Kültür Sanat Edebiyat Şiir

Şule'nin Günlüğü sizce ne demek, Şule'nin Günlüğü size neyi çağrıştırıyor?

Şule'nin Günlüğü terimi Çöl Şulesi tarafından 02.05.2016 tarihinde eklendi

  • Çöl Şulesi
    Çöl Şulesi 17.10.2018 - 22:58

    Misafirhanesinde misafirliğinin sonu gelmişliğini hisseden misafirin ruhuna bürünmüş sanki _ruhum_
    Bütün dünyaya küsercesine . Alıpta başını gidesi var. Ne bir bavul ne bir eşya. Küsesi varken dünyaya ,ona ait hiçbir şey almamacasına gitmek.
    yorgunluğu ,üzgünlüğü, kırgınlığı ,insanların iki yüzlülüklerine tahammülsüzlüğü de belki de bu yüzden .
    Ey Ruhum! Hiç büyümeyen bir çocukken , büyüdün sanırım

  • Çöl Şulesi
    Çöl Şulesi 17.10.2018 - 16:24

    KOLAY MI AŞIK OLMAK? HEM DE..........

    Taş duvarlara resmetmiş resmini, mahallenin en güzel kızı. Rüzgarda savrulan saçlarının dalgalarında kıvrım olup, savrulmaktır rüzgarda. Kolay mı aşık olmak mahallenin en güzel kızına..



    Uğrunda kavga etmek, paylaşmasını bilememek, deli dolu yürekle peşinden sürünmek, derince bakan gözlerinde erimek..erimek.. kolay mı mahallenin en güzel kızını sevmek..



    Gözbebeklerinde Hilal`in raksı, gönlünde o ulvi seda. Göğüslemek Kur`an-ı Kerimi, Hilal`in omuzlarında..



    Kolay mı aşık olmak? kolay mı, mahallenin en güzel kızına aşık olmak..



    Deli divane sananlar, hakaretler yağdıranlar, yolundan ayırmaya çalışanlar….



    Varsın olsun.



    ..HER YER…HERKES…DENİZ YILDIZI…



    değil mi?



    Varsın bilmesinler, anlamasınlar, duymasınlar…



    SEVEN…SEVDASINDAN….VAZGEÇECEK..



    Değil ki….



    Kalabalıklar arasında, ağlamaklı bir çift göz,sevgilisini uğurlamakta. Üzerinde allı pullu bir gelinlik. Süzülmekte boylu boyunca, sevgilisinin koynuna..



    Yeri göğü inletircesine Tekbir sesleri. Okunan Ezan-ı şerife eşlik edercesine, tabutta iki dudak..



    Dava büyük, omuzlarda taşınmışsa bu yük. İnmez mi hiç gökten melekler..



    Kondurmaz mı alnına buselerini..



    Heeyy kolay mı sevmek. Hem de mahallenin en güzel kızını sevmek..


    B.Cano_..çöl şulesi

  • Çöl Şulesi
    Çöl Şulesi 17.10.2018 - 10:38

    Heyyy Özgürlük! Hangi bulutun arkasındasın . Bir göz kırpışına dahi ömürlerini sunanlar var.

  • Çöl Şulesi
    Çöl Şulesi 09.10.2018 - 09:39

    Muhammed Durra , sen şehit olduğunda 12 yaşında idin. Tam 18 yıl geçmiş. 2000 yılından bu yana değişen birşey olmadı mı dersen ?
    İsrail ile ilişkilerimiz yolunda. Önce aleyhinde bir il laf konuşur ,ürünlerine ambargo koyarız. Sonra mı? Ramazan ayında sofralar kolasız, çamaşırlar domestossuz temizlenmiyor be Durra.
    Ama inan hep lanetliyoruz paylasimlarımizla. Facebook şahittir lanet okumalarımıza.
    Lanet etmeyen peygamberin ümmeti ,lanet okuyor , dua etmeyi lanet okumak sanıyor.

    Başka ne mi değişti Durra. Epeyce yol ilerlediler. Şimdi komşumuz Suriye ye özgürlük getirme çabaları. Biz ne mi yaptık?
    Nasıl bir siyasi tutum sergiledik ,hala anlamış değilim. Kimdik, kimi destekledik, askerimiz niçin gitti, ve hala niçin orda??? Öyle çok cevapsız sorular var ki, cevabını yönetenler bile bilmiyor. Herhalde bilmiyorlardır. Bile bile yanlışlar yapmak ve hala yapıyor olmak ... Tamam sustum Durra. Hiçbir şey yapamadıktan sonra kelimelerde ne işe yarar. Haklısın !
    Başka ne mi oldu? Aslında bilindik görüntüler hep. Müslüman ülkelerin başında satılık Amerikan .. yok dilimin ucunda ama söylemem sevmem bilirsin.
    Çocuklar ,bebekler hep öldü Durra. Filistin de, Suriye de ve herkesin unuttuğu sessiz bir yer var ki, ithalatta ilk sırada yer alan ülkenin yaptığı zulüm. Doğu Türkistan. Çin' e hiç ambargo koymadık. Ey Çin ! Deyip meydanlara çıkmadık. Dostumuz Çin. Aslında Amerika ve İsrail de dostumuz. Biraz yürek yeyip , bir iki nara atışımıza dostça gülüyorlardır sadece.

    Tam 18 yıl ,dile kolay .. ne mi yaptık Durra? Ne mi yaptık?
    Uyuduk Durra uyuduk. Lütfen uyandırma bizi !!
    :'(

  • Çöl Şulesi
    Çöl Şulesi 06.10.2018 - 18:17

    Yağan yağmur diyorum
    Hani gök gürültüleriyle karışık
    Burnunda toprak kokusu
    Hiç ıslandı mı saçların?
    Yağarken yağmur
    Rüzgarın parmaklarında
    Gezinirken uçuştu mu?
    Sevmelerin öpücüğü,




  • Çöl Şulesi
    Çöl Şulesi 06.10.2018 - 12:46

    Taze erik kokusu,kokar mıydı zaman?
    Gidince sen ,durunca ben__

  • Çöl Şulesi
    Çöl Şulesi 06.10.2018 - 10:42

    Ve nurundan bir nebze,düşse yüreğimize.
    Dil sussa,kalem dillense__

    Ve Birgün gelir ,kelimelerde gider, göçer hanesinden. Hane bir öksüzün burukluğunda, yetimce arzuhalin dualarla buluşması. Bir yetim gibi çaresizce ,hasretle, istekle. Kelimeler kalkar aradan, harfsizde konuşur insan. Kalbin lisanına dokununca, duyunca, tüm lisanlar uçuşur. İki hece kalır . Dilde, kalpte (hanelerde).
    ...
    Mecnuna sorsanız Leyla'ya kavuşturacak yoldur çöl.
    Aşktır, özlemdir,ağıttır.
    Onun geçtiği yollar,çöller, kokusunu içine çekmiş gibidir. Çöl, sevdaların en güzeliyle yanmakta. Kokusu, kokusunda. Neylesin akarsuyu ,neylesin yeşilliği.
    Gül bahçesine girmiş, güllerin en güzelinin ayağı değmiş. Varsın yaksın şulesi.
    Aşk, şule olupta yüreğe mi düşer?
    Ya da çöl olupta, şulesinde mi yanmak ister.
    Yanmak,Şule olupta yanmaktır çöl___

  • Çöl Şulesi
    Çöl Şulesi 03.10.2018 - 23:25

    Huzur-u Aşk —NUN __

  • Çöl Şulesi
    Çöl Şulesi 28.09.2018 - 21:49

    " Eve ekmek götürecek param yok."

    Bu defa şehir de susar. O yoğun trafiğini kusar ha babam kusar. İşçinin kırış kırış yüzü, yarınlara hayaller kuramamanın çaresizliği. Çocuk bilmez,anlamaz . Yakıştıramaz yokluğu öyle. Gördükçe başka çocuklarda candır ister. Çocuktur bekler. Her biri baba yolu gözler. Baba, aş, ekmek ,can demek. İstenilecek kapı demek. Evi sağlamlaştıran ,o olmayınca olmayan direği demek. Yürür bir baba . Bakışları yorgun . Gece uykusuz, gündüz uykusuz. Komik rakamlarla anlatılır aldığı maaş. Her zam yapıldığında ,yükseldi kazanç diye alınan kat kat vergiler. Çalış hammal ,çalış!. İşçi eşşeğidir devletin.
    Baba gider. Baba gitti mi çocuk gider. Umut gider,hayal gider. Dün gider,yarın gider. Ekmek büyür. Belki de düşman beller. Ekmek ,babaları alıp götürürmüş der.
    Kokusunda babaların kokusu ekmek.

  • Çöl Şulesi
    Çöl Şulesi 21.09.2018 - 22:35

    Yorma küçük aklını dedi şair. Hayatı anlayamazsın. Bir bakmışsın güneş sana göz kırpmış ve sen o güneşin parıldayan çevresine kapılıp derin hülyalara dalmışsın . Ama ya sonra çehresine kapılıp hülyalar gördüğün güneş yerini karanlığa bırakmış. Şimdi sıra ay ve yıldızlarda. Nasıl mükemmel olabilir gökyüzü. Gündüz başka ,gece başka. Her haliyle ,ayetleri okur.
    Gün,ay,yıl....akıp gider. Bir bakmışsın gündüz, bir bakmışsın gece.
    Hayat ,senin anlayamayacağın kadar çok uzun ve çok kısa . Aynı geceyi ya da aynı gündüzü yaşamak değildir mesele. Kimine Birgün gelir ömür ,kimine bin yıl.

  • Bir Mavi
    Bir Mavi 21.09.2018 - 17:37

    İlgisizlikten, günlük aylığa dönmüş. :)

  • Çöl Şulesi
    Çöl Şulesi 02.09.2018 - 17:25

    Devlet mi millete güvenmeliydi? Millet mi devlete?

  • Çöl Şulesi
    Çöl Şulesi 30.08.2018 - 02:42

    Bir perde çekilmiş geçmiş ile bugün arasına. Perdeyi kaldırıp baktığımda geçmişe; ağladıklarım için gülüyor, güldüklerim için ağlıyorum. Yüzüne aşina olduklarım, şimdi çok uzaklarda. Duydum ki çoğu ölmüş. Sahi öldü demek ne de kolaydır insana. Rakamlarla söylenilir çoğu kez. Rakamlarla boğarız ya insanı, hele de öldü derken umursamayız ya..
    Oysa bir bedenin eskittiği ne çok hayaller vardır. Ne çok gözyaşlarıyla yıkanır cansız bedeni ve hiç kimse duyamaz bedeninin iniltilerini..
    Ne de kolay söylenilir, ölmüş..
    gözbebeklerinde sakladığı umutlarıyla.
    Beynini kemiren düşünceleriyle, dünyanın peşine düştüğü hayalleriyle.
    Gözyaşı, kahkaha… hayal, umut, rüya…….çile, fikir, mutluluk….
    Toprağı her atışta, bir film geçer bakışlar önünden.. Aldırmayan bakışlarda, beden sarıldıkça sarılır toprağa..
    Öldü… ölmüş…kimi zaman vahh vahhlarla uğurlarız, kimi zaman amaaan zaten yaşlıydı, hastaydı, iyi olmuş iyi sözleriyle..
    Bilmeyiz, bilemeyiz etten ve kemikten olan alemin,alem içindeki fikir çilesini.

