EVİMİZ MEYDANLARDAN DAHA dar, caddelerden daha loş ve yollar gibi uğrak yerler değil. Meydanlardan daha geniş, caddelerden daha aydınlık ve yollardan daha kalabalık bir özgürlük var evinizde.

EVİMİZ MEYDANLARDAN DAHA dar, caddelerden daha loş ve yollar gibi uğrak yerler değil. Meydanlardan daha geniş, caddelerden daha aydınlık ve yollardan daha kalabalık bir özgürlük var evinizde.

Evimiz iki insanın kalbinin sebepsiz ve karşılıksız bağdaşması üzerinde yükselen bir cennettir. Yeryüzündeki herşeyi harcasaydın da onları birleştiremezdin. Fakat Allah onların kalblerini birleştirdi.

O izzet sahibidir, hikmet sahibidir.(enfal, 63den)
Psikiyatrik bir görüşmeye başladığımda bana gelen hastamın hemen medeni halini merak ederim.Evli midir, bekar mıdır? Hastam evliyse ve özellikle de kadınsa içime hafiften bir ürperti basar.

Acaba bu hastam da eşinden şikayet edecek mi? Hanımlar mutsuz olduklarını, yalnız olduklarını anlatırlar.Kocalarının dünyasında var olmadıklarından önemsenmediklerinden, değer verilmediklerinden yakınırlar.

Dinledikçe içimi saran ürperti artar. Erkekler ise Daha ne yapayım derler. Çalışıp para kazanıyoruz işte!

Eve geç geliyorsak, yorgun argınsak bu kimin için.

Tabii ki eşimin daha iyi yaşaması için Daha iyi yaşamak lafına hiç kanmam.

İyiyi yaşayamayan daha iyiyi bulamaz ve yaşayamaz.

Onları dinledikçe dünya zihnimde ikiye ayrılır. Cennet ve cehennem diye. Sokaklar, caddeler, kalabalık ortamlar bana hep cehennemvari gelir. Aile hayatı ise hep cennetvari. Aile hayatı, hayatın en zengin yaşanacağı yerdir.

Çünkü karı-koca arasındaki mahrem ilişki üzerine kuruludur. İki insan arasındaki ilişki kainatın Rabbinin insana sunduğu en büyük ihsandır. Duygularla, Yaratıcı iki insanı birbirine bağlar. Birbirini hiç tanımayan iki insan, bir de bakmışsınız birbirinden hiç ayrılmak istemeyen iki dost olmuştur.

Ve biz erkekler ve kadınlar hırsımızdan cennetlerimizi terkettik. Rabbimizin bize ailede sunacağı nimetleri az gördük. Bir eşle paylaşılacak bir hayatı azımsadık. Zamanımızı evdeki cennetvari hayatın içinde değil, dışarlarda geçirmeye başladık. Yemekler, toplantılar, iş görüşmeleri daha çok çalışmam gerekir der, dışarıda yüzeysel insan ilişkileri hep bahanelerimiz oldu.

Modern yaşamın oyununa geldik. Bizi bizden kopardı bu yaşam. Biz de saf saf aldandık ve kabul ettik. Bizi en yakın dostumuzdan - eşimizden kopardı. Menfaate dayalı ilişkilerin içine koydu. Dışardaki insan ilişkileri bize hep cazip geldi. Sonuçta olan, erkeklere ve kadınlara oldu. Her ikisi de dostsuz ve arkadaşsız kaldı.

Sadece dostsuz ve arkadaşsız kalsaydık gönlüm buna yine razı olabilirdi.
Ama korkarım kaybetme tehlikesi içinde olduğumuz bundan sonsuz kere daha fazla bir şey.

Dünyadaki cennetimizi terkedince, sonsuz bir cenneti kazanmamız da zorlaştı.

Aile bizim sığınağımızdır çünkü. Dışarının cehennemvari kirlerinden uzak kalacağımız,kendimizi bulacağımız ve tanıyabileceğimiz biricik mekanımızdır.

Evimiz bizim tasarruf edebileceğimiz tek yerimizdir.Orada eşimizle birlikte istediğimiz hayatı kurma imkanımız vardır.İstersek oraya hiç kimseyi karıştırmayabiliriz. Orayı istediğimiz gibi döşeriz.

