Mendilimde Kan Sesleri Şiiri - Edip Cans ...

Edip Cansever
8 Ağustos 1928 - 28 Mayıs 1986
198

ŞİİR


348

TAKİPÇİ

Mendilimde Kan Sesleri

Her yere yetişilir
Hiçbir şeye geç kalınmaz ama
Çocuğum beni bağışla
Ahmet Abi sen de bağışla

Boynu bükük duruyorsam eğer
İçimden öyle geldiği için değil
Ama hiç değil
Ah güzel Ahmet abim benim
İnsan yaşadığı yere benzer
O yerin suyuna, o yerin toprağına benzer
Suyunda yüzen balığa
Toprağını iten çiçeğe
Dağlarının, tepelerinin dumanlı eğimine
Konyanın beyaz
Antebin kırmızı düzlüğüne benzer
Göğüne benzer ki gözyaşları mavidir
Denizine benzer ki dalgalıdır bakışları
Evlerine, sokaklarına, köşebaşlarına
Öylesine benzer ki
Ve avlularına
(Bir kuyu halkasıyla sıkıştırılmıştır kalbi)
Ve sözlerine
(Yani bir cep aynası alım-satımına belki)
Ve bir gün birinin adres sormasına benzer
Sorarken sorarken üzünçlü bir görüntüsüne
Camcının cam kesmesine, dülgerin rende tutmasına
Öyle bir cıgara yakımına, birinin gazoz açmasına
Minibüslerine, gecekondularına
Hasretine,
..........
..........

Edip Cansever
Kayıt Tarihi : 15.11.2000 01:36:00
Şiiri Değerlendir
Yorumunuz 5 dakika içinde sitede görüntülenecektir.
  • Bülent Aydınel
    Bülent Aydınel

    kanın ses çıkardığı bir mendile tanıklık etmek çok kırılgan bir zamanıdır sanırım şiiri...Cansever, tartışmaya açık bir basamak değil Türkçenin şiirinde...Saygıyla anıyorum...

  • Cihat Şahin
    Cihat Şahin

    Niye kanamasın ki şair efendi? Bu kadar gayr-i meşru ve gayr-i ahlaki şeyleri şiir zannederek okuyan bizleri bile verem eder senin yazıların. Sen ki bunları ayn-el yakin ve hak-el yakin olarak bizzat yaşamış ve kaleme dökmüşsün verem olman gayet normaldir. Çünkü ne kadar anormallikler varsa denemişsin abi.

    Bunu bir Cuma gününde günün şiiri olarak bizlere takdim edenleri esefle ve kederle kınıyorum! Bizim şuur ve manaya zaruret derecesinde ihtiyaç hissettiğimiz bu günlerde bize içinde içki, sigara ve zina ve de işret reklamı yapılan yazıları takdim etmenizde zerrece mantık ve insaf göremiyorum.Lütfen bizlere ve takipçilere şiir ve mana muhtevalı şiirler seçip takdim edin!

  • Hümeyra Gün
    Hümeyra Gün

    Hep severek okuduğum bir şiirdir. Hiç bir zaman ne eskir , ne bayatlar benim gözümde...

    Hüzünse _ hüzün... Gerçeklerse _ gerçekler...Umutsa hep baki...Eh bir de istasyonlar, hele ki bizim ellerin istasyonu da var ise ...Şaka bi yana, ne çok anlam taşırdı istasyonlar , hiç bir şey yapmadan oturup gözle...

    Bizi bize anlatan harika bir şiir. Her şeye rağmen, *umut diyor benim de yüreğim ...
    *
    O çocuklar büyüyecek
    O çocuklar büyüyecek
    O çocuklar...
    Bilmezlikten gelme Ahmet Abi
    Umudu dürt
    Umutsuzluğu yatıştır__________________

    'İnşallah!' diyorum umutla ,bekliyorum 'Gülmesini bilen , avuçlarında güneş taşıyan o çocukları...'


    Teşekkür ederim.Güzeldi bir kez daha okumak. Şair'in anısına saygımla...

    Sn Onur BİLGE 'nin emeğine sağlık diyorum, teşekkür ediyorum.

  • Kamelya Demir
    Kamelya Demir

    Günün şiiri, ahh bir bilebilseydik acının ve hüznün yazılı geçmişini o zaman belki anlayabilir miydik bir mendil niye kanar..diş değil, tırnak değil, hele içimizden geldiği için hiç değil..

