Kültür Sanat Edebiyat Şiir

seyyid sultan muhammed raşid hazretleri sizce ne demek, seyyid sultan muhammed raşid hazretleri size neyi çağrıştırıyor?

seyyid sultan muhammed raşid hazretleri terimi Cay Keyfi tarafından 13.05.2004 tarihinde eklendi

  • Sabri Kocabaş
    Sabri Kocabaş 01.08.2009 - 17:53

    o mubarek sultanlar sultanı güler yüzlü mubaregi görememek çok büyük kayıp gerçek bi sultanmış ben görmedim ama resmi bile yetiyor yüzünde nur kalbinde allah zikri eksik olmayan bi zaat

  • Ahmet Emre
    Ahmet Emre 20.08.2007 - 12:48

    Gavsımın abisi, zamanının sahibi, Alllah'ın (c.c) kullarına bahşettiği en büyük nimetlerden birisi, güleryüzü, tebessümü, merhameti hiç eksilmeyen bilekis artan, güneydoğu'da birbirini kırıp geçiren insanları ayna halka etrafında toplayıp onlara Allah'ı (c.c) hatırlatan, Nur_u Muhammedî yolunun takipçisi kamil mükemmil, mükemmel bilvanisli Şeyh... (Cenab-ı Mevlâ sırlarını âlî kılsın ve yüceltsin)

  • Muhammet Mustafa Eyvaz
    Muhammet Mustafa Eyvaz 15.02.2007 - 02:16

    Sultanim Sultanlar Sultanidir, yani Sultanimin Sultanidir, yani Sultanim Seyyid Fevzeddin (ks) hz.lerinin Sultanidir, yani bizim Sultanimizdir.

  • Engin Tokdemir
    Engin Tokdemir 27.11.2006 - 13:45

    ALLAH dostu

  • Bahadırhan Karakoç
    Bahadırhan Karakoç 02.09.2006 - 01:48

    Müslümanların Sultanı,Ona sığınanların sığınağı,kurtuluşa erenlerin baştacı ve sevgililerin sevgilisi.İstişare isteyenlerin manevi müsteşarı ve Mürşidleri irşad edici.Rabbülaleminin hidayetiyle doğru yola gidenlerin sırlarının ve ilim hazinelerinin açıcısı.Şeriat-ı Garrada karar kılmış,istikamet sahibi.Nurlu tarik-i Nakşibendiyeyi canlandırıcı.(Allah onu yüksek sırlara ali kılsın

  • Alpaslan Denkboy
    Alpaslan Denkboy 14.02.2006 - 04:17

    allah (c.c) ün dostlarından, nazlı kullarından allah c.c onun sırrını kutsiyetini artırsın inş.müslümanların sultanı allaha ulaştırıcı zamanının gavsı ve mehdisi edep adap ve takvada kutup gönüller sultanı göz bebeğimiz sultanımız canımız her şeyimiz allah onu ali-i sırlara erdirsin
    peygamber efendimize komşu eylesin inş.

  • Ferdi Kavlakoğlu
    Ferdi Kavlakoğlu 14.12.2005 - 20:50

    ÜMMETİMİN ALİMLERİNE HÜRMET EDİNİZ, ONLAR YERYÜZÜNÜN YILDIZLARIDIR' Hadis-i Şerif

  • Abdülbaki Kavlakoğlu
    Abdülbaki Kavlakoğlu 28.11.2005 - 22:39

    'Her kim bir Allah dostunu ziyaret etmek için bulunduğu yerden bir başka yere giderse, hicret etmiş gibidir'
    Hadis-i Şerif

    'Ümmetimin alimlerine hürmet ediniz, onalar yeryüzünün yıldızlarıdır'
    Hadis-i Şerif

    'Alimlere hürmet eden bana hürmet etmiş gibidir; bana hürmet edenler ise ALLAH'A (azze ve celle) hürmet etmiş gibidir'

    Hadis-i Şerif

  • Hamza Ressam
    Hamza Ressam 11.09.2005 - 17:33

    gavs-ı azam seyyit abdülhakim hz.lerinin oğlu, gavs-ı sani seyyit abdülbaki hz.lerininde abisi...ene'l - hakk makamına ulaşmış çok ender ötesi ender kamil-i mükemmil bir şahsiyet...Allah bizi onların nazarından nasiplenenlerden eylesin

  • Uvez
    Uvez 31.08.2005 - 17:55

    kendilerine her zaman sevgi ve saygı duydum. sevenlerine SELAMLAR

  • Abdulkadir Akyüz
    Abdulkadir Akyüz 31.03.2005 - 11:50

    İlk mürşidim. Ona doyamadım ama sonraki de onu aratmıyor. Seyda Hz son devrin zirve velilerinden biri idi. Mekanı cennet olsun..