Benzemek istediğimiz peygamber(s.a.v.) ise hayatımızı ona göre belirleriz.İstediği gibi bir hayatı yaşamak arzumuz varsa bunu en iyi evimizde gerçekleştirebiliriz.Burada dışaradaki seküler düzenin yasakları yoktur. İstersek Rabbimizin koyduğu kurallarla yaşarız burda.

Karı koca olarak istediğimiz kadar, istediğimiz şekilde ibadet ederiz.Evinizde kimse sizin kıyafetinize karışamaz.Kimse ne okuduğunuza bakamaz ve engelleyemez. İsterseniz evinize gazete hiç almazsınız.

Tv hiç seyretmezsiniz. Sokaklarda size Allah'ın emrettiği bir kıyafeti giydirmeyebilirler.

Ama kimse evinizde bunu yapma cesareti göstermez.İsterseniz gecenin bir vakti kalkar ve Yaratıcıyı anarsınız.Başbaşa kalmak istediğinizde karanlık bir odaya çekilir ve saatlerce düşünebelirsiniz.

Ya da gönlünüzü dışarıya açmak isterseniz. Perdenizi aralar gökyüzüne bakarsınız.

Gökteki yıldızlar sizi büyüler ve eşinizle Rabbinize olan imanınızı tazeler ve arttırırsınız,burada eşinizi ne kadar sevdiğinizi anlarsınız..

Karıkocaya ait biricik mekanlardır evler.

Bir kaç odalı bir mekan iki insanın belirleyebildiği çok özel mekan haline getirebilir
bu mekanda iki insanın Rabbi adına bir hayatı inşa etmesi orayı çok özel bir mekan haline getirebilir.

Ve bu mekanda iki insan çok özel bir şekilde, gözlerden uzak, en basit haliyle,
peygambere (s.a.v.) yakın, yaşamalarını onunkine en çok benzeterek yaşayabilirler.

Yaratıcı adına yaşanılacak bu hayat, sonsuz bir hayatı netice verir.

Bu tabloyu çok seven ve isteyen Yaratıcı, bunun bozulmasını hiç istemez.Ve onlara cenneti verir. Beraberliklerini sonsuz kılar.Hayatı Rabbi adına değil kendi adına yaşayan ve hayatı bu dünya ile sınırlayanlar sonsuz bir hayat özlemi ile dolu insanların sonsuz bir hayata ulaşmasını hiç istemezler.

Bu yüzden modern yaşam elimizden önce aileyi alır. Bize hep cennetimizi terketmemiz telkin edilir.Dışarda sahte bir cennet sunulur. Bizi cennetimizden çıkarmaya çabalar.

Cennetimizden çıkınca cenneti kazanmak çok zorlaşır. Ruhlarımıza cehennem vari dış dünyanın kirleri sıvaşır.

Sonsuz bir hayat özlemi, yerini küçük isteklere ve arzulara bırakır.

Bir kere daha düşünelim derim. Hayattan ne bekliyorum diye.
Beklediğimiz bu dünya hayatı ile sonsuz bir hayatı kazanmak ve Rab adına yaşamak ise, artık dönüş vakti gelmiştir.

Kendimize dönmenin vaktidir. Ve yaratıcı bunu bize evimizde yapmamızı istiyor. Bizi aile hayatıyla koruyor ve kolluyor.Aile hayatıyla ve evimizle bize sonsuz nimetlerini yolluyor.Artık evimize dönmemizi ve hayatımızı Onun adına yaşanabilir bir özgürlüğe genişletmemizi istiyor.

Bunu bizim için istiyor. Bizi tanıdığı için. Bizi sevdiği için.

Cennetinden aldığı Adem As.sonsuz merhametinden tekrar cennetine koyduğu gibi bizi de tekrar Cennetine koymak istiyor.

Bizden istediği ise bunu istememiz. Gerisini O verecektir

Mustafa Ulusoy

Tamamını Oku

  • Site arkadaşımız Bayan Buterya Gun

    ** DOĞUM GÜNÜNÜZ KUTLU OLSUN...**

  • Site arkadaşımız Gül Nur Hanım

    ** DOĞUM GÜNÜNÜZ KUTLU OLSUN...**

    - Ayrıca sizi sitemizdeki bu gruplarımızda aramızda görmek
    dileklerimizle esen kalın...

