MH-03 Çift Sırlı Ayna (Manzum Hikaye)

Mustafa Nadi Taşçıoğlu
25

ŞİİR


0

TAKİPÇİ

MH-03 Çift Sırlı Ayna (Manzum Hikaye)

Evvel zaman içinde, genç bir bey oğlu vardı
Çok büyük bir şehirde, bir başına yaşardı
Bir miktar dünyalığı kendine yeter gördü
Yalnızlık tek yoldaşı, onunla yaşıyordu
Felek bir adım önde kurarken tezgâhını
O kendi ikliminde gönlünün aynasını
Hayallere nakş edip, seyrine dalıyordu
Günler hep böyle gelip, böylece gidiyordu

Nerden geldiyse bir gün, bir sıkıntı içine
Çıkıp biraz evinden gezerken öylesine
Pazar yerine vardı, gönülsüzce bir ona
Bir bu eşyaya baktı. Bir esnaf genç kızına
Bir şeyler söylüyordu. Dikkat kesildi birden
“Gülce kızım sen evden, o aynayı getirsen
Ona yüz akçe veren, bir müşterim var şimdi
Tez ol da getiriver vazgeçmeden müşteri”
Kız başı öne eğik, dedi ki; “Canım babam
Zaman zor, yükün ağır, amma o benim aynam
Bu yüz akçe önemli, bunu ben de bilirim
Amma ben o aynaya düşlerimi işledim
Gündüz durup dinlenmez, bağlarda çalışırım
Gece yatıp uyumaz, el işleri yaparım
Ne olur düşlerimi satma elin birine
Ben onu saklayayım, hayalimin erine”
Bey oğlu kızın tatlı, hem de üzgün sesine
Hem de mahcub kırılgan, o nazenin haline
Üzüldü kıyamadı, yerinde duramadı
Birden verdi kararı, esnafa doğru vardı
Dedi ki; ”Kusuruma bakma sen yaşlı dayı
Geçerken duyuverdim, şu sizdeki aynayı
Bu iki yüz akçedir, al güle güle harca
O ayna kalsın sizde, bu güzel gönlü kırma
Bu tertemiz kızının düşlerini satma sen
Saklasın sevdiğine eğer beni dinlersen.”
Bey oğlu şaşkın bakan esnafın bir eline
Tutuşturup keseyi, hızla döndü evine
İçinde bir ferahlık eve doğru yürürken
Kız öyle kalakaldı bey oğluna bakarken
Gönlü bir yumak oldu, bey oğluna dağlandı
İçi tir tir titredi, hem sevdi hem bağlandı

Sonra bir nice zaman, oğlan kendi halinde
Bomboş bir gönül ile yalnızlığın içinde
İş güç deyip uğraşıp, harcarken günlerini
Gülce sevda tadında, süsledi düşlerini
Bir bey oğlu oturup, gönül denen o tahta
Hasret yaktı içini, nice gün nice hafta
Her düşünü bir nokta, her ümidi bir tonda
Hasretini her boyda işledi aynasına
Zaman zaman bir ümit kapladı yüreğini
“Bey oğlu bana gelir görürüm gözlerini”
Bu sonuçsuz bekleyiş günler ve aylar sürdü
Gülce’de bir ince dert ayağını sürüdü.
Bey oğlu zaman zaman düşte bir çift göz görür
Uyanınca uykudan, az bir zaman düşünür
“Kimin bu bakan gözler, gönlümü yakan gözler
Acep bir kız evinde durmuş beni mi özler? ”
Diye bir an düşünür, ve unutur geçerdi
Ve yalnızlık içine külçe gibi çökerdi
Düşünür zaman zaman, “Bir güzele bakmalı
Şu gönül bahçesinde al çiçekler açmalı
Acep sevda ateşi, ne menem bir ateştir?
Tadı hangi çiçeğin rayihasına eştir? ”
Sonra korkar kendinden, “bu bir belâ olmalı
Ne gerek var ateşe benden uzak durmalı”
Diye düşünüp geçer, işlerine dönerdi
Ve sonra yine günler bu ahvalde geçerdi

Gülce kız, baktı bir ümit yok beklemekte
Her saat hasretine bir düğüm eklemekte
İçinde bir heyecan, aldı aynayı ele,
Ürkek ürkek yürüdü, bey oğlunun evine
Kapısının önünde, kalbi güm güm gümledi
Bir zaman durup orda yüreğini dinledi
Sonra ürkekçe vurup oğlanın kapısına
Gönlünün gerçeğini söyledi bey oğluna
“Bey oğlu ben bu günü yıllar yılı bekledim
Her noktasına bir düş, bir ümit eklediğim
Bu çift sırlı aynayı ellerimle sırladım
İkinci sır katına suretimi sakladım
Eğer gönlünde bana bir sevda duyar isen
Bu gördüğün aynada hep beni görürsün sen
Aynama öylesine bir “mal” gibi bakarsan
Bakınca da aynada kendini görüyorsan
Gönlünde benim için bir yerin yok demektir
Dileğim bu aynada senin beni görmendir...”
Gülce’nin bedenine bir ferahlık serpildi
Sonra bir korku gelip, yüreğine yerleşti
Bey oğlu şaşkın şaşkın bakarken kendisine
Koşarak uzaklaşıp, vardı kendi evine

