle
ışıması karanlıkların…

Gül yağı ve irindi
bizler için Babilin manzarası,
Gel oldu hemen
döndük aniden
Midemizi bulandırdı rayihası.

Akıyoruz fırat fırat
taşıyoruz dicleden ötelere
Karşımızda
zulmün diş izleriyle
delik deşik bir delta,
Karşımızda
iki nehir arasında
hüzün ve kin dolu bir garip ova,
Karşımızda
döve döve yaralı
soya soya çıplak kalmış
ottan, ormandan arındırılmış
iskelet gibi sırıtan, kel dağlar,
Düşmüşüz yollara
baş kabak
yalın ayak
tepemizi güneş
tabanımızı ateş yakar…

Düşmüş önümüze
Mürşid-i klavuz yerine
Nuh-u nebi kalıntısı bir divane,
Onu rehber tutmadık
rastlayıp yanımıza aldık
mecbur değildir aslında
bu düşleri zengin
dünyası fukara
serden geçti
bir duyarsız derviş gibi
bizimle sürünmeye !

Ben diyor
-kapatarak kendi içine
kibrini ve gururunu-
mürşidiyim alemi evvelin,
Ben diyor
-yayarak suya, rüzgara
zihnini ve yüreğini-
dervişiyim yağız yerin
turuncu güneşin
kaybolan yeşilin…

-Hast lan oradan
benim asıl derviş
ve mürşit bu yerlerde- diye
siktiri çekecekken veliye
aniden usum eriyor kendime,
Ben ne divaneyim, ne de veli
O ise dört dörtlük bir deli
Biliyor umumun bilmediklerini
Söylüyor
her yerde
her zaman
herkesin
söylemesi gerektiği halde
baskılanmış yürek ve beyinle
olmayıp söyleyemediklerini…

Hintten, Acemden
Mezopotamyadan, Mısıra,
Nilden, İndüsten
Arastan, Fırattan, Ganja,
Himalayadan,Kafkastan
Olimpostan Amanostan, Sinaya
korkunun kaynağı
kopan fırtınanın
uğultunun
homurtunun
uğursuzluğun
ve insancıklara ceza yağdıran
hilebaz, düzenbaz ve kurnaz
ve zorba tanrıların
kutsal ve dokunulmaz
mekanı heybetli dağlardı,
Kendilerini
tanrılaştıran muktedirlerin
öldükten sonra yoksullara
ödül olarak sunduğu
hayal cennetlerini
ulu ırmaklar sulardı…

Bu dağlarda
Ve bu ırmaklarda
yeşerip büyüdü efsaneler,
Bu dağlarda
ve bu ırmaklarda
konaklayıp kaldı dinler…

Krallar tanrı
bakanlar şeytandı,
Yoksulları avutmak içindi nehirler
cennete taşırdı onları kimi
kimi cennet bahçelerini sulardı…

Irmaklar dile getirdi
yerde sürünen insanlığın
hayalini, düşünü,
Çekmesini ciğerine bir yudum nefesi
Duymasını teninde bir damla serinliği
Yeşermesini dünyasının bir avuç suyla,
………..ve ırmaklar
kutlu korunaklar yarattılar
aç ve açık gözlü efendilerin
yoksul canından
aşırılmış servetlerine
ve kul etti yoksulları muktedirlere
mezarlıkta güzel yaşam umuduyla…

Ve tanrıların yurdu dağlar
Himalayalar
Elburslar
Kafkaslar
Amanoslar
Olimposlar
Hiralar – Sinalar,
Dinin sığınağı
korkunun kaynağı
kat kat karanlıkta boy veren
uyku masallarının otağı oldular...

Ateş olup yağarlardı
insanların üstüne
Duman olup boğarlardı
köyleri kasabaları
ve hep heyüla gibi dikilirlerdi
kılıcı kanlı general edasıyla
dünyanın başında,
Ve tanrıların gazabı
tiran kırbacı gibi şaklardı
günü kara
fukara insancıkların
çırılçıplak sırtında !