    Ne de kolaydır öldü demek. Aynı bizlere denileceği gibi.
    Haydi ne duruyorsunuz sallayın ellerinizi, ilk siz sallayın ki; konuşabilesiniz bedeninizle. Silebilesiniz yanaklarınıza düşen damlaları. Hiç yaşamamış gibi, yok sayabilmelisiniz hayallerinizi.
    Haydi ne duruyorsunuz, sallayın ellerinizi. Öldü derken yok sayılan, tabutta giden bedeninize.

    ölüm başlangıçtır, sonsuz hayata
    öyleyse doğmaktır, ölüm sancısıyla.

    Bahtinur Cano _..çöl şulesi

  • Çöl Şulesi
    Çöl Şulesi 29.08.2018 - 23:25

    Suskunluk… kundağına sarılı bir bebeğin, küçücük bedenindeki mermilerin sayısı..
    Paramparça olmuş bir çocuğun, gözlerinde saklı olan son fotoğraf…
    Yavrusuna kalkan olmuş bir ana..
    dipçiklerin esaretinde bin defa öldürülen bir baba..
    suskunluk…garibce, inim inim inleyen mescit.. peygamberimin göz nuru, ilk mescit.. Harem-üş-şerif.

    Birileri dinler arası diyalog diyor. Sanki bebeleri, çocukları, toprağa düşen kanları, cesetleri unuturcasına..
    'Ey iman edenler! Yahudi ve hıristiyanları dost edinmeyin. Onlar birbirlerinin dostudurlar. Sizden kim onları dost edinirse, o onlardandır. Şüphesiz ki Allah zâlimler gürûhunu hidayete erdirmez.' (Mâide: 51)

    ve bu ayet-i kerime`yi anlamamacasına …

    Zalimlerin en zalimi Nemrud`u dize getiren sivrisinek;
    Ebrehe`nin fil ordusunu yok eden Ebabil kuşları;
    Denizin ikiye yarılıp; İnkarda önde giden Fravun`u içine hapsetmesi,alnını secdeye koymuş asırlara ibretlik cesedini bugünkü gibi hala muhafaza etmesi….
    . Nice zalimlere, nice zulümlere, nice ordulara galip gelen dua değil mi? ?
    zalimler kendilerine zülmetmekten başka ne kazandılar ki? !

    Her ıslık sesinde, Azrailin ayak sesi..küçük cesetler serilmiş, kainatın en azılı düşmanlarıymış gibi..gökyüzünü boyamışlar kanlarıyla ve adına özgürlük demişler.kanatsız kuşlar uçabilir mi ki hiç..! ve bulutlar minicik ellerde pamuk şekeri olabilir mi artık..!
    Hala birileri dinler arası diyalog diyor.. bebelerin, çocukların kanlarını içen ağızlarıyla..
    Size soruyorum hangi Hak din, böylesine vahşetin yapılmasını emreder? ?
    Ve hangi sıfatla zalimlerle aynı masaya oturur Hak diyenler? ?
    Ya Habil`sindir ya da kabil.. ya zalimden yanasındır ya da mazlumdan..
    Suskunluk.. korkudan titreyen cılız küçük bedenler.. yavrusuna kalkan olmuş analar.. annelerinin cansız bedenini, feryatlarıyla dirilten çocuklar…
    Bir damla gözyaşı dahi gözlerinizden yanaklarınıza süzülmediyse hala
    İnsanım diyerek nasıl bakabiliyorsunuz aynaya…!

    Çöl şulesi

  • Çöl Şulesi
    Çöl Şulesi 29.08.2018 - 22:59

    Seyrine Düştüm Fısıltımın

    Bakışların ağırlığında eskidi bir anda bedenim. Keş bedenimi taşıyamaz oldu ayaklarım. Değdi nazarım tekerleklere, değince bakışlar ayaklarıma.
    Hüzünlü gözler, nemlerini gizlemiş; kapkara gecede yıldızlarla konuşmak için belki de..
    Geçiyorum önünden, başım düşüyor önüme. Aslında konuşmak istiyorum. Avazım çıktığınca bağırmak.. Ey! hüzünlü gözlerin sahibi. Dile gelse şu cansız ayakların, sana ne oluyor ki demez mi?
    Sana ne oluyor ki sorguluyorsun Rahman böyle görmek istemişken, sen niye benim bu halimden utanıyorsun..!
    Alaycı bakışlar mı? seni acizlikle suçlayanlar mı? Dünyada senin için yer açmayanlar mı?
    Ey! Hüzünlü gözlerin sahibi.. aciz olmayan kim var ki demez mi şu fersiz ayakların..
    Ve biliyor musun? Allah sadece içine bakar. Ne malına, ne endamına, ne güzelliğine..
    Sadece.. evet sadece kalbine bakar..
    Yüreğim ağlıyor. Nefesimin çırpınışından hissediyorum.
    Dünyanın telaşına kapılıp hızlıca geçerken ayaklarıma dikilmiş iki hüzünlü gözü, kapkara bir boşlukta bırakmanın acısını duyarak.
    Herkes mumun ışığında aydınlanmak ister ama marifet mum olup yanmaktır…!
    Ve bir mum gibi son nefese kadar..!

    Bahtinur Cano _ çöl şulesi

  • Çöl Şulesi
    Çöl Şulesi 11.08.2018 - 07:59

    Ben __
    Kulağa ne de hoş geliyor değil mi? Sanki bir varoluşu simgeler gibi. Burdayım der gibi.
    Benim_ Ben_Bana ait.. Sahip __
    Bedenine, herşeye sahip olabilmek,benim ya ötesi var mı demek. Sahip olabilmiş olmak ve herşeyi sahiplenmek.
    Var _olmak, sahip _ olmak mıdır?
    Ben _benim derken var olduğumuz gibi sahip de olmak mı?
    Var olmak boyutu __ evet bir boyut ,kademe kademe değişebilen bir boyut mu?
    İlk adım burdayım demekle mi başlar?
    Sonra varım, bu hayatta varım
    İşte ben oldum. Ben kimliğinde büyüdüm. Egolarım çoştukça var oluşum da arttı. Ve herşey benim dedim. Varım ,ben,benim.
    Bir hiç olabilir miydi? Var olmakla tanışan. Aslında kocaman evrende hem bir hiç hem de var olabilen bir sürü canlı varken .
    Aynayı tutsak yüzüme görünürken aynada varım diyorken, aynayı çekince yüzümden ey hiçlik , görünmeyen herşey hiçlik mi? Oysa yüzümün aksi düşmedi aynaya . Sadece buydu bildiğim. Aynada suret belirince var,varım,ben,benim diyebiliyorken; yansımayınca yok mu oluyorum. O zaman değersiz olup bir hiç bile olamıyorum.
    Bütün marifet ayna mı? Aynayı kime tutarsam o varoluş sergilerken, aynayı tutmadıklarım yok oluş mu sergiler.?

  • Çöl Şulesi
    Çöl Şulesi 03.08.2018 - 22:22

    Sokaklarda Saklı Gizli Yüzler

    Ahh geçmiş zaman..zaman mı değişir yoksa insanlar mı?
    İnsanlar değiştikçe, değer yargıları, inançları da mı değişir?
    Ahhh, ahhh` larla başlar ya cümleler..bakışlar dalar gider ya.. bir zamanlar böyleydi derken yüzündeki çizgileri oğuşturur ya insan….
    Her sala sesini duyduğunda, yüreği yerinden fırlayacak olur ya..
    Zamana garib kalır ya insan, hani bir dost gibi duvarlarla konuşur ya…
    Zamanımıza yenik mi düştü bedenimiz?
    Bir yanardağ gibi patlayacak günü mü bekler seslerimiz..?
    Sorsanız eskimiş sokak lambalarına, anlatırdı çocukların kahkahalarını…kapı kapı dolaşan görücüleri ve o görücüleri bekleyen genç kızların kalp atışlarını..kapı tokmaklarındaki mahremiyetin sesini..geniş avlulara ay düşünce, sular taşa vurunca, anlatsın sokaklar taşların zikrini..Hey gidi koca çınar, zaman mı eskitti seni. Neler neler anlatır yüzündeki çizgiler..
    Daha dün, bu merdivenleri koşarak çıkardın, şu köşedeki kahvede çayını yudumlar, çay bahane, kahvenin duvarlarında yankılanırdı sesler, o içten sohbetler..
    Sıcacık bardak gibi sıcacık dostlar ısıtırdı yüreğini. Hani eskidi diye yıkıp yeni evler, apartmanlar kuruyorlar ya, attılar eskidi diye sarı boyalı binalara, karşılıksız sevenleri.
    Gökyüzünün doğu tarafında aydınlık olmaya başlayınca, evlerin o geniş avlularından sokağa yankılanırdı suyun taşla muhabbeti. Allah Allah söylerdi dil, bastonu dile eşlik edercesine tak tak, kendi lisanında söylerdi Allah. Sokaklar unuttu eski dostlarını. Ya da boyun mu büktü çaresizce.. habersizce terk etmiş miydiler yoksa..!
    Sokaklar saydı eski dostlarını. Fatma Nine vardı, çiçekleriyle konuşurdu. Şehrin bütün kedileri kapısında annecim biz geldik derdi. Ağzında iki dişiyle gülümseyince bir tatlı olurdu Fatma Nine. Gelin yavrularım deyip, nasıl da beslerdi onları. Hıı dedi. Şehrin bütün kedileriyle uğurlamıştık bir akşam üstü. Ve sonra mezarlıktan sesler duyduklarını öğrenmiştim. Kedilerin ağlamaklı seslerini..Bir Ali Dede vardı. Şöyle iri yarı biriydi. Bakanlar çekinirdi o heybetli, vakarlı duruşundan..
    Bir tek çocuklar değil, ne zaman görselerdi duvara yansıyan gölgesini,Heyy Ali Dede geliyor, diyerek coşkuyla koştururlardı yanına. Ali Dede ceplerine doldururdu şekerleri, minik eller Ali Dedenin ceplerindeydi. Çocuklar dürtükledikçe, bir sağa bir sola sendelenirdi,O, heybetli Ali Dede.. bir araba çarpmış, şöfür Ali Dedeyi yolda öylece bırakmış dediler.
    Ceplerindeki şekerler yola savrulmuş. Ama Ali Dede `nin yüzünde, şekerler dönüşmüş tebessüme..Akşam olunca, bütün mahalleli toplanırdı Cemal Amca`nın evinde. Bir tek lüküs lamba onlarda vardı. Zengin ve cömertti. Büyük küçük herkes lambanın başında oturur, Kenan Amca `yı dinlerdi. Konuşmaya başlayınca herkes susar, ağzı açık bir halde heyacanla dinlerlerdi. Sohbet sohbeti açar, bardaklar boşalır dolar…..küçükler annelerinin kucağında uykuya dalınca, ay hafiften göz kırpınca, istemeyerekte olsa herkes evlerine giderdi..Ağlıyordu sokak. Hıçkırarak ağlıyordu. Çirkin yüzüne baktı. İçini koparırcasına bir ahhh çekti ama kimse duymuyordu sesini..