  • Naki Aydoğan
    Naki Aydoğan

    Tazecik sımsıcak yeni çıkmıştı fırından, misafirim gelmişti üç tane almıştım, ekmek. Misafirlerim gitti. İki gün sonra mutfak havlusunu bir kaldırdım aldığım üç ekmekten ikisi duruyor. O sımsıcak ekmekler, yeni doğmuş bebek gibiydiler şimdi şimdi dedem olmuş babaannem kalmış. Dün gece bugünün şiirleri yeni yayınlandığında o akşamın çalışma yorgunluğunu bu şiirle okuyup, yorumlarına şöyle bir göz attıktan sonra kısa bir yorumla uykuma katılmak istemiştim. Şiiri okudum yorumlara bakarken Onur Bilgenin önce şiirin aynen alıntısıyla karşılaştım sonrada kitap şeklinde inceleme yazısıyla karşılaşınca birden aparladım. Bugün düşündüm de aldığım ekmeklere yordum. Şiire olan imgelerim kayboldu gitti. Şimdi antolojiye olan akışım değişti. Mendilimde kan sesleri, poşetteki ekmek cesetlerine dönüştü. Sanki. Bu arada Onur Bilgenin eklediği inceleme yazısı iyi bir çalışma idi.

  • Mayrit Murat Çayırtepe
    Mayrit Murat Çayırtepe

    Her şairin bir hayatını anlatmak istediği böyle şiirleri vardır. Bu da Edip Cansever'den. Ne güzel bir şiirdir. Gündelik hayatı bu kadar samimiyetle anlattığın içindi belki de halka mal olman. "Ne kadar benziyoruz Türkiye'ye Ahmet Abi."

  • Onur Bilge
    Onur Bilge

    MENDİLİMDE KAN SESLERİ

    Her yere yetişilir
    Hiçbir şeye geç kalınmaz ama
    Çocuğum beni bağışla
    Ahmet Abi sen de bağışla

    Boynu bükük duruyorsam eğer
    İçimden öyle geldiği için değil
    Ama hiç değil
    Ah güzel Ahmet abim benim
    İnsan yaşadığı yere benzer
    O yerin suyuna, o yerin toprağına benzer
    Suyunda yüzen balığa
    Toprağını iten çiçeğe
    Dağlarının, tepelerinin dumanlı eğimine
    Konyanın beyaz
    Antebin kırmızı düzlüğüne benzer
    Göğüne benzer ki gözyaşları mavidir
    Denizine benzer ki dalgalıdır bakışları
    Evlerine, sokaklarına, köşebaşlarına
    Öylesine benzer ki
    Ve avlularına
    (Bir kuyu halkasıyla sıkıştırılmıştır kalbi)
    Ve sözlerine
    (Yani bir cep aynası alım-satımına belki)
    Ve bir gün birinin adres sormasına benzer
    Sorarken sorarken üzünçlü bir görüntüsüne
    Camcının cam kesmesine, dülgerin rende tutmasına
    Öyle bir cıgara yakımına, birinin gazoz açmasına
    Minibüslerine, gecekondularına
    Hasretine, yalanına benzer
    Anısı işsizliktir
    Acısı bilincidir
    Bıçağı gözyaşlarıdır kurumakta olan
    Gülemiyorsun ya, gülmek
    Bir halk gülüyorsa gülmektir
    Ne kadar benziyoruz Türkiye'ye Ahmet Abi.
    Bir güzel kadeh tutuşun vardı eskiden
    Dirseğin iskemleye dayalı
    - Bir vakitler gökyüzüne dayalı, derdim ben -
    Cıgara paketinde yazılar resimler
    Resimler: cezaevleri
    Resimler: özlem
    Resimler: eskidenberi
    Ve bir kaşın yukarı kalkık
    Sevmen acele
    Dostluğun çabuk
    Bakıyorum da şimdi
    O kadeh bir küfür gibi duruyor elinde.
    Ve zaman dediğimiz nedir ki Ahmet Abi
    Biz eskiden seninle
    İstasyonları dolaşırdık bir bir
    O zamanlar Malatya kokardı istasyonlar
    Nazilli kokardı
    Ve yağmurdan ıslandıkça Edirne postası
    Kıl gibi ince İstanbul yağmurunun altında
    Esmer bir kadın sevmiş gibi olurdun sen
    Kadının ütülü patiskalardan bir teni
    Upuzun boynu
    Kirpikleri
    Ve sana Ahmet Abi
    uzaktan uzaktan domates peynir keserdi sanki
    Sofranı kurardı
    Elini bir suya koyar gibi kalbinden akana koyardı
    Cezaevlerine düşsen cıgaranı getirirdi
    Çocuklar doğururdu
    Ve o çocukların dünyayı düzeltecek ellerini işlerdi bir dantel gibi
    O çocuklar büyüyecek
    O çocuklar büyüyecek
    O çocuklar...
    Bilmezlikten gelme Ahmet Abi
    Umudu dürt
    Umutsuzluğu yatıştır
    Diyeceğim şu ki
    Yok olan bir şeylere benzerdi o zaman trenler
    Oysa o kadar kullanışlı ki şimdi
    Hayalsiz yaşıyoruz nerdeyse
    Çocuklar, kadınlar, erkekler
    Trenler tıklım tıklım
    Trenler cepheye giden trenler gibi
    İşçiler
    Almanya yolcusu işçiler
    Kadınlar
    Kimi yolcu, kimi gurbet bekçisi
    Ellerinde bavullar, fileler
    Kolonyalar, su şişeleri, paketler
    Onlar ki, hepsi
    Bir tutsak ağaç gibi yanlış yerlere büyüyenler
    Ah güzel Ahmet Abim benim
    Gördün mü bak
    Dağılmış pazar yerlerine benziyor şimdi istasyonlar
    Ve dağılmış pazar yerlerine memleket
    Gelmiyor içimden hüzünlenmek bile
    Gelse de
    Öyle sürekli değil
    Bir caz müziği gibi gelip geçiyor hüzün
    O kadar çabuk
    O kadar kısa
    İşte o kadar.