Ağızlarından
kül ve lav fışkırtan
canavarlardı dağlar,
Dolana dolana dillerde
çoğaltıla, abartıla günün birinde
cehennem ateşinin ocağı oldular…

Cinler
şeytanlar
periler
melekler,
Afetler
felaketler
ve kanlı alametler
boğan ve kurtaran kuşlar,
Masal masal üstüne
uyduruldukça uyduruldular…

Sonra bunlar
beylerin serveti
kölelerin sefaleti oldular,
Efendilerin kapısında beslenen
uğrular ve yalvaçlarca
usta bir kitap gibi işlenip
ezilenlerin beynine sokuldular…

Ve cennet
ve cehennem hayali
yalnızca ortadoğunun
ateş çöllerinde yeşertildi !

Gökyüzü yanan yalım
yeryüzü kızıl kordu,
Yoktu gölge
yoktu karın doyurmaya
sebze meyve
yoktu su…

Her yan ateş harmanı
her yer yanar kavrulurdu
Develer ve insancıklar
bir ateş fanusunda
kıvranır dururdu…

Ondandır ki
bu hal ve vaziyete
Yahudi ve Bedevi çöl şeytanları
cehennem adını verdi,
Sulu, gölgeli ve meyveli bahçeyle
cenneti tasvir ve tarif eyledi…

Ve yaşam boyunca
sefalet çeke çeke ölen
köle edilip süründürülen
işçinin
emekçinin
rençberin
ve bilcümle ezilenlerin
ve etinden kemiğine
ve kanından iliğine
sömürülenlerin
efendilere başkaldırısını önlemek
sefahat ve saltanatlarını
sürdürebilmek için
sürü saydıkları insanları
rahatça güdebilmek için
şeytani oyunlar düzenlediler,
Yoksul yığınları
cehennemle korkutup
cennetle avutmaya
din dediler…

Dolaşırken beynimiz
arap coğrafyasının
ve islam dünyasının
örümcekli izbelerinde,
Gözlemlerken
çöl akreplerinin
ilkel çağ inceliklerini,
Küf ve kan
ve karanlık kokan
inlerinde,
Aralamış olmalı ki
arabın kara kutsiyet ucubesi
tanrı vergisi
ve hediyesi
yosmasının apış arasını
and içtiler katlimize,
Çekip kılıncını
kuşanıp kalkanını
mahmuzlayıp deve katarını
mangalda külü
sahrada çölü
yellendire yellendire
düştüler peşimize….

Düştüler peşimize
ümmeti ve milletiyle
kabilesi ve aşiretiyle
soyu- sopu, hısımı –akrabası,
Düştüler peşimize
cin tayfası
üfürük fırtınası
ve beddua narasıyla
kocaman bir deccal kasırgası…

Ve biz can havliyle
kaçarken bu kara beladan,
Kanımıza susayan ilkel heyuladan
ecelin önünde aceleyle,
Ehriman kızı melek tavus irişti
süreklilik sunmak için ömrümüze.

Ve biz
ve deli rehberimiz
birlikte atladık
tavus kuşunun kanatlarına,
Alnımıza yel vurdu
gözlerimiz ışığa garkoldu
ruhsuz bir karanlık kaldı ardımızda…

Ve Ehriman kızı uçağımız
havalanıp kanat vurdu
tüm görkemi ve kibriyle,
Kanat vurdu tüm gücüyle
sarsıla
serpile
serinleye
gökyüzünün maviliklerine…

Bıraktık ardımızda
allah ve muhammed yadigarı
miskin
ve keskin
kokan karanlığı,
Bıraktık ardımızda
cennet cehennem mavallarını,
Bıraktık ardımızda
kara örtülü iskelet korkuluklarını,
Bıraktık
deveden
hurmadan
ve dikenden gayrı
canlı büyümeyen,
hurafe ve dinden başka
düşünce yeşermeyen toprakları..!