Bey oğlu ayna ile kala kaldı kapıda
Bir sıcaklık hissetti, Gülce kızın adında
Çevirerek yüzünü kızın gittiği yoldan
Görmek istedi onu elindeki aynadan
Bir baktı ki aynaya gördüğü yüz kendinin
Altta belirsiz bir iz, bu siluet Gülce’nin
Olmalı diye kurdu, amma tatmin olmadı
Girip evin içine onu duvara astı
“Garip” dedi içinden, “Başa neler gelecek?
Ayna bakanı değil yapanı gösterecek.”
“Tatlı, güzel, hoş bir kız, amma sanki delice,
Acep böyle mi olur, bir insanı sevince? ”
Hem tatlı bir sıcaklık, hem yabancı bir duygu
Aşka yaban gönlünde aşka karşı bir korku
Ayırdı duygulardan gariban bey oğlunu
Daldı günlük işlere buldu eski yolunu

Bir zaman böyle geçti, bey oğlunun günleri
Arada bir gezerdi, kalabalık yerleri
Soyunun büyükleri düşünüp taşınmışlar
Bey oğluna bir güzel bulup ayarlamışlar
Çağırıp bey oğlunu, söylediler kararı
Sayıp da birer birer evlilikte yararı
Anlatıp zorladılar bu karara uymaya
Sonra kızı bir güzel övdüler bey oğluna
“Kız hem güzel alımlı, hem de soyu pek asil
Babasının bir kızı, serveti misil misil
Eğer damat olursa, bu soylu aileye
En saygın bey olursun vali köşkünde bile”
Bey oğlu “eh... meh...” dedi, biraz zaman istedi
Gidip kendi halinde bir hayli fikir etti
“Zenginliğin adı yok, güzelliğin tadı yok
Amma kahpe dünyada saygınlığın yeri çok”
Birden bir his içinde depreşip uyanıyor
Sanki duvarda ayna durmuş ona bakıyor
“Gülce kadar sıcak mı, acep bu kızın gözü?
Gülce kadar berrak mı, acep bu kızın özü?
Lakin bu evlilik bir hayli itibar sağlar
Valinin köşkü gibi açılacak kapılar
Şu yalnız hayatıma yeni bir neşe katar
Belki bu bomboş gönlüm, yeni bir lezzet tadar”
Deyip verdi kararı, bildirdi büyüklere
Gidip tek tek el öptü, o güzelin evine
Sözlüsüyle baş başa konuşurken bahçede
Hazırlıkları yaptı büyükler de içerde
Selam kelam muhabbet, bir utangaç göz süzüş
Ardından tatlı tatlı bir muhabbet bir gülüş
“Pek güzelmişsin meğer, ne bu duruş bu bakış
Birden girdin gönlüme işledin nakış nakış”
Deyip söze başladı, bizim garip bey oğlu
Kız ondan geri kalmaz, ne de olsa bir soylu
“Beyim canım efendim, ne hoş bir simanız var
Sözlerin ve gözlerin, gönlüme çengel atar
Sizi görmemiş olmak bir kayıpmış anladım
Akıbet hayır ola, ilk görüşte bağlandım
Atamın buyurduğu benim için hayırdır
Sizi pek de sevmişti, ne güzel ki haklıdır”

Söz, nişan derken düğün, ne kadar çabuk bitti
Pederin konağında en üst kata geçildi
Bey oğlunun eşyası taşınırken konağa
Gülce’nin aynası da, konuldu bir dolaba
Aynadaki parlaklık uçuverip gitmişti
Sanki aynadan bir sır ve bir hayat yitmişti

Bey oğlu hem konağın şimdi yeni gözdesi
Hem ekâbir muhitin dikkat çeken öznesi
Olup da çıkıverdi, birden tüm vakti doldu
Şimdi gündüz iş yoğun, akşam muhabbet boldu
Geceleri eşine sarılarak yatıyor
Benim gönlüm kırk oda, kırkı da senin diyor
Mutluluk buymuş deyip, gönlünce seviniyor
Her gün bir yeni işe ve meşke seğirtiyor
Hesapları yanılmaz, sohbetine doyulmaz
Sohbet meclislerinin o olmazsa olunmaz
Merkezi olup çıktı, sevenleri pek çoktu
Serveti katlanıyor, şöhreti artıyordu