    Ahmet Abi, güzelim, bir mendil niye kanar
    Diş değil, tırnak değil, bir mendil niye kanar
    Mendilimde kan sesleri.

    Edip CANSEVER


  • Onur Bilge
    Onur Bilge

    KISACA

    I

    1947 yılında yayımlanan “İkindi Üstü” adlı kitapla başlattığı şiir serüvenine arka arkaya yayımladığı kitaplarla devam edip, yolculuğunu on altıncı şiir kitabıyla noktalayan şair, şiirlerinde anlam, yapı, dramatik unsurlar ve dekor konularına önem vermiş; anlaşılmaz, kapalı, soyut ifadeler kullanmayı yeğlemiştir.

    İlk şiirlerini 1950’lerde yayımlamaya başlayan Cemal Süreya, İlhan Berk, Turgut Uyar, Sezai Karakoç ve Ece Ayhan gibi şairlerinle birlikte öncülük ettiği İkinci Yeni hareketinin, Cumhuriyet sonrası Türk şiirinin değişmesi ve gelişmesinde büyük bir rolü olan, ilk şiirlerini Garip akımının tesirinde kalarak yazan, yaratıcı ve özgün şiirleriyle o dönemin önemli temsilcilerinden olan Edip Cansever’in ’Mendilimde Kan Sesleri’ adlı şiir, 1974 yılında çıkan ‘Sonrası Kalır’ isimli kitabında yer alır.

    Şiirleri incelendiği zaman hemen hemen hepsinde benzer tema ve düşünceler üzerinde durduğu, yeni bir şiir dili yaratmaya çalıştığı görülür ama bu şiirin dili, konusu ve imgeleri diğerlerinden farklıdır ve toplumcu şiir anlayışına yakındır ve ona zamanının toplumsal ve siyasal şartları göz önünde tutularak bakılmalıdır. Çocukluğu ve gençliği İnönü, sonrası Menderes dönemine rastlar. O dönemde devlet ekonomi politikalarına ağırlık vermiş ve Türkiye, modern dünyada kapitalist sistemin bir üyesi olarak yer almıştır. İkinci Yeni şairleri ilk şiirlerini o zamanlarda yayımlamaya başlamışlar. O iki dönemin şiirleri de İkinci Dünya Savaşı sonrasındaki olumsuzlukları, ekonomik sorunları, politik zıtlaşmaları, toplumsal çatışmaları dile getirir, onlarla savaşır, baskıya ve otoriteye başkaldırı feryatlarıdır. 1950 sonrası Türk şiiri, Batı’daki sanat hareketlerinin tesiriyle soyut, kapalı ve bireyci hale gelmiştir.