    Bahtinur Cano

  • Çöl Şulesi
    Çöl Şulesi 03.08.2018 - 22:12

    Yorgun Hayat

    Karanlık çökmüştü. Saatin tik tak sesleri, sallanan sandalyenin gacır gucur seslerine karışmıştı. Fadime Nine, her zamanki gibi sandalyesinde otururken uykuya dalmıştı. Başı bir yana, bir öne düşer, öylece saatlerce uyurdu. Gecenin bir vaktinde uyanır, ah yine sandalyede uyuya kalmışsın Fadime deyip, kendine sitem ederdi. Biraz Kur`an okur, biraz namaz kılar, sabah namazının girmesine yakın balkona çıkar tefekküre dalardı. Sabah ezanını huşuyla dinler, namazını kılar, tesbihini çeker, dualar ederdi. Pencerenin önüne sallanan sandalyesini koyar, biraz seyrettikten sonra öylece uyuya kalırdı.
    Yetmiş yaşındaydı Fadime Nine. Hayat arkadaşı Hüsrev Efendi`yi on yıl önce kaybetmişti. On yıldan beri yalnızlığı solumaktaydı, nefes gibi. Bir oğlu, bir kızı, torunları, torunlarının çocukları vardı. Uzaktaydılar ya da işlerine gelmiyordu arayıpta sormak. Kandillerde, bayramlarda telefon açarlar ya da mesaj gönderirlerdi. Gidipte bir görelim, elini öpelim demezlerdi bir kere. “ Ah sorma anneciğim, işler çok yoğun, inanın çocuklara bile vakit bulamıyoruz” derlerdi her seferinde. Oysa Fadime Nine`nin gözleri hep penceredeydi. Gelecekleri günü umutla bekliyordu. Yarın bayramdı. Belki de bu sefer geleceklerdi. Sevinçle kalktı sandalyesinden, hazırlık yapmak için koyuldu işe…
    Yorulmuştu. Ama her şey hazırdı. Yüzünde yorgunluktan ziyade sevinç vardı. Heyecanlıydı. Bir çocuk gibi içi kıpır kıpırdı. Bu defa geleceklerdi, gelmeliydiler. Ya gelmezlerse, dedi yüzünü asarak..yok yok Fadime gelecekler, sen de hep böyle kuruntu yapıyorsun kendine, dedi teselli verircesine. Hüsrev Efendi`nin fotoğrafına baktı. Bu defa gelecekler Hüsrev Efendi göreceksin gelecekler…ne o,inanmıyor musun bana! Küstüm işte. Çerçeveyi hırsla aldı duvardan ters çevirdi, sinirle koydu masaya. Durdu. Dalıp gitmişti. Bir iç çekti, çerçeveyi aldı eline, “ Hüsrev Efendi, bak şu duvarlara gözyaşlarımla boyadım. Sen bekledin mi benim gibi. Sırdaş bildin mi şu duvarları.. yok Hüsev Efendi, sen istemesen de bu sefer gelecekler. Çerçeveyi astı duvara, sonra ağır ağır yürüdü. Nereye gideceğini, ne yapacağını bilemeden yürüdü. Dalgındı gözleri, düşünceleri düşünceler içinde dağılıp gitmişti. Adımları yatak odasına götürmüştü. Fadime Nine sandığının yanında duruyordu. Yavaşça açtı sandığı, çeyizi, gelinliği, fotoğraflar………. Gözü birden kırmızı kadifeden yapılmış,üstü nakış işlemeli dosyaya ilişti. İçi titredi. Aldı, sarıldı özlemle. Ağlıyordu. Ağır ağır yürüdü oturma odasına. Oturdu sandalyesine, dosyanın üstünde elini gezdirdi, sanki o yıllara dokunur gibi.açtı kapağını, mektupların saklandığı dosyaydı bu. Hüsrev Efendi`nin askerdeyken Fadime Nine`ye yazmış olduğu hasret mektupları. Beş yıl asker yolu beklemişti Fadime Nine. Sabır ekmişti her gününe. Teker teker dokundu mektuplara, Hüsrev Efendinin yanağından süzülen gözyaşlarına. Dokundu, sanki Hüsrev Efendinin elini tutarcasına. Mektubu eline aldı, kokladı, kokladı, kokusunu çekmişti içine. Gözleri doldu. “kokun karışmış Hüsrev Efendi mektuplarına”….ağlıyordu, ağladıkça yüreği kopuyordu yerinden… Ah Hüsrev Efendi ah, şimdilerde bir bib sesi, mesajmış ismi….mektup gibiymiş sözde. Yok değil Hüsrev Efendi. Bak hele şu mektuba, sanki senin yüzüne dokunur gibiyim. Gözyaşlarına, tebessümüne…kokun sinmiş her satırına. Yazdıklarını her okuduğumda senin sesini duyuyorum… yok Hüsrev Efendi yok, mesaj mektup olurmu ki hiç! Sessizliğe büründü oda. Yine dalıp gitmişti Fadime Nine. Pencereden seyre dalmıştı şehri..karanlık çökmüştü odaya…. Yavaşça başı yana düştü, mektup elinden kayıverdi yere, uykuya dalmıştı Fadime Nine…
    Geceler hep aynıydı. Sessiz ve karanlık. Sallanan sandalyesinde bir öne bir arkaya sallanır, öylece uyurdu bebek gibi. sallanan sandalye beşiği, sandalyesinin çıkardığı sesler ise annesinin söylediği ninniler gibiydi.
    Yine gecenin bir vakti uyandı derin uykusundan.. eyvahhh dedi.. eyvah bugün bayram, çocuklar gelecek…ah Hüsrev Efendi yine dağıtmışsın odayı.. Hüsrev Efendi kalk çabuk..bugün bayram.. Hüsrev Efendiiiii… Hüsrev Efendiiiiii…. Hüsrev Efendiiiiiiiii…. Sesi kısık bir halde Hüsrev Efendi dedi gözleri boşlukta Hüsrev Efendiyi aramaktaydı. Duvarlara karışmıştı eşyaların gölgeleri, saat kalbinin atışıyla yarış ediyordu. Sabah ezanları okununcaya kadar bu halde donup kalmıştı. Ezan kendine getirmişti Fadime Nineyi. Abdestini aldı, namazını kıldı, tesbihini çekti, dua etti her zamanki gibi….
    Hüsrev Efendi`nin resmine bakıp, bayramın mübarek olsun Hüsrev Efendi dedi, doğruca mutfağa gitti. Özenle hazırladı her şeyi, masayı donattı. Sonra hızlıca odaya gitti, eline telefonu aldı, sandalyesini pencerenin önüne koydu. Bekliyordu çocuklarını. Dudaklarından yanağına yayılmıştı tebessümü, gözleri parlıyordu, adeta genç kız gibiydi Fadime Nine.
    Zaman akıp geçiyordu..otobüsler..arabalar…geçip gidiyordu. Hadi…hadi..bu sefer ki..evet bu …umutla bekliyordu çünkü daha telefon çalmamıştı. Öyleyse yoldaydılar, geliyorlardı…
    Güneş yavaşça dağların ardına saklandı. Telefon çaldı..Fadime Nine yüzünü astı, telefonu açmak istemiyordu.hiddetlendi. neden evlatlarım neden… yılların yaşı büyüdükçe, değerleriniz, idealleriniz…küçüldü mü! Bu binalar yükseldikçe, vicdanlar alçaldı mı! ....... için için ağlıyordu Fadime Nine. Telefon sustu..bibib bib, bibib bib..mesaj gönderilmişti, mektup niyetine!
    “ Ah Hüsrev Efendi ah, yine sen haklı çıktın. Dünyanın dönüşünde, insanoğluda dönmekte dünyayla birlikte. Sanarlar ki, dünyadan daha hızlı dönecekler. Bu yüzden ömürleri hep koşmakla geçiyor. Bu hayat akışında, bizler unutulmuşuz.”
    Daldı gözleri, derinden derine. Karanlık çökmüştü odaya. Eşyalar buz kesilmiş, duvarlara çizmemiş bu defa resmini. Tik tak, tik tak..saatin sesleri garib bir kuş gibi..sandalye susmuş, konuşmuyor bu defa..avuçlarında telefon, açık kalmış tuşu, bas bas bağırır Fadime Nine`nin kulaklarına..Fadime Nine, açık kalmış gözleriyle, veda etmiş yorgun hayatına…

    Bahtinur Cano

  • Çöl Şulesi
    Çöl Şulesi 03.08.2018 - 19:45

    La ilahe illallah Muhammedün Resulallah

    Muştuladı melekler gelişini. Meleklerin nurlu alınları,yıldızların ışıltısına karışmış, yıldızlar ise sanki kainatı kucaklamış ama senin nurun ise; Ya Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem) , nurları aydınlatmış.
    Yıkıldı putlar, zalimler yere serildi zülümleriyle. Haykırıyordu kainat, tekbir sesleriyle.
    Hoş geldin diyordu Ya Resül; Tüm mahlukat. gelişin bayramımız oldu ve o ne büyük coşkuydu. Batıl yok olmuştu, hakikat karşısında. Bir şamar olmuştu, inkarcıların nabızlarında. Gerildi gözler ama anlamıyordu yürekler…. Emindin. Muhammedül Emin. Kolaymıydı emin olmak, her işte danışılan olmak. Sevilmek ve sayılmak. Ta ki, o yolculuk gelene kadar…
    Hira da başladı bu yolculuk. Herkesten, her şeyden kaçıp, hira mağarasında alemlerin Rabbine sığınır, devamlı tefekkür ederdin.
    Ve yine böyle birgün de, Cebrail (a.s) ile tanışana kadar.. Cebrail (a.s) kendi suretiyle ilk defa göründü.
    Sen ise irkildin.
    Cebrail oku dedi.
    Ben okuma bilmem. Dedin.
    -Bu cevap üzerine melek hemen tuttu ve vücudunu sarıp öylesine sıktı ki, tâkâtin neredeyse tükeniyordu.. Sonra gene salıverdi ve “İKRA'“ - “OKU” dedi! ... 'Ben okuyanlardan değilim' dedin… Der demez yine tuttu ve öyle bir sıktı ki, canına tak dedi... ve salıverdi ve tekrar;
    “İKRA'“ dedi...
    , yine sıktı, sonra bıraktı, ve derhal:
    'OKU! ...Seni halk eden Rabbinin adıyla OKU' âyetlerini okudu... Mübarek vücudun titriyordu. O halde evine varmıştın. Örtün, üstümü örtün…
    Yoldaşın, sırdaşın HZ.Hadice, korkma. şüphesizki, sen iyi birisin, akrabanı gözetir, düşkünlere yardım edersin. Şüphesizki, doğrudur, sen Allah`ın Resülüsün. … yüreğiyle sarmıştı, Allah`ın resülünü. Ey geceler!
    Okuyun yine o ayetleri.
    Ciğer yanığı koksun
    Yine alemler..
    Dehşete düşsün
    Hakikat karşısında gözler.. Çöllere gizlenmiş adımların, nice gözyaşların. Alay ettiler, hor gördüler... Geçtiğin yollara leşler attılar, irice taşlar..Değer miydi alnına, yara bere olur muydu bedenin.? Boykut ettiler, görüşmediler en yakınların, aç ve susuz çöl sıcağında. Beddua et dediklerinde.. Ya Rab bilmiyorlar, bilseler yapmazlar derdin ağlayarak…
    İzdivaya çekilirdin hirada, hira şahittir gözyaşlarına. Yüreğinin hıçkırıklarına. Kovdular yurdundan. Mahzun bakışlarını kabe unutmaz mı hala? Çöl gecelerinde inim inim inler miydi Mekke….
    Sabır..sabır.. sabır.. Medine hala zikreder mi bu tesbihi. Bilal`in sesinde, arşa yükselirdi ya Sabır, Ya sabırlar… Ey çöller!
    Efendimin ayak seslerinden.
    Ses verin.
    Kılıçların gölgesinde, can veren
    Yiğitlerden bahsedin..
    Miğfer olan bedenlerin
    İmanından yeryüzüne serpin. Müjde veriyordu Ayet. Mekke kucaklayacaktı nihayet. Nasıl uyuyabilirdi o gözler, nasıl yerinde durabilirdi bedenler. Mekke sesleniyordu; gelin Ey Azizler. Geliyor
    İki cihan sultanı.
    Şehir kollarını açmış
    sarıyor gül goncasını.
    Melekler tutuyor
    Kabe`nin anahtarını. Peygamberler,yanında peygamberimin
    Haykırmakta kainat
    La ilahe illallah, Muhammedürresulullah.
    Kevserin başında duruyor şehitler
    Şerbetin sunmakta, tüm ümmetine.
    Ümmetin ise ayakta, sana doğru koşuyor. Boynu bükük kaldı güller.. seherlerde garib kaldı bülbüller…
    Her rebiülevvelde, seherlerde güller açar, bülbüller ötermiş.. kendi lisanında senin ismini söylermiş... Gel peygamberim
    Yoluna güller serpeyim.
    Her güle, ümmetini ekeyim.

