Das frühere Leben
Ich wohnte lang in weiter Hallen Schweigen,
Die abends in der Meeressonne Glut
Sich stolz erheben und zur blauen Flut
Sich gleich basaltnen Grotten niederneigen.

Das frühere Leben
Ich wohnte lang in weiter Hallen Schweigen,
Die abends in der Meeressonne Glut
Sich stolz erheben und zur blauen Flut
Sich gleich basaltnen Grotten niederneigen.

Das Meer, darauf des Himmels Abbild ruht,
Tönt feierlich beim Auf- und Niedersteigen,
Und der Akkorde übermächt'ger Reigen
Strömt in den Abend voller Gold und Blut.

Dort lebt' ich lang in dämmerstillem Lächeln,
Voll Wollust atmend Glanz und blaue Luft;
Die nackten Sklaven, ganz getaucht in Duft,

Sie mussten mir die müde Stirne fächeln,
Von einer einzigen Sorge nur beschwert,
Das Leid zu finden, das mein Herz verzehrt.

Charles Baudelair

Şiir(ler)i*
1.
puhu kuşlarına dönerim yüzümü
kalbimin penceresinde kaç demet ayrılık
---
şarkı ve şefkat kırgını çocuklara dönerim
ayrılığın dev kompozisyonunu belki onlar yazacak
---
bir sıra neferiyim, katılırım o sevda taburuna gene
omzuma ayrılığın silâhları asılacak
---
yüzümü dağlara dönerim, savrulur saçlarım
bakır çalığı öfkedir, saçlarım kavrulacak
---
yüzümü yüzüne dönerim, yüzün kerbelâ
bilsen: özbenliğim sana esir olacak
---
taşbaskısı bir özlemdir zâten hayatım
zulümdür, ölümdür, ayrılıktır.. ne kadar dayanacak?
2.
bu ayrılık da nereden çıktı
zümrütten tümcelerle konuşacaktık
---
sol elimde bir top öksüz açelya
fotoğraflarının önünde diz çöküyorum
bir yandan yalvarırken allah'a
öbür yandan cehenneme sesleniyorum
anılarının önünde diz çöküyorum
sol elimde bir top öksüz açelya
---
bu ayrılık da nereden çıktı
şiirselliğimiz çıldırasıya çiçeklenmişken
tanyerine yürüyerek güzelleşecek
kesintisiz bir duyguda kaynaşacaktık
hayâl ağaçlarımız çiçeklenmişken
bu ayrılık da nereden çıktı
---
göğün derinliğini delen o tutku
benliğimizi kökünden kavrayacaktı
bâbil'in asma bahçeleri'nden
kuşlar bize doğru uçuşacaktı
yüreğimizi kökünden kavrayacaktı
göğün derinliğini delen o tutku
---
yâkuttan tümcelerle konuşacaktık
bu ayrılık da nereden çıktı
Bünyamin Durali
(*): Afrodisyas Sanat, Kasım-Aralık 2013, Sayı 42

Sabahtan Öbürüne*
sıra-dışı bir adamsın
göğe bakmandan belli
bir ırmağa zimmetlisin
acımtırak gülüşlerin karıştığı bir ırmağa
göğsündeki manifesto iyilikten yanadır
gönlünde güzel insan kâfileleri
-seyyah mısın, meczup musun, kâhin mi-
yalnızca aşk adına
yaşamaya yeminlisin
yaşamaya yanılmaya yanmaya
taş taş üstünde kalmayıncaya
demem o ki:
bir yanardağ ağzından daha deneyimlisin
çocukların hepsinden daha acemi
asma yaprağınca nârin adam, ey
yoksulların mağlupların rambo'su
cüret ettin ve sevdin
aynalardan, ay ışığından anlam devşirdin
sana mâvilikler, müjdeler sana
fazla sevildin
seher yeline vermeli seni
veya bir gül buketine
koklanmaktan canı çıkmış gül buketine
gitmek senin şânındandır
bir sabahtan öbürüne
(*): Şiirli Çıkın, Mayıs 2001, Sayı 14

Eksik Kırlangıç*
Yazar Şirince
21/10/2010
yanılgılarından geçil(e)meyen bir ömürdür benimki. ben bir eksik kırlangıcım.

cahit sıtkı: "Ne doğan güne hükmüm geçer/Ne halden anlayan bulunur" demez mi bir şiirinde; ne vakit okusam o şiiri, o şiirin bu iki dizesini ne vakit hatırlasam, gözpınarlarıma geçiremem sözümü, bardaktan boşanırcasına yağan bir hüzünkâr yağmura teslim olurum o saat.

derken, nereden çıkar gelirse artık, davetsiz ve diğerkâm bir misafir edasıyla kuruluverir başucuma cemal süreya; heybesinde: "Hiç birşeyim yok akıp giden sokaktan başka" dizesiyle. ben o dizeyle hasbıhal ederken, metin altıok, yangınların öz oğlu, bakışları külden şair, kuşatır etrafımı, insanın içini acıtan bir çekingenlikle; iki dize püskürtür üstüme, keder fıskiyesinden: "Benim bu dünyada bir yerim olmadı,/Kuytu gövdemi saymazsak eğer." yığılır kalırım oracıkta, kalkmaya davranırım, başaramam, beyhudedir hamlelerim. dedim ya, ben bir eksik kırlangıcım.

ben bir eksik kırlangıcım: dinlediğim bozlaklardan, yürek yırtan ağıtlardan, firari türkülerden, vicdanımı dolam dolam tarazlayan o uzun havalardan, beni kara-kaderimle ve çocukluğumun incir sütü kokularıyla uzlaştıran mevlütlerden, naatlardan, kasidelerden, ortadoğu'lu şarkılardan, onları birbirlerine sarmaştıran yanık aşklardan kırıldı kanatlarım.

bilenler bilir. yaşamasızım ben. yaşamsever olsam da yaşamasızım. yaşamı savunsam da! anlağımı, belleğimi, duyarlığımı ve hasılı tüm varlığımı bağışlasam ve gözümü hiç kırpmadan feda etsem de yaşam uğruna, yaşamasızım. zira ben, bu eksik kırlangıç kimliğimle, yaşamın kıyısına itilmişim egemenlerce, ne kıyısına, düpedüz ötesine külliyen itilmişim, bir daha geri dönmemecesine!

o gün bu gündür işte, gömütlüklerde huzur bulurum. "Ölüm asude bahar ülkesidir bir rinde" demiş de yahya kemal, ben o deyişin ardına düşmüşüm. gömüt taşlarını okurum, kırık kanatlarımın acısı artar batman batman, kalbim sızıldar ve bana: "ey yaşamasız kişi, ben senin ömrüne ömür katamam bu incelikle, çıt diye kırılırım apansız, sonra seni kimler gömer bu toprağın derinine?" diye seslenir. anlarım ki haklıdır kalbim, bilirim ki umur görmüştür, inanırım, cefaların katmerlisini sürmüştür. bir fatiha suresinde eritirim sesimi.

ben bir eksik kırlangıcım. yerim yok, yâranım yok. ilkyaz gelir, bir ırmağın suyuyla söyleşirim, talan edilmiş bir ırmağın. yaz geldikte, kavruk otlar sırdaşım olur. güz dayanır, kuru yaprak kavlince halleşirim, sokak kedileriyle. karakışta büzüşürüm bir ağaç kovuğuna, o kovukta korumaya savaşırım ruhumu, çağdaş kötülüklerden.

ben bir eksik kırlangıcım. cihanı zorbalar, zorbalıklar zaptetmiş: bana en çok bu dokunur. uçamam, sürünürüm...


Bünyamin Durali
(*): Kurşun Kalem, Mayıs-Haziran 2010, Sayı:5

Memleketimden ŞAİR MANZARALARI*

Siz de bilirsiniz: Aziz Nesin, halkımızın her üç kişisinden dördünün şiir yazdığını söylerdi. Bu cümlede, eleştirel ve ironik bir dokundurma var bana kalırsa. Cümleden, istenirse, şiirsever, şiire meftun bir halk olduğumuz sonucu da çıkarılabilir ya, ben burada Nesin’in, onu demek istediği kanısında değilim. Tersine, Nesin, mezkur cümlesiyle, halkımızın şiiri hiç önemsemediğini, ciddîye almadığını; şiiri şıpinişi yazılabilen bir uğraş olarak gördüğünü; şairliğin “boş işler müessesesi” ve şairin de “kaldırım mühendisi” gibi algılandığını söylüyordu. O bunu demek istememişse de, ben böyle yorumluyorum ve yorumumun da sonuna değin arkasında duruyorum.

Gündelik konuşmalarda, yeni tanıdığınız kişilerle ilişkilerinizde, siz de sıkça rastlamışsınızdır: “Ah gençliğimde ben de şiir yazardım”, yâhut, sizin şiir yazdığınızı ve yayın organlarında yayımladığınızı nasılsa işitmiş birinin, “ben de şiir yazıyorum” deyiverdiğini. Saftirikliğinize gelir de, “görebilir miyim bir şiirinizi” derseniz, çoğu kez eksiksiz bir yandı gülüm keten helva havasıyla karşılaşmanız işten bile değildir. Günümüzün gazete diye çıkan magazinel-sansasyonel paçavralarında, kadın bedeni ve ayaktopu faşizmi üzerinden izlencelerle yüksek tutarlarda paralar kazanan tv kanal(izasyon)larında arzıendam eden “kaset şairleri”nin çığırtkanlıklarına benzeyen safsataları, tırnaklarınızı kemirerek, “yeter be!” dememek için nerdeyse kalp sektesine yol açabilecek gerilimlerle dinlemeye hazır olun artık. Döktürürler de döktürürler! Analar ne arslanlar doğurmuştur! Hira Dağı’nda Muhammed’e, Tur Dağı’nda Mûsa’ya gelen vahiyler bile, böylelerinin ilham zenginliğinin yanında halt etmiştir! Bir de beğenmek mecburiyetiniz vardır ha, çektiğiniz işkenceler yetmez. Beğenmezseniz, sizi burnu büyüklükten tutun, derece derece genişleyen başka olumsuz sıfatlarla karalamaya kadar varan "hazır kıta"ya dönüşüverirler oracıkta.

Yukarıdaki iki paragrafta, insanımızın şiir beğenisi fukaralığına değindim. Şiire ve şair kişiye bakışındaki sakatlıkları/salaklıkları elledim. Şimdi biliyorum, kimi “romantik halkçılar”, kimi “kitle kuyrukçuları”, kimi “öldür Allah Marksçılar”, beni Bekir Coşkun’a benzetecekler; seçkincilikle (elitist olmakla) itham edecekler. Halkımızı “bidon kafalı” ve “kıllı göğüslü” şebekler diye tasavvur ettiğimi savlayacaklar, olsun; ben bu minval safralıklarla çok çarpıştım. Vız gelir, tırıs gider.

Ben, günlük aş-iş kavgasındaki insanların şiire yaklaşımlarını beğenmiyorum diye, onları dışlamıyorum ki. Halktan ve halk çocuğu olduğumu yadsımıyorum ki. Kökence yoksulluktan gelmiş biri olarak yadsıyamam da. Bu ülkenin önde gelen üniversitelerinin birinden dereceyle mêzun olduğum hâlde (bunu söylerken yüzüm kızarıyor), kıt-kanaat yaşamanın ne demek olduğunu gâyet iyi biliyorum. Bu necipliğinden ve nezihliğinden sual olunmaz Emlâk Memleketi’nin coğrafyası ve târihi, benim tâlihimi hiç güldürmedi. Dile kolay, uzun yıllar “sol sakıncalı”ydım devlet arşivlerinde. (Şimdi aklandım mı, vallahi bilmiyorum). Çok yüksek puanlarla kazandığım sınavlara karşın, cüzamlı muâmelesine tâbi “negatif ayrıcalıklı bir Türk” olarak, kamu hizmeti koltuklarından ırak tutuldum. Böyleyken, ne diye küçümseyeyim halkı? Benzer acılardan geçtik, benzer ağulardan içtik. Ben bu halkın mütemmim cüzüyüm. Halkla hesaplaşmak gibi bir derdim yok. Onun yaşadığı mâcerâların içinden geldim, içinden gidiyorum. Bir olguyu saptıyorum burada, nesnellikle saptıyorum: Bu halk, sâdece ekonomik açıdan değil, toplumsal, kültürel, siyâsal açılardan da kuyruksokumuna kadar sömürüldü. Sanatsal (estetik) açıdan derseniz, vandallarca tam bir soykırıma uğratıldı. Sonuç, kaçınılmaz olarak böyle olacaktı. Karnını doyurması, barınması vd. en yaşamsal gereksinmelerini sağlaması engellenen insanların şiirle hemhâl olmasını beklemek, hamakatlık değilse hamhalatlıktır. O da değilse hamhayalciliktir. Bu sebepten, halkın şiir beğenisinin düşüklüğünü göstermek, haddizatında onun müstahak olmadığı bir yerde durduğunu, tutulduğunu belirlemekle eşdeğerdir.

