Kültür Sanat Edebiyat Şiir

ahmet turan alkan sizce ne demek, ahmet turan alkan size neyi çağrıştırıyor?

ahmet turan alkan terimi Tarhan Tekelioglu tarafından 27.05.2003 tarihinde eklendi

  • Şeyma Türk
    Şeyma Türk 19.07.2009 - 14:22

    Hayırlı günler Ahmet Hocam.Yazılarınızı büyük bir zevkle 6 yıldır takip ediyorum.En çokta hoşuma giden alaycı üslubunuz.Okurken hem çok eğleniyorum hem de ince mesajlar alıyorum.
    'Kültür Bakanını Kınıyorum'adlı yazınızı okuduğumda 'Ya bu kadar olur,hocam aklımdan geçeni,tepkimi buraya yazmış dedim.Zaten televizyonda haberi dinleyince dehşete düştüm.Bu nasıl bir eleştiridir? dedim kendi kendime.Bakanın kullandığı üslup çok yanlıştı ve hiç yakıştıramadım.İnsanlar bir şeyleri anlatmak isterken seçtikleri yöntemler yanlış olabilir.Ama bu o insanları bu kadar yaftalamayı da gerektirmez! Bu ülke yaftalamalardan çok zarar gördü.Hala böyle şeyler devam ediyorsa,heleki bunu Bir ülkenin kültür bakanı söylüyorsa.Demek ki bu konularda hala bir arpa boyu kadar ilerleyememişiz.Çok yazık.Size gönülden katılıyorum Ahmet Hocam.Yazılarınız içinde teşekkür ediyorum.selametle.Allah'ın bereketi üzerinize olsun.

  • Mustafa Yıldırım
    Mustafa Yıldırım 26.03.2009 - 17:11

    Zeka ile komedinin imtizacından neş'et eden barika-yı hakikat.

  • Nihade Sıfır
    Nihade Sıfır 20.07.2007 - 10:02

    kah çekirgelerine ders veren, kah uzaylı dostları ile mektuplaşan acayibül garibül zatı şahane bir ehli kalem...

  • Haydar Sevimsiz
    Haydar Sevimsiz 30.04.2007 - 12:48

    Ordu yöneticilerinin kendilerinden başka neredeyse herkesi laiklik ve cumhuriyet düşmanı sayan nobran tavırları izzetinefsimi incitiyor; bizleri devletin temel değerlerine muhabbet ve sadakat gösterisinde bulunmaya itmesi gururumu rencide ediyor. Rütbesi ne olursa olsun, herhangi bir üniformalı bürokratın, kendini daha işin başında benden daha yurtsever saymasını kabul etmiyorum. O yüzden bu müdahaleyi fikri hürriyetime, siyaset felsefeme, dünya görüşüme karşı yöneltilmiş bir nobranlık sayıyor ve protesto ediyorum.

    Ne yazık ki Türkiye, kendini lüzumundan fazla akıllı zannedenler yüzünden tehlikeli bir viraja sokuldu; ülkenin neredeyse yarısından fazlasını düşman, câhil ve zararlı sayan bir kavrayış yüzünden aslında kolayca kaynayabilecek toplumsal fay kırıkları, bile bile derinleştiriliyor; sessiz çoğunluğun rövanşizm hisleri tahrik ediliyor.

    Bir rejim askerî bildirilerle değil, ancak toplumun samimi katılım ve desteği ile ayakta durur. Ordu, şu günlerde yaşanan siyasi tartışmaların tarafı haline gelmemeli ve siyasi polemik nesnesi olmamalıydı; bu, büyük bir talihsizliktir fakat iki adım ötesi bile hesab edilmemiş fevrî bir çıkış olarak tarihe geçecektir


    30,04,007

  • Kübra Bilgin
    Kübra Bilgin 29.11.2006 - 13:33

    'Bu ülke'yle ilgili çok ilginç tesbitleri bulunan,okurlarına farklı alemlerin kapılarını aralayan,has edebiyatı her daim yazıları arasında bulabileceğiniz,kullandığı o kendine has üslubuyla,kelimeleriyle insana benim yazarım dedirten ve tabi ki 'Altıncı Şehir'i tanıtan ve sevdiren,mizahi üslubuyla yüzünüzde tebessümler oluşturan tiryakisi olduğum,neredeyse külliyatını okuduğum harika bir yazar.

  • Murat Çorlu
    Murat Çorlu 16.06.2006 - 21:36

    http://www.ahmetturanalkan.com sitesinden hemen hemen tüm yazılarına ulaşılabiliyor, içlerinde arama yapılabiliyor ve yazılar word dokümanı olarak kaydedilebiliyor. Ahmet Turan Hoca'ya doyamayanlar için paylaşmak istedim...

  • Esma Kanbay
    Esma Kanbay 20.05.2006 - 13:08

    benim hep olmayı istediğim kültürümüze ait terimleri çok veciz şekilde harmanlayıp yazılarına aktaran bir ideal yazar, gelecek nesillere göğsümüz kabararak örnek gösterebikeceğimiz bir şahsiyet

  • Merve Koçak
    Merve Koçak 24.01.2006 - 20:47

    Allah yazma gücü versin ömür boyu ve ömrü uzun olsun..

  • İlkay Zengin
    İlkay Zengin 16.12.2005 - 12:32

    sivas. sınıfta bir sıranın üstünde görüpte merakımı celbeden, kırmızı kapaklı 'kalem işleri'.estetik anlayışına meftun oldugum, bikaç yazardan bir yazar.bir de kirazlı mescid...

  • Nasih Selim Arzuman
    Nasih Selim Arzuman 03.12.2005 - 17:48

    abone olduğum gazetenin her gün okuduğum köşe yazarı

  • Vural Cankurt
    Vural Cankurt 15.11.2005 - 19:36

    iyi bir yazar insanı etkileyebilen iyi bir görüş sunan açıkça kendini okutabilen bir köşe yazarı

  • Muzeyyen
    Muzeyyen 07.10.2005 - 14:32

    bence süper bir adam.hergün güne onun yazılaryla başlıyorum.ben ne kadar küçük olsamda herkese yönelik yazılarıyla bu insanı takdir ediyorum.ve hayatında başarılar diliyorum.koş ahmet turan alkan koş kim tutar seni

  • Tarık Öztürk
    Tarık Öztürk 27.08.2005 - 13:37

    ahmet turan alkan, sosyal, siyasî, edebî konuları bilimsel bir yaklaşımla ele alan ama kuru bir dilden uzak, insana okuma zevki veren ve insanda bir nevi bağımlılık yapan üsluba sahip, köşe yazarından öte bir şahsiyet.
    çok severek, bir çok kez okuduğum iki yazısının linkini aşağı yazıyorum:
    http://www.zaman.com.tr/? hn=8556&bl=turkuaz
    ve
    http://www.aksiyon.com.tr/detay.php? id=2828

  • Tarik Girit
    Tarik Girit 24.08.2005 - 17:11

    Piyasada dolaşan sözde aydınları görünce baştacı edilecek ender aydınlarımızdan Sivas'a selam

  • Ersen Ibıs
    Ersen Ibıs 30.06.2005 - 15:40

    Ahmet Turan Alkan ne demek mi? Çok gaddar bir adam demek. O yaşlı bir insanı ekmeğinden etmekten çekinmeyecek kadar para canlısıdır. Elinden gelse o biçarenin kanına ekmek doğrayacaktı. Tabii o biçareden kimi kastettiğimi anlayan anlar. Şu kadarını söyleyelim: Kapalı kapılar ardında bin dürlü dalavere ile Zaman kazatasının 'ek' tesmiye olunan bir kısmındaki üstadı işinden (ekmeğinden) etmiş ve alay-ı vala ile onun yerine kurulmuştur.

    İmdi bu adam benim gözümde bir hiçtir. Ta ki mağdurundan özür dileye ve gasp ettiği yeri ona iade ede. Kari-i güzinim deyip aldattığı 'okurlar'ından da tabii...

  • Habibe Yildiz
    Habibe Yildiz 22.06.2005 - 17:24

    r harflerini söyleyememesi ona hoş bir tarz veriyor. fikirleri ile her zaman yön verici olmuş bir köşe yazarı. ateş tecrübeleri, üç noktanın söylediği gibi kitapları düşünen herkesin baş ucunda olmalı

  • Boran
    Boran 09.05.2005 - 23:38

    Ahmet Turan Alkan ın uslubuna hayran olanların son adresı Cemıl Merıc tır

  • Ahmet Esen
    Ahmet Esen 17.04.2005 - 15:02

    mükemmel, kendine göre farklı bir üslubu olan, son dönemde Türkçe'nin en iyi temsilcisi...Altıncı Şehir kitabı da harika...