Bizi ancak dağlar saklar
Bizi ancak dağlar kucaklar
Dağlar
paklar
duygumuzu donduran
usumuzu kurutan
din kokularını,
Dağlar
kovalar
peşimizde kan koklayan
kanlı-kinli deccal ordularını…

Ver elini elimize
mekan ol serüvenimize
Şengal dağları,
Hiç olmazsa
görmeyelim bir daha
vebalı sırtlan salyalarını
Duymayalım bir daha
kana susamış kılıç şakırtılarını
Arlanmazlığı, utanmazlığı, aptallığı
kara ölüm korkuluğu kadınları,
Esen ol yüreğimize
Laleş vadisi
Yezdan diyarı…

Zarathustra
Zoroaster
Zerdüşt
Altın ışıklı adam
Altın yıldız yani güneş…
O dünya yaşamını kötümseyip
tüm İsrail kökenli dinlerin yalvaçları gibi
insanları öldükten sonra cennet masalıyla
avutmayan bir filozoftur,
Ve o karanlık ve kötülüğe karşı
aydınlık ve iyilik için savaşmayı
öngören dünyevi bir din kurmuştur…

Ve Zerdüşt böyle söylüyordu:
Güneş
toprak
hava
ateş
ve su,
Bunlar yaşamı yaratanlardır
Bunlardır anası her varlığın,
Yazdı tarihin karanlık çağında
Işık dünyasının kitabına
ışıtmak için yolunu insanlığın…

Aydınlıkla karanlık
iyilikle kötülük
güzellikle çirkinlik
sevgiyle kibir
kıyasıya birbiriyle cenk ediyordu,
Yani bir nevi
diyalektik anlamda
zıtların mücadelesi ve birliği
Zerdüşt aynen böyle söylüyordu…

Taaa iki bin altı yüz yıl öncesinden
düşündü bunları
filozof Zerdüşt kendiliğinden,
Ayan beyan da olsa
mistik gözlüklü göz ile bile
yalanla gerçeği
seçebiliyordu aklın ışığı,
Sonradan
Yahudi soyundan
İsmi cismi uydurulan
yurdu mekanı bulunmayan
kindar ve ırkçı
zorba ve intikamcı
allahlar ve elçileri
koyulaştırdılar karanlığı…

Yaşam bin yerinden kanıyor bugün
Allahlı ve yehovahlı
Muhammedli, isalı, musalı
dinlerin kasaplığından,
İnsanlık nefessiz boğuluyor bugün
Koyun ve deve çobanı
cahillerin karanlığından…

Oysa 2600 yıl önce
düşündü bunları
Zerdüşt inceden inceye,
Gördü çelişkiyi, mücadeleyi
anladı değişimi, dönüşümü,
Doğanın gerçek yaratıcılığını
doğanın gerçek tanrı oluşunu
yazdı gathalara şairce…

Doğanın kitabında yazıyordu
Aldı doğanın kitabından
insanların kitabına koydu,
“Bir kimse herkesin dostu olmalı
ve aynı zamanda onları
kendisini düşündüğü gibi düşünmeli;
bu insanın dinidir”
Zerdüşt böyle buyurdu…

Yaşam karanlıkla ışığın kavgasıydı
kötüler ne kadar güçlü olsalar da
sonunda iyiler kazanacaktı,
Işık karanlığı kovacak
iyilik kötülüğü yenecek
güzellik payidar olacaktı…

Ve kişi her şeyi sevecek
ve herkes mutluluğa erecek
insanlar, hayvanlar, bitkiler
onları var eden
ateş, hava, toprak ve suyla
ebediyyen sevgililer gibi
yaşayacaklardı dünyada,
Buydu doğruluk
buydu iyilik, güzellik
buydu mutluluk
düzen, dirlik, huzur buydu…

Önce “iyi söz, iyi fikir, iyi hareket”
Sonra “dinsel ayin, tören ve ibadet”