Halk Cephesi’ndeki şiir ahvâlini böylece berraklaştırdıktan sonra, gelelim madalyonun öbür yüzüne: Şairler Cephesi’ne… Hemen îtiraz edilebilir bu deyişime: “Şairler Cephesi de ne demek, şairin cephesi halkın cephesinden başka bir cephe midir?” diye. Doğrudur, şair de esasta emekçidir ve ezilen sınıfların sesidir. Dahası: has şairlerle halklar etle tırnak gibidirler, ayrılmazlar (burada tekil örnekler sunmak gereksiz, bilenler biliyor). Öyleyse, şair cephesi ve halk cephesi türünden bir ayrıma gitmek, sosyolojik olarak yanlıştır; ama, sanat fenomenleri bağlamında doğrudur ve ben bu ayrıma burada, kategorik olarak değil, kuramsal olarak gidiyorum.

Bir kere baştan demeliyim ki: Çok iyi, estetik ve etik seviyece çok güçlü şairlerimiz var. Ve onların dünya şiiriyle boy ölçüşebilecek şiirleri var. Bunları bir kenara bırakarak, ben bu yazımda, şiir dünyamızı arsız ayrık otları gibi kuşatan, zehirli sarmaşıklar gibi sarmalayan, benim kaba hatlarıyla “olumsuz şairler” veya şair nitemine yaraşır bulmadığımdan, kasten müstehzî bir biçemle “müteşairler” diye adlandırdığım kesimin topografyasını çıkarmaya, profilini çizmeye çalışacağım. Öyle bir müteşairler tipolojisidir ki bu, neresinden deşmeye kalkışsanız, orası elinizde kalıyor. Şair ve şiir adına üzgülere gömülüyorsunuz. Mahvoluyorsunuz özcesi. Şairden de şiirden de buz gibi soğuyorsunuz hattâ. Hani, Muhammed Peygamber’e izâfeten söylenen bir söz var: “Ben Arabım ama, Arap benden değil.” Siz de hayatınızı şiire adayan, insan olmanın anlamını şiirle doldurmaya çalışan bir şairseniz (şiirseverseniz), “Ben şairim ama, şairler benden değil” demek mecbûriyetinde kalıyorsunuz, elinizde olmadan.

Söz konusu olumsuz şairlerin/müteşairlerin niteliklerini birbirinden kalın çizgilerle ayırmak pek olanaklı değil. Bu nitelikler öylesine benzerlikler taşıyabiliyor ki bâzen, biri diğer(ler)ine sınırdaş, biri diğer(ler)inin içinde, biri diğer(ler)ine yapışık olabiliyor kolaylıkla. Öbekler halinde anlatacağım niteliklerin sâdece birini taşıyan bir şair olabildiği gibi, birkaçını ya da hepsini birden taşıyan şairler de var. (Burada kullandığım ve aşağıda sürekli kullanacağım şair ibâresini, lâfın gelişi kullanıyorum. Onları şair olarak gördüğümden değil). Hemen söyleyeyim ki, benim burada saptadığım niteliklerden çok daha çeşitlisini siz de saptayabilirsiniz.

1.BENMERKEZCİ ŞAİRLER:

Bu şairler, büyük dağları Allah'ın yarattığına inanırken, orta boy dağları da kendilerinin yarattığına îman eden şairlerdir. Varsa yoksa onların yazdıklarıdır şiir! Çağlar-üstü ve zamanlar-ötesi bir konumları olduğunu, bu kahpe dünyaya bugüne değin kendilerinden büyük bir şair gelmediğini, bu Allahsız-Kitapsız Yeryuvarlağı'na daha sonra da kendilerinden büyük şair gelmeyeceğini düşünürler ve söylerler. Şiir, onlarla başlamış ve onlarla bitmiştir, sürecekse de onlarla sürecektir! Bunlar arasında, her nasılsa, poetikçe ve estetikçe yetkin şairler olabilmekle birlikte, çiziktirdikleri sinek boku mesâbesinde olmayanlar da vardır. Florinalı Nâzım’ın postmodern imitasyonları.

2.REKLÂMCI ŞAİRLER:

Kendilerini görünür kılabilmek için, tüm insanca değerlerin üstünden yıldırım hızıyla geçebilirler; yeter ki, gündemde olsunlar ve tüm kamu-âlem onlardan bahsetsin. Ekranlarda boy göstermek, şiir şenliklerinin müdâvimi ve ulusal-uluslarası şiir organizasyonlarının vazgeçilmez elemanı olmak, bunların has işleridir. Gorki, o pahâ biçilmez değerlerle yüklü cümlesini, böylelerini iğnelemek ereğiyle söylemiş olamaz mı: “Bütün düğünlerde onlar gelin ve damat, bütün cenazelerde onlar ölü.” Sponsor bulmakta asla zorlanmazlar. Zîrâ, dirsek temaslarını, ayak-oyunlarını ve kimin arabasına binerlerse onun şarkısını (şiirini) söylemeyi müthiş kıvırırlar. Bukalemundurlar, arâziye uyma yetenekleri konusunda bunların eline kimse su dökemez. Sağcı, solcu, dinci, lâik(çi), milliyetçi, liberal, fark etmez, bilumum iktidarlarla çok iyi geçinmekte de gâyet mâhirdirler.

3.YARIŞMACI ŞAİRLER:

Ben bunlara “hipodrom şairleri” diyorum. Yorulmak bilmez atlar gibi koştururlar ordan oraya. İster en ücrâ bir taşra kasabasının belediyesi, ister yerel bir gazete, ister entipüften bir sanat dergisi düzenlesin, her boydan/her boyadan şiir yarışmasına balıklama atlarlar. Hele bir de, farazâ bir plâketle, birkaç kuruş parayla veyâ bilmem işte birincilikle, beşincilikle filân ödüllendirilmesinler, seyredin o vakit gümbürtüyü. Bunu internet sitelerine, kendilerini tanıtırken yazmayı mümkünü yok unutmazlar. Meselâ, ben bilirim, o zamana kadar birkaç da kayda değmez kitap yayımlamış orta yaşlı bir taşra şairi, bir yerel gazetenin düzenlediği şiir yarışmasında, 20 bilmem kaçıncı geldiğini, sonradan yayımladığı kitaplarının arka kapağına yazıp durmuştu. Gene, çok yakınlarda, adı-sanı bilinmez bir dergiciğin düzenlediği ve katılımcı sayısının 10’u bile bulmadığı şiir, öykü, deneme yarışmalarında sırasıyla 1.ciliğe, 2.liğe ve 3.lüğe lâyık(!) görülmüş “profesyonel” (futbolcunun profesyonelini işitmiştim de, şairin profesyoneli nasıl olur, aklım hiç almaz ya) bir internet şairi de bunları, sanal bir edebiyat sitesinde şişine şişine bildiriyordu. En çok, yarışmacı şairin egosunun patlamasından ürkerim. Bunlar, şiirleriyle değil, saymaca (istatistiksel) birtakım rakamlarla ayakta durmaya çalışırlar ki, şiirin haysiyetini yerin dibine sokan şair tipi de en çok bunlardan zuhur eder. Şiirin, temelde ontolojik (var-oluşsal) bir ıralanmayla yükümlü olduğunu, kıraçlıktan çatlayan akılcıklarının kıyısından dahi geçir(e)mezler. Ayrıca, kimin hangi sidik, af edersiniz, şiir yarışında kaçıncı geldiğini de size bircik bircik sayabilirler. Kıskanç ve dedikoducudurlar ayrıca. Ellerinde bir mezura, pardon bir şiirmetre, hangi şair müsveddesi, hangi kulvarda hangi ipi göğüslemeye çalışmaktadır, onun derdindedirler. İhtiyar dünyamızın gördüğü-göreceği en gülünç (komik değil) şair prototipidir bu. Ben kendilerine acımaktan ölüyorum hakçası, öylesine patetiktirler ki. Sanatlar alanının, kendine özgü paradigmaları ve yasaları bir yana, öznelliklerle ıralandığını, bu yüzden de sanat insanlarının ve onların eserlerinin yarıştırılmasının, sanatı/sanatçıyı bir emtiaya, bir eşyâya dönüştürmek isteyen maddeperest ve ruhsuz kapitalizmin pis bir tuzağı olduğunu bunlara anlatamazsınız. Kısacası: Şöyle bir parlatılıp, bir süre kullanıldıktan sonra çöplüğe fırlatılmak üzere numaralanmış, Türk(çe) Şiir Oligarşisi’nin oyuncak-şairleridirler onlar. Şiir tîranları ve şiir sömürgenleri, onları kullanırken, onların aşağılık komplekslerini tâmir etme ameliyesini de aksatmaz tabi. Edebiyat dünyamızın bence en gözüpek yazarı (bu yüzden ki: edebiyat patronları ve ağababaları, çıkardıkları yayın organlarında, onun adına ve eserlerine yollama yapmaktan, ustalıklı manevralarla kaçınırlar) değerli eleştirmen Cengiz Gündoğdu, benim burada değinip geçtiğim bu meselenin candamarına basmaktadır birkaç on yıldır. "Star Sistemi" olarak adlandırdığı bu müptezel mekanizmayı, Varlık'ta başlayıp İnsancıl'da sürdürerek, "Eleştiri", "Rüzgâr", "Ekmek", "Taşkıran", "Yıldız Güncesi" adlı vö. çok kapsamlı-doğurgan kitaplarıyla teşhir ve tecrit etmektedir de, ne yapsın ki yapayalnızdır söz konusu kavgada: Haklı, fakat yapayalnız!

4.SAVSÖZCÜ ŞAİRLER:

Bunlar, şiir söylemezler, şiir yazmazlar. Bangır bangır bağırırlar. Üstlerini-başlarını paralarlar âdetâ. Ortalığı kurugürültüye boğdukları kadardır şairlikleri. Üç-beş kalıp-kavramdan gerisini bilmezler Bu cenahta saf tutmuşun da binbir çeşidi vardır: Sert devrimciler meselâ. Nâzım’dan başka şair, kargadan başka kuş tanımazlar. Ece Ayhan mı, bırakın şu marjinali! Cemal Süreya mı, İlhan Berk mi; erotizmacıdır onlar! Erotizma, devrimciyi bozar. Sabri Altınel de devrimcidir ya, hem de şiirinden ödün vermez bir devrimcidir ama, ne gam, adını duymamışlardır! Gonca Özmen mi, Zeynep Köylü mü, amaaan siz de, burjuva süprüntüleri işte! Mümini-mütedeyyini başka bir âlem: Vaaz etmekle şiir yazmayı birbirinden ayıramayan bir tuhaf mahlûkattır. Mâdem, bizi Allah yoluna çağırmakla yükümlü sayıyorlar zatıâlilerini; neden müftülükle, o olmazsa neden bir köy câmisinde imamlıkla iştigal etmediklerini düşünedurmuşumdur hep... Milliyetçisi mi: Tanrı Dağı kadar Türk olmanın dayanılmaz ağırlığından mustariptirler. Ergenekon ve Oğuz Kağan masallarından mülhem anakronik ruhlarını dezenfekte etmenin çâresini, neden şiirde ararlar, onlara da aklım ermez hiç. “Bayrakları bayrak yapan üstündeki kandır/Toprak eğer uğrunda ölen varsa vatandır” hamâsetini şiir zannetmekten şekvâcı olmadıkları gibi; çok enteresan, bu sığlıklarından ziyâdesiyle hoşnutturlar.

5.SULUGÖZLÜ ŞAİRLER:

Bunlar, ağlamakla-sızlamakla şiir yazmayı, birbirine fecî hâlde karıştıran şairlerdir. Modern değil, pre-modern çilekeşler! Ahları-vahları, yerleri-gökleri tutmuştur. Kahpe Felek, olanca insafsızlığını, nedendir bilinmez, hep onlara harcamıştır! Mağdur ve mazlum pozisyonlarında durmaktan mazoşistçe ve hedonistçe tatlar devşirirler. İki gözleri iki çeşmedir her dâim. Kendilerine acımakla kalmazlar, sizi de acındırmaya savaşırlar. Hep onlar terk edilmiştir ve mâhut sevgililerine “ya benimsin, ya kara toprağın” tarzında inciler döktürmekten telef olurlar. Hep onların hakkı yenmiştir ve günü gelir sizi de, hiçbir dahliniz olmadığı halde, vicdan âzaplarına gömerler! Şiirleri dilenci çıkınlarına benzer.