  • Seu Kuyt
    Seu Kuyt 04.04.2005 - 15:47

    Üç noktanın Söylediği...Okunmasını tavsiye ederim.. O kadar tatlı bir üslubu var ki; tadından yenmeyecek, çerez niyetine götürülecek kitaplardan bir tanesi

  • Seu Kuyt
    Seu Kuyt 10.01.2005 - 12:34

    Kıssadan hikmete yollar gider
    Sayı: 526 | Ahmet Turan Alkan - a.alkan@aksiyon.com.tr

    Divâneliği ile mâruf Behlül, bir gün Harun Reşid’in sarayına geldi. Hârun’u tahtında göremeyince yerine geçip halife gibi oturdu. Derken saray görevlileri durumu fark edince, “Bre edepsiz deli.” diye birkaç tokat atıp yerinden alaşağı ettiler.


    Patırtı üzerine hadise yerine gelen Halife, Behlül’ü iki gözü iki çeşme ağlarken bulunca görevlilere “Nedir, ne oluyor burada? ” diye sual etti; onlar da, “Ey mü’minlerin emiri bu divâneyi sizin yerinize geçip oturmuş halde bulduk. Edebini takınması için bir iki tane vurduk, ondan ötürü ağlayıp durur.” cevabını verince Behlül atıldı,

    -Hayır ey halife, ben yediğim tokatlara ağlamıyorum; senin halin için ciğerimi dağlayıp ağlıyorum ki ben ömrümde bir defa bu makâma birkaç dakikalığına oturduğum için bunca dayak yedim. Sen ise her gün burada oturmaktasın ve kimbilir ne kadar dayak yemen gerekecektir!

    ***

    Ömrünü makam sevdâsı ile tüketenlere kıssadan hisse!

    *

    Nasreddin Hoca bir gün çift sürmekteydi; derken boyunduruğun kayışı kopuverdi ve işi yarıda kaldı. Hoca hemen boynundaki tülbendi çıkarıp boyunduruğun yerine sarıp sarmaladı ve öküzlere “ho” deyip sabana yüklendi. Bir miktar toprağı sürmeye kalmadı, ince tülbent cayır cayır sökülüp koptu. Hoca hiç aldırış etmeden yırtık tülbendi eline aldı,

    -Sen de gördün işte dedi, “kayış meğer neler çekermiş”

    ***

    Fukaranın hâlinden bîhaberlere kıssadan hisse!

    *

    Karamanoğlu bir gece şehrin zariflerini, eşrafını, ahbâbını sarayına davet edip çalgılı, mezeli, şaraplı, rakslı bir sohbet meclisi kurmuştu. Meclisin geç saatlerinde içkinin de tesiriyle meclistekilere ihsanlar dağıtıp gönüllerini hoş etmeğe kalkıştı ve bir has köyünü birbiri ardınca onsekiz kişiye, sonuncu olarak da Şair Nizâmi Çelebi’ye armağan etti.

    Sabah olunca Nîzâmi Çelebi kapıya dayandı, “Sultanım, emrediniz de dün gece bana ihsan ettiğiniz köyün beratı yazılıp mülknâmesi verilsin! ” deyince Karamanoğlu huzursuz olup pişmanlığa düştü, “Hay Çelebi” dedi, “dün gece sarhoş haliyle dilime ne gelirse söylemiş bir herzedir yemişim.” diye verdiği sözden caymaya kalkıştı. Nizâmi Çelebi,

    -Hâşâ Sultanım dedi, “dün gece her ne dedinse lutf u ihsânın icâbı dedin; lâkin herzeyi şimdi yedin! ”

    ***

    Diliyle başı belâdaki herkese kıssadan hisse!

    *

    Haccâc-ı zâlim, etrafta şen tabiatı, temiz gönlü ve saf haliyle tanınan Kümeyl Bin Ziyad’ı kendisine alenen hakaret suçuyla yakalatarak, bir hayli eziyetten sonra huzuruna getirtti,

    -Sen dedi, filancanın bağında, falan ve filanla oturup sohbet ederken benim adım geçince ya Rabbi, sen onun yüzünü karart, boynunu kes ve kanını dök demişsin; doğru mu bre hain?

    Kümeyl korkudan zangıır zangır titreyerek cevap verdi,

    -Evet efendim, aynen öyle oldu; bağda otururken tam karşımdaki asma dalının üstünde bir salkım koruk üzüm gördüm; ona bakarak bu sözleri söyledim ki maksadım koruğun ahvali idi, hâşâ emire sövmek değildi!

    Haccac nükteden hoşlandı ve Kümeyl’i bağışladı.

    ***

    Kezâ!

    *

    Rivayet olunur ki, bir gün Hazreti Ali’nin (ra) huzuruna edepsiz, küstah ve kötü sözüyle mâruf bir adam geldi ve dedi ki,

    - Hz. Ebubekir ve Ömer’in halifelikleri esnasında ahali kavga ve nizâdan, husumet ve cinayetten uzaktı. Halbuki senin ve Hz. Osman’ın zamanında günümüz hep dövüş-çekiş, kavga ve ihtilâfla geçmektedir?

    Hazreti Ali buyurdu,

    -Zira ben ve Osman, Hazreti Ebubekir ve Ömer’in yardımcıları idik; sen ve senin emsâlin ise bana ve Osman’a yardımcı oldunuz!

    ***

    Gırtlağın dokuz boğum olduğunu unutanlara kıssadan hisse!

    *

    Tilki av için gezinirken bir keklik gördü ve hemen bir tertip düşünerek onu seyre daldı. Keklik kendisini hayranlıkla süzen tilkiye, “Hey tilki kardeş, böyle hayran hayran nereye bakıyorsun? ” dedi. Tilki atıldı, “Ey güzeller şahı, şu senin şehlâ gözlerine, edâlı bakışlarına yandım. Lakin merak ettim, acaba gözlerini kapatınca da böyle güzel ve çekici oluyor musun? ”

    Keklik güzelliğiyle mağrur gözlerini kapatınca tilki, çenesiyle kekliğin boynunu kavradı. Keklik başına geleni anladı ama son bir gayretle tilkiye,

    -Ey bilgili avcı dedi, sana binlerce bravo. Benim gibi bir şahlar lokması, bir padişah yemeği sana nasib oldu; evvela bu nimete şükret de beni öylece ye!

    Tilki, “keklik doğru söylüyor” diye düşündü ve şükretmek için ağzını açınca keklik uçup yüksekte bir dala ilişti. Tilki esefle, “Lanet olsun nimeti yemeden şükredene! ” diye hayıflandı. Keklik de, “Lânet olsun uykusu gelmeden gözünü yumana! ” cevabını verdi.

    ***

    Bu kıssanın hissesini düşünmek okuyucuya!

    *

  • Asım Çağrı Şenol
    Asım Çağrı Şenol 20.11.2004 - 12:05

    cemil meriç kalemlerinin son temsilcisi ifadesi çok hoşuma gitti.. belagati olmasa da kalemi güzel ve dilin bir köprü olmasını unutanlara geçmişle şimdinin arasındaki dil bağını kurdurtan adam... en önemli özelliklerinden biri de sivaslı olması...

  • İsgalci Güzel
    İsgalci Güzel 22.02.2004 - 12:07

    son cemil meriç temsilcisi..

  • Boran
    Boran 30.12.2003 - 12:13

    Üslupkar...edebiyattan hazzedenlerin zevk alabileceği bir tını...Uslubunun omurga yapısında Cemil Meriç var...o da kelimede asalet arıyor...Yalnız kurgu tarzı Reşat Nuri ve Hüseyin Rahmi'ye çok yakın. Kalem işçisi. Osmanlı Türkçesini yeni nesle sevdiren adam. Allah'tan uzun ömürler diliyorum.

  • Mm
    Mm 30.12.2003 - 03:00

    ahmet turan alkan ban ismet özeli basmayan bir kafayı çağrıştırıyor...