    Bahtinur Cano

  • Çöl Şulesi
    Çöl Şulesi 03.08.2018 - 19:43

    Zemzem

    Yalın ayaklarında, şekilden şekle giren çöller. Çevresini kuşatmış iri başlı dev gibi dağlar. Güneş, Hacer`in çatlamış dudaklarında. Ve kucağındaki İsmal’in yüzünde.
    Bir testi su, birkaç hurma. İbrahim’in adımları titrek, gözleri yaşlı. Sevmek en ağır imtihandı belki. Oysa ayrılık, yakınlığın habercisi değil mi? Ardına bakmadan, iri başlı dev gibi dağların arkasındaydı artık İbrahim..
    Yalnız ve çaresiz bir kadın, kucağında bir çocuk. Ağlıyor adeta yırtıyor dev gibi dağların iri başlarını. Hacer, sütü yok, su yok, bakıyor etrafına.
    Safa da bir ırmak mı? Merve de çağlayan su mu?
    Koşuyor.. Uzaklık, Hacer’in ayaklarında eziliyor. Merve`den bakınca, Safa da su… Safa`dan bakınca Merve`de su.. Tam yedi kez tepeden tepeye koşuyor. Sadık bir dilenci, Mevla`nın kapısında. Duasında samimi ve sabırlı bir kul.
    Nihayet, bitkin düşüyor. Yorgun ve dertli bir halde varıyor oğlunun yanına. Öldüğünü düşünüyor ama oğlu gülüyor. Ayaklarının arasından fışkıran suyla oynuyor İsmail.
    Hacer, suyun gitmesinden korkuyor. Gözleri yaşlı, çatlayan dudaklarında tebessüm. Zem diyor suya. Zem. Zem.
    Ey ! Su dur. Dur.
    Hz. İbrahim`in duasının kabulüydü İsmail. Tam bir teslimiyetin, sözünün eri olduğunun örneğiydi İbrahim. Çaresizlikte çare aramanın, umutsuzluğa düşünce umut bulmanın, sabırla duada sadık kalmanın örneğiydi Hacer..
    Başarıyla verilmiş imtihanın, ödülüydü zem zem..
    yalın ayak bir halde, Safa`dan Merve`ye; Merve`den Safa`ya koşuyorum. Çaresizlikte çareme; umutsuzlukta umuduma teslim oluyorum. Ram oluyorum sabır ve duaya..

    Bahtinur Cano

  • Çöl Şulesi
    Çöl Şulesi 03.08.2018 - 19:41

    Kurban

    “Babacığım, ellerimi bağla ki hareket etmeyeyim. Yüzümü yere doğru getir ki; bana bakıp da merhamete gelmeyesin. Gömleğimi de anneme götür de ona hatıra olsun. Ayrıca ona benden selam söyle ve “Allah’ın emrine sabret” de.”
    Yürek nasıl dayanabilirdi. Hele de bu sözleri işitince. Ama yerine getirmesi gereken sözü vardı. Ve alemlerin Rabbi, HZ. İbrahim`in sözünü tutup tutmayacağını imtihan ediyordu. HZ. İsmail, babasının sözünde durup, Rabbine teslim olanlardan olmasını istiyordu. Gerekiyorsa bu yolda canını vermeye razıydı.
    HZ. İbrahim, HZ. İsmail`in dediklerini yaptı. Oğlunu sağ yanı üzerine yatırdı. Ellerini bağladı.
    Ama bu sefer, HZ. İsmail; “El ve ayaklarımı çöz babacığım. Ta ki Allâh’ü Teâlâ’nın emrini zorla yaptığımız zannedilmesin. Bıçağı da boğazımın üzerine süratle çekmek için koy ki, melekler Allah’ın emrine itaatkar olduğumu bilsin.”
    Nasıl bir teslimiyettir, sabırdır bu. Her şeyden önce bir baba ve bir oğul. Canını ver dese oğlu, vermeye hazır bir baba, kendi canından parçası oğlunu, kendi elleriyle kesecek.
    HZ. İbrahim, oğlunun dediği şekilde yaptı. Elleri ve ayaklarını bağlanmamış vaziyette uzatıverdi. Yüzünü de yere doğru çevirdi. İbrahim Aleyhisselâm bıçağı onun boğazına koydu ve bütün kuvvetiyle çekti.
    Her şeyim yoluna kurban olsun, alan da sen, veren de sensin. Sevdiklerim senin için feda olsun. Kalbi yaradan, sevgiyi lütfeden, hakikat sevgili sensin… dercesine.
    HZ. İsmail, tam bir teslimiyet halinde. Nefsinin arzularından sıyrılmış, canının sahibine canını ,kurban olarak sunmak üzere.
    HZ. İbrahim bıçağı her çekişte, bıçak tersine sırtüstü dönmekte.
    HZ. İsmail, endişe duyuyor babasının sevgisi ağır basar diye. “Babacığım diyor. Bana olan sevginin şiddetinden dolayı, korktuğum başına geldi. Elinin kuvveti gitti, kesmeye gücün yetmiyor. Babacığım, bıçağını tekrar bile.”
    HZ. İbrahim, bıçağı tekrar biledi. Tekrar sürdü.
    “Allâh’ü Ekber,” dedi Cebrail.
    Bıçak kesmiyordu.
    HZ. İsmail; “Sana ne oluyor da tembel davranıyorsun? ” diyerek babasına sözünü yerine getirmesinde geç kalmamasını söylüyordu.
    HZ. İbrahim ne olduğunu anlayamıyordu. Hiddetlendi ve bıçağı bir taşa vurdu. Taş iki parçaya ayrılmıştı. Başını dağa doğru kaldırdığı zaman, Mina’ya yakın olan dağdan boynuzlu, alaca bir koçun aşağı doğru yavaş yavaş indiğini gördü. Bunun Allah’tan bir müjde olduğunu anladı ve “Lâ İlâhe illallâhü vallâhü ekber,” dedi.
    Bunun üzerine HZ.İsmail; “Allâh’ü Ekber ve lillâhil hamd,” diyerek şükür etti.
    Yaklaşmak, yakın olmaktı kurban. Nefsinin ve iblisin şerrinden her şeyin tek sahibi olan Yaradana, ihlas ile teslim olmaktı kurban..
    “Yâ Rabbî, şu vücudum sana karşı o kadar isyan etti ki, affedilmem için bu vücudumu sana kurban etmem icab ediyor. Fakat sen Kitab’ınla insanın kurban edilmesini haram kıldığından, vücuduma bedel olarak bu hayvanı senin rızan için kesiyorum. Kabul buyur yâ Rabbî” tüm zerreleriyle diyebilmektir kurban..
    “Bismillâhi Allâhü ekber“ diyerek Allah`a yaklaşmaktır kurban..
    kılıcımı her vurduğumda, nefsime
    ancak takvayla ulaşırım, Rabbime.

    Bahtinur Cano

  • Çöl Şulesi
    Çöl Şulesi 03.08.2018 - 19:39


    Zeynep ile As

    Ey Zeyneb!
    İram mevkinden ben geçerken,
    Seni hatırladım.
    İçimden gelerek, şöyle dua ettim.
    Ya Rabbi! Zeyneb`i şen ve esen kıl.
    Nitekim şimdi güvenli haremde oturmaktadır.
    Ve emin güvenilir kimsenin kızına,
    Hak Teala, iyi mükafat versin.”
    Nereye baksa güzeller güzeli ,Zeyneb`ini görmekteydi. Fikrinde, gönlünde Zeyneb.
    Zeyneb, Resül-ü Ekrem Efendimizin(sallallahü aleyhi ve sellem) ilk kızıydı. Peygamberimiz otuz yaşındayken, HZ. Zeyneb dünyayı şereflendirmişti. HZ. Zeyneb, genç kız olduğunda teyzesi Hale, oğlu Ebu`l As Bin Rebi `ye istedi. Annesi HZ. Hadice bu evliliği uygun görünce Zeyneb de evliliği kabul etti. O sıralar Cenab-ı Hak tarafından bu tarz evliliği yasaklayıcı hüküm gelmemişti.
    Ta ki vahiy gelene kadar.
    Müslüman bir kadının, müşrik bir erkekle evli kalamayacağını açıkça beyan eden ayetler geldiğinde, beraberliklerinin bitmesi gerekiyordu.
    Kolay mıydı vazgeçmek.
    Yüreği yanarken dininden gayrısını düşünmemek.
    Zeyneb ,çok üzülüyordu. Canından çok sevdiği babası medineye hicret etmiş, kocasının müsaade etmeyişi sebebiyle Mekke de kalmıştı. Bir yanda kocası, bir yanda her şeyi. Yüreğinde daha ağır basıyordu babasının yanında olmak, dininin yanında olmak..
    Ama nasıl? Uçsuz bucaksız çölleri bir başına aşıp da gidebilirmiydi?
    Nihayet o gün gelmişti. Bedir muharebesinde Ebu`l As Müslümanların eline esir düştü. As`ın esir olarak yakalandığı haberi Mekke müşriklerine ulaştı. Mekke halkından herkes kendi esirinin kurtulması için fidye gönderdi. HZ. Zeyneb, As`ın kardeşi Amr`ı fidye ödeyip, As`ı kurtarması için Medine`ye gönderdi. Gönderdiği paraların yanında annesinin kendisine düğün hediyesi olarak verdiği yemen akiki bir gerdanlık vardı.
    Gerdanlık huzuru saadetteydi. Resulullah gerdanlığı gördü. Gözlerinin önüne geldi, yoldaşı, üzerine titreyip kol kanat geren ilk hanımı HZ. Hadice. Yüreği merhametle yıkanmış Resul-ü Zişan üzülmüştü. Ağlamışmıydı gözleri, süzülmüşmüydü yanağından gül goncaları…..
    Şimdi As`ın fidyesiydi, Zeyneb`e annesinin yadigarı.
    Bu ne büyük bir sevgiydi. Sadakatin en güzeliydi.
    - zeyneb`in kocasını bırakmak ister misiniz?
    Meseleyi anlattı ashaba.
    Nasıl istemezdi ashab. Canından çok sevdikleri Resulullah rica etmişti.
    - canımız, malımız sana feda olsun Ya Resulullah.
    Fakat usul gereğince esir fidyesiz kalamazdı. Zatı Saadetlerinin damadı olmak hasebiyle istisna teşkil edemezdi. Bunun için anlaşma oldu. Anlaşma gereğince As Mekke`ye döndükten sonra zeyneb`i Medine `ye gönderecekti.
    Binbir güçlüklerle Zeyneb babasının yanındaydı.
    Müşrikler teklifler sunuyorlar: “ sen O`nu boşa, istediğin kureyş kızını sana verelim.”
    'Allah'a yemin olsun ki, eşimden ayrılmam, onun yerine Kureyş'ten, başka bir kadının eşim olmasını da istemem' (İbn Hişam, a.g.e.,1, 652) derdi As.
    Şimdi mahzundu Zeyneb`inden ayrıydı.
    Gözünde nasıl da küçülmüştü bir anda dünya. Çöl gecelerinde rüzgar bu defa Zeyneeeb Zeyneeeeeeeb diye bağırıyordu kulaklarında.
    Nereye değse gözleri, karşısındaydı Zeyneb`i…
    Artık iman ediyordu. Ama bunu söylemek için uygun zamanı bekliyordu.
    Ticaretle uğraşırdı As. Üzerinde bulunan emanetleri sahiplerine vermeden bunu açıklamak istemiyordu. Çünkü yanlış anlaşılırdı.
    Ve o gün gelmişti.
    Emanetleri sahiplerine verdi. İman ettiğini herkese duyurdu.
    Sevenler kavuşamazmış bu dünyada. Zeyneb ile As güçlükler, zorluklar karşısında birbirlerini sevmekten vazgeçmediler.
    Zeyneb çok hastaydı. Ölüm döşeğinde son günleriydi.
    Vefat ettiğinde, zatı saadetleriyle beraber kocası As, defnettiler.
    Ayrılık, sevdiğinden ayrılık zor gelmişti As`a.
    Zeyneb`inden ayrılışının kısa bir süre sonunda, As da bu dünyaya gözlerini yumdu.
    Zeyneb ile As
    Sabrın, sadakatin, aşkın, sevdanın en güzel örneği.
    Evet. Sevginin hamurunda saygı ve edeb de olsa gerek..