6.İNTERNET ŞAİRLERİ:

Şunu vurgulayayım önce: Şairlerin internette şiir yayımlamalarına mutlak olarak karşı değilim. Ne var ki, internette şiir yayımlamayı mutlaklaştıran şairlere, gündüzünü-gecesini sanal edebiyat sitelerine şiir yollamaya hasredenlere karşıyım. Bunlar, düpedüz msn manyağıdır ayrıca. Şiirlerini oraya buraya yollamaktan bîtap düştükleri çok görülmüştür. Sonra, ardı ardına yorumlar gelir şiirlerine. Ne yorumlardır ama: “şâhâneydi, çok güzeldi, tebrikler, sevgilerimle, saygılarımla” kuruluğunu ve samimîyetsizliğini asla ve kat’a aşamayan, tırşıkçılığı kimselere bırakmayan, yırtık-çuval benzeri yorumlar hepsi de. İnternet şairi, bunları hemen onaylar ve şiirinin altına kayıtlar. Keyfine diyecek yoktur, şairliği tescillenmiştir zîrâ. Aynaya bakar azâmatle ve şükreder Allah'ına. Şuara’ya müdâhildir artık. Kimseler koparamaz oradan onu. Ama, bir şey daha yapması gerekir: Şiirine bol keseden övgüler püskürten kimilerinin şiirlerine bakarken (okumaz o, bakar), dudaklarını büzer, yüzünü buruşturur. Beğenmez de eli mahkûmdur, tutar, o da onun şiirlerini yıkayıp yağlar. Tamamdır artık, “şiirci kötülük dayanışması” yürürlüktedir. Karşılıklı mesajlaşmalar başlar ve buradan büyük olasılıkla şiiri dışlayan ama duygusal iletişimleri başlatan çağrışımlara geçilir. Olağanüstü bir aşk’ın ilk kıvılcımları çakmıştır! Mutluluklar!

7.ELEŞTİRMEN DÜŞMANI ŞAİRLER:

Her yumurtladıkları, muhteşemlik âbidesi şairlerdir. Kıllarına dokunamazsınız. Kırk gün sırtınızda taşıyın bunları, bir dakikacık indirin, görürsünüz hanyayı-konyayı. Çoğunun yazdıklarının şiirle kıyıcığından bir âşinalığı olsa, âmennâ! Öyle değil ama! Demokratlık nedir, azıcık bilseler, sorun çözülecek oysa. Hem yayımlıyorlar yazdıklarını, hem de herkesin avuçlarını patlatırcasına alkışlamasını bekliyorlar. Demokrasi kültürü, eleştiriyi, eleştiriye katlanmayı ve özeleştiriyi de içermez mi? Siz yayımlayacaksınız, beğenen de olacak, beğenmeyen de. Beğenmeyenler, neden beğenmediklerinin yazınsal/estetik gerekçelerini tutarlılıkla sergiliyor ve sizin kişiliğinize saldırmıyorsa, bundan gocunacak ne vardır? Siz de, anti-tezlerinizi ileri sürer, sanatınızı savunursunuz. Erdemlilik, bütün bunları basîretle, ferâsetle karşılamaktır. Karşılayamıyorsanız, şair olmak bir yana, düz bir insan bile olamazsınız. Kaldı ki, sizin eleştirmen dediğiniz kişi, sizin emrinizde çalışan, ağzı var dili yok, maaşlı devlet mêmuru değildir ki, sizin her dediğinize biat etsin! Eleştirmen düşmanı şairler içinde, az da olsa, şiiri bîhakkın bilen şairler de var. Hadi cühelâ takımı şuara neyse ne de, bunlara n’oluyor Allah aşkına! Bunlar, nasıl oluyor da, çapsızlaşıyor, kertikleniyor? Şiirin “salt estetik” işi olduğu, şiir denen estetik nesneyi yazan şair-öznenin “etik” davranmasının (da) zorunlu olmadığı zehâbında mıdırlar mütemâdiyen? Ahlâksız şairin şiirinden kim ne türden bir etkilenme yaşayabilir ki? Yaşasa bile, o etkilenmenin okuyanı/şiirseveri dönüştürücü bir işlev taşıması mümkün müdür? Böylelerinden yediğim küfürlerden Tuna’ya köprü olur.

8.EDİTÖR TASLAĞI ŞAİRLER:

Kıytırık dergilerin editörleri de dâhil, çoğunun sahte asâletten ve gururdan başı dönmüştür. Dergilerinde yazmanız için sizi baştan bir güzel yağlayıp ballarlar. Ne derseniz deyin “kahve dövücünün hınk deyicisi” gibi başlarını sallarlar. Özgür ve demokratik bir ortamda yazdığınız yanılsamasını yaşatırlar size bir süreliğine. Geçici ve kandırıcı bir mutluluktur bu. Çok sürmez, dergi birkaç sayı çıkmış ve hatırı sayılır bir okur kitlesine ulaşmıştır. Birkaç dost mahfilde de adı geçmiştir. Yazı ve şiir sağlama sıkıntısını da görece atlatmıştır. Editörün biti kanlanır, çehresine taktığı maskeyi indirir ve size ihtiyacının kalmadığını hissettirmeye başlar. Her yazdığınıza maydanoz olmaya başlar. Murâdı: “ben dergi patronuyum, bir statüm var artık, yanısıra şairim de” görüntüsünü meşrulaştırmaktır. Bunu başarır da nitekim. Hepi-topu üçbuçuk şiir yazmıştır ama, sizin yıllardır edindiğiniz birikimin üstüne, bu üçbuçuğu sıvamasını da becerir. Şiirinizin haysiyeti vardır, çeker gidersiniz oradan. Hâyır, siz özgür irâdenize göre kopmamışsınızdır dergiden; o sizin şiirlerinizi beğenmemiş ve size “yol göstermiştir”! Şairdir ya bir yandan da, kibarlığına halel gelmesin diye, kovdum demeyebilir. Bunu bir iyi niyet belirtisi sanmayın sakın; görgüsüzlüğünün ve ahde vefâsızlığının kılıfıdır.

9.MEMUR (KILIKLI) ŞAİRLER:

Bürokrasinin alt-orta-üst katmanlarının herhangi birinde çalışanlardan, çoğunca da emekli öğretmenlerden müteşekkil bir zümredir. Memur kılıklıların kimisi tapu dâiresinde, kimisi de yerel yönetimlerdeki arpalıklarda falan çöreklenmiştir. Emniyet mensubu, asker, hekim, avukat, öğretim üyesi vs. olanları da var. Yâhut, meslekçe mêmur olmadığı hâlde (kaldı ki mêmurluk meslek değil, bir pozisyondur), ruhça mêmur olan şairler. Şiir, onlar için, dost meclislerinde meze olmaktan öteye geçmez pek. Gül gibi meslekleri vardır zâten, şairlik de şanları olsun! Süs eşyası, yüzgörümlüğü cinsinden bir şey işte. İstediklerinde takacakları, istediklerinde çıkaracakları bir kravat gibi meselâ, yahut bir silindir şapka. Daha fiyakalı görünmenin bir çeşit alâmetifârikası! Âmirlerinin müsaade ettiği kadar şairdirler. Maazallah ekmek teknelerinden olurlarsa, evlâdıiyallerine kim bakar sonra! Kaytan bıyıklısı da var, kayık ayakkabılısı da. Takım elbise giydirilmiş, biyonik robotlara benzerler.

10.ŞİİR KONTROL HAPI KULLANMAYAN ŞAİRLER:

Hastalıklı keçinin bokunu fırlatması gibi şiir fırlatırlar beş vakit. Günde bir kitap boyutunda çırpıştıranına dahi rastlarsınız. Yüce Allah bunlara bir ilham bağışlamıştır ki, yaratıcılıklarının haddi-hesabı yoktur! Her satırları değil yalnız, her sözcükleri ve her heceleri, hattâ her harfleri mukaddestir, hadis hükmündedir neredeyse! Ol sebepten ki, arkalarına bakmadan tam-gaz yazarlar, şiirlerinin kılı-kılçığı var mıdır diye düşünmezler hiç. Yoktur. Allah olanca rahmetini onların kalbine doldurmuştur! Öyle ki, kitaplısından vazgeçtim, internet budalasının panelinde bile, binlerce şiirle yüzgöz olmak zorunda kalabilirsiniz her an. Nuh Nebî’den kalma kafiyelerle yazarlar ve yazdıkça da azarlar. Durdurabilene aşkolsun!

11.HİÇ OKUMADAN HABİRE YAZAN ŞAİRLER:

İçlerinin bir okyanusları vardır ki, tükenecek cinsten değil. Kimilerinin kendince mâzeretleri var, yerseniz artık: Etkilenmemek ve özgün kalmak için okumazlarmış. “Hadi şiir okumuyorsun bu yüzden diyelim, peki başka bir şey neden okumuyorsun” deyin hele, ağzınızın payını derhâl verirler: Senden mi sorulacak! Bundan yıllar önce, gözlerimle gördüm, kimi kitaplarını 10.000 bastırmış emekli ilkokul öğretmeni bir müteşair tanımıştım bizim Trakya’da. Kendisine hangi şairlerden hangi şiirleri sevdiğini sormuştum. Cevap, Allahlık Ali Bey'e yaraşır cinstendi: “Ben öğretmen okulundan mêzun olduğumdan beri hiçbir şey okumadım.” Böyledir bizim memleketin şairi. Var mı bir diyeceğiniz? Okumaz okumaz, size ne! Bir keresinde de, henüz bir ay kadar önce, şiirlerini hakçası beğendiğim, üniversiteden Tarih mêzunu bir gençle yazışıyorduk internetten. Kimi sanat-edebiyat dergilerinde şiirleri yayımlanmış, bir de düzyazılardan oluşan bir kitabı varmış. Ece Ayhan’dan söz ederken ben, Ece diyormuşum da, “o kadın şair”le o kadar samimiymişim de, onun için mi Ece diyor muşum; bunu soruyordu bana. Ece Ayhan’ı kadın zannettiği yetmezmiş gibi, İkinci Yeni’nin en sıkı şairinin öldüğünden habersizdi. Aklımı kaçırayazdım! Meğerse, bir-iki gün sonra anladım ki, sanal edebiyat sitelerinde gezinmekten, kitap/dergi okumaya vakti kalmıyormuş garibimin!

12.SIKIŞINCA “AMA BEN ŞAİR DEĞİLİM Kİ” DİYEN ŞAİRLER:

Sağda solda hasbelkader şiirlerimiz-eleştirilerimiz yayımlanıyor ya, kimi insanlar bizden de yazdıklarının yorumlanmasını, değerlendirilmesini istiyorlar. Doğrusu, ısmarlama eleştiriden yana değilimdir ya; genelde kıramıyorum insanları, yazıyorum ben de. Baktım, bir, iki üç.. derken aldı başını geliyor bize küfürnâmeler. İlkin sırtımızı sıvazlayanlar, yazdıklarını olumsuzlayınca, sırtımızdan hançerlemekte hiçbir beis görmez oluyorlar bir aşamadan sonra. Allah'tan ki, aralarında “ama ben şair değilim ki” demekle yetinenler de var. Aksi hâlde, ne anamız sağlam kalacak, ne avradımız. Onlar, şair olmadıklarını söyleyince; bize de meselâ “esas olarak ıspanakçısın diyelim, neden ıspanaktan satmaktan çok şiir yayımlıyorsun?” gibisinden sormak kalıyor doğallıkla. (Ispanak üreticisi de şiir yazabilir elbet, demek istediğim başka bir şey). Akabinde, küfürler yağmur gibi yağmaya başlıyor; “ama ben şair değilim ki” cemaatinin müritlerinden. Sıvışıyorum yavaşça: Onlar sağ, ben selâmet!

13.KÜFÜRBAZ ŞAİRLER:

Küfür etmeyen şair var mıdır, bilmiyorum; ancak küfür edenleri basitçe iki bölükte topluyorum ben: a) Eleştirmen düşmanı şairler, b) Ama ben şair değilim ki, diyen şairler. Şüphesiz, yukarıdan beri saydığım şair kümelerinin diğerleri içinde de, nüansları değişik olmakla birlikte, küfürbazlığa yakın duranları vardır. Vardır da, bu iki öbektekiler ölçüsünde kallâvi küfürler savurabileceklerini tasarlayamıyorum. Dediğimi netleştirmek için, çok sıcak, çok somut bir örnek bu noktada: Dört şiir kitabı yayımlamış, üniversiteden felsefe mezunu, emekli öğretmen bir şair var tanıdığım. Benim de bir dönem şiirler ve eleştiriler yazdığım dergilerin birinde, geçen yıl dizginsizce atıp duruyordu bu şahıs. Üstelik, fazlasıyla “sokaklaşmış” bir ağızla: Bilmem, sonuncu kitabının dünyada (Türkiye’de değil, dünyada ha!) eşi-benzeri yokmuş da. Yok, eleştirmenler onun şiirlerinden bir şey anlamadıklarından, onu görmezden geliyorlarmış da, falan filân. Bunları desin de, dürüstbütün bir Türkçeyle desin, değil mi? Değil işte, sözcüklerin gözünü çıkarıyor, kafasını yarıyor resmen. Bir de Avrupai pozlarda ki, bir Fransız(ca) hayranlığıyla sıvanmış ki sormayın! Baudelaire, Fransızlığına karşın “Paris Sıkıntısı”nı yazmamış mı, bu da sanırsınız Türklüğüne karşın “Paris Takıntısı”nı yazacak! Tuttum bir eleştiri yazdım, dedikleri (saçmaladıkları) üstüne. Kişiliğine yönelik tek sözcük kullanmadığım ve edebî eleştirinin dışına milim taşmadığım hâlde; bu eleştiriyi okur okumaz, bana hem fiziksel olarak saldırdı, hem de sözel olarak. Fiziksel saldırısını göğüslersin, onun yarası kapanır da, savurduğu sövgüleri nereye koyarsın! Ne orospu çocukluğum kaldı, ne ölümle tehdit edilmediğim!