Yalnız eşi değişmiş, havalara girmişti
Gururu okşandıkça, tafrası gelişmişti
Canım cicim ayları çok da uzun sürmedi
Bir gün bir muhabbet de denmezi deyiverdi
“Benim kocam bir beydir, amma sultan da benim
Ben ve babam olmasak, bir hiçti benim beyim”
Bu söz döndü dolaştı, yüce dağları aştı
Bir meşkin ortasında bey oğluna ulaştı
Kaynar sular döküldü, bey oğlunun üstünden
Tek kelam çıkmaz oldu artık tatlı dilinden
Bütün meşk demlerinin vazgeçilmez gözdesi
Kayboldu ortalıktan duyulmaz oldu sesi
Evden sadece işe, işten sadece eve
Gidip de geliyordu, bakmıyordu çevreye
Evde bir tek odada oturup saatlerce
Sonra sızıp kalıyor geçip gidiyor gece
Derken günlerden bir gün, eşi geldi odaya
Dedi; “Dolap da buldum, atacam dışarıya”
Elindeki aynayı gösterip bey oğluna
Sözünü bitirip de çıkmadan dışarıya
Bey oğlu ok yemiş beygir gibi fırladı
“Sakın! Sakın! Sakın haaa! ” Diyerek hırıldadı
Karısının elinden aynayı kapıp aldı
Eşi orda öylece oğlana bakıp kaldı
Bey oğlu ayna ile oturdu döşeğine
Dalıp da geçiverdi aynadaki resmine

Sonraki gün bir konak satın aldı kendine
Evi taşıyıverdi, hiç sormadan eşine
Ne itiraz dinledi, ne tehdit ne de dırdır
Yerleşince konağa, ilk kez güldü aylardır
Aynayı salonunun duvarına asarak
“Kimse değmesin! ” dedi, kaşlarını çatarak
Sonra çıkıp avluya gürledi yere göğe
“Artık bey oğlu değil, ben bir beyim biline!
Duysun ki dağlar taşlar, bir ad koydum kendime
Bundan sonra Gülbey’im, herkes de böyle bile! ”

Döndü tekrar ekabir muhitlerine Gülbey
Hem bir hayli havalı, hem de hovarda bir bey
Hem içmeye başladı, hem de kadını, kızı
Gönüllerinden vuran yaman bir kalp hırsızı
Eşinin her geçen gün söylenmeleri arttı
Çıkan dedikodular ayranını kabarttı
Babasıyla birlikte Gülbey’e yüklendiler
“Ya ayağını denk al, ya defol git” dediler
Mal, mülk, servet ne varsa, onların sayesinde
Birikip de artmıştı, katkısı Gülbey’in de
Bekçilikti servete. İtibar babanındı
Düşemezdi yerlere, onursa kızınındı

Gülbey masum eşini, mahcub edip herkese
Bir tanecik kızını düşürmüştü yeise
Gülbey bir hayli zaman duymadı dırdırları
Kulağını tıkayıp, kovaladı kızları
Filan gün filan yerde, filanla görülmüştü
Etrafında bir düşman çemberi örülmüştü

Lakin koskoca şehrin, kızları ve dulları
Onun bir bakışına, veriyordu canları
Amma kimi geceler, çekilip bir köşeye
“Hayatın hiç tadı yok, gönül hasret neşeye
Bunca içki bunca mey, bu hal nereye kadar,
Bunca kadın bunca kız, içinde bir manidar
Gönül yok gönlüm için, sohbetler hep anlamsız
Ne zaman güleceğim, şöyle dertsiz tasasız? ”
Diyerek hayıflanır, sonra kayarak gözü
Duvardaki aynaya, bir an güler de yüzü
Gözlerini kapatır, dalar gider hülyaya
Buruk bir mutlulukla dalar derin uykuya

Derken günlerden bir gün, eşi ile babası
Gelip bir akşam vakti yüzler limon sarısı
Gülbey’in suçlarını döktüler birer birer
Gülbey yaptıklarıyla etmişti kızı heder
Nesi vardı atadan, kaç paralık adamdı?
Hadsizce davranarak yaptıkları yamandı
Bunlar yetmiyor gibi, değmiyordu tenine
Getirmiyor kocalık görevini yerine
Gülbey kalktı yerinden, gitti duvarda durdu
Alıp ele aynayı, “Bitti mi? ” diye sordu
Hem eşi hem babası, şaşkın şaşkın baktılar,
“Konuş ne diyeceksin? ” dediler ve sustular
“Elim kadın tenine değmiyor değil elbet
Sana neden değeyim? Sen en büyük musibet!
Gönlüm ne seni çeker, ne de dünya malını
Baban olacak nekbet, nasılsa belasını
Bulur günün birinde, benim sizle işim yok
Benim hakkım bu idi, başkasına karnım tok
Bundan gayri nerede kime inlersen inle
Şimdi sana son sözüm, aç kulağını dinle
Neyim varsa bıraktım, hepsi mehir biline
Boşsun, boşadım seni, ateş değsin diline”
Deyip çıktı konaktan, gitti baba evine
Gülce’nin aynasını, taktı eski yerine