“iyi olanların en iyisidir doğruluk
ışıltılı amacıdır dünyadaki yaşamın
bu ışığa doğrulukla yaşayan ulaşabilir
yalnızca en yüce doğruluktan”
geçiyordu insanlığın yolu,
Zerdüşt aynen böyle buyurdu…

Hiç şeyimize bile takmadık
yönümüzü dönüp bakmadık
sonradan
hint karanlığından
özel mülkiyetin
kutsiyeti gereği
Şeyh Adi tarafından
Zerdüşt inancına yamanan
Şeyh, pir, mir ve mürit diye
insanları ayrım ayrım ayıran
ve aralarına aşılmaz duvarlar koyan
dinsel kastları
sınıfları
gurupları
katmanları…
Biz yalnızca
gündüz güneşi esenledik
toprağı suyu havayı
gece ateşi ve yıldızları….

Gelincik tarlalarında uyuduk
gömülerek al dünyanın koynuna,
Çiçek çiçek temiz hava soluduk
açıp kollarımızı evrenin sonsuzluğuna…

Yıkandık şakır şakır donarak
buz gibi çağlayanların
dupduru kar sularıyla,
Toprağa saygıyla oturduk
gülümsedik bebeklere sevgiyle
ve şakıdık dallarda
seher kuşlarıyla…

Girdik bir mabede
Teleklerine
hayran hayran bakarak
güzelliğine türküler yakarak
kibirli kraliçeler gibi
şişinip pervaneleşen tavusun,
El sürmedik musaf-ı reşe
öpmedik eşiğini tapınağın,
Oturup saygıyla dinledik
acı ve silahsız dünyasını
bin yıllardır
kanaya kırıla
islam kılıncıyla,
Var olmaya çalışan
dağların direnciyle
mazlum Ezidi halkının…

Kanlı bir baltayla
midemizi doğramaya
başlayınca açlık denen düşman
düştü önümüze Kürt tercüman,
Girdik bir mülkiyetsiz salona
kadın – erkek
çoluk – çocuk
kuşlarla, karıncalarla
karın doyurduk
öperek ekmeği alnından,
Çıkıp dağın doruğuna
ateş tutuşturduk
ve govende durduk
sülün boylu
tavus libaslı kızlarla
kurtarıp yakamızı karanlıktan…

Güneş candı
yaşamı yaratandı
Zerdüştün kitabında,
Sarıp kucaklayan
ve ana gibi okşayandı
serin zozanlarda…

Ve sular
mutluluk şarkılarıyla akardı
pınarlardan
çaylardan
ırmaklardan,
Ve kuşlar sevdayla uçardı
aldırmadan
zümrüdü anka masalına
beyaz gülistan gibi dağ başlarını
kuşatan bulutlardan…

Toprak
rengarenk
çiçek bahçesiydi,
Toprak güzellikler giyerek
yar gibi kucaklayan periydi…

Ağaçlar meyve yüklü
bulutlar büyülü
efil efil eserdi yel
sevgi yaşamın emiydi,
Çöl peygamberlerinin
mezarda vadettiği cennet
bu dağlarda gerçeğin kendisiydi…

Ayağı yalın
kafası kabak
ve sırtı çıplak deli
açtı soğuktan moraran ellerini
tepesinde çıra gibi yanan güneşe karşı
kaldırdı düşünmekle mağrur başını
ve tatlı tatlı kaşıdı apış arasını :

-Söz söylerim
sükuta ermez dilim
sen beni ateşten aşkınla
yaka yaka sevmedikçe
sevip şaşkına çevirmedikçe,
-Ah ederim
bir türlü bitmez kederim
ben senin aşkınla yana yana
bir meteor gibi sönmedikçe
alevden gülistanına gömülmedikçe…

Toprağa- suya can verensin sen
Zümrüdü ankasın, şah-ı maran,
Ezeli ve ebedi olansın aşkınla
melek tavus, kutsal fahişe
kibele, afrodit, isis, venüs
ve yapıp, yaratan sensin
yaşatan, öldüren sen!