14.MAHALLİ-KÖYLÜ (KILIKLI) ŞAİRLER:

Köylüyü değil, köylücülüğü eleştirdiğimin anlaşılmasını istiyorum. Fakir Baykurt’un Amerikan Sargısı, Irazca Ana, Irazca’nın Dirliği, Kaplumbağalar, Tırpan gibi romanlarını okumuşsunuzdur. Baykurt; romanlarının yazınsal düzeylerini sonraları yükseltmiştir yükseltmesine de, bu kitaplarında yavandır, verimsizdir, sığdır. Ak-kara karşıtlığına dayalı bir sertlikle mâlûl şablonlar, ete-kemiğe büründürel(e)memiş karton kişilikler, bu romanlarından hiç eksik olmaz. Tüm öğretmenler ve onların kendilerine Lâik Cumhuriyet'in otoriteryen ideolojisini aşılamaya çalıştıkları köylüler, istisnâsız ve felsefece bir terimle de söyleyelim: önsel (apriori) olarak iyi; din adamlarının ve patronların hepsi de kötüdür! Kurgunun iskeleti hemen her romanda aynıdır: Az önceki kör-pozitivist zıtlıkları da saymazsak, çelişkisiz, devinimsiz ve olanca iddiâsına rağmen diyalektiksiz. Yazar, roman karakterlerini atipik kılmak ve dondurmak için âdetâ özel bir mesâi sarfetmiştir. Başka birçok Köy Enstitüsü kökenli yazarda gözlediğimiz bu durum (dönemlerinin sosyo-ekonomik parametrelerine bakınca, Baykurt’a ve benzeri yazarlara yüklenirsem haksızlık etmekten de korkarım), bizim mahallî-köylü şairlerimizin çoğuna da sirâyet etmiş, onların kerâmeti kendinden menkul şairliklerinin turnusol kâğıdı olmuştur. Bu olumsuzluk, günümüz şiirinde yüzde doksan aşılmışsa da, tümüyle silinmiştir diyemeyiz. Hâlâ kimi feodal zihniyetli şairler var ki, tırpanı-çapayı, şalvarı-poşuyu yüceltmeyi şairlik; şair olmak için de, "(yanlış) devrimcilik”te direnmeyi bir matah sanıyorlar. Çağın dinamiklerini ve binbir saçaklı değişkenliğini irdelemek zor geldiği için böyle davranıyorlar ve tutuculuğun daniskasında buharlaşıyorlar. Farkında değiller. Onlara, post-modernist emperyalistlere güzelleme yazın, demiyoruz. Ne diyoruz: Dünya, her gün bir öncekinden daha farklı bir hızla dönüyor; sınıfsal mevzîlenmenizin logaritmasını ve algoritmasını, o yüzden her gün yeniden hesaplamakla yükümlüsünüz diyoruz. Anlaşılmayacak ne var bunda?

15.SEÇKİNCİ (ELİTİST) ŞAİRLER:

Bunlara bakarsanız, şiir erişilemez, doğa-ötesi ve zaman-ötesi bir şeydir. Bu yüzden de, şiiri ancak, kendileri gibi insan-üstü varlıklar (üst-insanlar), Nietzsche’nin kavramıyla: ‘übermensch’ler yazabilir ancak. Gündelik hayatın karmaşasıyla boğuşan, geçim derdinden nevri dönmüş, sizin benim gibi ortalama kişilerin işi değildir. Yazmak anlamında böyle olduğu gibi, okumak/algılamak anlamında da böyledir: Şiir; bir meta-sanat olarak, Tanrıca seçilmiş, yarı-tanrısal insanlarca yaratılabilir, paylaşılabilir ve yeniden üretilebilir! Dikkat ederseniz, bunların indinde, şair de, şiir de, şiiri alımlayan da, bir tür kutsallık hâlesiyle kuşatılmış, neredeyse ilâhi bir mertebeye yükseltilmiştir. Görüntüde seküler, özünde tamamen dinsel bir fanatizmle, apayrı bir teolojik kodlama durumuyla karşı karşıyayız burada: Şairlere, tanrı değilse bile yalvaç, şiirlere sûre, şiir kitaplarına da hadisler gibi bakılmaktadır. Öyle olunca da, kaçınılmaz olarak, o şairler eleştiriden otomatikman muaftırlar! Eleştiremezsiniz, çünkü kendiliğinden şiir câhilisiniz, saçınızın son telinden ayak tırnaklarınızın ucuna varıncaya değin ümmîsiniz! Dolayısıyla, burada, apriori bir temellendirme, öncesiz-sonrasız bir önkabûl vardır ki; onu kaldırmadığınız sürece, şiiri ve şiir dolayımında şairi konuşamazsınız. Dokunulmazlık, dogmatizmin dölyatağıdır kuşkusuz. Dokunamadığınız şey belirsizdir de bir bakıma ve anlaşılmaya kapalıdır doğallıkla. Şair ve şiir, olanca ulaşılamaz haşmetleriyle orada gözlerinizi ve gönlünüzü kamaştıran birer “uhrevî salınım” olarak, paranteze alınmışlardır nasılsa. Beyhûde didinmeyin, giremezsiniz içine… Şimdi bana, benim şiire ilişkin yazılarımı okuyanlardan kimileri, "ama sen de, şiirin metafizik bir ürperti taşıması, felsefi dolanımlar içermesi gerektiğini; böyle olunca da onu herkesin algılayamayacağını söylemiyor musun?” diyebilirler. Doğrudur anımsattıkları, haklıdırlar; bunları sıklıkla söylerim. Ne var ki, bu, elitist zümre şairleriyle aynı telden çaldığım mânâsına gelmez. Ben böyle derken, şiirin şiir olarak işlerliğini yükseltme çabasındayım, avâmileş(tiril)mesine karşı çıkarak. Şiirin, tinsel bir arınma (katharsis), dünyevi ve gerekirse vicdânî/îmânî ruhsallıkların tümünü sarmalayarak gelişen bir ihtilâl olduğunu öne sürüyorum. Ve onun ötesinde, şiirin, “her şey’in üstünde bir şey" olduğunu değil; bizâtihi “her şey ve hiçbir şey” olduğunu söylüyorum. Kökten farklı şeylerdir dediklerim.

16.ÇİÇEK-BÖCEK (GÜL-BÜLBÜL) ŞAİRLERİ:

Naif doğaseverliğin çok çok altında bir görünümleri vardır. Genelde güllü-bülbüllü şiirler yazarlar. Gülü de, bülbülü de yazarken, onların deneysel (ampirik) var-oluşlarının ötesine geçmeyi denemezler. Gül “salt bir gül”, bülbül de “salt bir bülbül”dür. Kendilerini çepeçevre kuşatan doğasal-evrensel hakikatten soyutlanmış, dekoratif birer öğedirler. Kartpostaldırlar yâni. Çağın gerçekliğine yabancı, ayrıksı ve “sâfi mâsûmiyet”ten mâmûl birer süs nesnesi. İçerdikleri “kendinde şiirsellik”leriyle, şiire dışardan bir şey taşıma potansiyelinden yoksunluklarıyla oradadırlar zâten. O hâlleriyle şiire eklemlenmeleri, şiiri bir yere götüremez elbet... Çiçek-böcek şairlerinin karakteristik vasıflarından biri de, modernistliği değil (keşke modernistliği reddetselerdi!) ama, modernliği de radikal bir karşıtlamayla reddetmeleridir. Bu kuramsal olarak anlaşılabilir bir şeydir de, pratikte geçerli değildir. Dünyanın süreçlerinin logaritmik/trigonometrik değişkenlikleri, “Taş Devri Yurtsaması"nın yaşanmasına; jeolojik olarak da, teknolojik olarak da, ideolojik olarak da, başka lojik bakımlardan da müsaade etmez. Kavranması gereken halka budur.

17.(ANA)DİLiNE ÖZENSİZ ŞAİRLER:

Sanırım, en mühim konuyu en arkaya bıraktım. Nâzım Hikmet'ten mealen aktarıyorum: “Marangoz için rendesi, işçi için çekici neyse, şair için de dili odur.” Nitekim, Wittgenstein da “Dilimin sınırları, dünyamın sınırlarıdır” diyerek, mevzûya hayli geniş bir bağlamda katkıda bulunur. Ne yazık ki, günümüzde şiir yazanların çoğunda bu bağlanmayı, bu dil sorumluluğu bilincini göremiyorum. Dil, sözdizimiyle (sentaks), anlamsal katmanlarıyla (semantik), ses yapısıyla (fonetik), uzak-yakın çağrışımlarıyla, lirizmiyle, tınısıyla, grameriyle, iletişimselliğiyle.. muhteşem bir orkestrasyondur. Onu içselleştirebildiğimiz (temellük edebildiğimiz) ölçüde insanlaşabiliriz, sanatsal yaratılarımızı gerçekleştirebiliriz. Böyleyken, ne yazık ki, birçok şiir yazıcısı, son derece savruk, sallapati, gelişigüzel bir “dil(sizlik) ortamı”nın içinden yazıyor. Sözcüklerin râyihâsı, birbirlerine dokunurken çaktırdıkları kıvılcımlar; bağlaçların, soru eklerinin doğru yerde kullanılmaları vb. gibi birçok önemli mesele, bunları zerrece enterese etmiyor, ceffelkalem yazıyorlar da yazıyorlar. Örnekleri uzatmayarak, birkaçıyla yetineyim: “Bu da” demek istedikleri hâlde, “Buda” yazarak, bir Uzakdoğu tanrısını imliyorlar. “Gelicem” diye yazıyorlar. Kârım demekle, karım demek, ayrı kapılara çıkmaz mı? Dil konusunda yazıştığım şairlerin çoğunda hayal kırıklığına uğramışımdır. Türkçelerindeki bu özensizlikleri hatırlatınca, anlamak isteyen anlar, diyenini mi ararsınız. Dil benim için mühim değil, diyenini mi. Beğenin beğenin, seçin artık… Dil, organik bir süreç, alabildiğine değişken içlemleri var, kabul ediyorum bunu. Gelgelelim, böyledir diye, onun kendine özgü bir anayasası olduğunu ve temel doğrultusunun oradan şekillendiğini yadsıyamayız ki... Ece Ayhan’ın da dil’le oynadığını, dil’i yerleşik boyutlarının dışına taşırdığını söyleyerek, kendilerine Ece Ayhan üzerinden dayanak sağlamaya çalışanlar görüyorum sağda solda. Ayhan’ın dil’le oynamasının kaynağında, dil’i bahâne ederek, toplumsal bir muhâlefeti örgütlemek güdüsü var ama, bunu düşünmüyorlar hiç. Üstelik, Ece bunu bilinçle yapıyordu. “Cehennet” diyordu örnekse, “aparthan” diyordu. Fakat “cennet” veya “apartman” yazmasını bilmediğinden değil, bizzat devrimci bir yıkıcılıkla, Emlâk Cumhuriyeti’nin diline saldırıyordu. Sözdizimini tersine çeviriyordu düpedüz. Bunu kitabının adı olarak benimseyecek biçimde hem de: “Bakışsız Bir Kara Kedi” değil, “Bir Bakışsız Kedi Kara” diyordu. Farkındaydı ki, dilini yıkmaya yeltendiğiyle arasında sosyo-ekonomik, sosyo-politik vd. yığınla uzlaşmaz çelişki (antagonizma) vardı. Dahası, yıktığının yerine yenisini inşâ ediyordu. Anti-tezini “egemen tez”le dövüştürerek, başka bir sentez (bireşim) oluşturuyordu. Ya nevzuhur şairler öyle mi? Katiyen değil! Okumuyorlar, dil üstüne düşünmeyi külfet sayıyorlar ve böylece anadillerine üvey evlât muâmelesinde bulunarak hakaret ediyorlar. Bir ziyanlık ki, o kadar olur.

Ek 1: Bu yazıyı ben, şair-merkezli yazdım. Siz isterseniz, şair yerine yazar sözcüğünü de koyabilirsiniz. Manzaraiumumîye değişmez. Ne acı, değil mi?