  • Nilüfer Filiz
    Nilüfer Filiz 01.01.2005 - 03:21

    kendisi beyaz sakallı nur yüzlü dede bir insan. Yani en azından resmi öyleydi

  • Fatih Öztütüncü
    Fatih Öztütüncü 17.05.2004 - 01:20

    SEYDA HAZRETLERİNİN SOHBET VE GÖRÜŞLERINDEN ÖRNEKLER



    NEFİS İNSANIN EN BÜYÜK DÜŞMANIDIR Seyda hazretlerinin sohbetlerinde en çok üzerinde durduğu konulardan biriside nefistir: 'Nakşibendi yolunun bütün çalışmaları evradi nefsi öldürmek ve yok etmek içindir. Nefis ölüp gittikten sonra her şey düzelmeye başlar. İnsanin evini yıkan en büyük düşmanı kişinin nefsidir. Onun için insanın kendinden haberi olmalı, nefsin tuzaklarına düşmemeye çalışmalıdır. Bir kimse ki nefsini yener. Zikirle, letaifle nefsini ezer, ortadan kaldırırsa, o zaman Allah'la o kimse arasında bir engel kalmaz. Nice çalışıp amelini tamamlayan kimse vardır ki Allah'ın keremi ve ihsanı olmadığı için nefsini yok edememiştir.ü İnsanı helake götüren nefsidir. Firavun, Şeddat ve Karun'un nefisleri büyüdü, büyüdü sonunda ilahlık davasına kalkıştı. Çünkü nefis kendinden üstün hiçbir varlığın bulunmasını istemez. Büyüyüp, yükselecek bir şey kalmayınca -haşa- Allahlık davası etmeye başlar, haddini aşar, azgınlaşmış nefsinin iddiasına uyar. Her şeyden evvel insanin kendini ve yaratilişini tanimasi lazim. Kendini tanimayan Allahu Teala'yi da tanimaz. Kendini tanimasi için evveliyatini, yaradilişini, neyden meydana geldigini düşünmesi lazimdir. Insanin azamet-i Hű da karşisinda bir pire kadar kiymeti yoktur. Her türlü günah, zulüm ve hakaret nefsin büyüklük taslamasi ve kibrinden ileri geliyor. Onun için insan kendini fakir, aciz, biçare, mahzun ve boynu bükük görmeli, kuvvet ve kudretini bulunmadigini, kendinden aşagi bir mahluk olmadigini bilmeli ve kendini adam olarak görmemelidir ki Allahu Teala onu yükseltsin, mertebeler ihsan etsin kibiri, azameti ortadan kalksin.' Seyda hazretleri nefsin kötülüğünden bahsederken önceki sadatlardan da örnekler verirdi: 'Bir gün Seyda'yı Tahi'ye bir sofi ziyarete gelmişti. Sofiye şeyhinin sohbetini etmesini söyleyince sofi Şeyhim derdi ki: 'Gübre olunmadıkça su üstünde kalınmaz.' Bu söz Seyda'yı Tahi'nin çok hoşuna gitti. Vallahi çok doğru bir söz, bundan daha güzel bir şey olmaz. İnsan nefsini gübre etmedikçe su üstünde kalamaz. Gübre hafif olup su üstünde kaldığı gibi insan nefsini hafif tuttukça yönelir su üstünde kalır, ağır tutarsa suyun dibine batar. İnsan nefsini gördüğü müddetçe Rabbine kavuşamaz.' 'Allah dostları, Allah erleri daima fakir ve mahzunlar arasında olmuştur. Sadatın nisbeti nefissiz ve boynu büyüklerin üzerine olmuş, halifeler onlardan olmuştur. Allah yolu fakirlik ve tevazuyla kazanılır. Suyun yüksek yere akmadığı, daima aşağı, çukur yere akıp doldurduğu gibi, Allah yolu da fakr ve yoklukla kazanılır. Nefsin sebeb olduğu zararların en çoğu Alemlerin Rabbinin insan vücûdunda yarattığı latifeler üzerinedir. Nefs onları zamanla değiştirerek yaratılış gayesinden uzaklaştırır, dünyaya yöneltir. Bunun için insanın ayağı devamlı nefsin göğsünde bulunmalıdır ki baş kaldirmaya gücü yetmesin, ancak insan kendini aşagi ve noksan gördükten sonra nefs ölür. Nefs devamlı Allahu Teala'nın emirlerine muhalefet ettiği için insan devamlı nefsiyle harb halinde olmalı, nefsin dizginlerini elden bırakmamalıdır. Zira Allah yolu, Allah'ın rızası nefsin istekleriyle bir arada olmaz. Her kim vücudunun rahatını, keyfini düşünerek hareket ederse, o kimse nefsi tarafından helake sürüklenir. Böyle kimse nefsinin elinde esir gibidir; insanın imanını yok eder, ahirette ebedi cehennemlik olmasına sebeb olur. İnsan amelini görmemeli, hep günahlarını görmeli, birşey olmadığını bilmelidir. Çünkü insan amelini görürse kendinde nefs meydana gelir, nefis kabarır. Ama hizmet böyle değildir, insan çalışırsa nefis vücud bulmaz, bilakis kırılıp, rezil olur, alçalır. Vird bitince sevab kesilir, çalışmasıyla ise yapılan iş kaldığı müddetçe sevap devam eder. 'Alemlerinin Rabbi; ilticadan, yalvarıp yakarmadan, ricadan hoşlanır. Büyüklük taslamadan ise asla hoşlanmaz. Büyüklük Allah'a mahsustur. İnsan ne kadar hakir, fakir, zelil, Rabbine karşı ne kadar yalvarış ve yakarışta olursa o kadar makbul olur. İnsan hayırlı işlerinden dolayi Ögülürse, kendisinde nefs meydana gelmemesine, kalbine tesir etmemesine dikkat etmeli, aslinin bir avuç toprak oldugunu aklindan çikarmamalidir. Kişi ne kadar zayif, kuvvetsiz, tahammülsüz, sabirsizdir. Birazcik başi, dişi veya karini agrisa aciz oluyor, sabirsizlik gösteriyor. Allah insana el atinca, kuvvetten kesilip yere yikilinca, elleri tutmaz olunca, hastalanip yataga düşünce yaratilmişlarin en ednasi, en acizi oldugunu anlar, însan aklini başina almali, işin sonunu düşünmeli, kuvvetine, erkekligine güven-memelidir. Mazluma, mülküne, çoluguna, çocuguna, eşine dostuna, akrabalarina aldanmamalidir. Hepsi gelip geçicidir. Yüzünü samimi olarak Allahu Teala'ya döndürüp salih amel işlerse ancak kurtuluşa erebilir. Nefis aynen azgın ata benzer. Dizginleri zapte-dilmeyen azgın at gibi sahibini yere çarpıp parçalar, belki kendisi de beraber parçalanır. Yani hem kendini, hem de sahibini felakete götürür. Ama atın dizginleri sağlam olarak tutulur, ona hakim olunursa, at koşar, yönelir, ağzından köpükler akar ve felakete sebeb olmadan sahibine teslim olur. İşte nefs de böyledir, hakim olunursa insanı Allah'a götürür. Allah'a ancak nefse hakim olursa ulaşılır. Allah'a ulaşmak iki adımdır. Birinci adım nefsin üzerine konur, ikinci adımda Allah'a ulaştırır. İnsan kendini herkesten daha aşağı ve diğer insanları kemalinden üstün bilmelidir. Yaptığı amelleri görmemelidir. Yaptığı amelleri beğenen kimse Allah yolunda ilerleyemez. Amelini iyi gören amelini artırmaya lüzum hissetmez. İnsan amelini görmeyerek nefsini tanımalıdır. Nitekim Sadat-ı Nakşibendi: 'MEN AREFE NEFSEHU FEKAD AREFE RABBE-HU (Nefsini tanıyan Rabbini de tanır) ' demişlerdir. İnsan kendi nefsini tanımayana kadar gerçek manada Rabbini tanıyamaz. Hazreti Resulullah: 'Ey Allah'ım beni kendi gözümde küçült, insanların gözünde büyük eyle' diye dua buyurmuştur. Allah'ım beni kendi gözümde küçült ki kendi varlığımı nefsimi görmeyeyim, kendimi hep noksan göreyim. Başkalarının gözünde büyült ki beni büyük görüp davetimi kabullenerek iman etsinler buyurmuştur. Bütün kainat uğrunda yaratılan Peygamber (s.a.v.) böyle dua edince, artık insan ne yapmalıdır? Kendini herkesten aşağı görmelidir. Şeyda hazretleri Gavs hazretlerinin bir sohbetlerinde şöyle buyurduklarını nakleder: 'Nakşıbendilerinin üstadları bağlılarına hep aynanın arka tarafındaki kusurları göstermiştir. Aynanın ön tarafındaki iyilikleri göstermezler. Kişi aynanın arka tarafına bakınca da kendilerini iyi görmezler yaptıklarını beğenmezler. Nefislerinin kötülüğünü görürler. Nefisleri vücud bulmaz. Artan amellerini görmezler, amelleri yok diye yakınır, arttırmaya çalışırlar. Böyle olunca Alemlerin Rabbi onların manevi derecelerini arttırır, rızasını nasib eder. Başkalari ise aynanin ön yüzüne nazar eder, iyiliklerini görür, nefisleri vücud bulur, kendilerini büyük görürler. Başkalarinin kusurunu görürler, kendilerini onlardan üstün görürler. Makamlari yükselmez, terakki edemezler. Bazen kazandiklari rütbelerini kaybederler. Bundan dolayi Nakşibendi Sadatlari baglilarini bu türlü kibir ve ucubdan korur, kusurunu gösterir, iyiligini saklarlar.'