  • Seu Kuyt
    Seu Kuyt 30.09.2003 - 11:19

    Nuriye Akman'ın Ahmet Turan Alkan'la yaptığı röportajı:


    Kadını erkeğin kölesi görenlere saygı duymam

    Okurlarımdan sık sık şöyle e–mail’ler alıyorum: “Hani bir ara yazarlarımızı–çizerlerimizi tanıyalım kampanyası açmıştınız. Üç Zaman mensubunu tanıttınız, bıraktınız. Lütfen devam edin bizi bize anlatmaya.” Arzunuz başım üstüne. Buyrun, Ahmet Turan Alkan hocamı takdimimdir. Kendisi, her konuda aynı düşünmesem de uzaktan hayran olduğum bir insandı. Yakından tanıyınca, bu hissim daha da arttı. Bu yıl gazeteyi mükemmelleştirmek için 5 gün boyunca beyin fırtınası yaptığımız Didim’de bütün oturumları o yönetti. Gündüzleri, Hocamızın ironik düşünce tarzıyla tanışıp hayran olduk, geceleri söylediği hüzünlü türkülerle hüzünlendik. Neyse ki Alkan, sadece türkünün hüzünlüsünü seviyor. Genelde, şakacı, çevresine sıcaklık yayan bir insan. Bu söyleşi; hiç kurgusuz, hazırlıksız, akla düşen kelimelerin dile sakince bırakılmasıyla oluştu.

    Sivas’ta yaşamanızı, büyük şehir korkunuza mı bağlamalı?

    İsabet olur. Büyük şehrin, benim zihin ve beden konforumu tehdit eden bir sürü riski var. Her gün üç–dört saati yollarda geçirmek, başkalarının, mesela bir dolmuş şoförünün yönetiminde kalmak, eve yeterince zaman ayıramamak beni geriyor. Zamanımı kendim planlamayı seviyorum. Akrabalarım randevu ile gelirler eve. Fakültede kapıya yazı asıyorum, “Bu ziyaret şart mıydı, iyi düşündünüz mü? ” diye. Yapmakta olduğum iş, zihnî yoğunlaşmayı gerektiriyor. Hazırlık olmaksızın bir işe girişmek beni ürkütüyor. Bazen derse hazırlıksız girdiğim oluyor. Birkaç dakika panik... Ben bu çocuklara ne anlatacağım, maaşımı nasıl hak edeceğim?

    Kendinizi sürekli suçlu hissettiğiniz bir konu var mı?

    Mesela anneme sağlığında yeterince yakınlık gösteremediğimi, akademik kimliğimi ihmal ettiğimi düşünüyorum. On seneden beri vaktimin büyük kısmını gazete, dergi, kitap işlerine verdim. Halbuki beni iyi tanıyan birkaç dostum “Ahmet, akademisyenliği gazeteciliğe kurban etme. Senin bu tarafın çok iyi. Kendini tarihte yoğunlaştır.” diye ikaz ettiler. Ama yazı yazmak, okunmak, insanların dikkatlerini çekmek, onlara yön vermek nefsime hoş geldi.

  • Seu Kuyt
    Seu Kuyt 30.09.2003 - 11:18

    Eşinizle nasıl evlendiniz?

    Lisede yedek edebiyat öğretmenliği yapıyordum, eşim matematik öğretmeniydi. Âşık oldum. Sonra istettim. Eşimin kendisine duyduğum alakadan haberi bile yoktu. Hatta o günlerde “Bir başkası da istiyor, acaba ona mı varacak.” filan diye paniğe kapıldım. Hayatımın ilk ve son içkisini o zaman içmiştim.

    Niye böyle bir endişeye kapıldınız?

    O benim tabiatımdan. Lisede kızların ilgisini çeken bir tip değildim mesela. Hiç flört etmedim. Gençlik aşklarım, hep platonik, ben sana hayran sen çama tırman cinsinden tek taraflı aşklardı. O halim galiba bu noktada bir patlamaya yol açtı ve şunu düşündüm. Herkes bir şey içiyor ve rahatlıyor. Acaba bu içki nasıl bir şey? Manasız bir şeymiş. Problem çözmediği kesin, üstelik unutturmuyor bile. Şuurum tıkır tıkır çalışıyor. Nasıl vermezsiniz falan diyorum. Oysa benim vehmimden kaynaklanmış.

    Niye ona sevginizi söylemiyorsunuz?

    O cesaret nerede? Çok içine kapalıydım. Fakülte yıllarında polis kontrolünde fakülteye girip çıkan, bir türlü sosyalleşememiş insanlardık. Kız arkadaş çevremiz olmadı; ama Allah’a çok şükür çok mutlu bir evliliğim oldu.

    Eşinizin başını örtmesini istediniz mi?

    Eşimi başı açık, son derece şık bir genç hanım olarak beğendim. Başta kendisine örtünmeyi teklif ettim, reddedince onu olduğu gibi kabul etmek gerektiğini hissettim. Geçen sene birlikte hacca gitmek nasip oldu. Kendisiyle ayrı otellerde kalmak zorunda kaldık. Adeta ikinci nişanlılık gibi çok tatlı, tam gençlere yaraşır bir âşıkdaşlık fırsatı oldu. Her sabah gidiyorum, otelinden alıyorum, tenha bir yer bulup gazoz, çay içiyoruz. El ele tutuşup geziyoruz. Gece yarılarında yine onu getirip oteline bırakıyorum. Tabii Kabe’nin manevî ikliminde her şey çok lezzetli.

    Muhafazakâr dünyanın evlilik modelini nasıl değerlendiriyorsunuz?

    Evliliklerin çoğunda tencere kapağa denk geliyor. Beni rencide eden şey, daha ziyade kadın zorluyor, tencere kapağa uysun diye. Kadın, kendisi gibi kalmaya çalıştığı zaman problem çıkıyor. Geleneğimiz kadınlara bu misyonu yüklüyor. Yani sen kocana itaat edeceksin, onu mutlu edeceksin. Bu hakça bir şey değil. Erkek de karısını mutlu etmekle görevli. Erkeklerin kullandığı argüman şu: “Bu Allah’ın emri.” Ama Allah adildir. Geleneğin kadınları daralttığını, zorladığını ve fedakârlık yapmaya ittiğini, hanımlarınsa ailede biçimlenen geleneksel terbiye ile buna itaat ettiğini görüyorum.

    Kadını erkeğin kölesi gibi görenler de var ama.

    Bunu İslam adına söyleyen bence haltetmiştir; bühtan ediyordur.

    İsmet Özel gibi fikirlerini açıkça ifade eden pek görülmüyor; ama erkekler arasında, kadını kölesi gibi görenlerin azınlık teşkil ettiğine inanıyor musunuz?

    Maalesef hayır ve bu noktada İslam inancını benimseyip benimsememenin anlamlı bir kriter teşkil ettiğini düşünmüyorum. Kendini laik diye tarif edenler arasında da bu saygısızlık biçimi anlamlı miktarda tekrarlanıyor. Kadınında şahsiyet eseri görmeyen erkekle aynı dinden değilim ben. Feministlerden hazetmem; ama kadını, iğreti bir cins gibi görenlere de saygı duymam. Açlık, eğitimsizlik, çevre kirlenmesi veya çocukların istismarı gibi bir insanlık meselesidir bu. Üstelik kılıktan kılığa bürünür.

    “Kadınlar tarlalarınızdır.” ayeti gündeme geldi biliyorsunuz; sizce bu ayet, İsmet Özel’in yorumladığı gibi mi anlaşılmalı?

    Tefsir alimi değilim, megaloman da değilim; o yorumu paylaşmak için her iki branşta da ama özellikle ikincisinde hayli mesafe almak gerekiyor anlaşılan. Bu, beni titreten hatta ürküten bir yorum tarzı.

    Flört eden gençlere kızıyor musunuz?

    Âşıkdaşlığa hayır demiyorum. İki insan birbirini görmeli, anlamalı, tanımalı. Karşılıklı saygı ve sevgi çerçevesinde arkadaşlığın manası olur. Fakat kızım olsa da işte 18 yaşında, oğlanın biriyle bir yerlerde görsem ne yaparım diye düşünüyorum. Yani gelsin adam gibi istesin, işin adı konulsun isterim.

    Oğullarınızın kız arkadaşları var mı?

    Bu hususta bilgi sahibi değilim. Varsa bile bana söylemezler herhalde; ama getirseler, tanıştırsalar, çok hoşuma gider. Bu hususta da ikiyüzlü olduğumu kabul ediyorum. Yani ciddi bir şekilde ilgilendiklerini bilsem. Ama öyle dokun geç! Ona kızarım.

    İslami camiada arkadaşlıkları legalize etmek için, belirli süreler için nikâh yapıldığını duyuyoruz.