Ek 2: Edebiyat yarışmalarına katılan ve/veyâ ödül alan şairlerin/yazarların tamamını eleştirmiyorum/dışlamıyorum burada. İçlerinde, poetikçe sâhiden çok güçlü bulduklarım var; var da, şair, "salt estetik bir özne" midir, etikle de ıralanmaz mı o? Diyesim: Şiir(lerin)in biricikliğine hakaret pahâsına, neden yarışırlar ve neyin ödülünü alırlar, bunu da hiç anlayamam işte, hiç anlamam!

Ek 3: Gene de, bu yazıdan alınıp-alınmamak, herkesin kendi bileceği iş. Ben, "olumsuz şair tipleri"nin, görünürde ilerici/çağcıl, özündeyse büsbütün gerici/çağ-dışı "edebiyat otokrasisi"ne eklemlenmiş yanlarının kabaca bir fotoğrafını çektim kendimce. Yanılgılarım vardır, mutlaka.
Bünyamin Duralı
(*): İnsancıl, Ağustos 2010, Sayı 241


birer birer biner biner biner ölürüz
yana yana ahh döne döne yine geliriz ay canım
biz dostu da düşmanı da elbet biliriz
vurulup düşenler canım darda kalmasın ay gülüm


çünkü isyan bayrağıdır böğrüme saplanan sancı
çünkü harcımı öfkeyle, imanla karıyorum
ve kederin
ve solgun yüzlü işçilerin üzerine
dağbaşlarının hırçınlığı savruluyor benden.
çünkü beni ateşiyle dimdik tutan kin
çünkü benim gözbebeklerimde tutuşan şafak
miting afişleri
cesur pankartlar
ve binlerce militan
derin denizlerin aydınlığı
zorlu sabahlar
gökyüzü ve lâle
sıkılmış bir yumruk gibi giriyoruz hayata.

çünkü ben sevdiğim kızı
yaşamak gibi
ki şiirini yazamayan
ve türküsünü söyleyemeyen halkım gibi
binlerce ve binlerce kurşunlanan halkım gibi
zincirlere vurulan
savaşlara yollanan
vergilere bağlanan halkım gibi
felç olmuş yalnızlıklara bırakarak
büyük acıların ve gözyaşının içine bırakarak
şiirlerimin bir bıçak gibi ışıldadığı
devrim türkülerini
ve başkaldırmayı öğreten dudaklarını
bir kere olsun öpemeden
bir kere olsun tutamadan kaygısızca
serin bir yaz gecesi gibi ürperen ellerini
hatta boynunu ve ayak bileklerini
bilemeden bilemeden bilemeden
vurdum yüreğimi şanlı kavgaya
barışın ve özgürlüğün dağlarına yürüyorum işte

yiğitsen uslandır beni
ey yasakların
kahpeliğin
ve soygunların koruyucusu
türkü çağıran kızlarımı sustur
ve kahraman oğullarımı,
mezar kaza kaza kederli, kızgın
tohum serpe serpe hünerli
ve sömürüle sömürüle bomboş
ve açlığın
ve zulmün izlerini
derin uçurumlarında taşıyan ellerimi
nacaklara ve tırpanlara sarılan ellerimi
mavzerlere sarılan ellerimi
zincirlere vur gücün yeterse.
ama adına yaşamak dersen
re-zil-ce

çatlayan tomurcuğun
doğan çocuğun çığlığını duymadan
gül benizli sevgilinin

titreyen göğüslerini öpmeden doya doya
korka korka
yana yana
her gün biraz daha derinden
her gün biraz daha kapkara duyarak ölümü
aç ve arkasız
köpekleşerek
yaşamak dersen
bu yürek
çat diye çatlasın be!

kirsiz passız arı duru özümüz
namussuza kanlı hançer sözümüz
çok uzaktır dostlar bizim yolumuz
bulana yürüyene bin selam olsun


gelgelelim parlayan güneşi
emekçi halkların
kahraman halkların güneşini
şehvetle içine dolduran toprak
şimdi sımsıcak
şimdi ulaşılmaz
şimdi olgun meyvalarla dolu
bahar bahçelerini salmaktadır dünyaya,
ve gül benizli sevgililerin dudaklarında hayat
bizi aşka ve kavgaya çağırmaktadır,
bıçak kemiğe dayandığı
ok yaydan fırladığı için değil
bu bezirgan saltanatı
bu zulüm bitsin diye

ağaran günler için
yeni bir dünya uğruna
yüzlerinde cesaretin onuru
ve imanlı gücü dövüşen dünyanın
emperyalizme karşı dövüşen dünyanın
ve ölüme
gülerek koşan genç savaşçıların
al bayrakları dalgalansın
dalgalansın dalgalansın
kinle boğuşan yorgun yüreği
aydınlansın diye anamın.
felaketler geçirmiş anamın
dişleri dökülmüş kederli ağzı
ağlamaya hazır gözleri
safrası
ve sonsuz
ve dağlar eriten sabrı,
merhameti
yani bir bütün halinde insanlığımız
yunsun, arınsın diye duru pınarlarda
alın terinin namusu kurtulsun diye
kurtulsun diye sıcak somun
acı soğan
ve çiçekli basmalar
ahdettik
vefa ettik
kelle koyduk
ölen ölür dostlar
düşmanlar heyy
kalan sağlar.
BALIK AĞZI
Bu bir kılıçbalığının öyküsü
Yazılmasa da olurdu
Ama bizi yeni sulara götürecek akıntı durdu
Uskumrunun arkasından gidiyorduk
Sürünün içinde ben de vardım

Sırtımda bir zıpkın yarası
Mutlu olmasına mutluydum
Nedense gitmiyordu kulağımdan
Bir türlü o "ağ var" sesleri

Denizkızı girmiş düşünceme
Ben iflah olmam
Dalyanları birbirine katmak orkinosların harcı
Dolanınca ağa çok geçmeden küserim
Bir çocuk bile çeker sandala beni
Bu kadar ağır olmasam
Beni böyle koşturan yaşama sevinci
Kanal boyunca bir o yana bir bu yana

Siz yok musunuz siz derya kuzuları
Kestim kılıcımla karanlığını dibin
Yakamoz içinde bıraktım suları
Ah ayaz gecelerde olur ne olursa
Sırtımda bir zıpkın yarası

Alın beni mor kuşaklı bir takaya götürün
İri gözlerimde keder
Kılıcımda hüzün
Satın beni satın beni
Rakı için

Halim Şefik GÜZELSON

KIZILIRMAK



Silâh ve şarkı
ben bütün karanlıkları bunlarla yendim
doğacak çocuğumun kanında esen
emekçi karımın dimdik bakışlarında
ve çetelerin sipsivri uykusuzluğu
silâh ve şark
benim bütün şarkılarım iri kuşlardır al ve şafakleyin
ışıklı nehirler büyütür silâh seslerim tankaranlığında
yekinir yürür orman
yekinir yürür toprak
yekinir yürür kalabalıklar
ve der ki kitabın ortayerinde
bütün ırmakları dünyanın
kızılırmaktan geçer
vurun kanatlarınızı karanlığa kuşlarım
geçin sıcak ırmakları kuşlarım
kızılırmak kızılırmak akın kuşlarım
açtım kırkıncı kapıyı
gördüm ki atın önünde et
titrer biryerleri zamanın
kırdım kırkıncı kapıyı
gördüm ki itin önünde ot
ürperip durur hiç olmalardan
şakıdı kuş
yarıldı nar
delirdi ateş
ve başladı uğul uğul uğuldamağa
bütün ırmakları dünyanın
kızılırmak
kızılırmak

güneşin ortasında insanlar kımıldaşır
ve der ki şakıyan kuş
yarılan nar
deliren ateş:
zaman akıyor
omuzlarında kalabalık nalkırıklarıyla
anasonlu duyarlığında general nargilelerin
bir damla kankurusu çok eski savaşlardan
belki silâhların çürümedik biryerlerinde
belki pişman bir ağzın acıyarak anlattıkları
aşka benzer bir karışık kıtlık direnci
boyunları kafataslı saray kahramanları
yığınlara vatan diye kalan yoksunluk

ne de çok özlemişiz gökyüzüne kansız bakmayı!
yıkık bir ud tiryakiliği antika cumbalarda
kanaryalarında berberli bezginliği burjuvalığın
bir polis burnu belki - dağdaki çarıksızın çarıksızlığı
bir büyük vurgun düzeni - belki de bir lavrens
vurgunun soygunu nevyork'ta döllediği
bir kucak sakal sanmak belki de marks'ı
toprakları denizleri insanları ingilizlemek
silâhlarla beklemek sömürge sofralarını
vaşington ağalarının pilâtin dişlerine
taze bir kan gibisine gerinir güneşlerde
saklar genişliğini şarapçasına
altun tepsilerde çok büyük ölür yürek
çok büyük hıncı kalır mayonezli kirenaların


yanyana
birsofrada
sanfransisko ve c.i.a.
yâni çuval ve mızrak
notrdam'ın kargalarının güldüğü





sakalları incili hümanizma satıcıları
halep pazarlarından gecikmiş bir ikindi
kışlalar öğlesonları asurbanipal
bir böcek ölüsünün geceyi kemirdiği
tektanrılı çokyataklı ve çok çok acımaklı
ikindi parklarında köpek ve kıral
altun ve brovningin karanlık egemenliği
konuşun soytarılar
çalgılar susun
daha bitmedi açlar
salınır o eski sularda cüzzam yalnızlığı kirliliklerin
gözün gözü sömürdüğü topraklarda ayıp ve kara
şimdi çoktaaan terekesi o serüven kahramanlığın
o bezirgan mutluluk balık tutar şimdi mor kuytularda


ne de çok özlemişiz gökyüzünü kirşiz sevmeyi

kırdım kırkıncı kapıyı
kandım o pınarlardan
başladı ugul uğul uğuldamağa
bütün ırmakları dünyanın
kızılırmak
kızılırmak


Sen ne cömert topraklarsın ey ortadoğu
sen ne çok soyulansın ve hiç uyanmıyansın
akdeniz'de mor bir deniz burjuva gitarlarında
kuytuların kuytularda ölüme döllenmesi
sevişmenin soyutluğu ve çamurluğu
duaların çamurluğu ve soyutluğu
gökyüzüne insanca bakamamak
yâni hiçbir şey
yâni utanç ve lavanta
yâni mum
çoktespihli bir ebabil ki uzar çöllerde
uzatır baltazar bayramlarını petrol petrol
uzatır köleliği âmin âmin
çeşmelerinden hâlâ şehname akan
şahlı seccadelerde acem ve anka
mezarlık toprak reformu - kölelerin eşelendiği
keskin bir ingiliz burnu - de ki abadan
ya da bir şah ve allah ve dolar üçlemesi
saat tam onikiye beş kala

akdeniz'de mor bir deniz burjuva gitarlarında
soyubitmiş balıkların akvaryum bezginliği
bir dilim ay
bir lokma arap
- gölgesini güneşten bile esirgeyen -
ve şakkulkamer bedeviliği
yâni utanç ve lavanta
yâni kirli ve kaçak
yâni mum
kalçaları, kadın pazarlarının - yok başka
karanlık vatanseverliği kaçakçılığın - yok başka
general nargilelerin madalya törenleri
ve şeytan taşlaması petrol kırallarının - yok başka
ezik ve utangaç
bilgiç ve yoz
mum
yâni demek istiyorum ki
sadakalı sosyalizm soytarılığı


konuşun soytarılar
çalgılar susun
bekler güzel yarınlarını bu tutsak toprakların
çetelerin o sipsivri uykusuzluğu
akdeniz'de mor bir deniz burjuva gitarlarında
neyin neye düşman olduğu belki de hiç bilinmeyen
hergece bir düşük, sam radyosunda
hersabah bir komik âdem
bir hacıyatmaz
ve komünistli bir kıralistan yunanistan'da

hacının develeri gevişirken ay altında ortadoğu'da
petrol ve çelik kırallarının gölgesinde bir istanbul akşamı
bizans ve kirli
türk ve yoksul
ve mâcun
allaha ve devlete ve bilcümle gölgelere dualar eyliyerek
biryanı yangın yıkım
biryanı yoksul yetim
biryanı dökülür pul pul
deniz
altun
ve kristal karışımı halinde bir istanbul
uyanır köprüaltı uykularında
elektıronik müzikli bir hicazkâr ud
ve kızıl çağrısı açlığın
o devletli tekliğinin kabuğunda bir hamal Ortadoğulu
sıla çalgını da
vatan yoksulu
allaha inanır arapça
yoksulluk çeker türkçe
ve denizi sever çocukça
oraları söyler durmadan
oralarda yaşar bıkmadan
oralarda ölür istanbullarda


kaktüs kemirenlerinden biri midir brezilya'nın
yoksa nil'e tapan ve aç yatan bir fellah mıdır
kimbilir belki de rio'lu bir gecekondulu
insan nerde başlar belli değil ki
istanbulsuz gibi yaşıyarak istanbul'u
vatansızlığını vatan diye güzelim gün ortasında
elektıronik müzikli bir hicazkâr ud
develeşip develeşip dönüşmesi gökdelenlere
yanki go hom'lu bir miting alaturka
betonarme balkonlarında emperyalizmin
ve kasıklarında maydarling amerika
yâni bütün devrimcilerin konakladığı
en çok özlediklerine düşman yaşıyan
bir gecikmiş kıral ve özgür köle
sürüyerek zincirlerini kaldırımlarda
ana avrat söverek soluna sosyalistine
ve bir somun ekmek kaldırımlarda
ve bir garip hamal kaldırımlarda
ve bir vatanölüsü kaldırımlarda