  • Fatih Öztütüncü
    Fatih Öztütüncü 17.05.2004 - 01:19

    NAKŞIBENDI TARIKATIYLA İLGİLİ GÖRÜŞLERİ VE UYGULADIĞI EDEBLER






    Seyda hazretleri (k.s.) sağlam bir itikad bilgi sinden sonra fıkıh kaidelerinin (ilmihal bilgileri) iyice öğrenilmesini tavsiye eder, bundan sonra Nakşibendi adabının tam olarak uygulanmasını isterdi. Kendi uygulamalarında ve yaşantısında hiç bir zaman Sünnet-i Şerife ve Şeriat-ı Garra'ya aykırı en ufak bir hareketi görülmezdi. Bilhassa kadınlarla erkeklerin bir arada bulunarak çeşitli faaliyetlerde bulunmaları, sohbetleri gibi zamanımızda dikkat edilmeyen uygunsuz davranışlar üzerinde çok dururdu. Bağlılarından bunlara dair istismar edici şikayetlerin gelmesi onu çok üzerdi. Bu zamana kadar tarikatın saf olarak korunması şeriat ve tarikat adabına tam olarak riayetten dolayı olduğunu sık sık tekrarlardı. Nakşibendi tarikatının iman ve ümmet-i Muhammede mensubiyetten sonra üçüncü büyük nimet olduğunu birçok sohbetlerinde anlatmışlardı: 'Nakşibendi tarikati hakikî ve paha biçilmez bir tarikattir. Bundan istifade edip gayeye ulaşmak ancak tarikata uymayan şeylerden kaçinmak, tarikatin yolundan gitmek ve Allah (c.c.) 'a ulaşmaya hedef edinmekle mümkündür. Kurallarina uyulursa, görecegi istifadeyi hiçbir şeyde göremez. Bu, insani Allah'a götüren en kestirme ve emniyetli yoldur. Ancak hakiki Nakşibendi olabilmek için, insanin tarikat adabina, şartlarina ve talimatlarina göre hareket etmesi, dikkatli rabita yapmasi lazimdir. Bu öyle büyük bir tarikattir ki daha henüz girilmeden bile insanda degişiklikler olmaya başlar. Allah muhabbeti kalblere dolmaya başlar, dünyadan yüz çevrilir. Fakat tarikata girildikten sonra bu haller kuvvetlenmeye başlar. Dünya sevgisi kesilir, eski cimrilik, nefret, kin ve düşmanlik hallerinin kalmadigi, eski davranişların terkedildiği gözlenir. Arkadaş çevresinin degiştigini görür, huyu farklilaşir, halim olur, sabir ehli olur. Allah (c.c.) 'm bahsedildigi sohbetler her şeyden tatli olur, taât ve ibadet hoş gelir. Nakşibendi olduktan çok kisa bir süre sonra yüzünü Allah'a döndürür. Hatta bazilari samimi olarak şeyhinin elini tutup tevbe ettigi andan itibaren, adap ve talimat almadan Allah (c.c.) evliyalari arasina karişir. Nakşibendi Tarikatinda olanlar, mensub olmayanlara baktigi zaman onlarin helal-haram demeksizin önlerine ne gelirse, hoşlarina ne giderse, almakta ve yapmakta olduklarim görüp fikih ve tarikattan haberleri olmadigini görüyor. Fakat tarikata girince, bunlan farkediyor, dikkat etmeye başliyor. Rabbine karşi vermiş oldugu söze: 'Ya Rabbi, ben pişmanim, yaptigim bütün günahlardan nadimim. Keşke yapmasaydim, in-şaallah bir daha yapmayacagini 'ahdine sadik kalarak Allah (c.c.) Teala'nin dostlugunu gözetir. Allahu Teala'yla dostluk ise insani şeytanin şerrinden mutlak korur; zira tarikat-i aliyye'ye intisab eden kimse devamli zikirle meşgul oldugundan şeytan ona yaklaşamaz.' Şeyda hazretleri (k.s.) hakkinda en çok sarfedilen sözlerden birisi: 'Niçin sohbet yapmiyor? '.idi. Hemen her zaman duyulan bu itham tam olarak gerçekleri yansıtmıyordu. İrşadının başlangıcından beri çevresinde bulunanların şehadetine göre ilk yıllarda akşam ile yatsı namazları arasında mazaretleri dışında cemaate düzenli olarak sohbette bulunurdu. Bu durum ziyaretçilerin akın akın gelip, akşam namazından saatler sonrasına kadar süren tevbe ve tarikat telkinine kadar devam etmiştir. Şeyda hazretleri bundan sonra sohbet etmeye zaman bulamamıştır. Ancak özel durumlar veya seyahatlerde uygun anlarda nadiren sohbette bulunmuşlardır. Zaten kendiside daha Önceleri sohbetin zahiri sözlerinin değil manevi tasarruf gücünün Önemli olduğunu; esas gücün mürşid-i kamilin meclisteki cemaate tasarrufatıyla ortaya çıktığını söylemişti. Zahiri sözle tesir olsaydı vaiz ve hocaların kalabalık camilerdeki halka hitaplarının etkili olması gerektiğinden bahsederek şu şekilde buyurmuşlardı: 'Sohbet bir eğlencedir. Nasıl ki üç-dört yaşındaki çocukları lafla eğlendirirler, mükafatlandırırlar veya kandırırlar ise sohbette büyükleri cennetten bahsedip neşelendirmek, cehennemden bahsedip korkutmak içindir. Salikleri başlangiçta tarikata aliştirmak için sohbet yapilir. Esasta, hakiki Nakşibendi tarikatinda sohbet yoktu, sonralari bir rükün mesabesinde olan sohbete Sadati Nakşibendi çok fazla kiymet vermemişlerdir. Irşad sohbetle degil manevi tasarruf iledir, Şayet irşad sohbetle olsaydi, binlerce vaiz, hatip ve konuşmasi güzel kimselerin birer mürşid olup irşad makaminda oturmalari icab ederdi. Tam tersine, Gavsi Hizani gibi zatlarin çok az sohbetle çok geniş kitleleri irşad etmeleri irşadin zahiri sözle degil, batini olan manevî tasarrufla oldugunun işaretidir. Sohbet ise manevî tasarrufa zemin hazirlayan, talipte alma gücünü kuvvetlendiren bir araçtir. Zaten bu zamanın insanlarını sadatın himmeti ve manevî tasarrufu olmadan düzeltmek çok zordur. Çünkü fesad çoğalmış, her tarafı zorluk ve günahlar sarmıştır. İnsanın bunlara karşı direnme gücü olmadığı için Nakşibendiyye tasarrufu ve himmeti olmaksızın Allah'ın yolunu tutmak mümkün olmaz. Eskiden insana nefs ve şeytan düşman iken şimdi bütün alem insanın dinine ve imanına düşman olmuştur. Bunlarla ancak Nakşibendi silsilesinin