    Bahtinur Cano

  • Çöl Şulesi
    Çöl Şulesi 03.08.2018 - 19:36

    Nitelik mi? Nicelik mi?

    Nitelikten çok niceliğe önem veriyoruz. Öyle değil mi? Bir insanı değerlendirirken, ilk önce onun etiketine bakarız. Bazen maddiyatı bile ikinci sıraya koyarak. Nihayetinde bir kağıt paçasıdır ama o kişinin bizlerde bırakacağı ilk intibadır.
    Peki bu ne kadar doğrudur? İşte asıl sorun burada. Önemli olan etiket sahibi nicelikli biri olmak değil. Sahip olunan niceliği taşıyabilecek nitelik sahibi olabilmektir.
    Nicelik sahibi olabilmek için mi okuruz ? yoksa nitelik kazanmak için mi okuruz?
    Okumak nedir? Acaba bu soruyu çözebildik mi?
    Bütün hak dinlerde ortak olan okumaktır. Ve İslamiyet`in ilk emri “oku”`dur.“ İlim ilim bilmektir. İlim kendin bilmektir. Sen kendini bilmezsin. Ya nice okumaktır. “Diyen Yunus Emre gibi amacımız ilk önce kendimizi bilmemiz olmalıdır. İlimden asıl olan, kişinin kendisini bilmesidir. Gerek sınavlarda, gerek iş başvurularında ne yazık ki nitelikten çok niceliğe değer verilir. Hatta bir işi yapabilir ya da yapamaz şeklindeki yargılarda hep kişinin niceliğiyle alakalıdır. Niceliğiniz yoksa peşinen kaybetmişsinizdir. Ya da bunun tersi de mümkün niceliğiniz varsa birilerinin kendi çıkarı için sizi gözden çıkaracağına da tanık olursunuz.
    Peki nitelik mi? Nicelik mi? Sorularına ne cevap vermemiz gerekir? Nitelik olmazsa niceliğin; nicelik olmazsa niteliğin, bir değeri olabilir mi?
    Öyleyse şöyle diyebiliriz; nicelik nitelikle hayat bulur; nitelik nicelikle yer bulur

    Bahtinur Cano

  • Çöl Şulesi
    Çöl Şulesi 03.08.2018 - 19:33

    Bir Sevda Masalı (Doğu Türkistan)

    “Uygur erkeklerini sonsuza kadar kölemiz yapalım, Uygur kadınlarını da asırlar boyunca fahişemiz.”
    Çinlilerin Uygur Türklerine bakış açısı…
    Sessizce boyun büktü, Doğu Türkistan. Garipliği, çaresizliği tüm zerrelerinde hissederek. Öz kardeşlerinin aldırmayan nazarlarında, kabuğunun içinde küçüldükçe küçüldü.Oysa o cılız bedenlerinde iki cam vardı ki; bir baksa kardeşi o cam gözlerde kendini görecekti..
    Gecelerde bir kız çocuğunun feryadını duyarsanız bilin ki; Doğu Türkistan da sırf kız olduğu için ölüme mahkûm olan Ayşelerin, Fatmaların, Zeyneplerin sesidir.
    Türk kim dersen, bil ki menem.
    Esaret yurdunda, garib bencileyn...
    '90 yaşındayım gözlerim görmüyor, ama mücadele azmimden ve vatana bağlılığımdan hiç bir şey kaybetmedim'
    İsa Yusuf Alptekin.
    Doğu Türkistan’ın sesi, soluğu, canı, babası, anası… Doğu Türkistan davasının anlatılması için ömrünün sonuna kadar, her türlü zorluğa rağmen mücadele verdi.Bir sevdaydı Doğu Türkistan, nazlı gelindi Gök Bayrak…
    Nazlı gelini dalgalanacaktı bir gün Al Bayrağın yanında.Ve o gün gelmişti. Türkiye de bir programda, nazlı gelini Gök Bayrak,dalgalanıyordu Al Bayrağın yanında.
    Hıçkırarak ağlıyordu koca adam, görmeyen gözlerine inat. Gök Bayrak mahsun değildi.Kardeşinin yanında korkusuzca dalgalandıkça dalgalanıyordu.
    Bu yüzdendir belki de bir konuşmasında aynen şöyle demişti;
    'Gönül arzu eder ki, Türkistan meselesinin halledilmesi davasında öncülük şerefi, Türkiye'nin hakkı olsun...'
    Önce el ve ayaklar çivilenir.Daha sonra ise saatlerce çıplak ayak buz üstünde durdurulur.El ve kollar donar. Ve sonra kesilir.
    Yaşayan bir ölüdür artık Müslüman Türk kardeşimiz…
    Ya Nükleer Denemeler, sırf Müslüman olduğu için yapılan katliamlar. Sırf ibadetini yapıyor diye gördüğü işkence ve zülümler.
    Ezana hasret kaldı kulaklarımız
    Kuran’a hasrettir hep gözlerimiz
    Garibtir dinimiz, imanımız
    Bir bilsen neler çekir gardaşın…
    Ayrılık vakti gelmişti. Son yolculuğunda eşlik ediyordu al ve gök bayrak.
    Çin Halk Cumhuriyeti Xin Hua Haber Ajansı Halk Gazetesi (Ren min ribao) ’nin 18 Aralık 1995 tarihindeki sayısında Alptekin’in dünyadan ayrılışını “Çin’in düşmanı öldü” başlığıyla çok önemli bir haber olarak dünya kamuoyuna duyurmuştur.

    Bahtinur Cano

  • Çöl Şulesi
    Çöl Şulesi 02.08.2018 - 00:25

    Ne demiş bazı filozoflar ,dünyaya atılmışız öylesine. Saçma görmüşler atılmayı da.
    Bir eylem,atılmak. Hadi eyleme sorular soralım. Öyle bilindik sorular olsun.
    Ey atılmak eylemi ! Kim? Niçin? Neden? Kimi? Niçin? Ne zamana kadar? Ne zaman? Nerede? Niye?
    Sorulara cevap veremeyen bir eylem, eylem değildir. Öyleyse dünya yok,dünyaya atılmış bir insan yok. Saçmalık mış ya . Öylesine atılmış birşey olabiliyorsa, bir hayali ihracattan bahsetmek mümkün müdür?
    Hayır o bile olamaz. Hayali ihracat derken, o hayalini kuran birinin olduğunu, niçin kurduğunu , belli bir süre dahilinde kurabildiğini dahi bilmek mümkün. Bu bile saçmalık olamıyor kendi, gökyüzü,yeryüzü ve bunların arasındakiler birer saçmalıktan ibaret olması ve öylesine atılmış olmaları mümkün müdür?
    Üstelik kim? Sorusunu cevapsız bırakması.
    Atılmış ,sonra varlıkla tanışmış. Varım, benim ,ben.. .. öylesine atılmış biri düşünebiliyor ve var olduğunu diyor. Bu varlık sürecinde ,diğer varlıklarla kaynaşıyor. Gel gelelim diğer varlıkların ölümleri, yok olmaları, gözükmemektedir.. kendinin de birgün bu varlık suretinden sıyrılacak olması , atan ne ise,kim ise o varlık üstünde varlığın bilinmesi gerektiğinin şuuruna varması gerekmez mi?
    Asıl var olanın. Bir hiç, oldu ki atıldı evrene, o hiç nasıl var olabildi? Hadi kendi kendine var olduysa , niçin bunu muhafaza etmesini bilemedi?
    Oysa o hiçi var eden ve sonra onu öldürüp yok eden..
    Sadece bir yokluk için niye var etsin ki var eden?
    Ölmek, eylemine soralım. Bu bildik soruları.
    Ey ölmek eylemi? Kim? Niçin? Neden?niye?
    Çıkan sonuç yine aynı var olan. Başlangıca doğru sadece bir adım.

  • Çöl Şulesi
    Çöl Şulesi 31.07.2018 - 21:45

    Gölgen yansırdı
    Şu dökülmekte olan duvarlara.
    Gelişinin sesleri yankılanırdı
    Bastonunun her tık tak vuruşunda.
    Heyy! Koca çınar.
    Diğer kökü kazılmış ağaçlar gibi
    Senin de kaderinde miydi?
    Onların gidişi gibi gitmek.
    Nerde bir top görsem
    Oynamayın! Deyişin kulağımı tırmalar
    Ya da gölgen yansıyınca duvara
    Bastonunun tık sesi vurunca kaldırıma
    Top bizden mi saklanırdı, biz toptan mı?
    Ne toplar peygamber torunuydu
    ne de bizler Yezid tık.
    Sadece çocuktuk
    Bir yumak peşinde koşan kedi gibiydik.
    Belki de haklıydın kendince
    Belki de öylesine hassas bir kalbin vardı.
    Topu görünce, peygamber torununun
    Acısını hisseden
    Oysa sadece yuvarlak bir cisimdir gördüğüm
    Hani yükseklere atıp ,o yükseldikçe seni de götüren
    Hani arkadaşına atıp ,yakalamasını beklerken ki keyif.
    Hani yuvarladıkça yuvarlayasın gelir yerde
    Bildiğin yuvarlak cisim işte
    Öyle manası derinlere inmeyen
    Sırf çocuklar oynasın diye.
    Heyy ! Koca Çınar
    Gittiğin yer ,rahat olsun emi