Gülbey’in ayrıldığı ne çabuk duyulmuştu
İlk önce vali beyin köşkünden kovulmuştu
Kimdi? Neyin nesiydi? Hediyesi ne idi?
Hangi hadle valinin kapısından girmişti?
Herkes kendi denginin muhitinde gezmeli,
Haddini bilmeyenin kafasını ezmeli
Apar topar attılar bey oğlunu sokağa
Bereket ki kafası çarpmıştı has toprağa
Gülbey kalktı yerinden, bağırdı deli deli
“Bunu ödeteceğim, görürsün sayın vali”

Diyerek uzaklaştı, vali köşkü önünden
O gün akşam atıldı bir sohbet meclisinden
Dünün o can dostları Gülbey’den kaçıyordu
Gülbey’in temiz gönlü bin hınçla doluyordu
Artık şarap elinden, hiç eksik olmuyordu,
Bin bir küfür dilinden düşmüyor, sövüyordu
Afyona da başlamış, dişleri sararmıştı
Hırsı aklını tutmuş, hayatı kararmıştı
Bir gün sarhoş kafayla, vali beyin köşküne
Gidip küfürler etti, sonra köşkün önüne
Boşalttı abdestini, hemen girip koluna
Tekme tokat döverek attılar bir zindana
Nice gün nice hafta, valinin zindanında
Düşünüp durdu Gülbey kendi yalnızlığında
Bir karar diğerini tutup da uyuşmadı
Nice gün nice gece yatıp da uyumadı
Arada bir Gülce’nin aynası ve gözleri
Girdi rüyalarına, tekrarladı sözleri
...“Bu yüz akçe önemli, bunu ben de bilirim
...Amma ben o aynaya düşlerimi işledim
...Ne olur düşlerimi satma elin birine
...Ben onu saklayayım, hayalimin erine”

Aylar sonra Gülbey’i zindandan çıkardılar
Bin nasihat ederek dışarıya saldılar
Gülbey gidip evine, dinlendi gün ve gece
Sonra dışarı çıkıp, gezeledi kendince
Pazarda, sokaklarda, vatandaşı izledi
Gidip pınar başına, oturup da dinlendi
Herkesle sohbet edip, güzelleri dinledi
Her güzele başka bir güzel türkü söyledi
Sonraki bütün günler, gidip pınar başına
Nice kız nice dulu, düşürdü yatağına
Hayranları pek çoktu, kimisi de aşıktı
Nice güzel kızların gönülleri yanıktı
Onlardan biri var ki, hem aşıktı Gülbey’e
Hem de hiç yakınlaşmaz, uzak dururdu beye
Bir gün dostları ile haber saldı o kıza
“Gönlümdeki ateştir, söyleyin şu Cankız’a
Geçti bir bahar bir yaz, hasret bağrıma doldu
Onsuz günüm geçmiyor, içimde sızım oldu
Garib gönlüm kanıyor, söyleyin çabuk gelsin
Ona yanıp tutuşan şu gönlümü eylesin.”
Geçti günler haftalar, kızdan cevap gelmedi
Bir gün kalabalıkta şu türküyü dinledi;
...“Yarimden bir haber aldım
...Sensiz günler geçmez diyor
...Ben gönlümü nara çaldım
...Gayri günler bitmez diyor
...İçimde bir ince sızı
...Gel gönlümü eyle diyor
...Geçirdin baharı yazı
...Sensiz ömür bitmez diyor”
Dediler ki; “Bu türkü Cankız’ın ağıdıdır
Bir vefasız yar için, bir gülün feryadıdır”

Anladı ki bey oğlu; bu türkü kendisine
Cankız’ın sitemidir, peki amma nesine?
“Ona verilmiş sözüm olmadı hiçbir zaman
Anlaşılan gönlünde bir sevda var pek yaman
Çekemem ben doğrusu böyle derin sancıyı
Yeterince yaşadım bin bir türlü acıyı”
Deyip gidiyordu ki, orda Gülce’yi gördü
Gülbey sarsıldı birden, bunaldı başı döndü
Gülce oturmuş orda, benzi sararmış solmuş
Ağlayan gözler ile Gülbey’e bakıyormuş
Ağlayan o gözlerden sevgi yağdı üstüne
Ömrü bir günah gibi yığıldı gözlerine
Utanarak Gülce’den başını öne eğdi
İçinde bin eziklik oradan kaçıverdi
Kaçtığı Gülce’miydi, yoksa günahlarımı?
İnsan hiç kendisinden kaçmayı başarır mı?