himmeti ve manevi kuvveliyle mücadele edebilir. İsteklilerin Nakşibendî Tarikatı Pakistan'da, Hindistan'da, Yernen'de bile olsa hiç durmadan oralara koşup tarikata intisap etmeleri icab ederdi. Allah dostluğunu kazanmak isteyenleri bu tarikatın ne kadar faydalı olduğunu çok iyi bilirler. Nakşibendi Tarikatında ve diğer tarikatlarda tek gaye Allah'ın rızasını kazanmaktır. Peygamberin (s.a.v.) şeriatına tam ittiba ederek şu husus bilinmelidir; mak-sud tarikat değil Allah'ın zatı, Allah'ın dostluğudur. Allah'ın rızası kazanılınca insanda hiçbir noksanlık kalmaz, dünya ve ahiretin iyikleri ona verilir. Dünyadaki mükafatlardan daha önemlisi ahiret hayatındaki güzelliklerdir; ebedi olarak rahat, huzur, saattet ve nihayet Cemalullah'a kavuşmaktır.' Seyda hazretleri Nakşibendi tarikatinin başlangicinin Hz. Ebubekir Siddik (r.a.) hazretlerine dayandigini, onun da bu yolun adab ve talimatini Hz. Resulul-lah'tan talim ettigini söylemiş ve şöyle anlatmiştir: 'Bu öyle bir tariktir ki insanın amelinde riyanın eseri bile bulunmaz. Zira yapılan görevler kişinin kendisi ile Rabbi arasında kalır, hiç kimse sırrına vakıf olamaz, hatta Allahu Teala'nın meleklerinin bile, haberi olmaz. Sevap yazmakla görevli olan meleğin haberi olmadığı için yapılan amelleri hesap defterine geçiremezler. O Allah'ın ilminde ve emanetinde kalan gizli bir mal olduğu için varlık duygusuna yol açmaz, hayırları batıl etmez. Ancak kıyamette Alemlerin Rabbi açıkladığı zaman bilinir. Gavs hazretlerinin cahil, ilimden nasipsiz bir müridi vardı. Bir gün Gavs hazretlerine: 'Kurban, kalben zikir yaptığım zaman melekler yazmıyorlar. Fakat sesli zikir yapıp salavat getirdiğimde meleklerin yazı yazarken kalemlerinin sesini duyuyorum. Tekrar kalben zikire geçtiğimde sesleri duyamıyorum.' dedi. Bunu saflığından, bilmediğinden söylüyordu. Gavs hazretleri: 'Doğrudur, kalpten yaptığın gizli zikri Allahu Teala'nın melekleri yazmazlar. İnsanın ağzından çıkmayana kadar onlar yazmazlar, fakat yapılan zikirde melekler yazmadı diye kaybolmaz. Kıyamete kadar Allahu Teala'nın yanında emanette kalır.' buyurdular. Nakşibendi de esas insanın kalbidir. Yapılacak zikirse onun ıslahıdır, kalbin çalışması içindir. Çalışmaya başlayan kalb aynen saate benzer, sahibi başka işlerle meşgul olsa bile o saat gibi çalışmasına devam eder. Çalışmıyorsa da sahibine fayda temin etmez. Aynı zamanda kalbi çalışanın durumu, dükkanı dolu olup kazancı çok olana benzer ki çalışmaya başlıyan kalbi, her vakit devamlı olarak Allah'ın zikriyle meşgul eder. Bir saniye, bir dakika bile boş durup gafil olmaz. Halbuki boş olanın durumu da dükkanı boş olana benzer. Kalbi bir dakika zikrederse geri zamanı boş geçer, haliyle kendisine de bir dakikalık zikir yazılır. Radyo evi çalıştığı zarnan nasıl açılan her radyodan ses çıkarsa, çalışmadığı zaman akşama kadar radyoyu açık bıraksan ses gelmezse, vücudun radyoevi olan kalb Allah'ın zikrini yaptığında bütün vücutta onunla zikreder. Şayet kalb ölüyse tüm vücutta ölüdür. Bu tarikatta zikirlerin hepsi hafidir (gizlidir) , aleni (açıktan) hiçbir şey yoktur. Vird, Rabıta, Teveccüh, Hatme ve diğer zikirlerin hepsi gizlidir, insanın Rabbi ve kendisi arasındadır. Tarikatı Nakşibendide mürid tevbe alıp intisab edince Alemlerin Rabbi mürşidin ervahından bir tane halkeder. O devamlı müridle olur, kalbine tasarrufta bulunur. İsterse milyonlarca mürid bulunsun Allahu Teala o kadar ervah yaratır. Bu Alemlerin Rabbi için zor değildir. Allahu Teala dostları olan Sadat-ı Nakşibendi için binlerce, hatta onbinlerce ervah yaratır ve böylece tasarrufta bulunmalarına izin verir. Mürşid-i kamil Cenab-ı Hakkın izniyle ve yardımıyla ervahı vasıtasiyle müridin durumundan haberdar olur. Günah işlemeye yellenmez, namaz vakti uykudan uyanama-yınca şeytan musallat olunca Allahu Teala'nın bildir-mesiyle müridi görür, ikaz eder ve mani olur. Bugün Nakşibendi Tarikatin'dan başka tarikatlar özelliklerini kaybetmişlerdir. Gavs hazretler: 'Nakşibendi Tarikati Hz. Mehdi'ye kadar bozulmadan devam edecek ve Hz. Mehdi'ye intikal edecek (Hz, Mehdi Nakşibendi Halifesi ve Seyyid olacak) . Mez-heblerden Hanefi mezhebi, tarikatlardan da Nakşibendi tarikati kiyamete kadar devam edecek.' buyurmuşlardir. Buraya kadar sayılan sebeblerden dolayı ve günahlardan sakınıldığı, halkın menfaat gördüğü ve onunla Allah'ın yoluna girilip talibinin çok olması dolayısıyla Nakşibendi Tarikatına devamlı hücum edilmektedir. Bal arısı nasıl tatlıya konuyorsa, tabiatıyla bu tarikata da saldırı olacaktır. Fakat şu ana kadar eksilme olmadan sürmüştür ve sürecektir. Tarikatı Nakşibendiye hakkında Şeyda Hazretle-ri'nin zaman zaman belirtmiş olduğu görüşlerini aktardıktan sonra bu yolu talebedenlerden uyulması istenen edeblerden kısaca bahsetmek istiyoruz. Zira tarikatın anası edebdir, insan Allah-u Teala'ya ancak edeble erişir, erişemeyende edebi terkettiğinden erişemez, bilinen sözdür: 'Vusulsuzlük, usulsüzlüktendir (erişememek, kuralsızlıktandır.) ' denmiştir. Bundan dolayı tarikata giren bir talibin aşağıda sayılan adaba uygun hareket etmesi menfaati icabıdır: Tarikatten gaye kendi nefsini ıslah etmek ve ihla-sı kazanmak içni Muhabbetullahı tahsil etmektir. Bu işin temeli ise MUHABBET VE GAYRET'tir.