Ey benim kutsal ve küstah olanım
Ey benim adı var aslı var olmayanım
Sen beni yaratmadın,
Bacaklarının arasından
patlayan bir volkanla
kanlı, kirli bir veled-i zina olarak çıkardın,
Çıkardın ve kanlı kirli bir can olarak
dağ başına fırlattın…

Ey benim
nankör inancım
kör bilincim !
Ben senin engin denizlerinden
ve sevdalı orospu iklimince
kaçak ve yasak okşayan sesinden
etinden ekmeğinden,
eteğinden sütünden
sürgün edilmişsem
ve dağlara düşürülüp
itilmişse kenara yaşam hakkım
sefalet ve hıyanet zorbalığıyla,
Allahına, sultanına, patronuna karşı
kansız ve yaman olacak intikamım
gün gelecek mutlaka tüküreceğim
seni yaratan ve başıma tanrı yapan
madrabazların kirli saltanatına…

Ey benim karanlık kutum
asılsız tanrım yalan umudum,
Senin de tutuşturacağım
yaldızlı, kokmuş sarayını unutma,
Gün gelecek adın sanın unutulacak
ben seni hiç unutur muyum ...

Gece avcılıklarıyla
deve sütü emip
çöl akrebi yiyerek
büyüyen bizim deli,
serüvenimiz dağları aşırtıp
geçirtince vadileri,
Bozuk bozuk ötmeye başladı
kopartarak telleri
çalarak zilleri,
Dağ havası yaramadı garibe
başı döndü üç karış yükseklikten
iyice kaçırmaya başladı keçileri…

Baktık ki işler sarpa sarıyor
Delinin aklı ayağımıza dolanıyor
Ve önümüzde korku dağları sıralanıyor
Anladık yürümeyecek bu deliyle bu gezi,
Bir gece vakti onu azad edip Laleş vadisinde
vurduk kendimizi dağlara, yara yara geceyi…

Us işlemeyende
çözmeye salgının nedenini
Akıldane
seferber eyleyip şişine şişine
eldekini avuçtakini
başlar sivri sinek avına
ve tüccar kazanır daima
sata sata
sıtma belasına karşı
zavallı fukaraya kinin hapını,
Oysa
uzun da olsa
zor ve çok uğraşlarla
kurutmak gerekirdi
sıtmanın bataklığını..!

Ve biz bu destur üzere
bir fikri zaruret ve azimle
düştük yollara yollara
bindik sallara sallara
tanrılı, korkulu dağları aştık
cehennemli çölleri
cennetli nehirleri geçtik
yöneldik gün doğumuna…

Ermeye ana bataklığın yurduna
ve görmeye hali ahvalini
uyku kaynağı ulvi bataklığın
bin yıllardan bu yana
tutsağı olan insanların,
Anlamaya vehametini
bu koca bataklıktan
dünyaya yayılan
uyuşturucu buharının…

Uçtuk Elburzlardan
bir yanımız masmavi bahri hazer
bir yanımız tadlı bir düş ülkesi
söylencelerimizde kalan
çok eski zamanlardan
bomboz olmuş Daylemistan,
Seyreledik garip garip hüzünlenerek
anayurdumuz Türkmen élini
hafiften bir şarkı ırlayarak
makam-ı acem aşıran,
Serilmişti altımıza
al-yeşil ipekli libasıyla
tavus endamlı
bir pers güzeli gibi Horasan…

İndüsü geçtik
uzanıp üzerine
bağlayarak birbirine
iki düzine kabak,
dolaştık hint ellerinde
parya sınıfından
bir hint mecnununca
kafa kabak
yalın ayak
karınlar aç
sırt çıplak…

Yüzdük Ganjda
ölülerin külleriyle
çamura kesen
akar bataklık deryasında,
Her yer ölüm tarlasıydı
her şey ölüm kokuyordu
yaşamdan ufak bir görüntü
görünmüyordu hint dünyasında…