    Bunlara ahlaksızlık olarak bakıyorum. Benim için muta olsun, olmasın, nikâhın çok mühim bir şartı vardır: Topluma duyurmak. Şimdi biz bunu üniversitelerde yaşıyoruz. Kız geliyor, oğlan geliyor, “biz evliyiz”. E, nasıl nikâh kıydınız peki? “Kendi kendimize nikâh kıydık. İki tane de ağzı sıkı arkadaş bulduk”. Oğlum bu nikâh değil ki. Siz gizli kapaklı bir iş yapıyorsunuz. “Ailelerimiz duyarsa? ” Kardeşim, onların duyma hakkı var yahu. Neslin takibi problemi var. Problem yaratmak istemem ama, muta nikâhı bile layıkınca duyurulduğu zaman, benim için nikâhtır. Ha onlar derler ki, “Biz bir ay sonra ayrılacağız.” O onların bileceği bir iş ve ayrıntıya girip hukuki tarafına karışamam. Hayrettin Karaman Hoca beni gebertir!

  • Seu Kuyt
    Seu Kuyt 30.09.2003 - 11:17

    Erkekler, bilgili kadını eş almak ister mi?

    Açık konuşalım, her kültürde erkek, kendisiyle fikrî planda rekabet edebilecek eş fikrine sıcak bakmaz. Yanlış ama fiilî hakikat bu. Lakin bilgi, problemli bir kavram. Etrafımızdaki her şeyi görmüyoruz. Kızıl ve mor ötesi ışınları, onların eşyaya nasıl yansıdığını görsek, belki huzursuz oluruz. Bilmek de böyle bir şey. Bilginin insanları mutlu ettiği, pozitivist telakkinin beslediği bir efsane. Evliliğin nihai gayesi yüksek bilgi üretimi değil, iki insanın saadetidir. Belki de belli hadde kadar bilmek, mutluluğumuz için gereklidir.

    Öte yandan bu dünyaya onu bilmeye, evren kitabını okuyup çözmeye geldik.

    Tamam da, aşk diye bir şey var. Dünyayı bilmek, anlamak, tefekkür, tezekkür gibi kavramları evlilikle ilintilendirmeden düşünelim. Evliliğin en yüksek mertebesi her daim aşk üzre olmak. Aşk, bilgilenme ihtiyacının sona erdiği yerdir. Aşk, âşıkın mâşukundan başka her şeyi önemsiz gördüğü bir düzlemdir.

    İnsan kendini inşa ederken bir sürü kitap okuyor, değişik topluluklara giriyor, birçok deneyim kazanıyor. Sana değen her şey, senin üstüne bir tuğla koyuyor. Eşin de aynı süreci yaşıyor. Bu sürecin paralel olarak gitmesi mümkün mü?

    Değil. Kendinizi inşa ederken, evvela kendinize, sonra en yakınınıza karşı yabancılaşmaya başlayacaksınız; üzerinize konulan her tuğla sizi başka biri yapacak ve günün birinde hayat arkadaşınıza baktığınızda onu tanıyamaz hale geleceksiniz. Oysa, eski tip evliliklerde kendini zamanla tazeleyen ve aşinalığı aşk haline çeviren bir şey var. Bu yapı, bugün, kadın cinsinin daha ezik durumda kalması gibi anlaşılıyorsa da, mutluluğa hizmet ediyordu. Modern kuşak, daha çok şey biliyor fakat daha mutsuz yaşıyor, mutsuz ölüyor.

    Peki ne yapacağız?

    Bilginin karşısına mutluluğu koyacağız. Benim için ne önemli? Mesela kariyer, başarı önemli. O yol insanı kolay kolay mutluluğa götürmez. O zaman hayatımıza doğru hedefler koyacağız. Peki, yirmi yaşında bir çocuk bunu nasıl yapabilir? Yaşlı kuşak bunun içindir işte. El yordamı sandığımız tecrübeyle onları hayata karşı güçlendirir.

    Geçenlerde Necibe başlıklı bir yazınızda tesettürlü hanımların dramını yazdınız…

    Bu yazı standart Türk erkeğinin, Ekmek Teknesi’ndeki Necibe Hanım’a ayılıp bayıldığı yolundaki bir varsayımdan kaynaklanmıştı. Çok ilginç cevaplar aldım hanımlardan ve temsil kabiliyeti olan bir probleme parmak bastığımı fark ettim: Tesettürlü hanımların çoğu çalışmıyor. Eşleri dışarıya çıkınca güzel makyajlı, alımlı, çalımlı hanımlar görüyor. İster istemez evdekiyle mukayese ediyor. Evdeki, çoluk çocuk, ev işleriyle uğraşmaktan kendine bakmaya fırsat bulamamış, onlarla fizikî planda rekabet etmesi mümkün değil. Kadınlar dışarıdakiyle rekabet etmek gerektiğini hissediyorlar. Bu, onlarda gerginlik meydana getiriyor. Hanım diyor ki “Beyim gelirken, makyaj yapıyorum, kıyafetimi değiştiriyorum. Güleryüzle karşılıyorum. Fakat bir saat sonra yeniden ev işleri, yemek, namaz, abdest, tekrar üst değiştiriyorum. Bu bizi ikiye bölüyor.”

  • Seu Kuyt
    Seu Kuyt 30.09.2003 - 11:17

    Şizofrenik bir şey yani.

    Evet. Ama o kadar da büyütülmemesi gerekir. Eşiniz için makyaj da yaparsınız, süslenirsiniz de. Abdest alırken yüzündeki pudra vs. gidecektir. Yeniden boyarsınız. Yani sırtına da namaz başörtünü al, onu çıkart, tekrar öyle otur. Çok fazla parçalanmana gerek yok. Ha erkekler olarak bunun karşılığını yapıyor muyuz, işte tıraştı, pantolon ceketti, hayır. Yapamıyoruz; ama biz hanımlarımızdan istiyoruz. O da ayrı bir samimiyetsizlik konusu.

    Kadın, kocayı kaçırmamak için bu yarılmayı yaşıyor da, erkek niye yaşamıyor?

    Dürüst olalım, geleneksel kültürümüz kadının ihanetini çok sert bir şekilde ayıplarken, erkeğinkini hoşgörüyle karşılıyor. Bu ne İslamîdir, ne de doğru bir şey. Bir evlilik akdi yaptınsa buna sadık kalmak zorundasın. Ölene kadar değil belki ama evli kaldığın sürece.

    Sırf zevkini tatmin için bir erkeğe Allah’ın ikinci bir kadın alma hakkını verdiğine inanıyor musunuz?

    Din bir ölçüler sistemidir. Alt ve üst barajlar belirlenmiştir. Ortada kalan cevaz alanını, kötü niyetliyseniz istismar edebilirsiniz. Din istismarını sadece Müslümanlar değil, Hıristiyanlar da, Museviler de yapıyorlar. Çünkü dinî metinler esnektir. Dinî argüman kullanmak suretiyle bir konuda iki farklı görüş geliştirmek pekala mümkündür. Evet, iki, üç, dört, kâğıt üzerinde var. Fakat o ayetin sonunda Cenab–ı Hak diyor ki, “Sizin için hayırlısı bir tanedir.” Kendimizi aldatmayı kafaya koymuşsak bir şekilde meşrulaştırırız onu. Doğrusu, ben dünyaya kadın olarak gelmek istemezdim.

    Kendini inşa etmek açısından mı?

    Evet. Kendimi inşa edeceğim, ben Ahmet olacağım. Resim yapmak istiyorsam, resim yapacağım. Seyahat etmek istiyorsam, seyahat edeceğim. Zaman içinde insanların inşa ettiği İslam kültürü içinde kadın bunu yapamıyor. En büyük problem bu işte. Evlilik bahsinde kadını tali bir mahlukmuş gibi takdim eden değer hükmü ortaya konması, bu işe katkıda bulunan her Müslüman’ın sırtındaki ayıptır. Evliliğin içini doldurmak, ona estetik bir boyut ilave etmek, iki insanın bir arada inşa ettiği bir sanat eseri haline getirmek, bize düşen bir görev. Hanımına değer veriyor musun, onu hoş tutuyor musun, onu onore ediyor musun? Ona kendini inşa etmesi için hangi şansları veriyorsun? Şans vermeyi de bırak. Onu destekle. Bu aynı zamanda senin dinî görevin, müminliğinin sınandığı bir şey.

    28.09.2003/Nuriye Akman

  • Seu Kuyt
    Seu Kuyt 26.09.2003 - 12:53

    Bu yazısı da gerçekten üzerinde düşünülmesi gereken bir yazı..Oldukça güzel bir noktaya dikkat çekmiş: Acaba subaylara verilen sosyal bilimler vd emir komuta zincirine zarar verebilir mi?