  • Fatih Öztütüncü
    Fatih Öztütüncü 17.05.2004 - 01:17

    SEYDA HAZRETLERİNİN İTİKAT İLE İLGİLİ GÖRÜŞLERİ


    Seyda hazretleri itikadın tam olarak yerleşmesi, muhafazası ve kâmil hale ulaşmasi üzerinde hassasiyetle dururdu. Özel veya genel sohbetlerinde iman nimetinin büyüklügü ve kiymetinin anlaşilmasini anlatarak şöyle buyururlardi: 'insan biraz düşünecek olsa, iman nimetinden daha büyük bir nimetin olmadigini hemen anlar. Zira iman, insanin ebedi cehennem azabindan kurtulmasina vesiledir. Iman öyle bir nimettir ki batidan doguya kadar bütün dünya malindan, hükümdarligindan, saltanatindan daha faydali ve makbul, paha biçilmez nadide bir incidir. Alemlerin Rabbi insana bu nimeti nasip ve ihsan ettiginden dolayi hassasiyetle muhafaza edilmeli, elden çikmamasi için azami gayret gösterilmelidir. Zira imanla şereflenmeyen kimse Allah korusun küfür üzerine son nefesini verir. Böyle kişiye ne peygamberin ne de evliyanin şefaati fayda verir. Öyle ise, insan akilsiz degilse imanina en ufak bir leke getirmemeli, onda herhangi bir noksanligin meydana gelmemesine dikkat etmeli, aşkla ve şevkle korumalidir. Salih amele devamla birlikte günahlardan ve Allah'in emirlerine karşi gelmekten kaçinmakla imanini takviye etmelidir. Zira insan imanini istikamet üzere kurnaya, kâmil hale getirmeye ancak taât ve ibadetle ulaşabilir. Allahu Teala da bize (Amele devam-edin, ta ki sizde hakikat meydana gelip itikadiniz kemale ersin) buyurmaktadir. Allah dostlari fenâfillah makamina itikatlarinin tam, imanlarinin kamil olmasi sebebiyle varmişlardir.' İmanın kıymetini bu şekilde anlattıktan sonra tehlikeleri hususunda uyarılarda bulunarak dikkat edilmesi gereken noktalar üzerinde dururdu: 'İnsan için her an tehlike mevcuttur. Bu tehlike alim de olsa, maneviyat ve makam sahibi de olsa, hatta Gavs, Kutbul arifin veya Abdallardan da olsa herkes için geçerlidir. Öyle ise insan hiçbir şeyine güven-memeli, ne sofiliğine, ne de şeyhliğine güvenmeli ve son nefesine kadar, acaba imanımı kurtarabilir miyim, onu tehlikeden koruyabilir miyim? diye endişe duymalıdır.' Seyda hazretleri iman nimetini, büyüklüğünü ve tehlikelerini böylece vurgulamış, tekrar tekrar bahsetmiş ve itikad konusunda bağımsız bir kitap olan Kita-bul Akaid'de itikatla ilgili görüşlerini bağlıları ve ümmeti Muhammed için teker teker sıralamıştır. Bu görüşlerin çoğu herkes tarafından bilinen klasik bilgiler olmakla birlikte azımsanmayacak Ölçüde orjinal düşünceler de ihtiva etmektedir. Mübareğin beyan buyurduğu sözlerini yorumsuz ve yalın olarak aktarıyoruz: Din akide üzerine kurulmuştur. Akide olmayinca imanda olmaz İnsanı cehennemden koruyacak tek şey, iman ve itikattır. Müslümanlık ismi almakla hiç kimse islam olmaz. Rabbül alemin insanın itikadına bakar. Rabbül alemin iman ve itikadı nasip etmekle insanları kafirlikten kurtarıp islam ve imanla şereflendirmiştir. Ameli salih ve Allah rızası, Allah'ın emirlerine olan itikatla sabitleşir. Allah'ın emirlerine muhalefet etmenin müsebbibi, iman ve itikadın kalplerde tam yer etmemesindendir. Ehlullah olan zatlar tam bir itikat üzeredirler. Kur'an'a ve Kur'an’ın içindeki emirlerin cümlesine itikat ederler. Fenafillaha ulaşan evliyalar, itikatlarinin tam olmasi sebebiyle, bu yüksek makamlara ulaşmişlar ve nihayet ermişlerdir. Rabbül alemin bizleri İslam olarak halk etmiş ve islami akideyi nasip etmiştir. O halde hareketlerimiz de bu Akideye göre olmalıdır. İnsan iman ve itikadı olmayan kimselerin sözlerine iltifat etmemeli, onların bozuk itikatları sebebiyle onlara uyup delalete düşmemelidir. Kelam ilmini öğrenmek caizdir. Günümüzde ise kelam ilmini öğrenmek farz-ı kifayedir.

  • Fatih Öztütüncü
    Fatih Öztütüncü 17.05.2004 - 01:14

    SEYDA HAZRETLERİNİN VEDA SOHBETİ





    Bismillahirrahmanirrahim
    Elhamdulillahi Rabbil alemin.Vessalatü vessela-nıü ala seyyidina Muhammedin ve ala alihi ve sahbihi ecmain.
    Allah (c.c.) bizlere üç büyük nimet bahsetmiştir....