Gülbey pınar başına sohbetlerine döndü
Nice kadın ve kızın başlarını döndürdü
O günlerin birinde, Valinin küçük kızı
Hem valinin hem köşkün o en parlak yıldızı
Birkaç nedimesiyle geldi pınar başına
Gülbey kalkıp yerinden vardı kızın yanına
Valiye olan hıncı aklına galip geldi
Kızın gönlünü çelen güzel sözler söyledi
“Sultanların baş tacı, behey gönül ilacı
Birkaç güzel söz için yer miyim ben kırbacı?
Endamına tutuldum, gözlerinde duruldum
Edasına yandığım güzel sana vuruldum
Bu suçun cezasını söyle ben de bileyim
Gidip kendi gönlümle o cezayı çekeyim”
Kız tatlı gülümsedi, “Gülbey sen hep gülesin,
Bu suçun cezası çok, bilmem nasıl çekersin
Sevda denen bu umman böylesine derin mi?
Söyle düştün içine, sıcak mıdır serin mi? ”
Gülbey sakin sevecen; “A sultanım o derya
Ne büyük bilinmezdir, eğer düşersen orya
Hem senin kadar sıcak, hem benim kadar serin
Bir de ben eminim ki; zindanlar kadar derin
Bakın şu çevremize, bütün yüzler gülüyor
Bu gülen gözler senin özünden besleniyor
Şu ağaçlar ne güzel, şu orman ne muhteşem
Gel beraber gezelim, yerine gelsin neşem”
Kız bakındı etrafa, gülen gözleri gördü
Sonra dönerek dağa, biraz ormanı süzdü
“Hadi gezelim Gülbey, sen ormanı bilirsin
Ben de göreyim şimdi, senin de neşen gelsin”
Beraberce yürüyüp, daldılar ormanlığa
Konuşarak gittiler, tüm gözlerden ırağa
Ormanın serinliği, sardı bedenlerini
Kız durup bir ağaca dayadı ellerini
Gülbey yaklaştı kıza bakıştılar göz göze
Nefesler dudaklardan yapıştı iki yüze
Tutup kızın belinden, çekiverdi sineye
Başladı fütursuzca, dudağından öpmeye
Kız bir iki yekindi ve sarıldı Gülbey’e
Sonra yuvarlandılar ikisi birden yere
Dağıldı elbiseler birer birer çevreye
Başladı vali kızı zevkinden inlemeye
Derken sular duruldu, yanyana uzandılar
Gülbey’le vali kızı gözgöze bakıştılar
Kız fırladı yerinden, “Eyvah yandım ben şimdi! ...
Gülbey tez ol babamdan isteyip de al beni! ...”
Gülbey kayıtsız bakıp, “Neden ki? ” diye sordu
“Böyle bir söz vermedim! ” dedi ve gidiyordu
Kız sarıldı koluna; “Bu yaptığın doğru mu?
Böyle çekip giderek kurtulmak hiç olur mu?
Benim babam bir vali, nasıl gidersin böyle? ”
“İstersen bey babana benden de selam söyle! ...”
Deyip yürüdü Gülbey, bakmadan arkasına
Kız kaldı bin hicabla, ormanda bir başına

Gülbey döndü şehire kafasında bir boşluk
Bir intikam almıştı, lakin neşe ve hoşluk
Değmedi yüreğine kendini anlamadı
Saatlerce yollarda öylece yalpaladı
Girip bir meyhaneye oturdu iskemleye
Şarabın en hasından başladı demlenmeye

Ertesi gün hem mayhoş hem avare gezerken
Bir çeşmenin başında Cankız’ı gördü birden
Yaklaşırken yanına heyecan bastı kızı
Gülbey söze başladı içine düştü sızı
“Duydum ki bana aşık, hem de pek tutkunmuşsun
Gülbey’in hasretinden yanıp da tutuşmuşsun
Herkes böyle der durur, gönüller hep burkulur
Bana yaktığın türkü taa Fizan’dan duyulur
Benim gönlüm kırk oda birinde de sen otur
Kırk gecenin birinde gel yatağımı doldur”
Kızın gözleri birden ateş gibi parladı
Gözlerini zapt edip, sözleriyle ağladı
“Şimdi şaşırdım işte, gönül buna gelemez
Benim sevdiğim adam böyle bir şey diyemez
Evet, vurgunum sana, bunu asla saklamam
Ve seni hiç kimseyle hiçbir zaman paylaşmam
İnsan aşkından değil, kendinden vermelidir
Aşk için fedakarlık, aşktan üstün değildir
Canım iste vereyim, öl de ölüp gideyim
İstersen gel al beni, ister hasret çekeyim
Amma koynunda biri varken bana gel deme
Ne olursun aşkımdan sakın taviz isteme”
Gülbey donup kalmıştı, ağzı açık bakmıştı
Kız yüzünü kapatıp ağlayarak kaçmıştı

Bir hayli zaman Gülbey kendine gelemedi
Cankız’ın sözlerini beyninde silemedi
...“İnsan aşkından değil, kendinden vermelidir
...Aşk için fedakarlık, aşktan üstün değildir”
Sözleri çın çın öttü Gülbey’in kulağında
Aşka bir özlem duydu bomboş gönül bağında
“Bu ne menem sızıdır, kimilerinden gitmez
Kimileri de bekler amma bir selam vermez
Gencecik kızcağızın gönlünden taşan sözler
Nasıl böyle kavurur, bu kadar yakar gözler
Tanrım suçum neydi ki, bu zevki tattırmadın
Beni de ateş gibi gözlerle baktırmadın”
Gülbey bir sarhoş gibi gezeledi günlerce
Cankız’ın sözlerini söyledi hece hece