  • Çöl Şulesi
    Çöl Şulesi 30.07.2018 - 12:55

    Hasta

    Attığı her adımda kalbi daha da şiddetli atıyordu. Nasıl da zordu basamakları çıkmak. Oracıkta öylece düşse. Yok dedi çıkmam gerek. Belki son defadır bu görüşmemiz.
    İkinci katta belirdi başka yüzler. Herkesin elinde bir poşet. Yüzler olabildiğince sarı. Ya gözler, içinde binbir cevapsız soruyu barındıran. Sevgiyi,aşkı, hüznü,umudu. Bedenler atılan adımlardan haberi yokmuş gibi. Varacağı limana varan gemi gibi varmıştı çoktan katına. Geriye iki kat kalmıştı yalnız. Nefesi kesildi ha kesilecek. Kalp hızlı,ayaklar yavaş. Nihayet en son kattaydı. O acımasız en son kat. Nemlenen gözlerin nemini hangi söz alabilir. Ya da akmaması için hangi sahte duruşa bürünülebilinir.
    Bilememek ne zor. İki bölüme ayrılmış son katta, dış tarafta bekleyen hüzünlü yüzlere sahip hasta yakınları. Bütün bakışların toplanıldığı kişi olmuştu Havva. O sırada telefonu çaldı. Önce sık sık nefes alıp verdi. Birkaç kez boğazını temizlemek için öksürdü. Sesinin nasıl çıkacağını bile bilemiyordu. Heyacan,korku,hüzün. Ses tellerine bağlanmıştı şimdi. Telefonu usta bir oyuncu gibi açıverdi bir anda. Heyacandan titreyen elleri dahi kuvvet bulmuştu. Bulabildin mi? Sorusuna evet kapının önündeyim ,diyebildi sadece. Sonra görüşürüz diyerek acelece kapattı. Ameliyat salonlarının kapısını andıran büyükçe bir kapı.
    Son bir defa daha toparlamaya çalıştı kendini bütün bakışlara rağmen. Daha da yanaşmıştı kapıya. Bir sınırdı o kapı. Farklı bir dünyanın açıldığı bir kapı.
    Yoğun bakımdan önce hastaların uğrak yeri. Onkoloji servisi. Adı bile insanın içini ürpertmeye yetiyor. Tedavi mi? Zulüm mü? Tartışılması çözüm bulunması geteken en ağır ,en hüzünlü soru. Daha da yakınlaştı kapıya. Açıldı kapı. Ağır bir koku hakimdi bu farklı dünyada.
    Elindeki poşeti daha da sıktı. Biraz dırdu. Dudaklarını ısırdı var gücüyle. Şimdi hazırdı hastasını ziyaret etmeye. Uzattı başını, odalara bakışlarını gezdirdi. Nihayet yakınının ofasının önündeydi. Odaya vardı. Odada iki hasta ağızlarında maske. Selam verdi geçmiş olsun dedi yanındaki yaşı hastaya. O bakışları nasıl da kupkuruydu. Geçmişin yükü inmişcesine omuzlarına. Bir damla umut. Evet bir damla umut hatrına. Biraz ıslaklık, biraz da parıltı.
    Hemen yanındaki yataktaydı yakını. Radyasyonu unutmuştu Havva ya da unutmak istemişti. Yakınının yanağını öptü. Elleriyle yanağını okşadı. Dayanamadı,illa düşecek o damlalar,illa tıkanacak sözler ,boğaz düğüm düğüm olacak. Hani en soğuk insan sen olacaktın. Ne oldu o provalara diyerek içinden geçirdi. Bir tutam teselliye hasretse insan, gözyaşları buluşur. Başka başka gözlerde de olsa buluşur. Bedenler sarılamazsa da ,gözyaşları sarılır birbirlerine. - Nasılsın Havva? İyi gördüm seni
    - çok şükür iyiyim , sen de iyi olacaksın.
    Sen de atlatacaksın buna inan.
    Bazen insanlar göçmek ister. Bu yüzden çoğu sözler dinlenilmez bile. Ölmeyi çok arzu ediyorsa insan , ölmek için elinden geleni yapar. Bakışlar dipdiriyken , beden çürümüş bir iskelet ise, bazen o bakışlar bile yeterli olamıyor. Beden iflas ettim bitti diyor.
    Gelen ziyaretçilerden bazıları Kuranı Kerim' den ayet okuyor. Havva konuştukça yakınının yüzü gülüyor. -Ne güzel moral veriyırsun. Diyor.
    Sadece biraz moral, hayal gibi bişey olsa gerek. Ya da güzel kısa bir rüya.
    Ne acımasızca bişey moral vermek o zaman. Tut elimi diyırsun, o da tutuyor elini. Götürüyorsun onu ,senin bildiğin diyarlara. Havasında soluklandırıp, suyundan kana kana içtiriyorsun. Ama ya sonra. Ellerin ellerini bırakınca.
    Düşüyor gözlerdeki yıldızlar,kalpteki sevinç. Sanki uçurumundan var gücüyle atlıyor,düşüyor.
    Zaman nasıl da hızlıca akıp geçti. Vakit gitmenin habercisiydi. Giderken insan, verdiği umutları da beraberinde mi götürür. Son kez sarılamadan kuru bir öpücükle vedala,r ne zor.
    Zor olan vedalara da ,alışmak mı gerek? Bir daha ki ziyatetine evine geleceğiz. Hadi çabuk iyileş tamam. Deyip uzaktan bir el sallama . Dokunmaz mı ? Eller o ellere.
    Dudaklar yayılırken yanaklara ,eller havada vedalaşırken,buluşma yerini belirleyen randevucular gibi. Ve o son bakışlar ,hala yüreğe batan iğne gibi.
    Hasta verilen teselli afyonunun etkisinde,ziyaret eden randevu saatini beklemekte.
    Görüşmelerinden kısa bir süre sonra yoğun bakıma almışlar hastayı .
    Hangi duvarlar dayanır acıyla inleyen,bağıran seslere. Çatlamaz mı hiç? Ya da o da ağlamaz mı?
    Ağlamak dedim de bazen değerini nasılda yitirir.
    Düşmeyince bir omuza, değmeyince bir ele.
    Ve hasta ölür. Tedaviye inanmayıp, umudu tükenince ölmeyi seçer. Bir yandan hayallerine dokunarak.

    çöl şulesi

  • Çöl Şulesi
    Çöl Şulesi 25.07.2018 - 21:39

    Usulca kalktı yerinden. O ışıltılı yıldızları andıran gözleri derin bir uykuya dalmış gibiydi. Başını olabildiğince yükseğe dikti. Kendinden emin duruşu önceden bir kaç provayla çalışılmış gibi. Bütün kelimeleri aynı anda çıkarır gibi baş döndürücü bir şekilde. Dudaklardan döküldü herkesi sevindirecek o sözler. __Ve birgün gelir ruhu çocuk olanlarda büyür.__/

  • Çöl Şulesi
    Çöl Şulesi 25.07.2018 - 21:39

    Ses derken dahi kulaklarda bir uğultu belirir. Kimi güler, kimi ağlar/fiillerde canlanır/ uyku, coşku/ acı bir inleti yayılır şehrin en aydınlık yerinden, sanki en derin uykuları böler/ duvarlarında gölgeleri bile fersiz/sanki belirsiz_/
    __ ___ ___

    Ah! Şu kulaklarımız. Neleri duymaz ki.. Güzel sözü, kahkahayı, övgüleri.... Güzel hoş namına ne varsa.
    Peki ya acı. İçli bir ağlama sesi. Yetimin gecelerde iniltisini. Fakirin sofrasında karnın guruldayışısı.. Hastahane köşelerinde yatağında kımıldayamayan, kımıldasa ağrısından duramayanların sesi___
    Ah! şu kulaklar. Ne de çok işine yarayanı duyar.
    __ ___ ____

    Dün akıp gitti çoktan. Aynı sokakta, yan yana koşarken_ne ben seni gördüm ne de sen beni. Ne de çok koşturuyoruz/ondan olmasın yorgunluğumuz/
    ____ _____ ____

    Yabancısıyım kelimelerin, tembel bir öğrenci olduğumdan_
    Sev desen sevemem, Yan desen yanamam_/

    ____ _____ _____

    Yıldızlar gibi midir insanlar? Uzaktan bakınca parıltısı kamaştırır gözleri, yanına varınca çözülemez olur esrarı__
    Ah! Büyük bir alemin zerre dahi olamamış yıldızı. Ne uzaktan bakınca göz kamaştırırsın ne de yanına varınca çözülemez olursun. Yazık ki, hep suçlu büyüteç_/

    ___ ____ ____

    Ey hüzünlü şehir!
    Bırak ıslatsın yağmur sokaklarını. İçine çek kokunu_kokusunu_toprağının__

  • Çöl Şulesi
    Çöl Şulesi 25.07.2018 - 21:32

    ışıkları yanan evlerin gölgeleri düşer kaldırıma. Nice dertleri, acıları örten duvarlar. Kiminin gözyaşları karışır gökyüzüne. Ve dualar sessiz sesli. Kavgalar... Hayat kavgasının derdine düşen, aşk kavgası deyip gününü eğlencelik eden.

    Ana garip, baba garip, evlat garip.. Evlerin ışıkları vurur mu çehrelerine. Ne büyük acı, duasız kalbi taşımak.
    ___ ___ ___

    Yürürüm yol benden, ben yoldan habersiz. Sokak lambalarını sayarım. Saydıkça çoğalır yalnızlığım /
    Susarım. Suskunluğumun dili gecenin rengine karışır. Matem olup boğazıma dolanır. Yankılanır. /
    Ne nefes ne ses. Gecede yürüyen bir karınca dahi olamamışsa _ki_ben.. Yorulursun. Bir taş olur yaslanırsın. Duygusuz, hissiz, kalpsiz_ki_ben../

    ____ _____ _____

    Hüzün mü düşmüş şehrimize? Bil ki, o şehir seviliyordur. Buruk bir kalp, nice dualara kucak açar. Dua ediyorsan, bil ki, seviyordur seni yaradan___
    Bir secdelik ömrümüze, nice hayalleri, arzuları sığdırdık. Farketmeden kimbilir kimlere, nelere taptık__
    _
    Ey kalbim! Sen her daim zikrederken yaradanı, bendeki bu gaflet niye? Ahh bir kere, bir kere senin ritmine uysam ve dursa zaman. Senin ritmine takılmış olarak.