    * Dr.Jivago - Işık German Ersoy *
    * Gizler Dünyası *
    * Pen-Pal Club *
    * Antoloji Sitesi Üyeler Birliği *

  • Merhaba,

    Türk Sanat Müziği Koro Çalışmalarımıza Katılmak İstermisiniz?
    Detaylı Bilgiyi Tanıtım Yazımdan Okuyabilirsiniz...

  • Uzaklara türkü . Ne güzel bir söylemdir bu. Uzun zamandır okuduğum en güzel ve anlamlı ve derin ve özlem kokulu bir şiir. Yüreğinize bereket ,

    takvim sorup hudut çizdirme bana , Ihlamurlar çiçek açtığı zaman :(

  • Yureginize bereket kardeşim. Çok güzel ifade etmişsiniz. Basaeilarinizin devamını dilerim

  • Ele veriyor

    Mehmet Yağcı

    12.03.2015 - 11:52

    Kelam' la - kalem'in aşkı ...Kelam la kalemin vuslatı... Buluşunca ikisi durur mu yürekte sır. elbet sahibini ele verecekti...

    İşte bu kalem, beni hep ele veriyor (demek ki bir şair asla kendini saklayamaz)

    Kalemi dile getiren yüreğinize bereket.

  • allah (c.c)

    BiLiMLERiN DiLiNDEN

    islâm, hiçbir zaman, hiçbir meselede bilime ters düşmemiş, bilâkis onu teşvik etmiştir. Dinî kaynaklar bunun güzel örnekleriyle doludur. Allahın iki kitabı vardır: Biri Kuranı Kerimdir ki, 'kelâm' sıfatından gelir, diğeri kâinattır ve 'kudret' sıfatının eseridir.
    ilim adamları, dine inansalar da, inanmasalar da kâinat kitabını okumakta ve Yaradanın eserlerini tefsir etmektedirler. Efendilerini tanımadan çalışan ve iş gören köleler gibi!
    Her bilim dalı, kendine has bir dil ile mütemadiyen Allahdan bahsediyor.
    Meselâ, botanik ilmi, bize bir ağacın özelliklerini anlatır. Ağacın topraktakı gıdaları nasıl aldığını, yapraklara kadar nasıl taşıdığını, meyvelerin nasıl meydana geldiğini, büyümenin ne şekilde olduğunu gösterir. Böylece, karşımıza hücrelerden oluşan, kökü, gövdesi, dalı, yaprağı, çiçeği ve meyvesiyle mükemmel bir makine çıkar. Üstelik de canlıdır.
    Şimdi insafla düşünelim: Bu harika makineyi akılsız, şuursuz, ilimden, iradeden ve kudretten mahrum basit bir toprak nasıl yaratır? Bitki âlimlerinin, dev laboratuvarlarda bile bir tek yaprağını yapamadıkları ilmî bir gerçekken, ağaç, başka bir ifadeyle odun, o harikulâde çiçekleri ve meyveleri nasıl yapar? Her bir ağaç o mûcizevî yaratılışıyla isimleri ve sıfatları sonsuz bir zatı ispat etmez mi?
    Keza zooloji ilmi, aklımıza bir hayvanın iç dünyasının kapılarını açtı. Her hayvanın harikulâde birer fabrika olduğunu anladık. Zehirli sinek bal yapıyor. Elsiz böcek ipek dokuyor, dilsiz koyun süt üretiyor. ilim gösterdi ki, basit bir saman ve sudan, lâtif bir gıda olan sütü yapmak o akılsız koyunun işi değildir. Koyun, arı, ipek böceği ve benzeri bütün hayvanlar, ressamın fırçası, yazarın kalemi, marangozun çekici gibi birer âlettirler. Yaratmak fiilinin fâili ise, şüphesiz bu kâinatın da ustası olan Rabbimizdir.
    Astronomi ilminin penceresinden bakarak, dünyanın uzaydaki hâlini gördük. Güneşin etrafında mermi hızıyla uçan dev bir tayyare. Kanatsız, motorsuz, pilotsuz, gürültüsüz ve olabildiğince büyük. Üstündeki yolcular ise gayet rahat seyahat etmekteler. Çoğu zaman uçtuklarının bile farkında değiller. Bir yandan da dünya, kendi ekseni etrafında dönüyor. Geceler, gündüzler ve mevsimler bu iki dönüşün ürünü. Güneşe yaklaşsak tehlike, uzaklaşsak tehlike. Güneşin çevresinde uçan sadece dünya da değil, diğer gezegenler de var. Onlardan birisiyle çarpışması işten bile değil. Fakat hiçbir aksaklık olmuyor, her şey yolunda gidiyor. Bu düzen milyonlarca seneden beri hiç bozulmuyor.
    Astronomi okuyan herkesin düşünmesi ve şu soruları kendi kendine sorması gerekmez mi: Bu hassas dengeyi kim kurdu? Dünyayı yaşanacak hâle kim getirdi. Pilotları da bulunduğu hâlde bazı uçakların çarpıştığı bir gerçekken, bu dev cisimleri çarptırmadan döndüren ve uçuran hangi ilim ve kudrettir?
    Hele, yaratıklar içinde biri var ki, o başlıbaşına bir mûcizedir. Adına insan derler. Düşünür, hayâl eder, araştırır, anlar, sever, acır, nefret eder... Binlerce kabiliyetle donatılmıştır. Daha da önemlisi kendi varlığının şuurundadır. Kâinat onun idrakiyle ışıklanır. Bu muhteşem canlının ruh, kalp, akıl ve hayâl gibi manevî cihazları bir yana, maddî yapısı da bir sanat şaheseridir. Gözün en güzeli, elin en kullanışlısı, saçın en lâtifi, dilin en tatlısı, endamın en mevzunu, boyun en mutedili, uzatmaya ne hacet, her şeyin en iyisi ona verilmiştir.
    Tıp ilmiyle anlaşıldı ki, vücudunun dışı gibi, içi de harikalar harikası. Tonlarca kan pompalayan kalbi, yemekleri kolayca sindiren midesi, kan temizleme makinesi olan akciğerleri, kilometrelerce uzunluktaki damarları, daha bilmem nesi ve nesiyle gerçek bir şâheser. Heykel, heykeltıraşını göstersin de, tıp ilmiyle mükemmelliği anlaşılan insan vücudu ustasını tanıtmasın, mümkün mü?
    Misalleri çoğaltmak mümkün, ama 'ârif olana bir işaret kâfidir'