Artık pınar başına daha az gidiyordu
Biraz işe dalıyor, biraz da geziyordu
Böyle gezerken bir gün bir tanıdık yüz gördü
Bu erini yitirmiş, erken solmuş bir güldü
İnsanlara karışmaz hep kendince yaşardı
Güzelliği her dilden gönüllere akardı
Vardı onun yanına, dedi ki; “Sevda gülü
Sen aşka aşinasın, bu derbeder bülbülü
Daldır aşk deryasına, gel gülelim seninle
Gönlünün ateşini paylaşsana benimle”
Kadın baktı Gülbey’e acı bir tebessümle
Konuşmaya başladı, içindeki hüzünle
“Bakasın bana Gülbey, bir civana aşıktım
Erken gitti toprağa, ben burada kaldım
Bilesin ki aşk denen bu sihirli bilmece
Haktan bir armağandır, aşkı tadıverince
Anlarsın sözlerimi, bil ki sana pek uzak
Değil bu söylediğim, amma hayat hep tuzak
Sen düşmüş bir tuzağa çırpınıp durmadasın
Umutsuzca bir gülden bir güle uçmadasın
Korkuların, körlüğün en büyük derdin senin
Korkularını yen, aç gözünü yüreğinin
Aşk acıyı pek sever, bundan korkacak ne var?
Hiç mi acı çekmedin, aşktan kaçacak ne var?
Benden sana hayır yok, bir hasret var gönlümde
Hakka asi olmadan, toprak tüter gözümde
Bir gün ecel beni de alıp bu diyarlardan
Erime götürecek, bilinen eski yoldan”
Deyip de susuverdi, başını öne eğdi
Belli ki ölmek onda yaşamaktan da yeğdi
Böylesinden korkulur, uzaklaşmalı burdan
Deyip yürüdü Gülbey o güzelin yanından

Şimdi yeni bir ses çınlıyor kulağında
Bir terennüm olmuştu şu sözler dudağında
...“Aşk acıyı pek sever, bundan korkacak ne var?
...Hiç mi acı çekmedin, aşktan kaçacak ne var? ”
Artık bütün zevklerden almıştı hevesini
Amma gönül ağacı vermedi meyvesini
Dul kadının, Cankız’ın sözlerinden sarhoştu
İçinde onca sızı lakin yüreği boştu
Oturup bir ağacın kopkoyu gölgesine
Vermişken dikkatini aşıkların sesine
Bir kız geldi yanına, köşkün bir nedimesi
Bir kağıdı uzattı, çok da kızgındı sesi
“Hanımımdan bir not bu, bunu sana gönderdi
Üzgün gönüllerimiz her gün sana ilendi
Daha ne kadar sürer böyle gönül talânı
Tez zamanda bulasın sen Allah’tan belânı”
Gülbey donup da kaldı elindeki kağıtla
Açtı okudu onu, çok güzel bir yazıyla;
“Beni orda bıraktın, sen de öyle kalasın
Düşüp onulmaz aşka, cayır cayır yanasın! ”
Diye yazmıştı vali beyin en küçük kızı
Kirletip bıraktığı köşkün parlak yıldızı
Pişmanlıklar boy boy dizildi yüreğine
İlk kez birkaç damla yaş birikti gözlerine
Duramadı yerinde acı acı inledi
Üzgün, pişman ve sarhoş, şehirde gezeledi
Ne geçtiği yerleri bakıp da görüyordu
Çıkmış şehrin dışına öylece gidiyordu
Bir yorgunluk hissetti, etrafına bakındı
Bir okçu talimgâhı gözlerine takıldı
Bir çok delikanlının birer yay ellerinde
Önlerinde bir hoca, diyordu ki, gençlere;
“Hedef, hedef ve hedef, hedef her işin başı
Öylesine bir yere bakıp da şaşı şaşı
Bıraktın mı sen oku, nerye varır bilinmez
Böyle atılan okun, zararı önlenemez
Şimdi şu sözlerimi, kafanıza kazıyın
Bunu besmele gibi, aklınızda taşıyın
Bu hayata atılmış bir oktur insanoğlu
İyi seç hedefini yürü ona dosdoğru”