    Türk ordusu: Bir dünya markası

    İç tehditleri bastırmaya yönelik operasyonlar ve ideolojik yörünge düzeltme gayretlerine mâtuf “darbe”ler hariç tutulursa, Kore’den beri Türk Silahlı Kuvvetleri’nin hep milli sınırlar dışında görev üstlenmesi gerçeğinin altını çiziyorum:



    Kore, Kıbrıs, Somali, Bosna, Kosova ve Afganistan’dan sonra Irak’ta yeni görevler üstlenmesine dair tartışmalar, Türk ordusunun yavaş yavaş bir “dünya markası” haline gelmeye başladığını gösteriyor; yeni fonksiyonuna uygun olarak ordunun temel eğitimden taktik ve stratejik hedeflere kadar açılan yelpazede yeniden yapılanması ihtiyacı âşikârdır ve Genelkurmay Başkanı Özkök'ün,30 Ağustos konuşmasında “yeni konsept ve doktrinler üretilmesi” gerekliliğine işaret eden sözleri bu çerçevede değerlendirilmelidir. Özetle şöyle diyor Orgeneral Özkök: “Yeni dünyada akıl, bileğin gücünü etkisizleştirirken kendi gücünü yüceltmekte, kan ve barut kokusunun yerini bilgi ve itidal almaktadır.”

    Kendini referans gösteren kişileri hep istihzaya değer bulmuşumdur ama 9 Haziran 2003 tarihli Aksiyon dergisinde “Kalem İşleri” sayfasında yayınlanan, “Muhariplik ruhu ve sosyal bilimler eğitimi birbiriyle bağdaşabilir mi? ” başlıklı yazım, zannımca konu itibariyle Türkçe literatürde benzeri pek nâdir özellik taşıdığı için zikre mecburum; konuya zengin bir tartışma boyutu getirebileceği düşüncesiyle bu yazının anafikrini ifade eden satırlarını iktibas etmemi hoşgörüyle karşılayacağınızı ümit ediyorum:

    “Bugünün askerliği, dünden çok farklı; buna bağlı olarak askerî eğitim süreçlerinde çoğu gelişmiş teknoloji kullanmayı kolaylaştıran ve doğrudan muharebe ruhuyla ilgisi bulunmayan branşlarda subaylara birikim kazandırılması elbette çok tabii, hatta gereklidir. Türk Silahlı Kuvvetleri bu bakımdan dünyanın örnek orduları arasında gösterildiği gibi pek çok dost ülkeden öğrenci kabul etmesiyle göğsümüzü kabartıyor. Ne var ki yüksek lisans ve doktora eğitimi esnasında hukuk, iktisat, işletme, siyaset bilimi, yönetim gibi sosyal bilimlerde akademik kariyer yapmanın, muhariplik ruhuyla doğrudan ilişkisi olmadığı, hatta tam aksine bu ruhu zayıflatacağı kanaatini taşıyorum. Orduyu yönetenler, ordunun mümkün olduğunca dışa bağımlı kalmadan kendi işini görebilmesi için bu tarz eğitimi teşvik etmiş olabilirler. Muhtemelen haksız bir yorum sayılsa bile, askerlerin iş başa düştüğünde ekonomi yönetimi, para ve finans gibi konularda sivillere muhtaç olduğu, özellikle askerî müdahale dönemlerinde bu bakımdan sıkıntı çektikleri yolundaki söylentiler de bu ihtiyacı hatırlatmış olabilir. Netice itibariyle sosyal bilimler, birden fazla doğru ihtimâlinin her zaman geçerli olduğu, gerçeğin birden fazla çehreyle arz–ı endam edebildiği bir disiplin olduğu gibi, her nevi sonuç hakkında rahatça spekülasyona imkân veren yanıyla öğrencide düşünce esnekliği zemini oluşturmayı hedeflemiştir; keza sosyal bilimlerin ‘Hümanist’ yani insan merkezli bir karakteri vardır ve bu yönüyle sosyal bilimlerde uzmanlaşmak, öğrencide esasen mevcut bulunan ‘muhariplik’ ruhuyla zaman zaman çatışma içine girecektir. Sosyal bilimler, hakkıyla tedris edildiğinde öğrencide bir asli karakter halini almaya başlar ve ikinci meşgale, ilkinin yerini işgal edebilir. Diğer yandan sosyal bilimle ciddi surette uğraşmak, seviyesi ne olursa olsun bir ‘think tank’, yani bir beyin fırtınası faaliyeti sayılır. Yedeksubaylığım süresince bize öğretilen en mühim askerlik prensibinin ‘emri mütalâa etmemek’ olduğunu hatırlıyorum. Birlikte görev yaptığımız genç muvazzaf subaylarla biz asteğmenler arasındaki en mühim fikri fark, işte bu ‘emri mütalâa’ meselesi etrafında yoğunlaşırdı. Bu kanaatlerin ışığında ordu mensuplarının, muharebe ruhunu zayıflatabilecek branşlarda ihtisas eğitimi görmelerinin yanlış olduğunu düşünüyorum.”

    Yanlış anlamak, hiç anlamamaktan daha kötüdür: Orgeneral Özkök’ün konuşmasında çizdiği TSK’nın yeni vizyonunu tarif ederken, “... geniş bir spektrumda görev yapabilecek derecede teşkilatlanmış, beka kabiliyeti yüksek, güvenli ve kesintisiz komuta–kontrol sistemine sahip, yaratıcılık özellikleri ön plana çıkmış, teknolojiyle barışık ve inisiyatif kullanabilen liderlere sahip (...) seçkin bir milli güç unsuru” şeklinde niteliyor. Bu nitelik çerçevesi doğru ve isabetlidir; endişem, yeni konsept uygulamasının zamanla “muharebe” ruhunu zaafa uğratacak biçimde yorumlanabilme ihtimâline dikkat çekmektir sadece.

    Zira “yeni dünya düzeni”nde Türk ordusunun yükselen bir “dünya markası” niteliğini kazanmasına çok ihtiyacımız olacak.

    01.09.2003/Zaman

  • Seu Kuyt
    Seu Kuyt 26.09.2003 - 12:50

    Koku ile alakalı yazısı..
    Ben düşündüklerimi yazıya dökmemiştim; ama o dökmüş, işte:

    Kimya Değil Simya
    Kokuların olmadığı bir dünyada yaşıyor olabilirdik pekâlâ. Hüznün bile resmini yapabilen bir ressam günün birinde bulunabilir ama altında kuru tezek yanan bir sacın üstünde pişen yufkanın kokusunu resmedecek sanatçı anasından hiç doğmayacaktır. Koku ne işe yarar öyleyse; yoksa gülün gülden nâzik hâtırı için mi yaratılmıştır? Koku vardır çünkü eşyâyı niteler; eşyânın öteki boyutudur; eşyânın ve bütün varlıkların bir başka mânâsı kokusunda olsa gerektir.

    Önünden geçerken takım elbiseli, kravatlı olmadığınıza hayıflandıracak derecede statü havaları basan birbirinden şık mağazalarla, şık giyimli insanlarla, granit kaldırım döşemeleriyle kaplı bir caddede yürürken bir an nereden geldiğini asla kestiremeyeceğiniz, boğulmakta olduğunuza hükmettirecek kadar burun düşürücü, keskin ve kötü bir koku, o mıntıkayı nitelemektedir bana göre. Mıntıkanın rûhudur o. Evet, etrafta pahalı parfümler, pahalı losyonlar, hatta uzaklarda bir yerde efildemekte olan ıhlamur çiçeklerinden bahar rüzgârının kopup getirdiği gönül çelen rayhâlar ekseriyettedir ama kim bilir hangi mazgaldan münasebetsizce yükselen lâğım kokusudur ki sair güzelliklerin nasıl bir ambalaj hünerinden ibaret olduğunu hatırlatacaktır.

    Yanık egzoz dumanı, bize endüstri ihtilâlinin henüz sona ermediğini ihtar etmektedir; yerin yedi kat dibinde petrolleşmeye âmâde mineral gölleri olduğu müddetçe azman petrol şirketleriyle otomotiv sanayii hokkabazları bize bu kokuyla yaşamamız gerektiğini hep hatırlatıp duracaktır.

    Tâze ekmeğin râyhâsı, buğdayın aslen bir cennet meyvesi olduğuna delildir; ekmek hep güzel kokar. Teknede mayalanan hamurun geniz yakıcı ekşimtırak kokusunda ekmeğe ve emeğe selâmın sesi vardır.