  • allah (c.c)

    NATURALiSME
    Tabiiyye, doğacılık.
    Her alanda her meseleyi tabiattaki kanunlarla açıklamaya çalışan, her olayı doğa yasalarına indirgeyen görüş.
    .....
    Allahtan kaçanlar 'tabiat'a sığındılar. Padişaha isyan edip, cellâttan yardım uman suçlunun mantığı. Tabiat da, yaratılanların toplamından ibaret büyük bir eser. Ustayı inkâr için, esere usta demek izahın değil, kaçışın ifadesi.
    Güneşe, suya ve toprağa tapanlara 'ilkel' diyenler, varlıkların yaratılışını güneşe, suya ve toprağa vermekle aynı inancı paylaşmıyorlar mı? Natüralizm, putperestliğin yeni adıdır.
    inkâr cephesinde yeni bir şey yok. isimler değişti, ama mantık çizgisi aynı kaldı. Ne iniş var, ne çıkış. Yükselişi yok ki, alçalışı da olsun. iddiasının dayanağı tek kelimeden ibaret: Yok.
    Yok'larla bina kurulmaz. Bin tane yok, bir var'ı tartamaz. 'Yok' kelimesi inançsızın kimliğidir, kendi boşluğunu belgeler.
    Reklâm, en çok güvendikleri araç. 'Bilim adına' sürekli tekrarlanan yalan, zamanla doğrunun yerini alabilir. Eğer o yer, gerçeklerle doldurulmamışsa.
    Mantığın temel kanunları ışığında düşünen akıl diyor ki, her eserin bir ustası vardır. Hiçbir eser kendi kendini yapamaz. Kitap yazarını, masa marangozunu, resim de ressamını gösterir. Ustayı, eserin içinde aramak ise, boşuna gayret.
    Bir yazı okuduğumuzda, 'Bu harfler mürekkeple yazılmış. Mürekkebin tabiatında ise, yazı olmak özelliği var,' diyerek, yazarı inkâr edebilir miyiz?
    Tablodaki resime hayran olup, 'Resim olmak boyaların tabiatındandır. Bu eserin ressamı yok,' diyebilir miyiz?
    'Apartman, kumun, çakılın, demirin ve tahtanın tabiatı gereği var olmuştur. Mimarı yoktur,' dersek bize kim inanır? Yahut, o apartmanın projesini görüp, 'işte mimar budur,' diyerek kimi aldatabiliriz?
    Kâinat ve içindeki her eser de bir binaya, bir resime veya bir kitaba benzer. 'Bunların yaratılması eşyanın tabiatı gereğidir,' diyen adam, cahilliğini ilân etmiş olur. Binanın yapılması için nasıl projeyi çizen ve yapıyı kuran bir mimar gerekiyorsa, kâinattaki eserlerin de bir ölçü ve kanun ile yaratılması için bir Yaradana ihtiyaç vardır.
    Kâinattaki her varlık da sanatlı bir eser. insan takatini aşan bir ilim, irade ve kudretle yaratılmış. Ölçü, düzen ve güzellik diliyle sanatkârını ilân ediyor. Bu sesi kim susturabilir?