Gülbey duymadı artık sözlerin gerisini
Kulağında çınlayan yalnız kendi sesini
Dinleyerek yöneldi yavaş yavaş evine
Ve ağladı, inledi, yolda kendi kendine
“Nedir benim sebebim, nedir benim hedefim?
Ben bir insan olarak bu hayattan beklentim
Hedefsiz bir ok gibi ona buna saplandım
Nice masum gönülde bin bir acı bıraktım
Derdim valiyle idi, kızın günahı neydi?
Onu öyle bırakıp başım göğe mi erdi?
Cankız’ın o tertemiz gönlünü neden yıktım?
O sımsıcak gözleri ben ne için ağlattım?
Vali kızı ve Cankız nasıl affeder beni?
Birinin gönlün alsam, niderim diğerini?
Ya gidip vali beyden kızını istemeli,
Ya Cankız’ı alarak, bin özür dilemeli
Biri aşkın derdine mahkum oldu yatıyor
Biri utanç içinde, hayatına yanıyor
Her ikisini nasıl kurtarırım derdinden
İkisi de yaralı, hem de en derininden

Birden öylece kaldı, Gülce geldi aklına
En derinden bir sızı yayıldı vücuduna
Yakında bir ağaca ancak yürüyebildi
İçindeki sorular Gülce Kız’a yöneldi
O ilk Pazar yerinde gördüğü Gülce Kız’dan
Neler neler yitmişti, gönlünün acısından
Bitmeyen bir geceyi o ağacın altında
Geçirdi sorularla, kimse yoktu yanında
Gülce’nin soluk yüzü gözünden gitmiyordu
Aklı kaçmak istiyor, gönlü hep ağlıyordu
Güneş çıktı tepeden, sımsıcak bakıyordu
Gülbey’i güneş değil, sorular yakıyordu
Vücudunun her yanı tutulup da kalmıştı
Gönlündeki sorular cevap bulamamıştı
Düşündü ki, bu böyle bir yere varmayacak
Birine danışmalı, sadra şifa olacak
Birden aklına geldi, dedesinin yoldaşı
Herkesin saygısını alan eski sırdaşı
Ak saçlı yaşlı bilge yakınlarda bir yerde
Ancak o çare olur gönlümdeki bu derde

Kalktı gitti bilgenin eski evine doğru
Karşıdan geldi bilge, yönü ona dosdoğru
Varıp elini öptü o gün görmüş bilgenin
Dedi ihtiyar bilge, “Nedir benden dileğin? ”
Gülbey bütün ömrünü perde perde anlattı
Her hatıra ardına yüzlerce soru kattı
Dedi ki; en sonunda; “Körüm güneşe aya
Bir çare göster bana, içimdeki yaraya
Ancak merhem sendedir, gücüm yok yaşamaya.”
Gün görmüş yaşlı bilge başladı konuşmaya;
Dedi ki; “Be hey oğul, Tanrı her bir kuluna
Nazar eder katından, bu gönül aynasına
Nasıl bunca yanlışı sığdırdın bir ömüre
Hakkın nazargâhını çevirdin bir kömüre
Gönül denen bu ayna hep sevgiyle parıldar
Bak vakit yok yarına, tez toparlan zaman dar
Ecel yakın bir menzil, sanma ki kalıcısın
Her bir nefes bir mehil, sanma ki sahibisin
Ayva ile altını koyup da bir kantara
Sonra gelip de bana ne eder diye sorma
Bak şimdi şu sözleri küpe et kulağına
Eğer başarır isen, koş aşkın durağına
‘Eğer; aşkı gönlünün süsü yapmak istersen
Sev sevebildiğince, lâkin umur arama
Eğer; aşkın hayatın tadı olsun istersen
Önce sevmeyi terk et, devâ olmaz yarana
Gör ki; bir gün bir güzel, gönül verirse sana
Koy sen onu gönlünün bütün odalarına
Bu iki katlı bir sır, “Olur mu? ” diye sorma
Eğer gözün yıldıysa, aşk durağında durma.’”
Bilge kalkıp yerinden dayanıp bastonuna
Sonra dönüp yürüdü, bakmadan arkasına.

İçinde sıkıntılar, artıp azalmadılar
Bey oğlunun gönlüne çöküp ağırlaştılar
Bir de şimdi “sır” derdi kapladı benliğini
“İki katlı sır” diye Bilge’nin dediğini
Düşünerek yürüdü, dalgın dalgın yollarda
Sonra geldi evinin, oturup divanında
Hayatını gözünden perde perde geçirdi
Gönül odalarını birer birer yokladı
Geceler boyu ona nice zevk veren kızlar
Birer birer gözünde iskan edip durdular
Hepsine teker teker baktı gönül bağında
Bulamadı birini gönül odalarında
Silinip birer birer yok olup da gitmişler
Hepsi ondan bir değer alıp da götürmüşler
Kendini harc-ı alem ve beyhude hissetti
Bir gönül ve bir ömür arada boşa gitti
En son gözü önüne eski karısı geldi
Gönlünde ondan bir iz bir hoşluk bulamadı
Pişmanlığı gönlünün dağlar kadar büyüktü
O da ondan bir ömür ve bir servet götürdü
Gönül odalarını gezerken pişman pişman
Bir hoşluk gördü birden, bir ürkek göz içinden
Baktı ki; Gülce kızın sıcaklığı içinde
Onca yılın ardından iz bırakmış peşinde
Gözü kaydı duvarda yıllar boyu tozlanan
Gülce’nin aynasına. Kalkıp aldı yerinden,
Siler iken tozunu, gönlü kaydı geçmişe
O ilk günü görünce içine doldu neşe
Gülce’nin anıları geçer iken gözünden
Gönlünde bir sıcaklık duydu en derininden
İçinde bir ferahlık gelişirken öylece
Bir baktı ki aynaya, ona bakıyor Gülce
Yıllar yılı kendini gösteren sırlı ayna
Şimdi o Gülce kızı gösteriyor yalnızca
Birden aydınlık geldi gönlüne ve aklına
Bilgenin sırlı sözü aydınlandı ruhuna