Ne bulmak içkilerde intiharlarda
neye varmak birşeyleri durmadan çoğaltarak
çiçek resimleri çizmek güneşli pencerelere
ölüleri akreplerle çiyanlarla karıştırarak
eski çamaşırları yenilemek dilencilerde
bir eski oyuncaktan koca bir gençlik bulup çıkarmak

kimbilir biz şimdi nelerin neresindeyiz
alı neden moru neden kırmızıyı kimbilir neden severiz
bir kenti geri almak ve davul
bir kenti geri vermek ve davul
oynaşmak iskeletlerle altunlarla madalyalarla
dedeleri gümüşlere altunlara atlara oranlamak
bıkıp bıkıp yeniden başlamak sevişmelere
kimbilir biz şimdi nelerin neresindeyiz
alı neden moru neden kırmızıyı neden severiz
[kimbilir

dal uyur daldasında yorgun dalların
gece büyük büyük anlatır eskimişlerden
su değil toprak değil
de ki acımışlıklar
de ki altun sözcükleri tükenmişliğin
oturur direk direk
götürür pazar pazar
ne ki yaşamak?

umduğum gel
sevdiğim gel
beklediğim gel
gel benim
kuşak kuşak
yoluna kurban olduğum

Kırmızböceğini tanır mısınız?

güneşin kıyısında kırmızböcekleriyiz
bir, maviye çalar türkülerimiz
bir, kapkaraya
kağnı uzaklığını bilir misiniz
kırmızıbiber ve tuz
bilir misiniz
karlı karanlıkta yalnız
yapayalnız
ince ince ölmek
bilir misiniz
bugün bulgurun sonu
yarına dur bakalım
öbürgün allah kerim
bilir misiniz
toprağın boynu bükük
eller umarsız
ağam sen bilirsin
bilir misiniz
hani derya içre olup da deryayı bilmeyen balıklar gibiyiz
ve işte atombombalarıyla korunur açlığımız


işlemeli mendil ve kurşun
harmanyeriyiz hey bre
karakol kapısıyız
imparatorluk kokar sefaletimiz
soyula soyula çıplak
güdüle güdüle sürü
bütün halklar gibiyiz - biraz kuşdili
biraz kahvefalı
ve biraz da düş
hapisâne avlusuyuz hey bre
cennet kuzularıyız
helallaşır gibi bakarız dostların gözlerine
severiz gülyağını
ve bir de aynaları
ve bir de aynalarda yiğitlik masallarını
sonra azıcık da sakızı
azıcık da uçkurhavalarını
bıyık burup gazel çekeriz de tenhalarda menhalarda
uzatırız boynumuzu elkapılarında
sülünler gibi

ve işte türkiyeliyiz
hani derya içre olup da deryayı bilmeyen balıklar gibiyiz
hamsiyiz karadeniz'de
çukurova'da pamuk
uzunyayla'da buğdayız
ege'de tütün
sınırboylarında gözükara kaçakçılarız
istanbul'da kadillaklı karaborsacı
ve doğu dağlarında koçero'larız
eşsiz bir güzellikle çarpılmış gibi
uyumuşuz yoksulluğun körmemelerinde
çalışkanız
filozofuz
dostuz
bütün sömürülenler gibi ezik
bütün uyananlar gibi kızgın ve doluyuz
seslenir yüzyıllar ötesinden pir sultan abdal'ımız
'üstü kanköpüklü meşe seliyiz'
etekleriz de kodaman soyguncuları ekmek kapılarında
gözümüz gibi koruyup kolladığımız devletin silâhını
hey bre
yoksul - yetime doğrulturuz

ve işte türkiyeliyiz
ateşleriz de mandıraları fabrikaları
topal karıncayı melhemleyip salıveririz
bir yaprak düşer bir yanbakış götürür biryerlerimizi
kan sızar yeşillerden ak mendillere
çıkarıp öcümüzü dağbaşlarına
ağıtlara ağıtlara dökeriz yüreğimizi
saksıda çiçek
kıraçta ceviz
örtülerimizde nakış nakış sabır ve gözyaşı vardır bizim
akıyorsak garip çaylar gibi incelerekten
dokutuyorsak eğer sonbahar gibi
çok ağır olduğumuz içindir mandalar gibi
ve balıklar gibi çok kalabalık
seviyorsak silâhı ve yoksulluğu
susuyorsak kar altında toprakçasına
bıçak kemiğe değmediği
güneş ufuktan doğmadığı
o tozkoparan fırtına
kapımızı
kırmadığı
içindir

vurun kanatlarınızı karanlığa kuşlarım
geçin sıcak ırmakları kuşlarım
kızılırmak kızılırmak akın kuşlarım


Anasının karnını tekmelediğinde temmuz
kocaman ve çoook akıllı bir balıktı uzayda
proton -1 uydusu sovyetler'in
ve çelik bir kelebekti mariner-4
ensekökünde merih'in
şeftali emzikteydi bursa'da
pamuk çiçekte
çukurova'da
ve yeşil bir buluttu buğday
konya'da
sivas'ta
siverek'te

ozan ozanca söylüyordu dünyanın geleceğini
işçi grevce
adını bile bilmediğimiz birileri vardı dünyanın bir-
[yerlerinde
örneğin Singapur'da
tahran'da belki
belki de kordoba'da
karakas'da mı desem katanga'da mı
yoksa roma'da mı ankara'da mı
birileri biryerlerde durmadan yontuyordu
barışı mermer mermer
öfkeyi demir demir
sevgiyi tunç tunç
doyumsuz günler aşkına


ölmek birşey değil dostlar
hergün ölmek güç
açlık
o başka ölüm
açlık korkusu
beter
ne atom ne hidrojen ne yangın
dağları dümdüz etmeğe - dostlar
aç çocukların çığlığı yeter
proton-1
mariner-4
güzel
akıllı
büyük
yıldız kaymaları masallar getirirken gecelerime
yangından kaçar gibi bölük bölük
sırtı yorganlı emekçileri cömert ülkemin
göçüyorlardı vatan vatan
viyana üzerinden
adenover almanyasına
'allı turnam bizim ile gidersen
şeker söyle kaymak söyle bal söyle'
söyle ki iyi vursun hınzır vurguncu
tüyübitmediği soysun tefeci
eskiden gemilere bindirip bindirip zencileri
allı turnam geçersen ırgat pazarlarından
zincirli topraklardan hacizli kapılardan
hastane önlerinden geçersen allı turnam
insan bazan ölümden de güçlü olabiliyor
birşeylerin gidişinden ve hiç dönmeyişinden

sabahları yorumlamak güç değil
yoksulluğu yorumlamak güç değil
nasılsa bir başka yorumlamak hep aynı sabahları
esmer ve uzak
inmeli antenlerin ardında şaşkın
ve grevler döverken komprador marka demokrasinin
[duvarlarını
yedirip yüreklerini korkularına
bir köledüzenin uşağı efendisi
cebi dolarlısı da
sırtı bitlisi
tekmeler gibi güneşi çocukların gözbebeklerinde
'arefe gününde bayram ayında'
vurdular emekçilerin kongresini
kördüler
karaydılar
çiçeksizdiler
ve gelip bir karanlıktan
gidiyorlardı bir karanlığa

Benim karamsarlığım belki de bir demet gül - sevdiğim
içimin büyük büyük aklığından geliyor belki de karam-
[sarlığım
kocaman ve çoook akıllı bir balıkken uzayda
proton -1 uydusu sovyetler'in
ve kondukonacakken luna'lar
tatlı bir öpücük gibi ay'a
dilenmek benim ülkemde
işsizlik benim ülkemde
ve şeytan taşlamak yasak değildi benim ülkemde
baböf'ü okumak yasak
paspas yapıldı demirinden giyotinin
direktuvar bir ölü söz lârus'ta
oysa bizim buralarda
kelepçe yapılıyor hâlâ
pitekantıropüs babanın günahsız baltasından
kopmuş toprağından kanayarak
kanayarak
saçılmış yollara türkü türkü
ışık ne
vatan nerde
ne ki kutsallık!
kentlerin varoşlarında sanki kurt sürüleri
tanrıya filan değil
allı morlu ışıklara dönük yüzleri
konuşur elleri ekmek ekmek
takırdar çeneleri
ölüm yakın
lokman uzak
anlamak yasak değildi benim ülkemde
anlatmak yasak
adına grev diyorlardı
adına gecekondu
bir şey dolaşıyordu aramızda seslisoluklu
yaşıyorduk onu biz - dinine allahına kitabına dek
yaşıyorduk yağmurda yaprak gibi her zerremizde
ölmek yasak değildi yoluna onun
adını koymak yasak
tutmuş troya atları subaşlarını
madalyalı seyisleri emperyalizmin
ak taşın üzerinde iki damla kan
biri memet
öbürü memet
'arayerde bu kan nedir
dost dost dost'
görmek yasak değildi benim ülkemde
göstermek yasak

ben ki uçan kuşu kıskanırdım oyun çağımda
nehirleri yağmurları selleri kıskanırdım
buluttan gemilerimle aşardım duymadığım denizleri
yıldızlardan yıldızlara kurulu hamağımda
mapusâne türküleri söylerdim geceleri
bir uzak sel sesiydi o kaygan günlerimde ekmek kavgası
dünyamda renkler ve böcek sesleriyle bir öyle cümbüş
en hırçın yıldızları en uysal kavaklara işlemek yaprak
[yaprak
yaralı bir serçenin gözlerinde bir evren ölüp ağlamak
ve bütün haziranları bir tek gülle açmak hersabah
o tedirgin ellerin bakışları hâlâ sofralarımda
hâlâ çizik çizik kanar kaygusu o ekmeksiz akşamlarımın
yok artık, dost yüzlü ağaçlarım, gurbet kanatlı gemilerim
[yok
gömüldü gitti kervanlarım o çıtır çıtır ağustos gecelerinde
bir dilim güneş koyup bir dilim yoksul sevince
aşk büyütmek
gecelerce gecelerce özlemeklerden
bölündüm ayrılıklara parça parça
dağıldım yeryüzüne çığlık çığlık
şimdi patron yüzlü sabahlardayım
şimdi direk direk direnmek

gel benim sevdiceğim
gel benim umducağım
beklediğim gel
gel de bitsin
kuşak kuşak
yoluna kurban olduğum

binip binip bulutlara ulaştım yıldızlara da
kıtalardan kıtalara el sallıyamadım
el sallıyamadım
turnalar bile geçip gitti türkülerimden
ben kaldım buralarda
ben işte kaldım buralarda ey dost
kırmızıkuşlar
kırmızıkuşlar
diye diye avuttum
hırçın çocuklarımı
em, em
diye diye ağladıkça
ağladıkça
masmavi çocuklarım
hep işte böyle

insan bazan ölümden de güçlü olabiliyor
anaç bir ağaç gibi dinleniyor kaygularım şimdi güneşte
aldanmak ne kolay
ne temiz
ne ilkel
allahım!
kalabalıklarla sevmek güzel günleri
ne denli güç
ne denli güç
allahım!

uzay
o masallaranası yıldızlı karanlığım
karanlığım benim!
o şafak tarlalarının ekmeğe dönüşmesi
sarıçiçek vakti ölmek ekinler arasında ve şafakleyin
bıldırcınlar ve yıldızlar ve tanyeli eşliğinde
birşeyleri bulmak ve varamamak
vakur bir ağaç gibi kucaklamak evreni ve şafakleyin
alfa
beta
gama
ve aynştayn
yâni biraz daha iflası korkularımızın
insan denilenin karanlık kurtuluşu
bir ceviz yaprağı denli basit ve ilkel
karışık mı karışık bir ceviz yaprağı gibi
nezaman kaldırsam başımı geceleyin
ne denli çok anlamağa çalışsam
gökyüzü bir yapraktı unutulmuş
not defterinden aynştayn'ın

ne sanat sanat için şarlatanlığı
ne savaş için savaş
çoktan anlaşıldı hey bekleroğlu
taşın taş olmadığı
ateşin ateş
şimdi deprem çizgileri yığınların gözbebeklerinde
şimdi yumruk çiçekleri o sömürge ülkeler
aşamazken kel dağları kel dağları düşlerde bile
geçtim sesduvarlarını sesduvarlarını düşlerde gibi
yedi başlı beyler besledim yüreğimden yedirerek
vurdum sonra başlarını beylerin efendilerin
yok benim tanrılarla kişilerle hiçbir alışverişim
ben artık, düzenlerle boğuşan bir gerçek devim
öyle bir dünyayım ki ben-hep özlenmiş hiç yaşanmamış
insan ve emekten geçer ekvatorum benim
kendim çizerim sabahlarımı-yok benim sabahçıbaşım
yok benim lüpçübaşım yok benim hötçübaşım
yok
yok
yok!