    Kimya fabrikalarının çelik tanklarında haddeden geçirilip damıtılarak damlası bilmem kaç milyon liraya satılan bütün kozmetik ürünlerinde tasannu’ sezilir; tasannu’ yani yapma çiçeklerin sahte güzelliği. Pahalı şişelerde ambalajlanıp satışa sunulan insanın kendisine duyması gereken saygıdır sûretâ; içtenliksiz nezâket, plastik yaldızları andıran bir tebessüm...

    Emeğin kokusu, soğan–sarmısağın kaderine benzer; ne onlarla ne onsuz yapabiliriz; adları kötüye çıkmıştır, kırk kere kırklansalar nâfiledir.

    Bana İstanbul’un aslî kokusunu kim tarif edebilir meselâ; “İstanbul’una bağlı” diyeceklere peşinen hürmet ederim. Bin bir çehreli İstanbul, her çehresinde bir başka kokuyu imbiğinden süzmektedir. Bir yüzü hanımelidir, öteki yüzü küf; kıyılarında iyotla zift, içlerinde insan çürüğü ile servi reçinesi. “Servinin de reçinesi olur mu? ” demeyiniz; âlem–i imkândır bu, olmaz olmaz! Bütün renklerin, kokuların, zenaatların ve güzelliklerin harman olduğu yer; bütün çeşnilerinin üstünde İstanbul tek kokuya indirgense nedir o? Bilemem, ama her ne ise, işte odur; büyük ihtimâlle yerin birkaç metre altında balçığa bulanmış can çekişmektedir İstanbul’un ruhu.

    Biz eşyanın ruhunu, onun kokusundan bilebiliriz ancak.

    Aksi olsaydı, savaş sonrasının bîtap Almanya’sında yayınlanan birkaç demiryolu dergisinin basıldığı kuşe kâğıdının sırt dikişine yakın yerinde hâlâ koklayabildiğim asitli selüloz kokusu, bende “baba” kavramıyla bu kadar özdeşleşemezdi. Şerhi hem uzun hem şahsidir; belki de o yüzden bütün kara trenlerin lokomotif dumanında, istim buharında demiryolcu babalar terler dururlar.

    Acaba koku dediğimiz şeyde, geçmiş zamanların, insanların, hadiselerin ve yerlerin bilgisi mi şifrelenmiştir; burun, bir hâfıza, hatta düpedüz zekâ avadanlığı mıdır ki, olmadık bir yerin olmadık bir saatinde burun hücrelerimize temas eden koku partikülleri, beynimizin çoktan kapalı sandığımız bölümlerinde uyuya kalmış hücreleri uyandırmakta ve gerçekte hiç yaşanmadığını sandığımız hayat tablolarını bir rüyâ sahnesinin aralığından bize seyrettirebilmektedir?

    Herkes kendi listesini yapsın isterse; benim çocukluğum maltız dumanıdır, keskin sirke, asitfinik, henüz suya basılmamış Sümerbank patiskası, vişne çürüğü, Nuri Leflef kundura cilâsı, kukaya bulanmış esans, pelit hışırtısı, kavak efiltisi, çürümeye yüz tutmuş bostan gazeli, margarin ve kiremit kırığının saçma sapan gibi görünen terkibi...

    Yaşanmış olan sadece hatırlanandır; bizatihi yaşanan değil. Kokular bu yüzden kimyâya değil, düpedüz “simyâ”ya dairdir.

    29.06.2003/Turkuaz

  • Tarık Öztürk
    Tarık Öztürk 01.08.2003 - 19:17

    Yazar. Akademisyen. Köşe yazarı.

    Ahmet Turan Alkan bir ara Aktüel Dergisi'nde yazmış, şimdilerde Zaman Gazetesi'nde, Aksiyon, Eğitim Bilim Derdilerinde yazan kendi branşının yanında edebiyata ve tarihe derin vukufiyeti olan bir edebi şahsiyettir.
    Sözkonusu zat sosyal, siyasi, aktüel konuları mizahi bir üslupla ele alan, o meselelere edebi bir kimlik ve tat kazandıran, okuru sıkmaktan uzak yazılar kaleme alan (Hele Recai Güllapdan müstear ismiyle yazdığı yazılarında bunu daha üst bir boyutta müşahede edebilirsiniz.) usta bir kalemşördür.
    13 Temmuz 2003' Zaman Gazetesi Turkuaz Eki'ndeki yazısını okuyunca bana hak vereceğize dair derin bir ümidim var:
    Mangal!




    “Ölüler zanneder ki diriler hep helva yiyor” vecizesini severim; doğrulanmasına imkân bulunmayan bir lâftır ama suizann dediğimiz birtakım önyargıların asılsızlığını anlatmak için her zaman işe yarayan, kullanışlı bir atalar sözü. “E, şimdi nereden icab etti” diyeceksiniz; efendim, havalar ısınalı beri pazar günlerini bir nevi tatlı aile mahkumiyeti cenderesinde geçirmekte olduğumdan hanginizin haberi olabilir ki? Vakit öğle sularını geçince bizim evde, “çay kaşıklarını unutmayalım, geçen hafta perişan olmuştuk... bidona su koydunuz mu, limon da alalım belki canımız limonata ister” lâfları havada uçuşmaya başlıyor. Mızıkçılık edip, “ben biraz televizyon karşısında uyusam vaktimi daha iyi değerlendirmiş olurum” mütalâalarına dalsam salvo başlıyor; “biraz temiz hava alsak kötü mü olur, elâlem kırlara bayırlara çıkarken biz bütün hafta evde...”

    Lâfın kısası, tam beş haftadan beri mâ–aile –üstelik aynı mevkie– mesireye çıkıyoruz efendim; eskiden mesire denirdi, şimdi İngilizcesi câridir: “Picnic”. Sözlüğe baktım, harika bir karşılık bulmuşlar: Piknik yapmak! Türkçeleşmiş Türkçe budur işte!

    Herkesin büyük zevk aldığı bu kolektif pazar âyininde oyunbozanlık etmek için kendimce bütün “entel ve gıcık” tedbirleri alıyorum: Yük taşımayı reddediyor, çeşmeden su getirmiyor, salata işlerine karışmıyor, tâbir caizse bir gölgeliğe mevzilenip yanıma aldığım en okunmaz kitapların içine gömülerek nefsime eziyet ediyorum. Aslında karizmayı biraz çizdirmek pahasına, bulabildikleri en küçük boşluklarda bile yaşına başına bakmadan bacak kadar çocuklarla futbol, voleybol, top sektirmece, yakantop gibi sportif eylemlere katılan, iki dakika sonra dalaklanıp bir köşede yarım saat nefeslenerek sızlayan mafsallarını yatıştırmaya çalışan aile reisleri arasına katılmayı canım çekmiyor değil ama ben inadına kitabı okuyor gibi yapıp, şu ezâ ortamından zevk aldığını zanneden insanımızın pazar davranışlarını kategorize etmeye çalışıyorum.

    Tespit ettiğim ilk olguyu sizlerle paylaşmak isterim.

    Mangal!

    Erkeklerin topu iki cins bana göre; mangalperestler ve semaverperestler. Ben semaverciyim şahsen. Semaverciler, şekil A’da görüldüğü gibi halim–selim, kibar, ince fikirli, derûnî ahenk düşkünü, beslenmede karbonhidrat ağırlıklı şeylere iltifat eden kimselerdir. Mangalcılar ise tam tersi. Tipik Türk erkeğinin anadan doğma “Mangalperest” bir tabiat taşıdığını keşfetmek o kadar zor değil. Bütün mangalcılar iptizal derecesinde kırmızı et düşkünü, bir yerde bulunduklarını ancak kesif ve yağlı meşe kömürü dumanı tüttürerek idrak edebilen tipik Türk erkekleridir. Neredeyse bir ay süren uzun gözlemler neticesinde, mangal başında mukavva parçasıyla duman yelleyen bir Türk’ün varoluşunun en yüksek felsefî noktasına çıktığını hayretle fark etmiş bulunuyorum; hani Uzakdoğu mistiklerinin “Nirvana”sı cinsinden bir vecd ve kemâl hâli bu. Ruhunun bütün fakülteleriyle önündeki mangalın ateşine yoğunlaşarak ızgarada tavuk kanadı çevirip duran bir Türk erkeğinin vaziyeti onun tarih ve toplum içindeki misyonunu timsâlleştiriyor gibidir sanki. Havada, meşe kömürü isiyle karışık ağır bir yağlı et kokusu vardır. Portatif mangal taburesinde Rodin’in “Düşünen Adam” heykelini andıran bir vakarla oturan adam, sol eliyle ateşi yelpazeleyip sağ elindeki maşayla köfteleri, tavuk kanatlarını ve cızbız pirzolalarını şeremet bir ustalıkla çevirip, uygun gördüğü zamanlarda “mangalcı hakkı”ndan bilistifade en nefis parçaları atıştırırken bana hep, bir torba dolusu yetim çocukla bir başına kalmış fedâkar ve genç bir dul annenin, evlâtlarının üzerine kanat germiş esirgeyici halini hatırlatmaktadır.