    Bismillahirrahmanirrahim Elhamdulillahi Rabbil alemin.Vessalatü vessela-nıü ala seyyidina Muhammedin ve ala alihi ve sahbihi ecmain. Allah (c.c.) bizlere üç büyük nimet bahsetmiştir. Bu nimetlere çok şükür etmemiz lazimdir. Bu nimetlerden birincisi ve en önemlisi; Allah (c.c.) 'in bizi Müslüman olarak yaratmasidir. Bizim de bu nimete karşilik Allah (c.c.) 'a çok ibadet etmemiz lazim. Oruç tutmak, zekat vermek, sadaka vermek, namaz kilmak Allah (c.c.) 'in bize bahşettigi en büyük nimetlerdendir. Bu ibadetlere karşilik Allah (c.c.) müslümanlara cenneti ve içindeki nimetleri hazirlamiş ve ebedi olarak orada kalacaklardir. Ona göre ibadetleri artirmamiz lazim gelir.Allah-u Teala (c.c.) bize hidayet yolunu göstermekle büyük bir lütuf ve ihsanda bulunmuştur. Kafirler bu lütfü ilahi'ye icabet etmediklerinden ötürü onlara ebedi cehennem ateşi ve izdirabmi hazirlamiştir. İnsan bir düşünecek olursa, parmağını tuttuğu bir mum ateşine bile parmağını tutamazken nasıl olurda ebedi ateş olan cehennemlik amelleri işler, günahlardan sakınmaz ve ibadet yapmaz? Bütün bunları düşünerek ibadetlerimizi artırmamız lazım. Allah (c.c.) tüm dünyanın servetini bize vermiş olsaydı ve bu serveti Allah (c.c.) yolunda tasadduk etseydik yine de müslüman olmanın şükrünü eda edemezdik. Allah (c.c.) 'm bize bahşettigi ikinci büyük nimet; bizleri en son ve en büyük pegamber Hz. Muhammed (s.a.v.) ümmeti olarak yaratmasidir. Nasil ki, Hz. Muhammed (s.a.v.) paygamberlerin en efdali ve en üstünü ise, Hz. Muhammed (s.a.v.) 'in ümmeti de ümmetlerin en üstünüdür. Hz. Musa (a.s.) Levh-i Mahfuz'a baktığı zaman, orada Hz. Muhammed (s.a.v.) 'in öyle hasletlerini, bü-yüklüğimü, faziletini görmüş ki, 'Ya Rabbii Keşke beni de Hz. Muhammed (s.a.v.) 'in ümmeti olarak ya-ratsaydın, başka bir şey istemezdim' buyurmuştur. Biz böyle bir peygamberin ümmetiyiz. Buna layık olmaya çalışalım. Hz. Peygamber (s.a.v.) buyurdu: 'Benim ümmetimin evliyaları, Beni İsrail peygamberleri gibidir. (Bu,büyüklük bakımından değil, hidayet bakımındandır.) ' Eskiden gönderilen peygamberlerin bir kısmı yalnız kendisini irşad etmiş, bir kısmı yalnız kendi ailesini, bir kışımı kendi içinde bulunduğu kabilesini, bir kısım da yalnız bulunduğu köyü irşad edebilmiştir. Hz. Peygamber (s.a.v.) 'in ümmetinin evliyaları, mür-şid-i kamilleri ise daha fazla irşadda bulunarak daha çok kişinin hidayete ermelerine vesile olmuşlardır. Allah (c.c.) 'ın bize sunduğu üçüncü büyük nimet, Allah (c.c.) 'ın Hz. Muhammed (s.a.v.) 'in ümmetini son ümmet olarak, bizleri de ümmetin en son kısımlarında yaratmasıdır. Diğer ümmetler binlerce ytl toprak altında (kabirde) yattıkları ve günahkar olanların kabir azabı çektikleri halde, bu son ümmet az bir süre toprak altında yatacaktır. Ve (günahkar için de) azapları da çok kısa bir zaman sürecektir.Cenab-ı Hakk'ın bizlere farz kıldığı namazda huşu ve takvaya da çok dikkat etmeliyiz.Namaz peygamber (s.a.v.) 'e miraçta farz kılınmıştır. İlk önce elli rekat olarak farz kılınmıştır. Bu emirle Rabb'in huzu-randan dönen Hz. Peygamber (s.a.v.) altıncı kat semada Hz. Musa (a.s.) 'm ruhaniyeti ile karşılaşır. Hz. Musa (a.s.) , Resullah Efendimiz'e (s.a.v.) elli vakit namazın çok olduğunu, bunun ahir zaman ümmetine ağır geleceğini, Allah (c.c.) 'tan namaz vakitlerini azaltması için niyazda bulunmasını söyler. Resulullah (s.a.v.) da tekrar Allah-u Teala'nın (c.c.) huzuruna varıp, elli vakit namazın ağır gelebileceğini, vakitleri biraz azaltması için Alah-u Teala'nın (c.c.) huzuruna varıp, elli vakit namazın ağır gelebileceğini, vakitleri biraz azaltması için Allah-u Teala'ya (c.c.) niyazda bulunur. Allah-u Teala (c.c.) da namazları on vakit azaltarak kırk vakte indirir. Resullulah Efendimiz (s.a.v.) geri dönerken tekrar Hz. Musa (a.s.) ile karşılaşır. Hz. Musa (a.s.) yine bu kadar vakit namazın çok olacağını söyler ve biraz daha azaltılması için tekrar Allah-u Teala (c.c.) 'nın huzuruna gitmesini söyler. Bu gidip gelmeler birkaç kez daha tekrarlanır ve namaz vakitleri sonunda beş vakte indirilir. İşte böylece Muham-med aleyhisselam ümmetine her gün beş vakit namaz farz kılınır. Peygamber Efendimiz (s.a.v.) , Musa aleyhisse-lam'ın bizzat kendisi ile değil ruhaniyeti ile görüşmüştür. Tabii ki Allah (c.c.) 'ın dostları ölmez, yalnızca nakil olur yer değiştirir. Onların himmeti, yardımı her zaman vardır. Hz. Musa (a.s.) , Hz. Muhammed (s.a.v.) 'in ve O'nun ümmetinin fazilet ve büyüklüğünü, Allah (c.c.) katındaki değerini Levh-i mahfuz'da gördükten sonra şöyle buyurur: 'Ya Rabbi! Hz. Muhammed (s.a.v.) 'in ümmeti olamadım. Bari ümmetini görenlerden olsaydım' diye arzu ediyor. O sırada İmam-ı Gazali (rh.a) 'nin ruhaniyeti oraya geliyor ve Hz. Musa (a.s.) ile görüşüyor. Hz. Musa (a.s.) : -Sen kimsin? diye sorunca, îmam-ı Gazali: - Muhammed Oğlu, Muhammed Oğlu, Hamid Oğlu İmam-ı Gazali'yim diye cevap verir. Bu cevap üzerine Hz. Musa (a.s.) -Künyeni neden bu kadar uzun söyledin, yalnızca İmanı-ı Gazali deseydin yetmez miydi? diye sorar. İmam-ı Gazali (rh.a) de cevap olarak -Allah (c.c.) Hazretleri, ile konuşmaya gittigin zaman sana 'sag elindeki nedir? ' diye sordugunda, sen onu tanitirken 'O benim asamdir. Ona dayanirim ve onunla davarlarima yaprak silkerim ve onda benim başka hacetlerim de vardir' diye uzun uzun anlattin, kisaca cevap verseydin yeterli olmaz miydi? ' şeklinde sorusuna soruyla cevap verir. Hz. Musa (a.s.) da cevap olarak: -Ben Allah-u Teala (c.c.) ile biraz daha fazla konuşabilmek için uzun uzun açikladim, der. Imam-i Gazali (rh.a) de cevap olarak: -Sen Allah (c.c.) 