  • Çöl Şulesi
    Çöl Şulesi 25.07.2018 - 21:29

    Varsın dünya onların olsun. Bizim de gökyüzümüz var. Hem uçurtmalar gökyüzünde daha güzel uçar. Sonra şekil şekil bulutlarımız. İster pamuk şeker de adına. İster yastık et başın altına.
    Ya gökkuşağı. O benim şekerim. Her renginden ayrı bir keyif aldığım şekerim.
    Bir çocuk gibi çabuk kızar, çabuk küserim. Hemencecik barışır, unuturum. Bir çocuk gibi güler, ağlarım. Param olsa harcarım. Öyle tutmam kenarda , yormam aklımı. Merhametten yana zenginimdir.
    Büyümek zor, hiç o zorluğa gelemem

  • Çöl Şulesi
    Çöl Şulesi 23.07.2018 - 23:57

    Barla'dan

    Isparta`nın küçük sevimli kasabası Barla`ya gidiyoruz. Dar ve uzun yollar fısıldar gibi her gün bir kafile gelir, biri gider, kaybolur. Daima dolar boşanır. Bu dar ve uzun yollara sonsuzluğun gölgesi düşmüş, ölümü nefesimiz de hissedercesine, sorgulamaktayız nefsimizi.
    İlk önce Çam Dağına çıkıyoruz. Nefesimiz kesiliyor adeta. Aşk yolunun ne denli zor olduğunu bir kez daha anlıyoruz. Ayağımıza takılan taşlara, çalılara aldırmayarak, güneşin tenimizi yakmasına izin vererek, susuzluktan kurumuş dudaklarımıza inat, semaya ellerini açıp dua eden ağaçları seyrederek, içimizde tarifsiz heyecanla, tefekkür eden dağa, Çam Dağına çıkıyoruz.
    Aşkın sırrına erebilmek için, kalabalık içinde yalnız olmak gerek herhalde. O heybetli duruşunun yanında yalnızlığın güzelliğiyle iç içe Çam Dağ... Dünyanın gemisinde gibiyiz. Bakıyoruz ve gördüklerimiz karşısında irkiliyoruz. Uçurumun kenarındayız, derinlere inen girdap gibi çukur, söylüyor bizlere;
    Mağrur olup da haline güvenme.
    Nefsini at, ölmeden cehenneme…
    Üç rengiyle, ahenkle zikreden Eğridir Gölünün nazarı değiyor nazarlarımıza. Yemyeşil ağaçların ortasında, Turkuazı, mavisi, beyazıyla büyülüyor bizleri. Anlatıyor sanki cenneti..
    Çıkarken zorlandığımız dağı inmesi hiç de güç değildi. Evet aşk yoluna çıkmak güç, aşkın sırrını taşımak zor ama bir söz, bir hal ile inmesi çok kolay…
    Üstad Bediüzzaman Hazretleri`nin sürgün olarak gönderildiği Barla`ya gidiyoruz. Dar ve uzun yollar, bir tabut misali dikiliyor karşımıza. Sonsuzluğu anlatan Eğridir Gölü kucaklamış sanki, tefekkür eden bu şirin kasabayı. Yeşilleri giymiş, dudağında peygamberimizin tebessümüyle karşılıyor bizi Barla..
    İlk önce Üstad`ın evine gidiyoruz. Dükkanlardan caddeye inen gül kokularını burnumuza çeçe çeke. Her yer gül kokuyor. Üstad`ın evine giriyoruz. Gül kokularıyla karşılıyor bizi Üstad. Duvarlar, kapılar, pencereler, dolaplar, aşkın gözyaşlarıyla ıslanmış sanki. Havasına gizlenmiş tesbih tanelerini ve her tanesindeki zikirleri hissediyoruz nefeslerimizde. Tefekkür ilmini öğreten Nur`un doğuş merkezinin bu mekanın olduğunu bilmek ise; apayrı bir huşu veriyor insana.
    Ehl-i imanın imanlarını muhafaza etmek gayreti. Evet asıl gaye bu değil mi?
    Üstad sürgüne gönderilir Barla`ya. Issız, ulaşımı zor bir yerdir Barla. Gayeleri Üstad`ı toplumdan uzaklaştırmak, içine kapalı bir hayat sürmesini istemek, insanlarla irtibatını yok etmek. Sürgüne geldiği yer, tahmin edilebilinir miydi ? İlim meclisinin yuvası olacağı, Nurlar `ın fışkıracağı..
    Düşünmeli insan ne zaman yalnızdır
    Şah damarından da yakın Rab vardır...!
    Yalnızlık, üzüntü, maddi, manevi sıkıntı aşkın ilhamlarının yazılmasına vesile olmuştu.
    Sürgün değil, cennet bahçesiydi.
    Ayrılmak vaktinin habercisiydi dağların arkasına saklanmaya çalışan güneş. Küçük, sevimli, nice sırlarla dolu, Nurlar`ın aksettiği Barla`dan, hüzünlü bir halde ayrılıyoruz. Bir çift nazarımız değiyor nazarına, hoşça kal diyoruz Barla`ya..
    Bahtinur Cano

  • Çöl Şulesi
    Çöl Şulesi 23.07.2018 - 12:53

    Kalemin bile yazarken ağladığı bir hikayeydi bu. Bedenin zangır zangır titrediği ve kalbin yerli yersiz attığı. Dil susar,konuşmak istese de tıkanır kalır. Gözler buğulu bir cam misali. Dokunsan,ellerini ıslatacakmış gibi. Ne bir dilencidir o, ne de bir savaşçı. Sevdasını yüreğinde, küçücük bir odaya hapsetmiş, bir küçük kızdır o.

    Bakamaz gözlerinin içine derin derin. Eğer başını önüne mahçupca. Bir suçlu gibi kızarır yüzü. Dokunamaz,hayalini bile kuramaz. Anlatamaz ki halini,lal kesilir dili. Konu açılırsa sevdiğinden,susup kalır öylece,eğer başını önüne.
    Ne bir ölüdür o, ne de bir diri. Zamanını,mekanını yitirmiş bir küçük kızdır o.

    Şiirler suskun kalır. Türküler, ağıtlar yarım. Kolay mı bu hikayenin kahramanı olmak? Sevda dedin mi duracaksın bir kere. Yanacaksın ahh demeden. Gözlerin kapalı gireceksin yanmaya. Kül oluncaya dek. Bir kere girmişsin bu hikayeye. Olmuşsun kahramanı hem de. Öyleyse titre,kendi alevinde yak kül et kendini. Ama bir kez ahh deme.
    Ne bir ateş ne de kül. Sadece sevdalanmış bir küçük kızdır o.

    Aşık olmak nasıl birşeydi? Bu soruyu defalarca sormuştu kendisine. Ama bu defa,daha bir yüreğinde o boşluğu hissederek ve derin bir ahh çekerek soruyordu. Aşk nasıl birşeydi? Aşık olmak,gerçekten de divane eder miydi insanı?
    Beklemek,istemek,ayağı yerden kesilmek. Titreyen bedenine söz geçirememek. Korktu birden küçük kız. Elini kalbine koydu. Yerinden çıkmışcasına hızlı hızlı atıyordu. Düşünmesi bile böyle yapıyorsa, ya yaşaması.
    Durdu. Olduğu yerde. Bir heykel gibiydi. Gözler donuk. Bedeni kaskatı kesilmişti. O hızlı atan kalpten eser kalmamış,varla yok arası bir ses. Tın.

    Korkuyorum. Evet korkuyorum dedi küçük kız. Titreyen kısık sesiyle. Aşık olmaktan korkuyorum.
    Ben aşka dayanamam ki..
    ____/B.Cano

  • Çöl Şulesi
    Çöl Şulesi 22.07.2018 - 23:50

    Dünlerin Yarınları..!
    İlk defa böylesi bir ayrılığa mahkum edilmişti. Bir bavula sığdırmıştı, koskoca yetmiş yılı.
    Yalvaran gözlerle bakıyordu, ne olur gitmeyeyim,kalayım yanınızda.
    Duvarlara gizlenmişti anıları. Son bir kere, sarıldı duvarlara. Vedalaştı, şimdi yalan olan anılarıyla.
    Oğlu sevinçle babasının bavulunu, koydu bagaja. Babası ise nemli gözlerle evladını izliyordu. Başı öne eğildi.dalıp gitti ne düşündüğünü bile bilmeden. Evladının sesine irkildi.
    -hadi ne duruyorsun, binsene…

    yol bitmek bilmiyordu sanki. Arabanın camından seyretti, bir film gibi geçmişini. Nasıl da sevinçle kucaklamıştı, doğdukları gündenberi evlatlarını. Yedi çocuk, yedi çiçek demekti. Her birinde ayrı baharı, ayrı rengi solumaktı. Şimdi bir vücut, sırtında dünyayı taşımaktan daha ağırdı…

    Nihayet gelmişlerdi. Geniş ve güzel bahçesi, hastahaneyi andıran duvarlar.. heyecandan kalbi güm güm çarpıyordu, korkuyordu. Müdürün odasına girdiler.
    -size bahsettiğim kişi. Bunlar evraklar, bunlar da eşyaları. Başka bir şey yoksa ben gideyim artık..
    yüzüne bakmadan, elini öpmeden, bir Allahaısmarladık bile demeden gitmişti evladı. Diğerleri bu kadar bile önemsememişti. Terk etmişti evladı, bir yabancının eline.
    Buyurun Amca Bey, şöyle oturun. Sıcacık el uzatmıştı Müdür Bey, evlatlarının uzatmaya çekindiği eli.

    Küçük bir odada, iki ağır yük. Bavulunu koydu yatağının üzerine. Komidine kıyafetlerini yerleştiriyordu ağlayarak. Bir iki parça çuldu ömrünün kalan kısmı.
    ağlama alışırsın dedi, oda arkadaşı.
    Yok, ağlamıyorum. Herhal gözüme bir şey kaçmış. Dedi. Gözyaşlarını kıyafetine saklayarak…

    Gece olunca, eşyaların gölgeleri gezinir odalarda. Sessizlik, ölüm vaktinin geldiğinin habercisi gibi. bilmezdi yalnızlığın bu denli zor olduğunu.

    Günler günleri; aylar ayları; yıllar yılları………döndükçe dönüyordu zamanın raksı……..değişmeyen tek şey pencereden bakan iki göz. Belki bayramlarda gelirler diye en güzel elbiselerini giyip, pencerede heyecanla beklerdi. Her defasında boynu bükülür, cılız bedeni hantallaşır, taşıyamaz olur ayakları.

    Artık yorulmuştu. Bedeninden daha çok ruhu pes etmişti. Çok hastaydı. Müdür Bey evlatlarını aradı, her birini ayrı ayrı.. belki hastalığını duyarlarda son bir defa görmek için gelirler… amaaan ne yapalım dercesine, oralıklı bile olmadılar.

    Son günleriydi. Yatağına uzanmış cılız bedeni, hala pencereye doğru bakmaktaydı gözleri.
    Müdür Bey`in, elini sıkı sıkı tuttu. Gözleriyle soruyordu evlatlarımdan haber var mı diye. Yok demeye dili varmadı, geleceklermiş, biraz önce yola çıkmışlar, dedi Müdür Bey yutkunarak..
    Daha bir sıktı ellerini. Bu defa gülerek. Sonra başını salladı, doğrular gibi.
    Gittikçe bedeni buz kesiliyordu. Ayakları, gövdesi, elleri… ama hala capcanlıydı gözleri, pencereye doğru bakıyordu.
    Bakmaktan yorulmuştu gözleri. Gözleri kapandıkça O açıyordu. Çünkü evlatlarını son kez görmek istiyordu. Gece olmuştu. Karanlık çöktüğünde anladı, gelmeyeceklerdi. Gözlerinden yaşlar süzüldü, buz tutmuş bedenine. Veda etmek zamanı gelmişti..
    Kapılar gıcırdamadan, bu diyardan kaçıp gitmeliydi. Gece örtmüştü gündüzün çirkinliğini, buz kesilmiş bedenin, örtüsü de gözler olmalıydı. Kapandı. Hiç açılmamacasına…

    Öldü haberini oda arkadaşı söyledi Müdür Bey`e. Hiç vakit kaybetmeden aradı evlatlarını. Babanız öldü, hiç değilse cenazesinde bulunun dedi. Umursamadılar..
    Ne yaparsanız yapın..dediler.

    cenazesinde bulunmayı dahi çok gördüler babalarına.. oysa iki göz ayrılmadı pencereden, gelmeyeceklerini bilse bile. Yürek vazgeçemedi sevdiğinden, inat etti buz tutmuş bedenine. Yabancı omuzlarda giderken son yolculuğa,iki göz tabuttan bakar mı yine.. ya koyulunca mezara, topraktan çıkar mı o iki göz. Evlatlarının yolunu bekler mi yine..
    Ama unuttular ne yaparlarsa, aslında kendilerine yaptıklarını.. Her dünün bir yarını da var.!