    Edip Cansever’in şiirlerindeki kişilerin hüzün, mutsuzluk, yalnızlık ve karamsarlıklarının sebebi, içinde bulundukları toplumun içler acısı halidir ama belli bir ideolojiyi yansıtmaz. Bireyi ele alır. Tümevarım metoduyla fertten topluma gider. Okuyucuya, yönetimin ve toplumun aksayan yanlarını bireyden seyrettirir.

    Şiirlerinin tamamında sesle anlamı kaynaştırmış, harikalar yaratmıştır.

    Edip Cansever, şiirinde varoluşçu felsefeden faydalanmış ama şiirlerini felsefi bir sistem üzerine kurmamıştır. Bunalımdan bahseden, varoluşdaki amacı sorgulayan ama cevap alamayan mutsuz, umutsuz ve karamsar bireyi anlatmıştır.

    Bu şiirde önceki şiirlerindeki karamsarlık pek yoktur. Hatta iyimserlik, onun yanı sıra romantizm bile vardır. Umudun dürtülerek harekete geçirilmesini, umutsuzluğun yatıştırılmasını istemektedir ama kendisi ülkenin geleceğinden endişeli ve umutsuzdur. Oysa o umudu taşımaya ne kadar isteklidir!

    Monolog olarak yazdığı bu şiirde, karşısında kimse yoktur. Düşünmekte ve birine, aslında tüm Türk Halkına hitap etmekte, fırsatların kaçırılmış olduğundan yakınmakta ve şair olarak bir şey yapamadığı için hayıflanmakta, herkesten ve gelecek nesilden özür dilemektedir. Karamsardır. Tasarlananların yapılması için çok geç kalınmıştır.

    Edip Cansever, farklı sözcükleri bir araya getirip, onların çağrıştırdıklarının düşünülerek anlaşılmasını okura bırakır, onlara beyin jimnastiği yaptırır. Bu teknik ona hastır. Bu şiirde de öyle yapmıştır.

    Mendil ile kan… Beyazla kırmızı… Türk Bayrağının renkleri… Kanı çokça, beyazı yok denecek kadar az… Bu iki rengin bir araya getirilmesiyle görme ve dokunma duyularını, ses sözcüğüyle de işitme duyusunu harekete geçirir. Okur beyazda kırmızıyı hayaller ve kanın çığlığını tüm canhıraşlığıyla işitir ve ürperir!..

    Kan, kırmızıdır. Sıcaktır, ateştir, aşktır, canlılıktır, şehvettir. Doğumu da ölümü de simgeler. Bu şiirdeki kan, bembeyaz mendili, bir top humayini lekeleyen, mahveden kandır!

    Bu mendil, limanlarda, garlarda, garajlarda gidenlerle gelenlerin birbirlerine salladıkları, ayrılık acısının, gurbet burukluğunun sembolü olan mendildir. Birbirlerinden ayrılanların kanayan yüreklerinden gözlerine dolan ve kanlı akan gözyaşlarıyla ıslanmıştır. Yakınlar birbirlerinin ciğerlerinden sökülürcesine ayrılmakta, ciğerleri veremlilerin ciğerleri gibi kanamaktadır ve kan tükürme raddesinde, derin bir üzüntü içindedirler! Ayrılık, ciğerlerine hançer gibi saplanmış, yerini kanatmakta kanatmaktadır… Karşılıklı kan ağlamakta, hıçkırmakta, öksürüklere boğulmaktadırlar. Veda cümleleri, hıçkırık ve öksürük sesleriyle kesilmektedir. Mendillerdeki içler acısı kan, haykırmakta haykırmaktadır!..

    Ahmet Abi, Türk toplumunu simgeler. Ahmet Abi’nin sevgilisi olduğu hayal ettirilen kadın Türk kadınıdır; tertemiz, bembeyaz, ütülü, lekesiz, el değmemiş, bir top patiskadır. O kadının doğurup yetiştirecekleri çocuklar büyüyecekler ve ülkeyi bu durumdan kurtaracaklardır.