'in büyük peygamberlerindensin. Kelimetullah'sın. Kitab verilenlerdensin. Onun için seninle daha fazla konuşabilme şerefine nail olmak için uzun açıklamada bulundum, der. İşte Hz. Musa (a.s.) ile bu derece yakın olabilen İmam-ı Gazali (Rh.A.) zamanının en büyük alimi idi. Ama tasavvufu sevmeyen tasavvuf münkiri idi. İmam-ı Gazali (rh. A.) nin kardeşi ise tasavvuf ehli veli bir zat idi. İmam-ı Gazali (rh.a) 'ye ilminden dolayı, her müşkülü olan fetva almaya geldiği halde, kardeşi arkasında namaz bile kılmıyordu. İmam-ı Gazali (rh.a) arkasında namaz kılmadığı için kardeşini annesine şikayet etti. Annesi kardeşini camiye cemaate gitmesi için ısrar etti. Gayesi İmam-ı Gazali (rh.a) nin gönlünü almaktı. Gazali'nin kardeşi annesine; -Anne, onun arkasında benim namazım olmaz, dedi. Bunun üzerine annesi fazla ısrar etti: 'Bak oğlum, o senin büyüğün, sen cahilsin, ağabeyin alim kişidir, herkes ona geliyor, müşkülünü halledip gidiyor, herkesin namazı kabul oluyor da seninki neden kabul olmasın? Mutlaka gidip arkasında namaz kılacaksın' diye çok ısrar edince İmam-ı Gazali'nin kardeşi camiye gidiyor. O gün İmamı Gazali (rh.a) 'ye namazdan önce bir kişi geliyor ve hayız (kadınlık hali) hakkında bir soru soruyor, İmam-ı Gazali (rh.a) de 'Namazdan sonra gel, cevabını vereyim' diyor. Namaza başlayinca Imam-i Gazali sürekli hayiz (kadinlik hali) ile ilgili soruyu düşünüyor ve namazin tamamini cevap hazirlamakla geçiriyor, bu arada imam-i Gazali'nin kardeşi sürekli tekbir aliyor, sonunda namazi bozuyor ve yeniden kiliyor. İmam-ı Gazali, kardeşinin ikide bir tekbir almasına ve namazı bozup, tekrar kılmasına çok üzülüyor ve annesine şikayette bulunuyor. Annesi, 'Oğlum, neden ağabeyinin namazına müdahale ettin, cemaatın içinde mahcup duruma düşürecek hareket yaptın, hani bana söz vermiştin, Namazı kılıp gelecektin? deyince, İmam-ı Gazali'nin kardeşi annesine; -Anne, bir insan göbeğine kadar kana bulanırsa onun arkasında kılman namaz kabul olur mu? diye soruyor ve 'bu soruyu abime de sor' diyor. Annesi, İmam-ı Gazali'ye bu soruyu aynen aktarıyor. İmam-ı Gazali (rh.a) namazdaki durumunu hatırlıyor, namazı hayızla uğraşmaktan tam olarak kıldıramadığını ve kardeşinin de keşif sahibi olduğu için haline vakıf olduğunu anlıyor. Gerçekleri görüyor ve daha önce inkar ettiği tasavvuf ve tarikat yoluna giriyor. Gerçekleri gördüğü ve alim de olduğu için çalışarak kısa zamanda Gavs oluyor. Bu nimete layık olmak için çok çalışalım, Hz. Muhammed (s.a.v.) 'e hakiki ümmet olmaya gayret edelim. Padişah ne kadar büyük olursa, hizmetçisi de o kadar büyüktür. Hasan-i Basri Hazretleri çarşiya çikip, bir dükkana ugramiş. Bir adamin çarşida elini kolunu sallaya sallaya, gururlu ve kibirli bir şekilde gezdigini görür. Hasan-i Basri (rh.a) 'Bu kim ki gururla^ ellerini kollarini sallaya sallaya yürüyor? ' diye sorar. Orada bulunanlar. '-Bu şahis padişahin hizmetçisidir, onun için böyle yürüyor' derler. Bunun üzerine Hasan-i Basri (Rh.a.) : '-Ben de Sultanlar Sultanı Allah (c.c.) 'ın kuluyum. Ben neden bu adamdan daha iyi yürümeyeyim? ' der ve çarşının içinde ellerim kollarını sallaya sallaya bir süre gezinir. Bizim de üzerimize düşen, Sultanlar Sultani'na çok ibadet edip, çok çalişmamizdir. Zaten Allah-u Te-ala (c.c.) 'Insanlari ve cinleri bana ibadet etsinler diye yarattim' buyuruyor. O'na layik olmaya gayret edelim. Bizlere bildirmiş oldugu hayirlari yapmaya çalişalim. Zaten Allah-u Teala (c.c.) da şöyle buyuruyor: 'Azaba duçar olmadan önce (tövbe edip) Rabbiniz'e dönün ve O'na teslim olun. Sonra yardim olunmazsiniz. Ansizin haberiniz olmadan azap size gelmeden evvel Rabbiniz'den size indirilenin en güzeline (nehyedildiklerinizi birakip emrolunduklariniza) tabi olun.' Dünyada yapılan günahların hesabı, azabı ve cezası ahirettedir. Ölmeden önce iyi amelde bulunmaya acele edin. Bir insan yalnızken, tek başına, günah işleme fırsatı olduğu halde Allah (c.c.) 'tan korkarak o günahı işlemezse, Allah (c.c.) ona çok büyük ecir ve sevap veriyor. O davranış (günahtan kaçış) mümin için en hayırlı iştir. Bu durum imanın kemale erdiğinin işaretidir. Kalabalıktan çekinerek günah işlemeyen kimseye sevap yoktur, ama yalnızken ve elinden geldiği halde, yapabilecek durumdayken gühahı işlemeyene çok sevap vardır. Bütün insanlar, herkesin birbirinden kaçacağı o günde, hesapları görüldükten sonra bir kısmı cennete bir kısmı cehenneme gitmek üzere ayrılırlar. Herkes gideceği yere gitmeden önce; anne, baba, oğul, kız hepsi birbirlerine sarılıp vedalaşırlar. Bu vedalaşma. beşyüz yıl sürer. Vedalaşma bitince melekler gelir ve 'Vedalaşma bitmiştir, artık yeter, ayrılın' diyecekler. Sonra herkes hak ettiği yere gönderilecektir. Cehenneme gidenlere Allah (c.c.) : '-Ey ademoğulları! Şeytana itaat etmeyin, o sizin apaçık düşmanınızdır. Bana itaat edin, doğru yol budur, diye size bildirmedim mi? ' diyecektir. Allah (c.c.) yine: '-Bugün onların ağızlarım mühürleyeceğiz. Elleri bize konuşacak ve ayaklan da neler isledilerse ona şahitlik edeceklerdir.' diye buyurur. İnsanların omuzlarında iki melek vardır. İşlenen bir günahı tövbe edebilir diye sağdaki melek, soldaki günah yazan meleğe yirmidört saat yazdırmıyor. Bu süre içerisinde tövbe etmezse bir günah yazılıyor. Sevap meleği ise, her sevap ve iyilik için on ile yediyüz katı kadar sevap yazıyor. Hiç beklemeden, hemen yazıyor. Bundan büyük nimet var mı? Allah (c.c.) kulunu bağışlamak, affetmek için adeta ufak bir bahane arıyor. Madem Allah (c.c.) bahane arıyor, biz de gayret edelim. Dünya ile mağrur olmayalım, ona aklanmayalım. Sofiler ayakta çok beklediler, onun için sohbetime burada son veriyorum. Allah (c.c.) hepinizden razı olsun. İnşallah nasip olursa cumaya kadar evimize dönmek niyetindeyiz. Allah (c.c.) hepimizi affetsin, inşallah.