    Ne alâkası varsa? ..

    Bitmedi, onu asıl mangal sefâsının sonunda izlemek gerekmektedir; bütün etler pişirilip de herkesin doyduğuna emin olduktan sonra mangalcı Türk erkeği, bir eşini ancak nice yıpratıcı taksitlerle sahip olduğu elden düşme arabasını yıkayıp cilalarken gösterdiği ihtimâma benzer bir dikkatle mangalını “demonte” etmeye başlayacaktır. Âyin kutusunun, pardon mangalın bütün parçalarını, sadece o işe yarasın niyetiyle yayınlanmışa benzeyen gazetelerin pazar ilavelerinden kopardığı parçalarla silip temizleyecek, mukavva kutusuna yerleştirirken bir Filatelist pimpirikliği ile ihtimam gösterecek, artakalmış közleri, pet şişenin dibinde kalmış ve şekerli suya dönüşmüş kola artığı ile söndürüp bagajdaki değişmez yerine yerleştirdikten sonra terli şakaklarını fanilasının eteği ile silip elini keyifle göbeğinde şaklatuben şöyle bir etrafa göz gezdirecektir,

    –Ee, biraz yakantop oynayalım mı çocuklar?

    Zannetmeyiniz ki aleyhlerindeyim; hayatı yaşanır, toplulukları çekilir kılan mangalperestlerdir aslında; biz semaverciler, mangalcıların ürettiği pozitif enerjinin sâyesinde ukalâlık etme fırsatı bulabilen ağustos böcekleriyiz sadece.

    Semaver iyidir hoştur ama tek başına karın doyurmaz; hazretin mangaldan sonra tutuşturulanı makbuldür!

    Zannedilmesin ki yazıları her zaman bu üslupda daha çok dinlencelik pazar yazıları türünde. Okuyanları iyi bilirler ki tarihe, edebiyata, siyasete, aktüaliteye olan derin hakimiyetini konuşturduğu yazıları da çok fazlasıyla mevcuttur.

  • Tarık Öztürk
    Tarık Öztürk 01.08.2003 - 19:06

    Yazar.

  • Kagan
    Kagan 29.06.2003 - 01:14

    Bir nesir ustası... Günümüzde ayaklar altına alınan güzel dilimizin nadir bekçilerinden... Bu dile nefes aldırabilen bir kaç yazardan birisi...

  • Tarhan Tekelioglu
    Tarhan Tekelioglu 28.06.2003 - 01:26

    eskiden recai güllabdan adi ile de satirik yazilar yaziyordu..
    zaman bu okuyucularin bu tadi almalarini kiskandi v onu yok etti...

  • Tarhan Tekelioglu
    Tarhan Tekelioglu 25.06.2003 - 00:33

    A. TURAN ALKAN t.alkan@zaman.com.tr
    ‘Çağdaş’ yatak odası takımı!

    İlk başta, “demodeliğin modası geçer mi” gibi saçma görünen bir suale verilecek cevap “moda” ile “demode” kavramlarına verdiğimiz anlamla ilgili olabilir, bir de içinde bulunduğunuz yaşla. Bana göre bir ibadet vecdi veya bir tazelenme heyecanıyla modayı takip edenler, aslında modası hiç geçmeyen bir şey bulabilmek için arayış halinde olmalılar.



    “Alçağa akar sular, pây–ı hûma düş mest ol” diyen şair de böyle bir sükûnet noktasını işaret ediyor belki de. Kemâl çağı dediğimiz vakit, hayata bakışın, daha doğrusu hayat felsefesinin, denize ulaşan bir ırmak gibi sâkin aktığı bir demdir; kabul çağıdır. Belki de insanın, –kendi de dahil– hiçbir şeyi değiştirmeye tâkât yetiremeyeceğini anladığı an. Bu noktadan bakılınca bütün devrimciler çocuk, siz bilemediniz delikanlı görünürler. “Neyi aradığını bilmeyen, ne bulduğunu da bilemez” buyurmuş bir bilge. Demodelikte karar kılınan yer, insanın ne aradığını ve aradığını asla bulamayacağını bildiği zaman mıdır; belki, evet, kesinlikle!

    Bütün hikâyeler, masallar ve romanlar, çevrilmiş ve çevrilecek bütün filmler niçin demodedir ve niçin hep aynı şeye dair olduklarını her defasında hatırlatıyorlar? Yeni olan ne var diye sormalıyız aslında. Moda rüzgârıyla para kazananlara ve bu endüstriden ekmek yiyenlere lâfım yok; tam aksine onlar, hâlâ yeni bir şeyler olabileceği kanaatini yaydıkları için kutlanmayı bile hak ediyorlar. Çocuk ölümü acı, çocuk ölmek güzeldir. Sir William Wallace mıydı, “bazıları hiç yaşamaz ki” diyen? Ölmek için evvela yaşıyor olmak lâzım; şimdi adını hatırlayamadığım, “kaç hayat yaşarsak, o kadar ölürüz” diyen adamın nüktesi Wallace’ı bütünlüyor ve bütün vecizelerin birbirini tamamladığını fark ediyoruz. Yeni bir vecizeyi kim söyleyebilir kim? Delinmedik inci, söylenmedik mânâ mı kalmıştır?

    Öyleyse nasıl oluyor da milyarlaca insan için her biri bir öncekinin aynı ritimde tekrarlanan yeni günlere erişmekte yeni bir lezzet bulabiliyoruz? Moda’nın sırrı buradadır işte. “Non novae sed novae” demiş bir Lâtin; Lâtince’den anlamam, vebâli nakledenin boynuna: “Yeni bir şey değil, yeni bir tarzda anlatmak” demekmiş. Şapkanın ne işe yaradığını bilenler için bütün şapkalar birbirinin aynıdır. Kadim Mısır’ın kadınları, en az bugün yaşayanlar kadar yüz boyamanın ustası idiler.

    Bir televizyon reklamında, “Çağdaş yatak odası takımı” lâfı geçtiğini fark edince aldı beni bir düşünce; zâhir adamcağız, “bunlar eski püskü, tarihin eski devirlerinden kalmış şeyler değil, modern, gıcır gıcır, yepyeni” demek istiyordu galiba. Yatak fikri ne çağdaş, ne de tarihidir; yatak yataktır netice itibariyle. “Çağdaş yatak” terkibi bir dil oyunu; işaret ettiği bir gerçeklik yok. Demek ki dil, mânâyı açan değil gizleyen ve muğlaklaştıran bir görev üstlenmiş. Cumhurbaşkanı da Amasya’da yaptığı konuşmada dilin ve anlamın muğlaklığına kendi çapında katkıda bulunuyor ve konuşmasının bir yerinde “çağdaş anlamda toplanma alışkanlığı”ndan bahsediyor; cümleyi okuyalım en iyisi:

    “Kişileri bir araya getiren, onlara çağdaş anlamda toplanma alışkanlığı kazandırarak, ulusal birliği sağlamayı amaçlayan yapıların kurulmasıyla eski alışkanlıklar terk edilmiş, kitlelerin bilinçlendirilmesine yönelik etkinlikler önem kazanmıştır.”

    “Çağdaş anlamda olmayan toplanma alışkanlığı” nasıl olur diye aldı beni bir düşünce; muhayyilemi ne kadar zorlasam da zihnimde canlandıramıyorum. Çağdışı toplanma alışkanlığı nedir meselâ, mafya celsesi mi, herkesin birbirini pata–küte dövdüğü bir kongre mi, yoksa servisin berbat yapıldığı bir toplantı mı? Çağ kelimesine bu kadar çok mânâ bindirilirse olacağı budur; kavram evvelâ bel verir, sonra çöküp gider. Geriye kalan “çağdaş yatak odası” gibi bir şeydir.

    Nietzsche diyor ki, “Üslûbu düzeltmek, aslında düşünceyi düzeltmekten başka bir şey değildir”. Burada eksikliğini hissettiğimiz şey üslûptan da öte, dilin kendisi, mantığı ve anlam çatısı. Tam da Martin Heidegger’in “Lisan varlığın evidir” dediği yer. Bu dil düşünceyi ve mânâyı taşıyamaz çünkü nirengisi yoktur. Moda fikrine heyecan veren şey bir şeylerin demode olmasıdır; berkemâl olalım derken “kemâl”i kaybetmişiz.