Elbet bir bildiği var bu haçaturyan'ın
bir bildiği vardı elbet erzurumlu hançerbarı'nın
arjantin pampalarında uykusuz çetecilerin
benim kurtuluş anıtlarımda mermi yüklü ananın
lumumba'nın kanının
kanayan viyetnam'ın .
kurşunlu duvarlara doğan günlerin
kalabalık acıların
bıçakaçmaz ağızların
bir bildiği vardı elbet
bir bildiği var
bir bildiği olacak elbet

hiç yalan söylemedi kalın çizgilerle susuşu yoksulluğun
hiç yalan söylemedi gözlerde zulüm
ve çıplak uykularında zengin düşleri milyonların
hiç yalan söylemedi

hiç yalan söylemedi bu ozan
elbet bir bildiği var bu kayguların
birikip birikip durmadan biryerlerde
acıların öfkelerin birikip biryerlerde
yekinmesi yatanların ve yürümesi
akması küçüklerin ve katılması
yıkması birşeylerin
ve yıkılması
yıkılıp yapılması
hiç yalan söylemedi bu ozan
işte karton kaleleri kapitalizmin
işte gözün göze düşman olduğu
işte elin ele düşman
ve işte benim
yeryüzünde güller gibi açılan devrimlerim
kamboçya'da kalkan kamçı
şaklar çukurova'da belimde benim
istanbul'da verilmeyen hak
durdurur dakota'nın volanlarını
ve der ki öpüp kaldırdığım ekmek
- beni böyle yerdenyere çalan şey -
nevyork'ta bitmişse grev
ben burda bil ki grev gözcüsüyümdür

benim gözlediğim
gel benim yürekyağım
gel benim
kuşak kuşak
yoluna kurban olduğum
gel!
Of ooofff, koca gürültülü devrimsiler yutturmacalar
cilalar civeleklikler yalancılıklar
karagünlü saraylı soytarılıklar of!
soygunların gölgesinde sosyete adaleti
bre hitlerkırması kurtköpekleri
il duçe döküntüsü yandançarklılar
bre arapsaçı sadakalı sosyalistler eh!


elif lâm mim vav he ye
direkler arası kubbe
a be ce de ve ye ze
kadillak marka bir hecindeve
saraylardan saraylara aktarılarak
eldenele ceptencebe aktarılarak
- yürü bre kahpe devran! -
kanarmş savaşlarla kıtlıklarla yoksunluklarla
bir gözünde nevyork
bir gözünde moskova
gevişir tespih tespih
dökülür dua dua
ayışıklı sularında
ortadoğu'nun
of ooofff, koca gürültülü devrimsiler yutturmacalar
allamalar pullamalar törpülemeler
karagünlü saraylı soytarılıklar of!
Yorul ey gayrı
akma ey su!
ey benim yaratan tedirginliğim tutsak yanım dinmeyen
[sızım ey!
çıkarıp çıkarıp yeniden çıkarmak bu dağı bu doruğa
yorul ey gayrı
akma ey su!

durup durup kaygulanmak gibi birşey bu bizim sularla
[akıp gitmelerimiz
sonsuz bir tren penceresinden savrulan güvercinleriz
çok buruk çok buruk bir şarap diyorum sıkın bağları
ben hiç ölmediğimi yaşamak istiyorum
orman seviyorsam kimbilir dallara düşmanlığımı
bayat bir başdönmesi - susmamak diye birşey
kantutar beni yoksa - kantutmak diye birşey
bırakma beni bırakma beni - çıldırırım diye birşey
oysa düştüm develeri - düşlerimde uçaklar şimdi
düşlerde başlayınca devrim - ne anladınız?
devrim diye birşey - bir gecekondu tenceresinde
demek ki önce devrim - ne anladınız?
ve ölmek vazgeçilmez bir alışkanlıksa
yorul ey gayrı
akma ey su!

çiçekler bırakınca renklerini biçimlerini
resimler sakal salınca yaldızlı albümlerde
eski bir türkü gibi bakışlarından belli
bitkilerin sürüp giden yeşillerinden belli
kalırız gündengüne yaşlanan sözcüklerde
bir akşam saatinde günbatımında
gözgöze gelmelerde ve içkiye yenilmelerde
bülbüllerin öte öte bitiremedikleri
kana benzer kan değil kan gibi korkunç ve karanlık
kalırız birşeylerde ve kimbilir tanrımsılarda
belki de çocukların hiç bitmeyen oyunlarında

ve ölmek vazgeçilmez bir alışkanlıksa

gülersin - menekşeler olur sesin - bırakıp gitmek
gözlerine bakınca balıklar cıvıldaşmak - bırakıp gitmek

bir avuç bulut içmek masmavi güvertelerde
ağlamak tekil değil - ne anladınız?- bırakıp gitmek
kalırız birşeylerde ve kimbilir tanrımsılarda

böcekti karanfildi kemandı bonaparttı
anarşistti burjuvaydı polisti kenediydi
yoksuldu zengindi kıraldı soytarıydı
soğuktu sıcaktı ılımandı of
değil işte bu değil
topunun sülâlesini!

adamı tutup götürüyorlar
geceyi burnundan getiriyorlar
bütün kırbaçları bütün kelepçeleri bütün alçaklıkları
adamı vurup öldürüyorlar

geceyi bir daha yaşamak kolay
adamı bir daha öldürmek zor
siz bu tutanaktan ne anladınız
öldürmek diye birşey - ne anladınız
suçsuzdu diyorum - ne anladınız
sefaleti yok etmek adamın düşü
güzel günler düşünmek işi
diyorlar bu kokan balığın başı
tevfik fikret diyor devenin başı
kime yüklemeli bu iğrenç suçu
kime yüklemeli bu iğrenç suçu
kime yüklemeli bu iğrenç suçu


Benim karamsarlığım belki de bir demet gül - sevdiğim
içimin büyük büyük aklığından geliyor belki de karam-
[sarlığım
biz ki
petrolü kavuçuğu kahvesi ve kakaosuyla
ve kastro'su zapata'sı amado'suyla
sıcak ve kıvrak bir şarkı gibi düşünürüz
atlantikaşırı bağımsızlığı
biz ki bir vaşington sineği kondurup bir zenci dağa
kanlı bir çocuk başı buluruz viyetnam'dan
ve bazan
öyle bir sızıyla sarsılır ki antenlerimiz
sivaslı bir bağlamadan
afrikalı bir tamtamdan
daha ilkel ve yalınkat kalır
o ipek öfkesiyle leonid kogan

beni ısırdı
- bilirim -
18'lerdemondros'larda
demokrat suratlıydı
bilirim
bezirgan dişli
hâlâ damlıyor kanım
viyetnam'da kırılan dişlerinden
ve hâlâ aç dolaşıyor başkent caddelerinde
kurtuluş savaşı kahramanlarım
çoğunun çoktan söndü ödü ocağı
kalmadı çoğundan bir nişan bile
işte bundandır ki benim
birtürlü gülemiyor
gülemiyor
gülemiyor işte türkülerim




of ooofff
ne de çok seviyorum harita okumayı!
sakarya sivas erzurum
madrid seul havana
hepsini hepsini anlıyorum
alev alev budistleriyle saygon
linkoln'ün mezartaşı vaşington
ve süzgün gözlü kompradorlarıma kurtuluş istanbulu
anlamak hem kolay
hem kolay değil

ne ölüm
ne aşk
ne de işsizlik
ve ne de deniz deniz kabarması yüreğin
ne içki
ne çiçek
ne dostluk
ve ne de akşam saatleri dişi kentlerin
insan bir anda bütün bir evreni birden yaşıyor
kan sıçrayınca bağımsızlık bayraklarına

Birgün çıkıp geldiler - anlamsız yüzlerini ve gülüşlerini -
tüketimartıklarım üretimorganlarını ve eski külotlarını -
çikletlerini çukulatalarmı getirip bıraktılar - tiklerini mi-
miklerini çiğliklerini - gençkızların düşlerini getirip bırak-
tılar - hergün hergün yeniden getirip bıraktılar - iplerini
oltalarını konservekutularmı - süttozlarmı soyalarını sa-
lemlerini - kısırlıkhaplarmı madalyalarını tasmalarını -
bayraklarını bayrakyırtmalarını sövmelerini - anamıza
bacımıza çocuğumuza - en çok önem verdiğimiz şeyle-
rimize - üretimorganlarını ve tüketimartıklarım kullana-
rak - tanrının ve isa'nın ve bizimkilerin izniyle - atlarını
seyislerini çombelerini - tıraşlarını ve dişlerini getirip bı-
raktılar - hergün hergün yeniden getirip bıraktılar - son-
ra güzel güzel anlaşmaları - sonra güzel güzel sözleş-
meleri - sonra güzel güzel paylaşmaları - asılmış-
ların ve asılacakların izniyle - vedurmadan durmadan
baltazar bayramlarını - sonra güzel güzel savaş uçakla-
rını - radarları rampaları atombombalarmı - denizaltı de-
nizüstü birşeylerini - bilinçaltı bilinçüstü herşeylerini -
piekslerini bitekslerini bitpazarlarını - eroinlerini kokain-
lerini getirip bıraktılar - hergün hergün yeniden getirip
bıraktılar-
ve sonra çekilip gitmediler gemilerine
ve sonra çekilip gitmediler gemilerine
ve sonra çekilip gitmediler gemilerine
ve artık okadar çok şey getirdiler ki
ve artık okadar çok şey getirdiler ki
ve artık okadar çok şey getirdiler ki
bağımsızlığa yer kalmadı ülkemde


acılar ey acılar
işsizlik acısı
özgürlük acısı
bağımsızlık acısı ey
ve ey mızmız acılara direnmenin yoksul kahramanlığı
ey hergün ölüm
ey hergün ölüm
toplanın
birleşin
bir olun
acıların şâhı gibi gelin üstüme
gelin
ve bitsin şu iş



seninle gelecek - çâre yok
seninle bu tatlılık ey büyük acı
gök incir nasıl ballanırsa acılardan
acı koruk nasıl bulursa balların en sarhoşunu
o işte o!
gel benim darmadağın direncim
gücüm
emeğim
çilem gel
gel benim büyük acım
gel ve bitir şu işi!
kalaylardan mı gelirsin bolivya'lardan
rio'nun favelalarmdan mı
ispanya'dan mı viyetnam'dan mı
zonguldak kömürlerinden mi gelirsin
çukurova'lardan mı
yellerle mi gelirsin ateşlerle mi
uçarak mı koşarak mı yırtınarak mı
gel işte gel gayrı
gel
gel
gel de bitir şu işi

elbet bir bildiği var bu çocukların
kolay değil öyle genç ölmek
yeşil bir yaprak gibi yüreği
koparıp ateşe atmak
pek öyle kolay değil
hem öyle bir ağaç ki şu yaşamak denilen şey
her bahar yeniden yeniden tomurcuklanır da
yalnız bir bahar çiçeklenir
a benim gülüm!
elbet bir bildiği var şu benim bilenmiş bıçak gibi
[yüzümün

yaşamak
bir köpek gibi tekmelenerek
yaşamak
öpülüp okşanıp kaldırılarak

ne donkarlosun domuz ahırı
ne senatör makdoların oda uşağı
ne de hacıfışfışın kurban etidir
demokrasi
demokrasi denilen o haspanın - a benim gülüm
lordlar kamarasına açılmaz kapısı
beşikteki bebeler bile biliyor bunu artık
biliyor ve unutmuyorlar
insan kanıyla işlediğini
o teksas tipi demokrasinin

elbet bir bildiği var şu benim bilenmiş bıçak gibi
[yüzümün
elbet kolay değil öyle genç ölmek
kore bir kan lekesidir
akşamlarımızda sızlayan
bir kopuk koldur hiroşima
uçaklar geçtikçe çırpınan
orda
uzakdoğu'da
gencecik yürekler gibi seğrîşir her bahar
barış güvercinleri hiroşima çocuklarının
burda
benim ülkemde
titreşip durur yeni barış güvercinleri

insan karıştırıyor bazan
ölmek mi yaşamak
yoksa yaşamak mı ölmek
bir karanfil takmak yakaya
belki de bir orkide
bir baloya gitmek
gitmemek
bir kumar partisi belki de
onlarca hep birdir a benim gülüm
onlarca hep aynı değerde
afrika'da kaplan ve zenci avıyla
bir atom savaşı ve toptan ölüm
çocuklar büyümesin
büyümesin
tomurcuklar açmasın
açmasın
ve sularca akmasın o en güzel şey
yaşlılar yaşamasın
yaşamasın
ocaklar tütmesin
tütmesin
ve yuvalar, gülüm benim
gülmesin gülmesin
çapraz iki çizgi ak bulutlara
gâvur gözlü kargaları emperyalizmin
amerikan bitpazarlarında

dünya bir genişleyip alabildiğine
daralıyor birden eliçi kadar
ve dolar
madalyalı bir yular gibi geçmiş boyunlarına
ne güvercinin göğsündeki gökkuşağını görür gözleri
ne karakarıncanın güneşe günaydınını
ne de sevişir gibi işlemenin güzelliği titretir yüreklerini
kongo bir açık bonodur
belçikalı banker brodel'in kasasında
ve mister gülbenkyan'ın purosunda
enfes bir tütündür havana
duymazlar çeliğin mavi kahkahasını
tomurcukta çatlayan gücü görmezler gülüm
satarlar bir akşam içkisine
o cânım ülkelerin
narçiçeği yarınlarını

satarlar gülüm
memedi memede vurdurup memedin tarla sınırında
memedin karahaberini satarlar memedin memedine
ve karagün
- hangi karagün? -
gelip çatınca davul davul
yavruyu memeden koparır gibi
koparırlar işleyen elleri işlerinden
sokarlar ateşten ateşe gülüm
soygun düzeninde göbek atarlar
ne sevinç
ne kıvanç
ne güven
bize onlardan kalan
bir avuç yorgun umut
zincirde bir vatan
ve kanrevan türkülerdir