Brahmanlar çöreklenmişti
toplum yaşamını zehr-i dumana boğan
kastlar düzeninin başına,
Sonra soylular geliyordu ve subaylar,

Ardından iri mülk erbabı ve tüccarlar
Onlardan sonra da işçiler sanatkarlar
Ve bir de
sayılmayan insandan bile
yaşam dışına atılmış paryalar…

Üryandı bataklıkta
koca toplum koca kıta,
İneklere gıptayla bakıyordu kadınlar
Büyü
hurafe
sihir
mucize
ve mabet rüzgarlarıyla
toz duman içindeydi hava…

Ve sokaklarda
kıvrılıp ölen kimsesizler
ve ekmeği, suyu
ve uykuyu
ve evi - barkı
ve çocukları
ve yaşamayı bir ot kadarcık da olsa
güneşin altında gerine gerine
hayalinde bile zor görenler…

Dolaştık baştan sona
ulaştık tepeden dibe
girdik gövdesine gerçek cehennemin,
Ve bu bataklık bulandırdı midemizi
Ve bu din kepazeliği kast sisteminin
eze eze yüreğimizi kaçırdı bizleri
ücra köşelerine budist ülkelerinin…

Şu an gözle görüp
kulakla işittiğimiz gibi
ve daha önce işaret ettiğimiz gibi
insanlığın baş belası
ulvi afyon alışkanlığının başı
hintte bulunuyor,
Ve bu bela 3500 yıldır
salarak etrafına
yayarak uzaklara
yalan ve korku kokan salgısını
yaşam dünyasını karanlığa boğuyor…

Ayrımcılık, kader ve otoriteye biat
Her zaman dinden alıyor zehrini,
Ve din zoruyla sürdürüyor
kölelik köhne düzenini…

Tam 2560 yıl önce bundan
mistik bir filozof
Sidhartha Guatama
yani namı diğer Budha
çıktı meydane arasından insanların,
Baktı etrafına
kaldırdı başını
ayrımcı ve zalim sistemine karşı
brahmanların…

Ve dedi:
“İnsanlara
din ve ibadet adına
zorunluluk dayatılamaz,
Onlar bir şeyi isteyerek yapar
veya istemeyerek yapmaz..!

Ve ekledi:
“iyilikten iyilikgelir
kötülükten kötülük,
Her kim ki ne işlerse
onu kendine işler,
Kişi ne ekerse onu biçer..!”

Ve devam etti:
“Acı vardır yaşamda
ve ancak
acılardan kurtulmak
olanaklıdır bu dünyada !
Başka bir yer yok
başka bir yol yok,
Acıları yenmek için
arzu ve isteklerden
vazgeçebilmek gerek…

Acısız mutluluğa ermek için
doğru görmek
doğru söylemek
doğru bilmek
ve doğru iletmek,
Sosyal ve ekonomik adalet gerek !

Kötüyü atmak
iyiyi yapmak
canlıyı öldürmemek,
Çalmamak-çırpmamak
canlıya saldırmamak gerek…

Budha’nın tanrısı yoktu
O insanlara öğüt veren
İyilik ve kötülüğü gösteren
felsefi bir din kurdu.

Belki de
bundan ötürü
bu din kolay geldi herkese,
Budizm insanları korkutmayan
ve atmayan ateşlere
bir din olarak yayıldı yeryüzüne.

Egemenlerce
Budhanın ilkelerine
pek fazla uyulmasa bile
Budizmin sözü ve eylemi
o denli zıt değildi
allahlı dinler kadar birbirine…

…….ve bugün aşırı bir mistiklikle
turuncu kefenli keşişler
uyutsa da yaşamı yaldızlı tapınaklarda,
Yine de allahlı dinler kadar
kötülükleri dokunmadı insanlığa…

Çıkıp Everestin tepesine
şöyle bir göz gezdirdik
yanımda yorulmadan yürüyen
doğa yüzlü
bilim gözlü
yoldaşımla birlikte Çine maçine,
Arabın çöl cehenneminden
Pasifikin yemyeşil cennetine…

Ve heybetle baktık aşağılara
Hürmetle esenlikler yolladık
karınca oğullarınca
yaşam için
koşuşturan kalabalıklara…

Hiç kimsenin yeri
yüksek olmamalı toplum katında,
Kendimizi tanrı
insancıkları zavallı
görecektik az kala
eğer orada kışlasaydık biraz daha !