    Kâinat, yaratılanların bütünü. Demek kendisi de yaratılmış. Tabiat ise kâinattakilerin toplamı. Daha net bir anlatımla, tabiat, bir bakıma, kâinatın ikinci adı. Şu hâlde, 'kâinatı ve içindekileri tabiat yarattı,' demekle, 'kâinat kendi kendini yarattı,' demek arasında ne fark var?
    Bir mühendis düşünelim. Bu zat, mükemmel bir proje hazırladı ve uzaktan kumandayla çalışan bir fabrika yaptı. O hârika fabrikaya ilimden ve teknikten nasibini almamış vahşi bir adam girdi. Baktı ki, makineler ve tezgâhlar büyük bir intizamla çalışıyor. Çevresini araştırdı, mühendisi göremedi. 'Bu makineler kendi kendine kurulmuş. Çalıştıranı da yok,' diye düşündü. Sonra duvarda asılı bir levha gördü. Oraya karmaşık bazı rakamlar ve yazılar yazılmış, muğlak şemalar çizilmişti. 'işte fabrikayı kuran ve çalıştıran bunlardır,' dedi, cahilliğini gösterdi.
    Tabiatçı, misaldeki adama benzer. Kâinat da mükemmel bir fabrika. Hayret uyandıran bir âhenk ve nizam ile çalışıyor. Her iş, belli bir kanuna göre yapılıyor. Böyle bir sisteme, serseri tesadüf parmak karıştırabilir mi? Gel gör ki, Yaradanı tanımayan kişi, kâinatın işleyiş kanunlarını yaratıcı zannediyor. Bir de akıllı geçinmese!
    Tabiattaki kanunlar itibarîdir. Hariçte vücutları yoktur. Varlıkları, maddenin varlığıyla devam eder. Kendi başına varlığını devam ettiremeyen bu mücerret mefhumlardan ne beklenebilir?
    Canlılar yokken 'üreme kanunu' da yoktu. Şu hâlde, üreme kanununun canlıları yarattığını söylemek mümkün değil. Canlıları ilim ve hikmetle yaratan kim ise, hayat kanunlarını koyan da odur.
    Bu kanunlar, düşünen insanı, inkâra değil, imana götürür. Çünkü, kanun varsa, o kanunu koyan bir de hâkim vardır. Hiçbir kanun kendi kendine ortaya çıkamaz.
    Kanunlar mücerret olup, birer isimden ibarettir. Uygulayıcı bir hâkim olmadıkça, herhangi bir tesirleri olamaz. Suçluyu yakalayıp, gereken cezayı veren bir kanun nerde görülmüş? Bir ülkenin kanunları bulunsa, fakat bunları yerinde ve zamanında uygulayacak hâkimleri olmasa, o kanunlar neye yarar?
    Kâinat da büyük bir ülke. Onu yaratan Zat, kanunlar da koymuş. Tatbiki ise, yine Ona ait.
    Tabiat fikrini kabul edenlerin, konuyu derinliğine düşündüğünü sanmıyorum. Sığ bir düşünce, imkânsızı mümkün gösterebilir. Yoksa, meseleyi akıl terazisiyle tartan herkes, tabiatın yaratıcı değil, eser olduğunu bilir.
    Allahın sanatlı bir eseri olan tabiatı yaratıcı sanmak, tek kelimeyle ilkelliktir. Böylelerin, kendilerine 'ilerici' ve 'çağdaş' demeleri gerçeği değiştirmez. 'Kara' olana 'ak' denmekle ne değişir! ?