İncecik boyunlu kıraç karpuzu
dışı yeşil yeşil
içi kırmızı
yuvarlana yuvarlana geçer bulutlar
meler yanık yanık bağlı bir kuzu
nah şuramda koskocaman dağ benim
nah şuramda ipincecik bir sızı
ceylanları ceylan gibi çizmem ben
çizersem hilâl boyunlu
çiçekleri çiçek gibi çizmem ben
çizersem nakış nakış
akarım ince ince de olurum nehir nehir
kavgaları kavga gibi çizmem ben
çizersem türkü türkü
yazmışlar benim için kocaman kitaplara
dışı yeşil yeşil de
içi kırmızı
neylerim ben kitapları kocaman kitapları
efendim okusun benim, canım efendim
o kuştüyü salonlarda, canım efendim
okusun da büyüsün benim efendim
okusun da biliversin aklımdan geçenleri
ben işte hep böyle azgelişmişim
yâni ben çünkü evet azgelişmişim
evet çünkü hayır fakat ben işte azgelişmişim
çokçalışmış azgelişmiş ve işte yoksul düşmüş
cephelerde mapuslarda aslanım aman
kıtlıklarda kıyımlarda kurbanım aman
seçimlerde sayımlarda ben varım aman
kerpiçlerde küllüklerde hayranım aman
şenliklerde şölenlerde ben yokum aman

ben işte hernedense azgelişmişim
çokçalışmış azgelişmiş ve işte yoksul düşmüş
demiri de kömürü de sökerim aman
buğdayı da pirinci de ekerim aman
çilem budur benim işte çekerim aman
evet çünkü hayhay fakat ben işte azgelişmişim
yâni ben çünkü evet hayır fakat azgelişmişim
ölüm kalım kıtlık kıyım ben varım aman
bayramlarda seyranlarda ben yokum aman
soygunlara vurgunlara hayranım aman
vatan millet allah patron kurbanım aman
kalabalık ve karanlık türküyüm aman

benim için demişler ki kocaman kitaplarda
dışı yeşil yeşil de
içi kırmızı
neylerim ben kitapları kocaman kitapları
efendim okusun benim, cânım efendim
okusun da biliversin aklımdan geçenleri
okusun da açıversin gözünün şafağını
turnalar çizeyim gurbetlerime
ağıtlar düzeyim yiğitlerime
kelepçeler vurulsun bileklerime
okusun da büyüsün benim efendim
yumuşacık salonlarda cânım efendim

ve der ki şakıyan kuş
yarılan nar
deliren ateş
bu ne çapraz gidiş hey bekleroğlu
uşak matti seyretmez de breht'i
efendisi puntila'sı seyreder
bu ne çapraz gidiş hey bekleroğlu
volga mahkûmları'na mahkûmlar değil
aristokrat salonlarda efendiler içlenir
damarı pir sultan damarı
damarı robson damarı
gelir uğul uğul yeraltı nehirlerinden
gelir ve bulur yüreğimizi
damarı kavga damarı
bu ne biçim düzen hey bekleroğlu
öfkesi sesinden büyük
sesi ününden kocaman ruhi su'yu
şu benim her dalı bin dert açan çıra-çakmak ülkemde
şu benim yürekleri çıra-çakmak tutuşanlarım değil
istanbul
sosyetesi
alkışlar
'gelin canlar bir olalım
tevekkel tu taalâllah'
vurun kanatlarınızı karanlığa kuşlarım
geçin sıcak ırmakları kuşlarım
kızılırmak kızılırmak akın kuşlarım

Ay doğar bedir bedir
yel eser ılgıt ılgıt
sırıtır sıram sıram elkapıları
elkapıları da kölelik kapıları
kul olur yiğit

ay doğar hilâl hilâl
gün doğar devrim devrim
sırıtır sıram sıram elkapıları
elkapıları da kölelik kapıları
kurtulur yiğit
yeşili çin'den gelir bu kahkahanın
kırmızısı afrika'lardan
ve dünya dünya olur diyorum hey bekleroğlu
yaşamak yaşamak
gün gelir biz de görürüz yedi rengini deryaların
gün gelir biz de ölürüz hey bekleroğlu
yaşamak gibi güzel
süzüp süzüp güneşi bereketlerden
çin'den hindistan'dan amerika'dan
taze bir kan gibi dolaşırız biz de bu yeryüzünü


vatan topraksa eğer
ormansa nehirse mâdense vatan
işçiyse köylüyse aydınsa vatan
yâni yapıp yaratmaksa herşeyi yenibaştan
sevmeyi yenibaştan
alkışı yenibaştan
bir hesabı vardır bunun sorulur
bu hesabı soracaklar bulunur
akgün karagünden öcünü alır birgün
ürker altunlu yiğitliğin senin ey bunak düzen
ürker bu yağma saltanatın
o kanlı karanlıktan kopup gelen bebeğin
güneş renkli ilk çığlığından
lenin'ler olur bu çığlık hey bekleroğlu
marks'lar mao'lar mevlâna'lar
mustafa kemaller olur hey bekleroğlu
galile'ler gagarin'ler adsız ustalar
ve sen olursun işte hey bekleroğlu
kıtlıklarda
kıranlarda
kurtuluşlarda

uyan ey köşem bucağım
kırıkkolum iğriboynum sağırkapım dilsizim
vaktidir direnmenin
vaktidir şimdi
karalasın göbeğinde güzel gün
karalasın göbeğinde mutluluk
karataş çatladıçatlıyacak

proton -1
mariner - 4
anamın aksütü gibi biliyorum ki
aynı kafadan doğma
aynı ellerden çıkmadır
ve aynı amaçlarla dönmeseler de uzayda
anamın aksütü gibi biliyorum ki
bir mariner işçisi de özlemektedir
[barışı
en az bir proton işçisinin sevdiği
[kadar
Silâh ve şarkı
ben bütün karanlıkları bunlarla yendim
sesimde benim
iki yumruk gibi yanyana dövüşüyorlar
spartaküslerle viyetkonglar
yüreğimde benim
ette bıçak gibi yatıyor
yarım kalan şarkıları yiğitlerimin
öfkemde benim
çok dallı bir ağaçtır özlemek
doymadan gidenlerimin gözbebeklerinden

yürüdüm üstüne üstüne bunca yıl
geçtim dikenlitellerini yasakların bir bir

tavında demir
tavında toprak
ve tavında yürek gibi kabarık
ve alıngan
dokundum ateşli kabuğuna güzelin
iyinin
gerçeğin
soyundum kötülüklerden çırçıplak
dünyanın tepesinde bir avuç hışır
karga kanat çırpsa uykuları karışır
yağmalanmış emeklerden gelir soylulukları
yağmalanmış özgürlüklerden
dinleri imanları vurgun kelepir
toprağın memeleri
altun ışıltılı kumları kıyıların
emeğin çiçekleri
hep onlar için
hep onlar için takvimlerin mutlu günleri
içimizin karanlığı
soframızın öksüzlüğü
hiç gülmemesi yüzlerimizin
hep onlar için
adları morgan da osman da filân da olsa
isacı da olsalar muhammetçi de
iki dallas domuzu gibi benzerler birbirlerine
karagünler için kaldırırlar kadehlerini
adanalı bir toprak ağasıyla
detroit'li bir otomobil fabrikatörü

dünyanın tepesinde bir avuç hışır
dinleri imanları vurgun kelepir
şarkılarda bile istemezler güzel günleri
ve bacakları çörçil zaferi çizerken havalarda musolini'nin
öter faşizm düdücükleri
yanki go hom çaçaca
maydarling amerika
maydarling amerika

Bir oğlum olacak adı temmuz
uykusuz
korkusuz
beter mi beter
ben beynimi satarak yaşıyorum
o benden proleter

bir oğlum olacak adı temmuz
karataşın göbeğinde aşk
karataşın göbeğinde barış
karataş çatladıçatlıyacak
bende bitmeyen kavga
onda yeniden başlıyacak
bir oğlum olacak adı temmuz
öfkede benden fırtına
sevgide deniz
ne samanyollarının ulu kervanları susuzluğumun
ne kutupşafaklarında tanrılaşması ilkelliğimin
temmuz gibi sıcak ve bereketli
temmuz gibi uçsuzbucaksız

bir oğlum olacak adı temmuz
dilinde en güzel sesi türkçemin
kulağı en yiğit şarkılarla delik
korkak bir merakla değil yıldızlı karanlığı
vivaldi'yi dinler gibi okuyup anlıyacak
ve belki de sütdişleri sürerken balaban bir bursa şef-
[talisine
ay'dan kendi sesini dinliyecek
vahşi bir çiçek gibi açılmış gözleriyle

ben ki yalınayak bastım kızgın dişlerine açlığın
iri bir çizme gibi balkanlar'a basarken faşizm
dağlarda silâh atmayı sevdim
ben ki silâh taşıdım gizli gizli
dünyanın bütün devrimlerine
boşuna dönmüyor bu rotatifler
boşuna bağırmıyor bu kara
boşuna dinlemiyor bu korku kapımızı
anamın aksütü gibi biliyorum ki
doyumsuz günlere doğacak temmuz
doyumsuz günler görecek
hani şu hep andıkça sızlatan yüreğimizi
hani şu hep dalıp dalıp gittiğimiz andıkça
beklediğimiz beklediğimiz beklediğimiz
ve tam görecekken göçüp gittiğimiz günler
[gibi günler
ama mutlaka
karataşın göbeğinde aşk
karataşın göbeğinde barış
karataş çatladıçatlıyacak
ben direndim yorulmadım
o yorulup yıkılmıyacak
vurun kanatlarınızı karanlığa kuşlarım
geçin sıcak ırmakları kuşlarım
kızılırmak kızılırmak akın kuşlarım




ankara/temmuz 1965

Hasan Hüseyin




“mayonezli kirena” : ikinci dünya savaşı günlerinde, bazı ülkelerde
emperyalist ordu komutanlarına tepsi içinde sunulan çocuk ölüsü.

“şakkulkamer” : ay’ın yarılması, çatlaması, ay’daki gölgeler
muhammed’in mucize gösterip, ay’ı yardığı, çatlattığı biçiminde
dinsel bir inancın doğmasına yolaçmıştır.



Köprüye Varınca Köprü Yıkıldı - Hasan Hüseyin




Tamamını Oku

  • Elimi şöyle şakağıma koyunca
    Ah babam babam babam
    Yalınayaklığım şıp diye gelip konuyor burnumun ucuna
    Demek ki,diyorum,ben yalınayak büyüdüm
    Vay benim yalınayak çocukluğum vay!
    Vay benim çocuk yalınayaklığım vay!
    Ben sizi ne çok severim.
    Peki ama nere gitmiş onca kundura?
    Ya onca ku ...

  • Ayazda Kabakçekirdeği
    Yaşayıp yaşlanmadan ölmek bu zübükler arenasında
    zimmette bir de bayram yani bayram yani kucaklaşalım
    gözlerine baktıkça silahlar sarkıyor balkonlarımdan
    gel ben seni bir öpeyim şu bütün çıplaklığımla
    bu sokaklar beni böyle yampiri yengeç salapurya
    bir sabah sürerler ki k ...