Bu sürûr ikliminde sarhoş olup giderken
“Gülce! Gülce! ” diyerek çözüldü dili birden
Hem izlerken geçmişi sahne sahne gözünden
Hem akmaya başladı pişmanlıklar dilinden
“Ben ondan öylesine görmeden geçiverdim
Amma o gören gözden gönüle akıverdim
Sırların bu ilk katı bir gönülde yanmakmış
Zor olan göz görmeden, bir gönüle akmakmış
...“Aynama öylesine bir ‘mal’ gibi bakarsan
...Bakınca da aynada kendini görüyorsan”
Demişti bu aynayı ellerime verirken
Ben ne kör bakmışım, kız, gözlerimde erirken
Kızın ‘mal’ derken kastı eşya değilmiş meğer
‘mal’ benmişim bunca yıl, bu körlüğe bu değer.
Bilge yanlış söylemiş, bu dört katlı bir sırmış
İkisi bu aynada, ikisi aşkımdaymış”

Gülce aynadan mutlu gülümserken kendine
Derin bir hasret çöktü, aniden yüreğine
Gidip görmek Gülce’yi, alıp basmak bağrına
Artık mutlu yürümek onunla bir yarına
İsteğiyle doğruldu, kalkıp çıktı evinden
Artık bırakmıyordu aynayı hiç elinden
Varmadan Gülce kızın evinin sokağına
Gülce kızın babası belirdi karşısında
Elinde bir pusula, gözünde bin bir acı
Sanki bütün derdinin bey oğludur ilacı
Dedi ki; “Kızım bugün hakka doğru yürüdü
Evlat acısı beni, bir kor gibi bürüdü
Bu vasiyet yavrumun, senden son dileğidir
Onun son arzusunu, lütfen yerine getir.”
Deyip bir mektup verdi, bey oğlunun eline
Bir onulmaz dert girdi, elinden yüreğine
Bey oğlu sendeledi, dayandı bir duvara
Bakarak Gülce kızın bu en son mektubuna
Çınladı kulağında kızın o ilk sözleri
Canlandı birer birer gönlündeki izleri
...“Bu yüz akçe önemli, bunu ben de bilirim
...Amma ben o aynaya düşlerimi işledim
...Ne olur düşlerimi satma elin birine
...Ben onu saklayayım, hayalimin erine”
......
...“Bey oğlu ben bu günü yıllar yılı bekledim
...Her noktasına bir düş, bir ümit eklediğim
...Bu çift sırlı aynayı ellerimle sırladım
...İkinci sır katına suretimi sakladım”
......
...“Dileğim bu aynada senin beni görmendir...”
......
...“Dileğim bu aynada senin beni görmendir...”
......
......
Tarifsiz bir acıyı yaşarken yüreğinde
Yavaş yavaş açıldı bir vasiyet elinde
“Gönlümü sana verdim, helalin oldum senin
Saçımın bir teline değmedi namahremin
Ne eli ne de gözü, kendimi sakladım ben
Belki bir gün aynada beni görür diye sen
Son bir dileğim senden, gelmişsen cenazeme
Değmesin bir haram el, bu cansız ellerime
Ben yaşarken değmedi dudağın bedenime
Musallâda sen yıka, değsin elin tenime.”

Mustafa Nadi Taşçıoğlu
Yorumunuz 5 dakika içinde sitede görüntülenecektir.
  • Zühal Demiröz
    Zühal Demiröz

    ...“İnsan aşkından değil, kendinden vermelidir
    ...Aşk için fedakarlık, aşktan üstün değildir”
    ......................................
    ......................................
    ......................................
    “Gönlümü sana verdim, helalin oldum senin
    Saçımın bir teline değmedi namahremin
    Ne eli ne de gözü, kendimi sakladım ben
    Belki bir gün aynada beni görür diye sen
    Son bir dileğim senden, gelmişsen cenazeme
    Değmesin bir haram el, bu cansız ellerime
    Ben yaşarken değmedi dudağın bedenime
    Musallâda sen yıka, değsin elin tenime.”

    Gerçekten masal oldu Aşk değil mi?

TÜM YORUMLAR (1)