    İstasyon ve pazaryerleri karmaşayı, gürültüyü ve kalabalığı sembolize eder. Nasıl pazaryerleri dağıldığında geriye döküntüler, atıklar, kâğıt parçaları yani kirlilik kalırsa, Ülkede de durum öyledir. Ne yazık ki o hale getirilmiştir. Geride karmaşa ve huzursuzluk kalmıştır.

    O, ülkelerinde bir iş tutamayan, geçim sıkıntısı içinde kıvranan, o yüzden Almanya’ya çalışmaya giden insanların çoğu köylerin derme çatma evlerinden, kenar mahallelerindeki gecekondulardan çıkmadır. O garibanlar, ülkenin ne halde olduğunu anlatan öykülerdir. Her biri bu ülkenin suyunu, toprağını, çiçeğini, dağlarının eğimi gibi somut kavramları bünyesinde taşır. Hasret ve yalansa soyuttur.

    İşçileri taşıyan tren, bir zamanlar cepheye asker taşıyan trenlere benzetilir. Her iki tür yolcu da savaşmaya gitmektedir. İki grup da emeğiyle, kanıyla canıyla… Her ikisindeki insanlar da kendilerini feda edenlerdir. Biri bildiğimiz savaş, diğeri ekonomik savaş… İki kesimin de birbirinden pek farkı yoktur.

    ***

  • Onur Bilge
    Onur Bilge

    II

    Umutlarımızı yitirmiş, hayalsiz kalmışız. İnsanımız yerlerini yurtlarını terk ederek gurbet ellere gitmek zorunda kalmış. Eskiden teknoloji yoktu ama o zamanlarda herkesin gelecekten bir beklentisi vardı. O zamanlar Ülkece bütün hayallerimizi kaybettik. Büyük bir ümitsizliğin içine düştük.

    Edip Cansever, alışık olduğumuz sözdizimini bozar. Bazı öğeleri atlar ya da bazı ekleri birlikte kullanmaz. Bu şiir diğerlerine nazaran çok sade ve açık bir dille yazılmıştır. Bunda sözdizimsel sapmaya, mantık dışı söyleyişe ve alışılmamış bağdaştırmalara rastlanmaz.

    Yalnız ‘üzünçlü bir ev görüntüsü’ tamlamasında hüznü ve kederi anlatırken sözcüksel sapma yapmış, ‘üzünçlü’ sözcüğünü dilimize katmıştır.

    “Ve avlularına ‘bir kuyu halkasıyla sıkıştırılmıştır kalbi’
    “Yani bir cep aynası alım-satımına belki’ dizelerinde anlam biraz zora sokulmuş.

    Avlu sözcüğü cezaevlerini anımsatır. Burada Yurt sathı olarak kullanılmış. Özgürlüklerini kaybeden yükümlülerin, yani halkımızın kalplerindeki sıkıntı, kuyu halkasıyla sıkıştırılma şeklinde dile getirilmiş. Sözler değerlerini yitirmiş, üstü horoz resimli teneke arkalıklı cep aynası kadar değeri kalmamış.

    Şiirdeki işsizlik, bilinç, halk; Türkiye, Malatya, Nazilli, Edirne, İstanbul, cezaevi ve memleket kelimeleri bir araya getirilerek toplumcu duyarlık ifade edilmiş.

    Şair, şiirlerinde tiyatro unsurlarından faydalanır. Diyalog ve monolog tekniklerini kullanır. Anlatımlarında, manzum öykülerdeki gibi tek olay yoktur. Bunlar uzun olup, tamamen düşüncesinin sesidir.

    Şairin, hüznünü ve iç sıkıntısını yansıttığı bu şiir dram, hatta trajedidir. Bu trajedide kendisi de vardır.

    Mekân olarak istasyon, otel ve meyhaneler gibi kalabalık yerleri seçer. Burada ülkemizin içinde bulunduğu durumu anlatmak için istasyon ve pazaryerini kullanmıştır. Bu şiirinde bir dramı, çelişkiler ve karşıtlıkları göz önüne sererek, insanları da hareket halinde gözler önüne sermiş.

    İngiliz edebiyatçısı olan Eliot’un ‘nesnel karşılık’ kuramını önemsemiştir. İnsanı veya duyguları anlatmada nesneleri gayet güzel kullanır. Duygu, düşünce ve coşkularını nesnelerle ifade eder.