    “Bizim klasiklerimiz yoktur” diyen adama boşuna bühtân etmişiz meğer.



    16.06.2003

  • Esman Yuksel
    Esman Yuksel 20.06.2003 - 00:45

    Kendimle çelişme pahasına da olsa dayanamayıp düşüncelerimi yazma arzusu yaktı kavurdu içimi.Öncelikle şunu belirtmekte fayda var ki Pirim Ahmet Turan Alkan kendisini yenileme ve geliştirme hususunda günümüz yazarlarına göre geride değil bi-l akis ileridedir.Kendisinin sahip olduğu üslup gereği hep aynı gibi gelen yaklaşımlar aslında meselelerin özünü ortaya çıkarma gayretinin bir sonucudur.Günümüzde 'mitralyoz' gibi meseleler ardı arkasınca gündeme getirilip duruluyor.Ama sonuca gitmekte, teşbihimi mazur görünüz, kabızlık çekmekteyiz.Böyle olmaktansa çözüme yönelik yaklaşımlar sergileyen 'eski tüfek' olmak bence daha doğru bir yoldur.Gazete yazılarına bu nokta-i nazardan bakacak olursak sanırım izaha çalıştığım mesele daha iyi anlaşılacaktır.

  • Tarhan Tekelioglu
    Tarhan Tekelioglu 19.06.2003 - 22:48

    son zamanlarda kalemini sadece basinda oynattigi kadariyla müsahade etmekle yetinen ben de artik, onun kendisinin tekrarlayan bir eski tüfek durumumuna düsmeme mücadelesi vermeye basladigini gördügüm de bir vakia...

  • Deng Xioping
    Deng Xioping 19.06.2003 - 21:01

    iyidir hoştur ama boştur..

  • Esman Yuksel
    Esman Yuksel 18.06.2003 - 17:25

    Hangi kelimelere sığdırmak mümkün son çağın o eşsiz kalem işçisini...
    İlk kez üniversitede okurken 'ÜÇ Noktanın Söylediği'ile tanıdım O'nu.Beynimde zincirlerle muhafazaya çalıştığım fiki sabitlerim çatlamıştı bu kitapla.Sırasıyla tüm kitaplarını okudum.Her okuyuşumda zincirlerimi kırdım ve iğde kokusunun güzelliğine eş hazlarla yeni baştan görmeye başladım eşyadaki aşkı.Siyah ve beyaz, yenmek ve yenilmek, ala ile ednaya ayarlı aklımgördü ki gri de, beraberlik te, evsat ta bu dünyanın malıymış.
    Bir kaç kez sohbetlerine de katıldım.'Özü sözü bir', yazdıkları kadar naif, yazdıklarından da muzip bir nezaket abidesi...Kara bahtlı Sivas'ımın gerçek mihr-ü mahı.O benim 'Pirim', 'Hocam', 'Hemşehrim'...Fikir dünyamda 'Şemsim'...Ah be Hocam hangi kelimelere sığarsın bilmem ki.Bu acizin aczi kadar büyüksün.
    Fikir beyanında bulunma lutfunu gösteren refik ve refikalarıma haddimi aşarak bir istirhamım olacak.Lutfen Hocam için hazırlanmış bu naif ortamı zati çekişmeleriniz için kullanmayınız.Kimsenin O'nu takdir etmeye mecburiyeti olmadığı gibi hiç kimsenin de Hocamı okumadan ve anlamadan hakkında zan ile hüküm vermeye hakkı ve mecburiyeti yoktur.Kendi deyişiyle'Kategorize etme:Zalimlerden olursun! '
    Bu dostane tavsiye olur ki kalbler kırar, gönüller yıkar ve ben bundan korkarım.Hakkınızı helal etmeniz aciz bendeniz olarak sizden son istirhamım...

  • Tarhan Tekelioglu
    Tarhan Tekelioglu 16.06.2003 - 03:21

    risale eski kitablarin kücük parcalarina denirdi.. Bir kitabi ousturulan bir konuya ait bölümler..
    Ahmet turan alkan saedece risaleleri okuyoan degil, kitablarin tamamini deviren bir okuyucuya benziyor..
    risaleden kasit risale-i nur ise,
    onu belki de hayati boyunca hic okumamistir...
    O camia ile ilgilisi, onlarin gazetesinde yazmaktan öte degil..
    ama okuyorsa bu daha iyi...

    Osmanli kültürüne hakim, tarih üzerine doyurucu makaleleri olan birisinin kelime secimindeki becerisini tek bir kitaba borclu oldugunu iddia etmek? ...

  • Mm
    Mm 16.06.2003 - 01:33

    risale okuduğundandır...seçtiği kelimeler...

  • Okan Yılmaz
    Okan Yılmaz 16.06.2003 - 01:18

    senelerdir ahmet beyi okurum seçtiği kelimeleri çok beğeniyorum hakikaten okuduğunu belli eden aydın ve gazetecilerimizden

    okuduğu kitapların boyu ayakkabılarının ökçesinin boyunu geçmediği halde yazar diye geçinenlerin yanında hele mükemmel...

  • Tarhan Tekelioglu
    Tarhan Tekelioglu 01.06.2003 - 20:01

    Türkcenin su an yasayan en güzel kullanicisi yazar desek abartmis olur muyuz?

  • Yunus Emrah Bulut
    Yunus Emrah Bulut 01.06.2003 - 13:19

    sivri fikirli, nuktedan bir adam....uslub sahibi oldugu kesin...zaten kac kisi kaldi ki su alemde uslubu olan...sirf bu yonden bile kacirilmamasi gereken bir kisi....yalniz acikca ifade edeyim ben de olaylara bakis acisindaki metodu bir turlu anlayabilmis degilim...

  • Boran
    Boran 31.05.2003 - 20:09

    Osmanlı türkçesini nükteperdaz bir tarzda ve kendine yakşır bir asaletle kullanmaya çalışan, altıncı şehri sevdiren, dil işçiliği yapmaktan hazzeden ve hazveren kendisini okumaktan keyif aldığım yazar...

  • Mm
    Mm 30.05.2003 - 21:59

    bende birkaç yazısını okudum..açmadı beni...işin kötüsü daha fazla okumak için bir neden bulamayış oluşum...

  • Tarhan Tekelioglu
    Tarhan Tekelioglu 27.05.2003 - 03:33

    1954 Sivas doğumlu. İlk ve orta tahsilini Sivas'ta tamamladıktan sonra 1978 yılında SBF'nin İdare ve Siyaset Bölümü'nden mezun oldu. Bu esnada Sivas'ta üç yıl süreyle mahalli matbuatta çalıştı. Çeşitli dergilerin yayınlanmasına katkıda bulundu.1980 yılında askerlik hizmetini Tatvan ilçesinde yedek subay olarak yerine getirdi. Üç yıl serbest çalıştıktan sonra 1985'de Cumhuriyet Üniversitesi'ne girdi.1987'de yüksek lisans eğitimini,1991'de doktora çalışmasını tamamladı.1993'de yardımcı doçentliğe atandı.1994 yılında Cumhuriyet Üniversitesi bünyesinde kurulan İktisadî ve İdarî Bilimler Fakültesi'ne geçti ve halen bu fakültede görev yapmaktadır. Evli ve iki çocuk babasıdır. Muhtelif dergilerde (Türkiye Günlüğü, Tarih ve Toplum, Dergâh, Türk Edebiyatı, Yeni Türkiye, vb.) yayınlanmış yazıları vardır. Kitap şeklinde yayınlanmış sekiz çalışması bulunmaktadır.

    Yayımlanmış kitapları: 1- Ubeydullah Efendi'nin Amerika Hatıraları, İletişim Yayınları, İstanbul,1989 (2. baskı) ,2-Altıncı Şehir, Ötüken Yayınları, İstanbul,1992, (3. baskı) ,
    3- Birinci Meşrutiyet Devrinde Ordu ve Siyaset, Cedit Yayınları, Ankara,1993, (Doktora tezi) ,4- İstiklâl Mahkemeleri, Ağaç (Alternatif Üniversite) Yayınları, İstanbul,1993,5- Doğu ve Batı Karşısında Cemil Meriç, Akçay Yayınları, Ankara,1994, (Yüksek lisans tezi) ,
    6- Üç Noktanın Söylediği, İnsan Yayınevi, İstanbul,1994 (2. baskı) ,7- Ateş Tecrübeleri, Ötüken Yayınevi, İstanbul,1996,8-Yatağına Kırgın Irmaklar, Ötüken Yay., İstanbul,1997.