  • allah (c.c)

    MATERiALiSME
    Maddiyye, maddecilik.
    Herşeyi maddeye indirgeyen ve maddi varlıkların dışında hiçbir varlık kabul etmeyen felsefi görüş.

    'Materyalizm,' madde adına bütün manevî varlıkları inkâr eden bir felsefî akım. Canlı ve cansız bütün varlıkların, atomlardaki zıt kuvvetlerin eseri olduğunu söylüyor.
    Maddede, 'çekme' ve'itme' gibi kuvvetlerin bulunduğunu biliyoruz. Acaba bu kuvvetler, kâinattaki muhteşem eserleri yapabilirler mi?
    Dünya bir sahne. Her yerde harika olaylar oluyor. Mevsimler değişiyor, güneş parlıyor, dünya dönüyor... insanlar doğuyor, büyüyor, ihtiyarlayıp ölüyorlar... Topraktan bitkiler çıkıyor, ağaçlar yapraklanıyor, çiçekleniyor, meyve veriyor. Bulutlar toplanıp dağılıyor, yağmurlar yağıyor, rüzgârlar esiyor...
    Ve hayat aksamadan devam ediyor. Her şey mükemmel yapılıyor. Olaylar bir düzen içinde. Bir iş diğer bir işe mâni olmuyor. Kâinat fabrikası muntazaman çalışıyor.
    Her hâdisede ilmin, iradenin ve sonsuz bir kudretin eserleri görünüyor. Tesadüfe yer yok...
    Bütün bu olaylar kendi kendine mi oluyor? Görünen varlıklar, birer yapı taşı olan atomlar tarafından mı yapılıyorlar?
    Her akıl sahibi kabul eder ki, atomlar ve onlardaki kuvvetler bir şuura sahip değillerdir. ilim, irade ve hayattan mahrumdurlar. Kendilerinin bile ne olduğunu bilemezler. Görme, işitme, koklama, tadma ve dokunma duyguları yoktur. Akılsız, şuursuz, kör ve sağırdırlar. Sûret, estetik, düzen ve düşünce gibi kavramlara yabancıdırlar. Yaratıklar için malzeme olmaktan başka bir rolleri yoktur. Ne çevreye gülücükler saçan çiçekleri, ne güzel gözlü ceylanları, ne tatlı nağmelerle şakıyan kanaryaları ve ne de düşünen insanları tanırlar.
    işte bir sarmaşık! Harika bir sanat eseri! Dalları, yaprakları ne güzel düzenlenmiş. Rengini, desenini, şeklini seyretmeye doyamıyoruz. Duvarı baştanbaşa saran bu sarmaşık, saksıdaki iki avuç toprak ve bir miktar da sudan meydana geliyor. Elementler, üst üste, yan yana diziliyor ve bir sarmaşık oluyor.
    Eğer, her şey kendi kendini yapmıştır, dersek şöyle bir imkânsızlık ortaya çıkar: Bu bitki, daha kendisi yokken, kendini yapmaya karar verecek, bunun için yeterli ilmi olacak, kuvveti bulunacak, kendini yapmayı isteyecek ve yapacak...
    Bu mümkün mü? Böyle bir hurafeyi kim kabul edebilir? Olmayan bir şeyin ilmi, iradesi ve kudreti bulunabilir mi?
    Sarmaşığın yapraklarından birindeki herhangi bir elementi düşünelim... Topraktayken kalkmış, gelmiş ve o yaprakta bir görev almış. Aklı, şuuru, hayatı, görmesi, işitmesi olmayan bir element, kendi başına bunu nasıl becerir? Üstüne düşen vazifeyi aksatmadan nasıl yapar?
    Ne bitki köklerinin, ne de atomların ilmi ve iradesi bulunmadığına göre, tam da olması gerektiği kadar element köklerden girip, nasıl belli bir tartı dahilinde dallara ve yapraklara gidebiliyorlar?
    Bu elementler niçin hep bir araya toplanmıyorlar da ayrı ayrı yerlere gidiyorlar? Her iş bir plân dahilinde olduğuna göre plânlayan kim?