  • Fatih Öztütüncü
    Fatih Öztütüncü 17.05.2004 - 01:13

    AİLESİ VE YAŞADIGI YERLER

    Bağlıları arasında Seyda hazretleri namıyla bilinen Eşşeyh Esseyyid Muhammed Raşid Erol (k.s.) hazretleri 23.3.1930 tarihinde Siirt'in Baykan ilçesine bağlı Siyanüs köyünde dünyayı şereflendirmişlerdir. Babası Gavsi Bilvanisi Seyyid Abdulhakim Hüseyni (k.s.) hazretleri olup Nakşibendi büyüklerindendir. Dedeleri Seyyid Muhammed Şeyh Muhammed Diya-uddin (k.s.) hazretlerinin halifelerindendir. Baba ve dedeleri ilim ve tarikat ehli olan Şeyda hazretleri Evladı Resul olup Bilvanis seyyidlerindendir. Hz. Hüseyin (r.a.) soyundan geldiği için de 'El-Hüseyni' denilmektedir. Seyyidlik şeceresi şu şekildedir:





    1 -Seyyid Muhammed Raşid d-Hüseyni
    2 -Seyyid Abdülhakim el-Hüseyni
    3 -Seyyid Muhammed
    4 - Seyyid Ma ruf
    5 -Seyyid Tahir
    6 -Şeyh Seyyid Kal
    7 - Seyyid Hace Ebu Tâhir
    8 -Seyyid Said Ebu l-Hayr
    9 -Seyyid Ali
    10- Seyyid Halil
    11- Seyyid Hasan
    12 -Seyyid Mahmud
    13-Seyyid Ali
    14- Seyyid Taceddin
    15-Seyyid Kasım
    16-Seyyid İdris
    17- Seyyid Ca'fer
    18-Seyyid Kasım
    19-Seyyid Kemaleddin
    20-Seyyid Ebu Firas
    21-Seyyid Fellâh
    22 - Seyyid Muhammed
    23- Seyyid Taceddin
    24-Seyyid Ebu Firas
    25-Seyyid Maceddin
    26-Seyyid Muhammed el-Mağfur Ebu Firas
    2 7- Seyyid Şerafeddin
    28-Seyyid imam Ali
    29-Seyyid İmam Hüseyni (r.a.)
    Dedesi Seyyid Muhammed (k.s.) medreselerde yetişmiş çok büyük bir alimdi. Hüsn-ü hat sanatinda çok mahirdi. Hazret'e intisab etmiş, Nakşibendi halifesi olarak icazet ve hilafet almişti. Fakat kendisi şeyhine 'Sizin sagliginizda kendi halifeligimi açikliya-mam, sizden sonraya kalirsam, açiklanmasini birisine vasiyyet edersiniz. Aksi takdirde sizin yaşadiginiz devirde ben mürşidim ben şeyhim diyemem, lütfen beni gizleyiniz' diye rica etmişti. Şeyhinden önce vefat ettigi içinde halifeligi açiktan ilan edilmeyip gizli kalmiştir. Babası olan Gavs hazretlerini Seyyid Muham-med'in vefatı üzerine Seyyid Maruf (k.s.) (Şeyda hazretlerinin dedesinin babası) büyütmüştür. Gavs hazretleri Siyanüs seyyidlerinden olan Fatime Validemizle evlenmişler, bu izdivaçtan Seyyid Muhammed (k.s.) , Seyyid Muhammed Raşid (k.s.) ve Seyyid Zeynel Abidin isimlerinde üç oğlu ile Halime ve Hatice isminde iki kızı olmuştur. Zeynel Abidin küçük yaşta vefat etmiştir. İlk zevcesinin teşvikiyle evlendiği Ta-runi köyünden Seyyide olan ikinci hanımı Sıdıka Va-lidemizdende Şeyda hazretlerinin diğer kardeşleri, Seyyid Abdülbaki (k.s.) , Seyyid Ahmed, Seyyid Ab-dülhalim, Seyyid Muhyiddin ve Seyyid Enver ile Aynulhayat, Refiate, Raikate, Naciye adlı kızkardeşleri olmuştur. Şeyda hazretleri 2 yaşlarında iken Seyyid Maruf vefat edince Gavs hazretleri evini Siyanüs köyünden Taruni köyüne taşıdı. Burada 13 sene kaldılar. Daha sonra mürşidi Ahmedi Haznevi'nin (k.s.) izniyle Bilvanis köyüne hicret ettiler. Şah-ı Hazne Şeyda Hazretlerini 9 yaşındayken görür. Yüzü aydınlanır. İleride çok sofileri olacağını belirtir ve Allah'a şükrederek 'Biz onun cemaatında bulunamazsak da, o çok kalabalık cemaatın çobanını görmek te büyük bir nimettir' derler. Şeyda hazretleri (k.s.) bu köyde yine Seyyide olan Sekine Validemizle evlenmişlerdir. Bu evlilikten Seyyid Fevzeddin, Seyyid Abdülgani, Seyyid Taceddin, Seyyid Mazhar, Seyyid Abdurrakib isimli oğullan ile Haşine, Muhsine, Hasibe, Rukiye, Münevver, Mukaddes, Mümine ve Hediye isimli kızları dünyaya gelmiştir. Gavs hazretleri Bilvanis köyünde 6 sene kaldıktan sonra Şeyda hazretleriyle birlikte Bitlis'in Kasrik köyüne taşındılar. Burada 11 sene kaldıktan sonra Siirt'in Kozluk kazasının Gadir köyüne hicret ettiler. 9 sene (Burada iken vatan görevini önce acemi birliği olan Manisa'da, sonra Diyarbakır'da tamamladı) kaldıkları Gadir'den hayatının sonuna kadar ikamet edecekleri Adıyaman ilinin Kâhta kazasının Menzil köyüne yerleştiler. Babası Gavs hazretleri l Haziran 1972 yılında vefat edince başhyan ir-şad görevi 21 sene 4 ay 19 gün devam etmişti. Şeyda Hazretleri babasının vefatında buyurdular: 'Allah (cc) Resulüne 'Biz seni alemlere rahmet olarak göndermekten başka birşey için göndermedik. Allah Rasûlünün ölümü dünyanın üzerine musibet halinde çöktü. Benim babam da Allah Rasûlünün varislerin-dendir. Ben onun Allah yolunda insanları irşad ve ilimle uğraştığına şahidim. Biz onu Allah yolunda olduğu için seviyorduk. Babam vefat etti. Nakl-i mekan etti. Allah Hayy'dır ve mekândan münezzehtir. Öyleyse aşka, Allah'a... herşey fanidir.' 1968 yılında halifelik icazetini alan 1972 yılında irşad görevine başlayan Şeyda hazretlerinin (k.s.) yurtiçinden ve yurdışmdan aşırı ziyaretçisinin gelmesi 18.7.1983 tarihinde Çanakkale'nin Gökçeada ilçesinde mecburi ikametine yolaçmıştır. Önce Adıyaman'a, sonra Adana'ya oradanda Gökçeada'ya götürülen Şeyda hazretleri çektiği sıkıntı ve adanın havasının, sıhhatini etkilemesi sonucu 30.1.1985 tarihinde Ankara'ya nakledilmiştir. Burada da 16 ay gözetim altında tutulduktan sonra Merkezi idarenin müsadesiyle tekrar Menzil'e dönmüştür. Tekrar tebliğ ve irşad hizmetinedevam ederken 1991 yılının Ramazan Bayramı bayramlaşması sırasında içersine zehirli böcek ilacı çekilmiş şırıngayla suikast yapılmış, eline isabet eden zehir etkisini göstermiş, acil müdahaleyle hastaneye yatırılan Şeyda hazretleri (k.s.) hayati tehlikeyi atlatmış, fakat elinin üstündeki ve içindeki yaralar sebebiyle uzun süre ızdırap çekmiştir. Şeker, damar sertligi, tansiyon ve romatizma hastaliklari nedeniyle uzun yillar tedavi gören Şeyda hazretlerinin ölümünden bir yil önce ayagi kirilmiş çektigi izdiraplarina bir yenisi eklenmiş, fakat irşad faaliyetleri kesintisiz devam etmiştir. Romatizma sebebiyle her yaz gittiği Afyondaki kaplıcalardan Ankara'ya dönüşünden bir kaç gün sonra 22.10,1993 Cuma günü cuma namazından önce 63 yaşında Rahmet-i Rahmana kavuşmuştur. Vefat haberini alan onbinlerce bağlısının katılımıyla ertesi gün Menzilde babasının yanı başında toprağa verilmiştir.