    Bu şiirinde dili daha açık ve anlaşılır… İmge kullanmamış. Değişik malzemeleri dekor olarak kullanmış, somutla soyutu ifade etmeyi gayet güzel başarmış. Nesnelere değişik bir açıdan bakmış, onları derinlemesine incelemiş ve her birine farklı duygular yüklemiş.

    Şairin bakma, görme ve hissetmesi diğer insanlardan farklıdır. Bavul, file, paket, kolonya ve su şişesi bir araya getirilmiş, yolculuğun hüznü ve gurbetin burukluğu en güzel ve farklı bir biçimde okuyucuya hissettirilmiştir.

    Bir tutsak ağaç gibi yanlış yerlerde büyüyen bu işçiler, trenleri tıklım tıklım doldurarak çalışmak ve ekmek parası kazanmak için memleketlerini bırakıp gurbete gitmektedirler. Şiirdeki nesnelerden biri de resimdir. İki şekilde ele alınmıştır. Biri alelade bir yere çiziktirilen, diğeri gerçek haliyle insanımızdır ki çok değerlidirler. Ne yazık ki hasret çekmek zorunda bırakılmışlardır.

    Şiirde geçen her nesneye farklı duygular yüklenmiş. Mendildeki kan da hazin pastanın avaz avaz bağıran kreması olmuş.

    Hüzün ifade eden sözcüklerin bir araya getirilmesiyle uyum, tekrarıyla ahenk sağlanmış.

    Şimdi bu şiiri beş bölüm halinde inceleyelim:

    ***

  • Onur Bilge
    Onur Bilge


    TRAJEDYA

    I

    Her yere yetişilir, hiçbir şeye geç kalınmaz ama çocuklar, beni affedin! Ben çok geç kaldım! Yurdum insanı! Sen de bağışla beni!

    II

    Boynu bükük duruyorum. Hiç istemezdim böyle çaresiz olmayı! İçimden öyle geldiği için de değil ama hiç değil! Kim ister bu halde olmayı! Maalesef ben, düşmanıma bile dileyemeyeceğim bir haldeyim!

    “Boynu bükük duruyorsam eğer içimden öyle geldiği için değil ama hiç değil!” derken kendi hislerimi ifade etmiş gibiyim ama öyle değil! Bu, duyarsız kesime bir göndermedir! Onlar modern kesimdir. Saz yerine caz dinlerler. Aldırış etmezler ezilen halkın acılarına! Canhıraş kan seslerine kulak vermezler. Onlar ki zevk ve safa içindedirler. Memleket meseleleriyle alakadar olmazlar. Hele hele gurbetçilerle, gurbet yolcularıyla ilgili hiçbir his yoktur içlerinde. Ülke gerçeklerini görecek gözleri de yoktur, kanayacak kalpleri de, akacak kanlı gözyaşları da… Tek damla yaş bile akıtmazlar. Onlar yoksulluk nedir bilmeyenler… Kapitalist kesim… Para babaları… İçlerinden hüzünlenmek bile gelmez! Bir an düşünüp üzülür gibi olsalar da çok sürmez. Eski hallerine dönüverirler… Çünkü onların tuzları kurudur.

    Ah, güzel milletim benim! Gariban halkım benim! Herkes doğduğu büyüdüğü toprakların özelliklerini taşır. Oranın suyunu içmiş, ekmeğini yemiş, yağmurunda ıslanmış, güneşinde kurumuştur. Ormanıyla dağıyla, ağacıylla taşıyla, bağıyla bahçesiyle; yeraltındaki yılanından çıyanından, su içindeki balığına kadar yöresindeki her şeyle kaynaşmış, onlarla bütünleşmiştir.

    Bu topraklarda açan çiçekleriz hepimiz. Hepimiz Anadolu Anadolu kokarız.

    Vatanımızın dağları gibi dimdik dururuz! Fakat bu aralar, ülkemizin tepelerini kara duman bürüdü. O yüzden boyunlarımız eğildi, onlar gibi eksildik biz de. Baş kestik, boyun büktük elin gâvuruna.