    ..çöl şulesi


    Bahtinur Cano

  • Çöl Şulesi
    Çöl Şulesi 22.07.2018 - 23:02

    ilk defa böylesine
    Aynaya baktım ilk defa böylesine. Dokundum yüzümdeki çizgilere. Geçip giden yıllara, ellerimle dokundum. Küçülen hayallerimi seyrettim gözbebeklerimde. Gözbebeklerimin derinlerinde, seyrettim umutlarımı. Yüzümdeki her çizgide, kaderi, yazgımı gördüm. Kollarımın çırpınışlarının, ne kadar çırpınsa da, İlahi Takdir doğrultusunda çırpındığını gördüm. Bugün aynaya baktım ilk defa böylesine. Azalarımın karşısında irkildim. Nizamını düşündükçe, yaradanın huzurunda eğildim. Kollarımı çırptıkça, koştukça peşi sıra dünyalığına, her asice duruşumdan utandım. Bugün aynaya baktım ilk defa böylesine. Ayaklarımın altından kayıp geçen yolu düşündüm. Yollarda son nefesleri hayal ettim. Duvarlara yansıyan gölgelerden irkildim. Kulaklarımı tıkadım. korktum. çınlamakta hala, ayak sesleri, kulağımda… Vedaları seyrettim, sessizce bir köşede. Her vedanın sonunda dökülen, gözyaşlarına dokundum. Dillerden sevgi sözcükleri, övgü kelimeleri çıktıkça irkildim. Ben de ağladım bu defa, sevildiğini hiç bilemez mi insan, ahh şu vedalar olmazsa..! Bugün aynaya baktım ilk defa böylesine. El salladım, tabutta giden kendime. Bir damla düştü gözlerimden yeryüzüne. Hayallerimin üstüne. İşitmekten korktum, ardımdan söylenecek sözleri. Belki de sevgi sözcüklerini duymaktan da korktum. Hiç yaşamamış gibi, kapattım usulca gözlerimi…. …………..____________________.........

  • Çöl Şulesi
    Çöl Şulesi 22.07.2018 - 23:00

    DADAŞLAR DİYARINDAN

    Urartu'lar, Kimmerler, İskitler, Medler, Persler, Partlar, Romalı'lar, Sasaniler, Araplar, Selçuklular, Bizanslılar, Moğollar, İlhanlılar, Safaviler ve Osmanlılar gibi çok çeşitli kavim ve milletler tarafından idare edilmiş olan şehre, Erzurum`a gidiyoruz..
    23-24 saatlik yolu, 2 saate sığdırmanın, bulutların üzerinde olmanın heyacanını taşıyoruz..

    M.Ö 4900 `lü yıllarda kurulduğu tahmin edilen; Erzen, Erzen El Rum, Arz-u Rûm yani Erzurum `a iniyoruz..
    Erzurumdayız. Semaverin dumanı karşılıyor bizi. Açık limonlu çayımızı yudumluyoruz keyifle. Aslında adetim değildir açık çay içmek ama Erzurum da açık ve limonlu çay içmek ayrı bir keyif. Şeker kullanmadığım için gıtlama şekerleri geri gönderiyorum. Aslında gıtlama şekeri gıtlayıp, ardından çayı ıff diye içine çekip, ehh diyerek soluklanarak içmek gerek..

    Erzurum denince neler akla gelmez ki; bunlardan biri de çarşı pazarı.. hamam takımları, altınları, gümüşleri, bakırları, kıyafetleri…………….neler yok ki..
    Taşhan`a gidiyoruz. Gördüklerimiz karşısında büyülenmiş gibiyiz. Dünyada tek Erzurum da çıkan oltu taşının cazibesi alıp götürüyor bizi.. sürmeli, iri, kara gözlerin derinliğinde kayboluyoruz..
    Karnımız acıkıyor. Dönercide buluyoruz kendimizi. Erzurum`a gidip de cağ kebabı yememek olur mu? Sofrayı donatıyorlar salata çeşitleri, acı biber, sürahilerce su, ekmek sepetlerince lavaş ekmeği, cağ kebabı. İşte diyorum Anadolum. Gözü tok, yüreği sevgi dolu.
    Yedikçe yiyoruz. etinin lezzeti, lavaşın güzelliği teşvik ediyor bizi. Meşhur kadayıf dolmasını yemeden olur mu? içi şerbet dolu, dışı kıtır kıtır, ince, uzun kadayıf dolması. Üstüne semaver çayı.. İçtikçe ehliyorum.. Ehh demeden keyfine varılmaz sanıyorum.

    Erzurum da gezilecek tarihi mekanlarda oldukça çok. Çeşitli kavim ve milletlere yurtluk etmiş bu güzel diyar 23 Temmuz 1919 Erzurum Kongresine de sahne olmuştur. Çifte minareli Medrese, Lalapaşa Camii, Üç Kümbetler, Yakutiye Medresesi, Aziziye Tabyaları, Ulu Camii, Erzurum Kalesi ve Saat Kulesi, İbrahim Paşa Camii, Cimcime Hatun Kümbeti, Saltukoğlu Kümbeti, Gürcü Hacı Mehmet Çeşmesi, Caferiye Cami, Gar, Atatürk Evi, Köşk, Erzurum Evleri, Abdurrahman Gazi, HZ. Hasan-ı Basri, HZ. Rabia türbeleri gezilecek, ziyaret edilecek yerlerden bazıları.

    Ulu Cami`den okunan Ezan-ı Şerif`in sesiyle manevi iklimlere dalıyoruz. Ezan`dan sonra okunan Salat`a şaşırıyorum. Her zaman ezandan sonra salat okunur mu diye soruyorum. evet, bir tek akşam ezanından sonra okunmaz diyorlar. Peki niçin diyorum bilmiyorlar. Araştırıp öğreniyorum.
    Erzurum da ilk Ezan-ı Şerif, HZ. Muhammed Sallallahü Aleyhi ve selem efendimizin sahabelerinden Habip Bin Mesleme tarafından okunmuştur. Selahaddin Eyyubi Kudus`ü fethettikten sonra Orta Doğuda Erzurum sınırına kadar gelmiş. Fethettiği yerlerde bazı kafilelerin kendi reislerini Ezan`dan sonra methettiklerini görünce dayanamamış ve Ezan`dan sonra bir şahıs meth olunacaksa eğer, o da HZ. Muhammed sallallahü aleyhi ve selem olması gerektiğini söylemiş ve bu şekilde uygulatmış. Erzurum`dan geçerken de aynı kuralın Erzurum da uygulanmasını istemiş. 1800`lü yıllardan beri uygulanmaya devam etmiş.
    Hadis-i Şerif ve rivayetler de Ezan-ı Şerif`ten sonra salat okumanın peygamberimizin bir sünneti olduğuna dikkat çekiyor.
    Abdullah Bin Ömer`in naklettiği Hadis-i Şerif `te, peygamberimizin şöyle buyurduğu ifade edilir: “ Ezan`ı duyduğunuz da müezzinin söylediklerini siz de söyleyin. Sonunda da bana salat okuyun. Çünkü kim bana bir salat okursa; Allah ona on salat eder. Ve benim için vesileyi isteyin.”
    Eşhedü enne Muhammeden Resulullah dendiği için Ezan`dan sonra Salatu selam okuna gelmiştir.
    “Es salatu ve`s selamu aleyke ya Resulullah, es-salatu ve`s selamu aleyke ya HabibAllah, es-salatu ve`s selamu aleyke ya hatemen-nebiyyine.” Şeklinde salat okunur.

    Susasıyoruz. Adım başı çeşme. Buz gibi tatlı suyunu kana kana içiyoruz dabakhanenin.
    Ayrı bir alem gibi. Kendi dilini, kültürünü kendisi üretmiş ve bunu kuşaktan kuşağa yaşata gelmiş şehir.. içten, samimi bir neydirsen duyarsanız dadaşımın hatrınızı sorduğunu bilmelisiniz. Oltunun eymelerinde, palandöken karlarında, dağların beyazlı, morlu, sarılı çiçeklerinde, yaylaların serin havasında, tezek kokan evlerin bacalarında, harklarında ben Anadolu`mun güzelliğini gördüm. Sofralarının bereketinde, pırıl pırıl bakan gözlerde, kelimelerin tatlıya banmış haliyle söylenen dillerde, ben Anadolu insanımın güzelliğini gördüm..
    Şaha kaldırıp atını cirit oynayan yiğitlerin, istiklal harbinin kahramanları dadaşların diyarından ayrılıyoruz. Gözlerimiz nemli bir halde, hoşkakal diyoruz Erzen`e.

    Bahtinur Cano

  • Çöl Şulesi
    Çöl Şulesi 21.07.2018 - 13:45

    FİNCAN

    Ömrünü ilme adamış yaşlı bilge bir fincan yapmaya karar vermiş. Fincan görünüşte sıradan bir fincanmış. Üzerinde çeşitli figürler, yazılar, çizgiler varmış. Bu fincana bakanlar değişik fikirler sunarmış ama henüz fincanın ne demek istediğini anlayan olmamış.. yaşlı bilge,fincanın dilini anlamak isteyen kişinin öncelikle kendisini bilmesi gerektiğini öğütlermiş. Üzerindeki figürleri anlayabilmesi için evreni ve içindekileri bilmesi ve onların dilinden konuşabilmesi gerekmiş. Yazıları okuyabilmek ise ancak bunların sağlanmasıyla mümkünmüş. Çünkü yazıları okuyabilmek için ruh gerekmiş. Beden ruha bürünürse fincanın üzerindeki çizgiler kalkar yazı görünür hale gelirmiş..
    tabi bunu bilemeyen bilgeler, fincanın üzerindeki figürleri, yazıları, çizgileri anladıkları şekilde yorumlamışlar. Hatta bazıları hiçbir anlam veremeyip, birkaç figürün gereksiz olduğundan bahsetmiş. Kimisi ise çizgilerin yerini değiştirip, yazıyı o şekilde okumaya kalkmış..
    ama hiçbiri yaşlı bilgenin yapmış olduğu fincanın ne demek istediğini anlayamamış. Çünkü Onun istediği gibi bakmamışlar fincana.
    Günler geçmiş, fincan yaşlı bilgenin yaptığı fincan gibi değilmiş artık. Çünkü her bilge fincanı kendi fikri doğrultusunda şekillendirmiş. Ve gün gelmiş bütün bilgeler üzerinde değişiklikler yaptıkları fincanı yıkayıp, yeniden yapmaya karar vermişler.
    Anlamayıp bilmeden fikir beyan edilmemeli.. Fikir sahibi olabilmek için öncelikle o konuyu bilmek ve anlamak gerekir.

    Bahtinur Cano

  • Çöl Şulesi
    Çöl Şulesi 21.06.2018 - 19:27

    Ne güzel gökyüzü . Masmavi ,berrak. Hani bir uçurtma yapsam şöyle ikindi vaktinde hafif esen rüzgara sarıversem. O uçtukça ben de uçsam . Kuşlara baksam. Bir uçurtmama bir kuşlara. Yarış yaptırsam kuşların haberi olmadan.
    Ta ki,yorulana dek.
    Sonra şöyle daha yeni çıkmış sıcacık somun alsam fırından. Kokusunu burnuma çeksem buram buram. Biraz yeşil alan bulup üstüne otursam o yeşilliğin. Buram buram kokan ekmeğim,parmaklarımı yaksa ve damağımda hissetsem tadını. Bunlar ne güzeldir. Sanki bir ömre bedel_