Oysa bizim
cennetimiz cehennemimiz doğa
mürşidimiz bilimdir,
Dinler için şiarımız hep ölümdür !
………………………………………..

Rivayet ederler ki
geçmiş insan topluluklarının
devlet zoruyla
kocaman yapılarda
bıraktıkları emek izleri,
Sırta vurulanda
kara yılan gibi yeri kararan
ve ter yerine
kan
akıtan
kara kırbaç darbeleri,
Bu çöl yarım adası
bu mezopotamya ovası
bağ-bahçe
fundalık- ormanlık
yemyeşil bir dünyaydı,
Bu yeşil dünyanın bağrında
kuşlar cıvıldaşır
ceylanlar oynaşır
sular çağlardı…

Tarih buralarda başlamıştı
ve uygarlığın temelleri
ilk buralarda atılmıştı,
Buralarda dikilmişti
en görkemli kuleler
Buralarda kurulmuştu
en albenili şehirler
Yazı ve yontu
sanat ve edebiyat
ve bilim ve teknik
ve kütüphaneler
buraların damgasını taşırdı…

Yok yerinde
hiç birisi şimdi bunların
zoruyla yeryüzü zorbalarının
zoruyla islam denen karanlığın
yakılıp yıkıldı insanlığın
o güzel kalıtları,
Onlar insanlara
biraz daha yukardan bakmak
ve biraz daha mazlum kanı akıtmak
ve kendi çıkarlarını kutsatmak için
dağlardan göğe taşıdılar tanrıları…

Ve son felaket çok yaman oldu
İslam vahşeti ve çapulculuğu
kara basan gibi çöktü üstüne
sanatın
tarihin
yaşamın,
Sabahı geceye döndürdüler
yaşamın ışığını söndürdüler
çekirge alayları gibi kuruttular
bitkileri
nehirleri
Harabeye çevirdiler yoğunu varını
ayak bastıkları bütün alanların…
………………………………..

Dinler olmasaydı
hele de
yahudi kökenli
kanlı karanlık düşleri
insanların beynine
doldurulmasaydı
insanlık çoktaaaaan
konuk olurdu yıldızlara,

Kalmazdı
yaşam alanında
gezeğenimizde bir sorun
açlık
savaş
karanlık
bilim yıldızlara el uzatırdı
yaşam yıldızlara ulaşırdı
yarışırdı yıldızlar birbiriyle
güzellik ve gelecek için
uzay ülkesinin yollarında…

Ve biz bugün
kehanet ediyoruz ki
insanlık ulaşabilmek için
er ya da geç mutluluk yurduna
koşabilmek için yıldızlar arası yollarda
tanrıları ve dinleri
ulvi ve milli düşüncesizlikleri
tarihin küflü sayfalarına katacaktır,
Hele de islam denilen ucubeyi
irinli bir yara gibi
İnsanlığın içinden
ve tüm yeryüzünden
söküp atacaktır…

Biz saygı duymayız hiç bir tabuya
İnsana düşman
bilime düşman
doğaya düşman
karanlık ve korku tanrılarına !
Biz saygı duymayız açıkça
Kötülük
kölelik
tembellik
ve ilkelliği kutsayanlara !

Görüp inceledik
okuyup anladık
ve öğrendik ki tüm dinleri,
Onlar biraz kopyalarıdırlar birbirlerinin
ve hepsi de kör etmek içindir beyni…

Gördük ve bildik ki
tüm dinler
ilkelliğin
cahilliğin
vahşetin
ve pisliğin,
Akla gelen ve gelebilecek
olmuş ve olabilecek
bütün kötülüklerin ana rahmidir..!