    Konya’nın beyaz düzlüğüne benzeriz biz. Antep’in kırmızı toprağına… Konya bembeyaz bir mendil gibi serilidir yurdumun ortasına! Antep kan gibi düşer, yüreklerimizden üzerine! Kanlı gözyaşları dökeriz dört bir yandan! Ciğerlerimiz deşilir, kalplerimiz sökülüp çıkarılır yerlerinden! Kan tükürürüz mendillerimize! Verem eder bu ekonomik sorunlar bizi!

    Gözyaşlarımız hiç dinmez! Gökyüzü gibi yaş döker dururuz. Göğün mavisine benzer yaşlarımız... Gözlerimiz daima dolu doludur. Bakışlarımız onun için buğulu ve görüşümüz dalgalı… Denizlerimizin dalgalanışına benzer dalgalanışı… Acılı gözyaşlarımızın tuzu da suyunun acımsı tuzuna…

    Anadolu evlerine, sokaklarına, köşe başlarına benzeriz biz. O kadar benzeriz ki hem de! Hapishane halini almış vaziyette Ülkemiz şimdilerde. Bu topraklar mahpushane avlusuna benzemekte… Herkes palas pandıras kaçıp kurtulma derdine düşmüş! “Nerden geçit bulsam? Hangi duvarı delsem? Nasıl bir dehliz kazsam? Güneşe nerden yol bulabilirim? Rahata, huzura, refaha, mutluluğa…” demekte… Herkes bir çıkış yolu, bir çıkar yol aramakta…

    Sanki mahkûmlarız öz Vatanımızda! Daracık bir kuyu halkasıyla sıkıştırılmış gibi daralmış kalplerimiz. Yüreklerimiz cenderede… Dediklerimize kimse kulak asmıyor. Söylediklerimizin, üstü horoz resmi baskılı teneke arkalıklı bir cep aynası kadar değeri yok!

    Hani adres arayanlar vardır ya bizim gurbetçiler gibi… Ellerindeki yazılı kâğıtla bir umut yaklaşırlar ve çekingen çekingen: “Kardeş, şu adrese bi bakıver! Biliyon mu bura nere? Hele bi deyiversen…” diye sorarlar ya önlerine gelene… Sorarken ne kadar acınacak haldedirler! İşte o hale getirildik şimdilerde. Evin yolunu bulamaz olduk!

    İnsanımızın ellerinde adresler… Yurt içinde resmi daireler, yurt dışında tüneyecek tünekler aramakta olan gurbet kuşları olduk ne yazık ki! Ülkemizi yetmiş sente muhtaç, bizi aç sefil, bu hale getirdiler!

    Bu toprakları yönetenler, camcının cam kestiği gibi iç acıtan sesiyle sürdüler üstümüze elması! Ayırdılar anaları babaları çoluk çocuklarından, akraba ve yakınlarından! Dülger gibi rende ellerinde, sıyırdılar attılar, evlerinden barklarından, köylerinden kasabalarından, canım topraklarımızdan sürdüler çıkardılar dışarıya!.. Eti etten ayırdılar! Yonga parçası gibi… Talaş halinde… Derimizi yüzdüler! Dışarıya attılar!

    O kadar çabuk, öylesine kolay yaptılar ki bunu! Bir sigara yakar gibi yaktılar hepimizi! Gazoz açarcasına açtılar sınır kapısını! Gazoz kapağı gibi fırlatıp attılar bizi dış ülkelere!

    Minibüslerine, gecekondularına hasret kaldı niceler… Yalan oldular, politikacıların yalanları gibi… Hepsinin gidiş sebebi aynı… İşsizlik!.. Hepsi acılar içinde kalmış vaziyette… Bilinçsiz durumda ıstırabından! Güvenleri ellerinden alınmış! Ağlamaktan başka silahları yok. Zamanla kuruyacak belki gözyaşları yanaklarında. Avunacaklar avuçlarına sıkıştırılan Marklarla. Tekrar hayallerine kavuşacaklar belki. Emekli olup yurda tekrar dönmek, tarla tokat, ev bark sahibi olmak falan gibi…

    Gülemiyoruz. Gülemeyiz tabii! Ne zaman gülebilirsin Sevgili Yurdum? Halkın gülüyorsa… Gülmüyorsa, kan ağlarsın işte böyle! Sana da bana gülmek haram, bundan sonra!

    ***

TÜM YORUMLAR (50)