    Hayatı olmayan atomlar, nasıl oluyor da bir araya gelip canlı bir bitki olabiliyorlar?
    Aynı sorular, o sarmaşıktaki ve diğer bütün bitkilerdeki elementler için de geçerli.
    Eğer her mahlûkun kendi kendini yaptığını kabul edersek, şöyle bir mesele daha çıkar karşımıza:
    Bu durumda, bir elementin, vazife yapacağı yeri tayin edebilmesi için bütün dünyayı, dünyadaki her yaratığı tanıması gerekir. Çünkü, dünyadaki genel âhenge uyması lâzımdır.
    Ayrıca, diğer elementlerin nerede bulunduklarını, hangi bedende ne gibi bir vazife yaptıklarını bilmesi de şarttır.
    Bir kalsiyum elementini düşünelim. Yenen bir gıda ile insan midesine giriyor. Plân gereği, bu elementin sağ elin baş parmağına gitmesi gerekiyor. Onun böyle bir plândan haberi bile yok. Arzu edilen yere gidebilmesi için de binlerce kilometre uzunluğundaki damarlardan geçmeli. Damarları caddelere ve sokaklara benzetirsek, bu elementin, o karışık yollardan geçmesi, adresini dahi bilmediği bir eve gitmesi arzu ediliyor.
    Element bu işi başarabilir mi?
    insan bile, akıl ve ilim sahibi olduğu, elinde adres bulunduğu, görüp işitebildiği hâlde bazen aradığı evi bulamazken, bu özelliklerin hiçbirine sahip olmayan atomlar, hedeflenen organa, dokuya ve hücreye nasıl giderler?
    Bir nebze düşünebilen anlar ki, atomların bu işi yapması mümkün değildir. Onlar 'emir kulu'durlar. Bilen, isteyen ve yapan başkasıdır. Atomlar ise, ancak birer yapı taşıdırlar. Kendilerini de, diğer varlıları da harikulâde bir incelikle yaratan Rablerinin emrindedirler.
    Yapı deyince Selimiye camiinden bahsetmemek olmaz. Görenler bilirler, hakikaten o bir mimarî incisidir. Muhteşem kubbesi ve zarif minareleriyle bir estetik abidesidir. Hâl diliyle, seyircilerine mimarının varlığını ve sanat kabiliyetini anlatmakta.
    Mimar Sinan, camide görünmediği için varlığı inkâr edilebilir mi? Mimarını inkâr edebilmek için, her taşın mahir bir sanatkâr olduğunu kabul etmek gerekmez mi? Çünkü, usta kabul edilmezse, o zaman bütün taşların bir cami yapmak konusunda anlaşması, kendi kendilerini nakışlaması ve bir plân dahilinde bir araya gelmesi gerekir.
    Bu fikrin nasıl bir hezeyan olduğunu söylemeye bilmem gerek var mı?
    içinde ömür sürdüğümüz şu uçsuz bucaksız kâinat da bir mimarî şaheseridir. Şüphesiz ustasını gösterir ve tanıtır. Allahı inkâr adına bütün atomlara ilâhlık sıfatı veren adam, hakikattan ne kadar gàfildir! Üstelik, bu binanın yapı taşları olan zerreler her an değişmekte, ama düzen ve uyum asla bozulmamaktadır.
    Kâinat gibi, içindeki her varlık da bir binaya benzer. O ezeli sanatkâr, aynı malzemeyle milyonlarca türde binalar yapmakta ve bunları akıl sahiplerine göstermektedir.
    Dünya fuarında milyonlarca tür canlı var. Her biri sanatça diğerlerinden geri değil. Şekilleri ayrı, kabiliyetleri ayrı.
    Her varlık, 'Biz, mahir bir sanatkârın eserleriyiz. Hangi sanat eseri tesadüfen yapılmış ki, biz de tesadüflerin ürünü olalım? ' diye haykırmakta.