Karartan gözlerdeki ışığı
kurutan beyni, dimağı
çürüten filizlenen yaşamı
engerek zehridir…

Tüm dinlerin torbasına giren
sevgisizlik ve küstahlık ruhudur,
Tüm dinlerin tarlasına ekilen
yalan , talan , iftira
katliam ve kan tohumudur…

……ve son dinin torbası
bütün dinlerin
tüm bükötülükleriyle doludur,
İşte bundan dolayı
doğanın
insanın
ve yaşamın
baş düşmanı, kara belası budur.

Tüm dinler
kendi kötülüklerini perdelemek
ve işledikleri suçları
başkasına yüklemek için
kandırdıkları yığınlara hep birer
sahte kötülük kaynağı gösterdiler
ve bunun adına şeytan dediler ..!

Hiç bir kör inanca
saygı duymayız biz:
Kim ki insanlara
boyun eğmeyi öğütlüyorsa,
Kim ki yoksullara
öldükten sonra
toprağın altında
yalan cennet vadediyorsa…

Kim ki bilime düşmanlık ediyorsa,
Kim ki aydınlanmaya sövüyorsa,
Kim ki karanlığı körüklüyorsa,
Bunların inançları ve kendileri
düşmandır mutluluğa
düşmandır doğaya
düşmandır aydınlığa
düşmandır insanlığa..!

İşte tüm bu durumlardan
dolayıdır ki biz
yemin etmişiz
karanlığın deccallarıyla
güneşli güzel günler uğruna
sonsuza dek savaşmaya !

Biz saygı duyuyoruz yalnızca
Fikri ve inancından ötürü
zulme ve kıyıma uğrayanlara !

Biz saygı duyuyoruz yalnızca
dilinden
renginden
milliyetinden
ve cinsiyetinden ötürü
kılıç ve kurşuna hedef olanlara !

Biz sayğı duyuyoruz yalnızca
Din ve allah adına
karanlıklara atılanlara,
Din ve allah adına
kan kusturulanlara !

Biz saygı duyuyoruz yalnızca
Karanlığın krallarınca
insan haklarından
yoksun bırakılanlara…!

Ve biz
toplum bilimin feneriyle
süre süre tarihin ayak izlerini
süre süre dinsel efsaneleri
-kan ve karanlık
kokularından kusa kusa,
ve kese kese nefesimizi-
yapışıp gerçeğin sapına
binmeden ankanın kanadına
yüce karlı dağlar
engin denizler
kızgın çöller
ve coşkun nehirler aştık !
Ulvi karanlığın küf ve kan kokan
bataklıklarını bir bir dolaştık..!

Ve sonunda gördük
anladık ve bildik ki,
Sözü dolandırmadan
söylemek
gerek,
Bizimkisi ne bir rivayet
ne imanlı bir derviş yolculuğu
ve ne de boş bir hikayet…

Bizim anlattıklarımız
kar sularınca duru ve temiz
çöl güneşi gibi yakıcı ve parlak
duygu ve düşünceye dayanır !
Ulaşmak için mutluluk bahçelerine
ve feyz almak için yaşamdan,
Kanı
ve karanlığı
ortadan kaldırmak
doğayı dostlukla doldurmak
toplumsal depremlerle yıkmak
ve sıyrılıp çıkmak gerek
dinler
milliyetler
ve servetler
boyunduruğundan…

Haziran’19
Melbourne

Mehmed Sarı
Kayıt Tarihi : 17.7.2019 04:45:00
Yıldız Yıldız Yıldız Yıldız Yıldız Şiiri Değerlendir
Yorumunuz 5 dakika içinde sitede görüntülenecektir.

Bu şiire henüz hiç kimse yorum yapmadı. İlk yorum yapan sen ol!

Mehmed Sarı